← Listeye Dön

Yunus Suresi

2025-04-20

kuranquranfurkan

Yunus Suresi 10-51

Yunus Suresi 10-51 ( Jonah, Yunus Kavmi)

SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA

  1. Elif.Lam.Ra. Bunlar, Hikmet Kitabının âyetleridir.

    Her bir ayet, tıpkı gökyüzündeki yıldızlar gibi, birer işaret, ibret ve bilgelik parçasıdır. Kuran’daki ayetler, yalnızca ilahi kelamın sıradan dizeleri değil, aynı zamanda kainatın derin anlamlarını bize fısıldayan mucizelerdir. Düşün, gökyüzünü bir anlığına… O yıldızların sonsuz derinliği, Allah’ın kudretinin ve bilgeliğinin yansıması değil de nedir? Ama daha da hayret verici olan ne, bilir misin? Allah’ın, insan gibi sıradan bir varlıkla, anlaşılabilir bir dilde, elçileri aracılığıyla konuşmasıdır. İşte bu, kainatın en büyük mucizesi.

  2. Kendilerinden/kendi aralarından bir adama vahyimizi indirmemize insanlar şaşıyor mu/hayret mi ediyorlar? – ki, insanları içinde bulundukları tehlikelere karşı uyarsın ve müminlere Rableri katında Hakk’ın yüce Hakikat rütbesine/makamına sahip olduklarını müjdelesin. Ama kâfirler der ki: “Gerçekten bu, apaçık bir büyücüdür/aldatıcıdır!”

    İnsanlar için şaşılası bir şey mi, içlerinden birine ilahi mesajın gelmesi? O ki, insanları yaklaşan tehlikelere karşı uyarmak ve inananlara Rablerinin katında ne büyük bir değere sahip olduklarını müjdelemekle görevlendirildi. Ama inkârcılar hemen karşı çıktılar: “Bu, düpedüz bir büyücüdür!” dediler.

    Asıl hayret verici olan, onların tanıdığı, içlerinden bir insanın bu kudretli mesajı getirmiş olmasına şaşmaları değil mi? Araplar, Muhammed’i başka bağlamlarda tanıyorlardı; onunla farklı ilişkileri vardı. Ve bir gün, Hikmet ve Kudret mesajı onun dilinden döküldüğünde – öyle bir Mesaj ki, ne bir insanın kendi başına dile getirebileceği, ne de eğitimsiz bir adamın söyleyebileceği türden – şaşkınlıkları içinde bu sözleri yalnızca sihirle/aldatmayla açıklamaya kalktılar. Oysa asıl büyü/aldatış, kendi zihinlerinin çarpıklığından doğuyordu. Çünkü karşılarında duran, Allah’tan gelen sarsılmaz ve kalıcı bir Hakikatti!

    Allah’ın Mesajı her zaman yumuşak ve tatlı gelmemiştir, gelmez de. İlk olarak bizi hatalarımız ve günahlarımızla yüzleştirir, yaklaşan tehlikeleri haber verir. Eğer kalbimizde iman varsa, o zaman bu sert uyarının ardındaki yüce gerçeği görürüz. Allah’ın Hakikatine sarıldıkça, bizi arındıran ve özgürleştiren bu gerçek sayesinde, O’nun katında ne kadar yüce bir mertebeye ulaştığımızı anlarız.

    Burada geçen “kademe” kelimesi, bir insanın amellerinin, onun yolunu açarak Rabbine varmasını simgeler. Ve “sıdk” yani doğruluk, o amellerin içtenlik ve samimiyetle yapıldığını anlatır. Amellerimiz saf olursa, onlar da bizden önce Allah’a ulaşır, tıpkı bir dağın zirvesine tırmanan bir yolcunun ardında bıraktığı izler, bizi saf ve özgür kılan yüce Hakikati aracılığıyla Allah katında yüksek bir rütbeye ulaşmanın patikasıdır.

  3. Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden / otorite-yetki tahtına kurulan, her şeyi düzenleyip yöneten Allah’tır. /sonra O, her şeyi Düzenleyen ve yöneten olarak Arş’a taht kurdu. O’nun izni alınmadıktan/olmadıktan sonra hiçbir şefaatçi O’na yalvaramaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O halde O’na kulluk edin; o halde/hala/haydi düşünüp uyarı/öğüt almayacak mısınız?

    Onun kudreti/tasarımı gökleri kuşatıyordu. Böylece anlıyoruz ki, gökler ne ebedidir ne de Allah ile birlikte ezelden var olmuşlardır. Aksine, O’nun tasarımının bir parçasıydılar, tıpkı insanın yaşadığı dünyanın yaratılışını tamamlayan bir parça gibi. Ardından gelen ifadeyle, O’nun yükseldiği anlatılır; bu, sarsılmaz bir şekilde tahtına yerleştiği anlamına gelir. Tıpkı 7:54, 23:28, 25:59 ve 20:5’te olduğu gibi, burada da “yükselmek” ve “sağlam bir şekilde oturmak” anlamı taşır.

    Allah’ın Tahtı ise birçok şeyi simgeler: (1) O, tüm Yaratılış’ın üzerindedir; (2) bir kral gibi, tartışmasız bir otoriteyle her şeyi düzenler ve yönetir; (3) öyle ki, ne ayrı bir âlemde insanlardan uzak duran ne de onları kıskanan mitolojik tanrılara benzer; aksine (4) her işimizi, her hâlimizi sürekli ve adaletle yönetir; (5) peygamberlerin ve elçilerin gücü de O’ndan gelir. Şefaat yalnızca Allah’ın izni ve iradesiyle olur.

    Sizin veliniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve hükümranlık tahtına istiva eden Allah’tır: Geceyi gündüzün üzerine bir perde gibi çeker, her biri birbirini izler/hızla takip eder/intikal eder: O, güneşi, ayı ve yıldızları, hepsini kendi emri altında kanunlarla hükmederek yarattı. Yaratmak ve yönetmek O’nun değil mi? Alemlerin Rabbi ve Azizi olan Allah ne yücedir! : Araf 54

  4. Hepinizin dönüşü O’nadır. Allah’ın vaadi haktır/gerçektir ve kesindir. Yaratılış sürecini başlatan ve tekrarlayan O’dur, böylece iman edip/inanan ve salih amel işleyenleri adaletle mükâfatlandırır; O’nu reddedenlere ise, O’nu inkar etmeleri sebebiyle kaynar bir sıvıdan yudumlar ve elem verici bir azap alırlar.

    Hepinizin sonunda döneceği yer O’dur. Allah’ın vaadi, şaşmaz ve gerçektir. O, yaratılışı başlatan, sonra yineleyen; inanan ve güzel işler yapanları adaletle mükâfatlandırandır. Ama O’nu reddedenler, kaynar sıvılardan yudumlayacak ve acı dolu bir azaba mahkûm olacaklar, çünkü onlar Hakk’ı inkâr ettiler.

    Hakikat, doğru, adil, dengeli ve şaşmaz… Bu kavramların hepsi Allah’ın yaratışında bir arada bulunur. Allah’ın yaratılışı öyle bir defada olup biten bir iş değildir. Her şey süreklidir, aşama aşama ilerler, ve en nihayetinde, en büyük son, Ahiret gelir. İşte o zaman hayatımızın gerçek meyveleri ortaya çıkar.

    Hamim, kaynar sıvıdır; 38:57’de sözü edilen ghassaq – karanlık, bulanık ve dondurucu soğuk bir sıvı. Her ikisi de Allah’a başkaldırının, isyanın ve inkârın cezalarına işaret eder. Bu azaplar, hakikati görmezden gelenlerin kaderidir; ateş gibi yakıcı, buz gibi dondurucudur.

    “Göklerin ve yerin kaynağı, ilk aslı O’nundur. Bir işe hükmettiği zaman, ona “Ol” der, o da oluverir.” : Bakara 117

    “Evet, böyle! – sonra onlar, kaynayan bir sıvıyı ve koyu, buğulu, çok soğuk kokuşmuş bir sıvıyı tadacaklar!-” : Sad 57

  5. Güneşi bir parlayan ihtişam, ayı bir nur yapan, ona mertebeler takdir eden O’dur ki yılların sayısını ve zamanın hesabını bilesiniz. Şimdi Allah bunu ancak hak ve doğruluk ile yarattı. İşte O, akıl sahipleri için âyetlerini böyle ayrıntılı olarak açıklıyor.

    Güneşi parlak bir şan, ayı ise yumuşak ve huzur veren bir ışık yapan O’dur. Aya, yılın döngülerini belirleyecek aşamalar veren yine O’dur ki yılları, ayları ve zamanı hesaplayabilesiniz. Allah, bunları yalnızca hak ve adaletle yaratmıştır ve ayetlerini düşünen, anlayan insanlar için tek tek açıklar.

    Güneşin ihtişamı, onun parlaklığıdır – “diya’”, o güçlü nurun göz alıcı ışıltısıdır. Ay ise gecenin karanlığında rehberlik eden, serin ve huzur verici bir ışık yayar. Ama bu ikisi yalnızca birer ışık değil, zamanı ölçen iki büyük işarettir. En basit haliyle bir çoban bile ayın evreleriyle yılların döngüsünü takip edebilir. Tarım için güneş yılları gerekir; mevsimleri anlatan işaretlerdir. Ancak güneş yılı bile tam değildir, düzeltilmesi gereken küçük sapmalar içerir. 365 1/4 günlük yıl bile insanın astronomik hesaplarıyla sürekli düzeltmeye ihtiyaç duyar.

    Allah’ın yarattığı her şeyin bir amacı, bir anlamı vardır. Hiçbir şey boş yere, bir oyun ya da çılgın bir eğlence için yaratılmamıştır (21:16). Tüm bu çeşitlilik içinde, Allah’ın birliğini ilan eden bir düzen vardır. Yaratıklara sınırlı bir özgür irade verilmiş olsa da, isyanın getirdiği kötülükler sonuçta etkisiz kılınır ve İlahi denge her seferinde yeniden sağlanır. Allah’ın tasarımı, kusursuz ve adil olandır.

    “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık!” : Enbiya 16

    “Ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarak Allah’ı hamd ile tesbih eden, göklerdeki ve yerdeki yaratılış harikalarını tefekkür eden insanlar: “Rabbimiz! Bunları boşuna yaratmadın! Sen yücesin! Bizi ateş azabından kurtar.” derler.” : Ali İmran 191

    “Ama yine de tövbe ederler, salatı düzenli ikame ederler ve zekâtı verirlerse, işte onlar sizin iman kardeşlerinizdir: Biz, anlayanlar için âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz.” : Tevbe 11

  6. Şüphesiz gece ile gündüzün birbirini takip etmesinde/birbiri ardınca gelmesinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şeyde, O’ndan korkanlar/O’na karşı gelmekten sakınanlar için elbette ibretler vardır.

    Bakın İşte/Farkına varın/Dikkat edin! göklerin ve yerin yaratılışında; gece ve gündüzün değişmesinde; gemilerin okyanusta insanlığın yararına yelken açmasında; Allah’ın gökten indirdiği yağmurda ve onunla ölü bir yeryüzüne verdiği dirilişte; yeryüzüne saçtığı her türden hayvanda; Rüzgârların değişmesinde ve bulutların, gökle yer arasında köleler gibi sürüklenmesinde; – İşte burada gerçekten akıl sahibi bir toplum için İbretler/İşaretler/Ayetler vardır. : Bakara 164

  7. Bizimle buluşmaktan ümit etmeyenler/buluşacaklarını ummayanlar fakat dünya hayatından memnun ve bu hayata razı olanlar ve ayetlerimizden habersiz olanlar/kulak asmayanlar / dünya hayatına razı olup onunla tatmin olanlar ve ayetlerimize aldırmayanlar,-

    Allah ile buluşmayı umut etmeyen, gözlerini yalnızca bu dünyaya dikmiş olanlar var. Şimdiki hayatın cazibesine kapılıp ondan tatmin bulanlar, Ayetlerimize kulaklarını tıkayanlar… İşte onlar rahmetten düşenlerdir.

    Bu insanlar üç şeyle tanımlanır:
    (1) Allah’la buluşma, onların içten arzularında yer bulmaz; umutlarını başka yerlere bağlarlar.
    (2) Bu dünyanın maddi iyilikleri onları cezbetmekle kalmaz, aynı zamanda bu geçici tatlar onlara tam bir tatmin verir. Ufuklarında Ahiretin ışığı sönük kalır.
    (3) Allah’ın yankılanan ve canlı Mesajı karşısında sağır ve dilsizdirler; gönülleri mühürlüdür.

    Bu üç özellik, onların içlerindeki inancın sönmesine yol açar ve onları dünyanın sahte parıltılarıyla sürükler. Gözleri bu dünyanın nimetlerine dikildiği için, onun kötülüklerine de kolayca kurban olurlar. Oysa 10:9’da, Allah’ın rahmetine nail olanların inancı ve doğruluğu, bu kaybolmuş ruhlarla zıt bir şekilde parıldar. Çünkü inananlar, bu dünyanın ötesini görür, gelecek olanın ışığında yürürler.

  8. Kazandıkları kötülükler yüzünden onların varacakları yer ateştir.

  9. İman edip salih amel işleyenler var ya, işte Rableri onları imanlarından dolayı hidayete erdirir: altlarından nimet bahçelerinde ırmaklar akacak.

    İnanan ve güzel işler yapanlar, Rableri onları imanları sayesinde doğru yola iletecektir. O yol ki, altlarından mutluluk dolu bahçelerde ırmaklar akar.

    Onların imanı, hem onları hidayete erdiren sebep, hem de ışık saçan bir meşaledir. Bu iman, ruhlarına dolan bir sevinç, yollarını aydınlatan nazik bir ışık gibidir. Hayatın en derin anlamına, en hakiki mutluluğa ulaştıran bir rehberdir.

    Bahçeler ve Ateş… Yine, iyiliğin ve kötülüğün sembolleri karşı karşıya gelir. Bahçeler, iyiliğin, sevginin ve imanın meyveleriyle dolu; Ateş ise kötülüğün ve inkârın sonucu. Her insanın yolu, bu iki alemden birine çıkar; yaşamda seçilen yol, sonuçlarıyla er ya da geç insanın önüne serilir.

  10. Onların orada, “Yücesin, ey Allah’ım” diye nidaları olacaktır. Ve orada onların selamı “Selâm” olacaktır! ve dualarının kapanışı şu şekilde olacaktır: “Hamd, âlemlerin Rabbi ve Azizi olan Allah’a mahsustur!”

    Orada onların haykırışları yankılanacak: “Yücesin, ey Rabbimiz!” Ve birbirlerine verdikleri selam da “Selam” olacak. O âlemin selamı, barışın ve huzurun özü… Ve dualarının sonunda tek bir cümleyle şükranlarını sunacaklar: “Hamd olsun âlemlerin rızık vereni Allah’a!/”Hamd olsun Allah’a, âlemlerin Rızıkçısı ve Koruyucusu!” olacak”

    Bu, ruhların içinden yükselen bir manevi şarkı gibidir. Sevinçle haykırırlar, ama o sevinç, Allah’ın büyüklüğüne olan hayranlıklarından doğar. Aldıkları ve verdikleri selamlar, Barış ve Uyumdan örülmüştür; her anları huzur ve esenlik doludur. En başından beri onları besleyip büyütenin, hayatlarına anlam katanın Allah olduğunu, O’nun Nurunun daima yollarını aydınlattığını bilirler. Gönüllerindeki bu ışık, onları her adımda Allah’a daha da yaklaştırır, her nefesleri O’nun şanını yükseltir.

    “Barış!” – Rahman olan Rabbinden bir selam!” : Yasin 58

  11. Eğer Allah insanlara, hayrı acele istedikleri gibi, musibeti de acele verseydi, mühletleri hemen verilirdi/elbette onların ecelleri hemen bitirilirdi. Ama Biz, Bize kavuşmayı ummayanları, haddi aşmış halleri içinde, bir o yana bir bu yana oyalanmış halde bırakırız.

    Allah’ın rahmeti büyük, şefkati sınırsızdır. Fakat onlar, bu lütfu göremeyecek kadar şaşkındırlar, hayatın gerçek anlamını aramaktan uzakta, amaçsızca savrulurlar. Ne dünyada bir huzur bulurlar ne de öteki âlemde.

    Eğer Allah, insanların iyiliği aceleyle istedikleri gibi kötülüğü de aynı hızla verseydi, onların süresi çoktan dolmuş olurdu. Ancak biz, Bize kavuşma ümidini taşımayanları günahları içinde savrulup durmaları için bırakırız.

    Geleceğe dair hiçbir manevi umut taşımayanlar, hayatın geçici menfaatlerine sıkı sıkıya sarılırlar. Körleşmiş ruhları, günahlarının cezasını bile alaycı bir dille hemen ister (8:32). Allah’a inanmadıkları halde, O’na meydan okurcasına konuşurlar. Fakat Rahman olan Allah, onların bu sözlerine itibar etseydi, tek bir şansları kalmazdı. Azapları çoktan mühürlenmiş olurdu. Yine de, onlara tanınan mühleti bile yanlış yollarla harcarlar. Onlar, bir oraya bir buraya savrulan, yönünü yitirmiş insanlar gibi çaresizce dolaşırlar

    “Allah onların alaylarını üzerlerine geri çevirecek ve suçlarında onlara izin verecektir/süre tanıyacaktır; böylece bir ileri bir geri körler gibi dolaşacaklar/bocalayacaklar.” : Bakara 15

    “Hani onlar, “Ey Allah’ım, eğer bu, senin katından bir hak ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize acıklı bir azap gönder” dediklerini hatırla.” : Enfal 32

    Allah’ın rahmetiyle tanınan bu süreyi, ne doğru yolda yürümek için ne de hatalarını telafi etmek için kullanırlar. Kendi körlükleri içinde kaybolur, rüzgârın savurduğu yapraklar misali yaşamın boşluğunda kaybolup giderler.

  12. Kişiye bir sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarak, oturarak, ayakta durarak her halükarda/durumda Bize dua eder/yalvarır. Ama Biz onun sıkıntısını giderdiğimiz zaman, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi geçip gider. Haddi aşanların işleri onlara hep böyle güzel görünür!/İşte böyle, zalimlerin yaptıkları onlara güzel görünür!

    Bir insana bir dert dokunduğunda, o hemen her hâliyle Bize yakarır—yan yatarak, oturarak, ayakta durarak… Tüm benliğiyle yalvarır. Ama o sıkıntıyı üzerinden kaldırdığımızda, sanki hiç bize dua etmemiş gibi yoluna devam eder. Böylece günahkârların yaptıkları, gözlerine güzel görünür!

    İnsanlar, yalnızca kendilerine tanınan mühleti kötü kullanmakla kalmazlar; Allah’a yüzeysel bir inanç taşıyanlar bile, sıkıntı anlarında O’na yönelirler. Fakat ne zaman ki o sıkıntı ortadan kalkar, Allah’ı unuturlar. Onların imanı, tüm iyiliklerin Allah’tan geldiğini anlayacak kadar derin değildir. Ama dertleri olduğunda, her durumda—hem bedenen hem ruhen—O’na yakarırlar

    “İnsana bir musibet dokunduğu zaman, Rabbine yalvarır, O’na yönelir; fakat O, kendisine Kendi katından bir nimet verince/bir lütufta bulunduğunda, insan daha önce ağlayıp dua ettiğini / yalvarıp yakardığını unutur ve Allah’a eşler uydurup/eşler koşar, böylece başkalarını Allah’ın yolundan saptırır. De ki: “Küfrünüzün biraz/bir süre daha tadını çıkarın; şüphesiz siz, cehennemliklerdensiniz!/Küfrünle biraz zevklen: şüphesiz sen ateş ehlindensin!”” : Zümer 8

    İmansızlar bencillik içinde yüzerler. Kendilerine gelen her iyiliği, kendi zekâlarının ya da meziyetlerinin bir sonucu olarak görürler. İşte bu, onların yıkımına giden yoldur. Kendi kusurlarını görmekten aciz, başlarına gelenleri kendi başarıları sayarlar. Ama Allah’ın rahmetini göremeyenler, sonunda kendi zihinlerinin kurduğu duvarlarda kaybolurlar

    “İnsanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar; fakat Allah, onlara Kendi katından bir rahmet tattırdığında, bir de bakarsın, içlerinden bir kısmı, Rablerini bırakıp da başka tanrılara taparlar.” : Rum 33

    “Ve size hiçbir hayır yoktur ki ancak size Allah’tan olsun ve ayrıca size bir sıkıntı dokunduğu zaman, inleyerek O’na ağlarsınız/yalvarırsınız.Yine de sizden sıkıntıyı giderdiği zaman bir de bakın! Bazılarınız Rablerine ortak koşmak için başka ilahlara yönelirler.Sanki kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlüklerini göstermek için! O zaman kısa günün tadını çıkarın: Ama aptallığınızı yakında anlayacaksınız!” Nahl 53-55

  13. Sizden önceki nesilleri de zulmettikleri zaman helâk ettik; elçileri onlara apaçık belgelerle/kanıtlarla geldi de inanmadılar! Günah işleyenleri işte böyle cezalandırırız!

  14. Sonra nasıl davranacağınızı görmek için onların ardından sizi yeryüzünde varisler kıldık!

    Ve sizi onların ardından yeryüzünün mirasçıları kıldık, nasıl davranacağınızı görmek için!

    Bu sözler, önce Kureyş’e bir ikazdır. Çünkü onlar, Ad ve Semud kavimlerinin topraklarına ve miraslarına varis olmuşlardı. Ancak bu uyarı, sadece onlara değil, tüm insanlık içindir. Zaman geçtikçe bu mesaj, Abbasi İmparatorluğu’nun görkemli dönemine, Harun el-Reşid’in geniş topraklarına uzanır. İspanya’da kurulan Müslüman medeniyetine ve onun ardından gelen Türk İmparatorluğu’nun en parlak günlerine kadar ulaşır.

    Ama bu sözler, sadece büyük imparatorlukların izine basanlara değil, bugün yaşayan her insana seslenir—Müslüman ya da gayrimüslim fark etmez. Allah her birimizi yeryüzünde birer mirasçı kıldı. Emanet edilen toprakları, hazineleri, ilimleri nasıl kullanacağımızı görmek için… Tarih, bu büyük medeniyetlerin yükseliş ve düşüşlerini yazdı. O günden bu yana, yeryüzünde var olan her insan, bu mirasın bir parçasıdır; sorumluluk da herkesin omzundadır.

  15. Ama kendilerine apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman, Bizimle buluşmayı ummayanlar, “Bize bundan başka bir Kitap/Kur’an getir veya bunu değiştir” derler. De ki: “Kendiliğimden onu değiştirmek bana düşmez. Ben bana vahyolunandan başkasına uymam: Eğer Rabbime isyan edersem, gelecek olan büyük bir günün azabından korkarım.”

    Allah’ın Elçisi’nin görevi, ne kadar hoşlarına gitse de gitmese de, Allah’ın mesajını olduğu gibi, hiçbir eksik ya da fazlalık katmadan iletmektir. Ancak, insan bencil olduğunda kendi isteklerini ve arzularını dinin yerine koymak ister. Onlar, Allah’ın mesajına kendi heveslerine göre biçim vermeye çalışır, dini kendi çıkarlarına uygun hale getirmek isterler. Dinin saflığını kirleten bozulmalar, işte bu bencillikten doğar. Fakat din, ne ticaretin ne de heveslerin malzemesi olmalıdır. Din, yüce bir emanettir; onunla oynayan, kendi ruhunu karartır, hakikati bulandırır.

  16. De ki: “Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve O, onu size bildirmezdi. Bundan önce bütün bir ömür aranızda kaldım: o zaman anlamayacak mısınız/hala akıllanmayacak mısınız?”

    “Eğer Allah dilemeseydi, bu ayetleri size okumazdım ve size bildirmezdim. Bir ömür boyu aranızda yaşadım, hâlâ anlamıyor musunuz?”

    Allah’ın planında, Kendi İradesini kullarına belli yollarla göstermesi vardır. O’nun Elçileri ise bu iradenin taşıyıcılarıdır. Bu iradeyi insanlığa duyurmak, başlı başına büyük bir merhametin eseridir. Allah’ın rehberliğini sorgulamak yerine, ona şükretmemiz gerekir.

    Muhammed el Mustafa, halkının arasında bir ömür saflık, dürüstlük ve erdemle yaşamıştı. O peygamberlik görevini almadan önce bile, halkı onun güvenilirliğini, milletine olan sevgisini ve sadakatini bilirdi. Şimdi, o Allah’ın elçisi olarak onların karşısına çıktığında, tüm eksiklerini ve günahlarını gözler önüne serdiğinde neden ona sırt çevirdiler? O’nun söyledikleri, onların iyiliği içindi. Yine de, Elçi tekrar tekrar seslenmek zorunda kalıyordu: “Anlamıyor musunuz? Allah’tan gelen gerçek rehberlik sizin için ne büyük bir lütuf ve ayrıcalıktır, bunu görmüyor musunuz?”

  17. Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Ama günah işleyenler asla başarılı olamayacak/asla kurtuluşa ermezler.

  18. Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyen veya fayda vermeyen şeylere kulluk ederler ve: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.” derler. De ki: “Gerçekten Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, ne yücedir! O, onların ortak koştuklarından uzaktır!”

    İnsan, Allah’ın yüceliğine gözlerini kapadığında, sahte tanrılar yaratır ve bu putlara/totemlere/sahte ilahlara tapar. Ardından kendine akılcı bir bahane bulur: “Bunlar bizim için Allah’ın huzurunda aracı olacak.” Ama düşünün, kendileri Allah’ın merhametine muhtaç olan insanlar, başkası için nasıl aracı olabilir? Allah’tan başka güçler olduğunu iddia etmek, yalnızca yalan söylemek ve Allah’a haddini aşarak ders vermeye kalkmaktır. O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir; O’nun bilmediği hiçbir şey yoktur ve hiçbir şey O’na denk değildir.

  19. İnsanoğlu bir ümmet idi, fakat sonradan farklılaştı. Eğer daha önce Rabbinden inmiş bir söz olmasaydı, aralarındaki ihtilafları karar kılınıp giderilirdi.

    İnsanlar, ilk başta tek bir ümmetti; hepsi bir, hepsi aynı yolun yolcusuydu. Ancak zamanla, ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasaydı, o anlaşmazlıklar çoktan çözüme kavuşmuş olurdu.

    İnsanlık, yaratılışında birdir ve Allah’ın insanlığa sunduğu Mesaj da birdir: Birlik ve Hakikat Mesajı. Ancak, bencillik ve ego insanı ele geçirince, bireyler, milletler, ırklar birbirinden ayrılmaya, çatışmaya başladı. Allah’ın sonsuz merhametiyle her birine, değişen zamanlarına ve ruh hallerine uygun mesajlar ve elçiler gönderildi. Onları sınadı, nimetlerle imtihan etti, erdemde ve takvada yarışmaları için teşvik etti.

    Allah’ın “Sözü/Kelamı”, O’nun kararı ve iradesinin ifadesidir. İnsanlar birbirinden uzaklaşmaya, çatışmaya başladığında, Allah onların bu farklılıklarını bir sınav, bir yarış haline getirdi; erdemde öne çıkmaları, takvaya ulaşmaları için bir vesile sundu. Nihayetinde, bu yollar hepsini aynı hedefe, Birlik ve Gerçeğe çıkardı. Allah, böylece farklılıkların dahi daha yüksek bir amaca hizmet etmesini sağladı.

    “İnsanoğlu tek bir ümmet idi ve Allah, müjdeler ve uyarıcılar ile elçiler gönderdi; İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri şeylerde hüküm vermek için onlarla birlikte Kitab’ı hak ile indirdi; fakat Kitap ehli, kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra, kendi aralarında bencillikle başkaldırırak/asilik ederek ihtilafa düştüler. Allah, kendi lütfundan müminleri, ayrılığa düştükleri şeylerde adalete/gerçeğe/hakka yöneltti. Çünkü Allah, dilediğini dosdoğru bir yola iletir.” : Bakara 213

    “Rabbinin sözü hak ve adaletle yerine gelir: O’nun sözlerini kimse değiştiremez; çünkü O, her şeyi işitendir, bilendir.” : Enam 115

    “Önderinize yardım etmezseniz, ne önemi var: çünkü kâfirler onu çıkardıkları zaman Allah ona yardım etmişti: onun birden fazla arkadaşı yoktu; ikisi mağarada idiler ve o arkadaşına dedi ki: “Korkma, çünkü Allah bizimle beraberdir.” Bunun üzerine Allah ona selâmını indirdi ve onu senin görmediğin ordularla kuvvetlendirdi ve kafirlerin sözünü derinliklere alçalttı. Ancak Allah’ın sözü çok yücedir: Şüphesiz Allah, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” : Tevbe 40

    “Ey Kitap Ehli! Dininizde aşırı gitmeyin: Allah hakkında ancak doğruyu söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın elçisi, Meryem’e verdiği Sözü ve Kendi katından bir ruhtur: öyleyse Allah’a ve elçilerine iman edin. “Teslis” demeyin: vazgeçin, bu sizin için daha hayırlıdır, çünkü Allah birdir, Allah’tır. Hamd O’na olsun, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” : Nisa 171

    “Eğer Rabbinden daha önce inmiş bir söz olmasaydı, onların azabı muhakkak gelirdi. ancak mühlet için belirlenmiş bir Süre vardır.” : Taha 129

  20. “Ona Rabbinden bir mucize indirilse ne olur?” derler. De ki: “Gaybı bilmek ancak Allah’a mahsustur, o halde siz bekleyin; ben de sizinle birlikte bekleyeceğim.”

    Bu işaret talepleri sahici değil. Oysa doğa ve vahiy, onlara her an gözlerinin önünde duran tartışmasız İşaretler sunuyor. Onların aradığı şey ise, Gayb’ın, yani bilinmeyenin sırrını elleriyle tutabilecekleri bir kitapta görmek; tıpkı sayfalarına dokunacakları, somut bir Kitap gibi. Ancak unuttukları şey, Allah’ın Sırlarının insanın basit, maddi dünyasından çok daha öte bir düzlemde olduğudur. Fiziksel bir kitabın sayfaları, Allah’ın derin hikmetini açığa vuramaz, çünkü insanın maddi yapısı bu sırları anlamaya yetmez.

    Beklemek zorundalar. Ancak bu bekleyiş, onlarla Hakikat arasında bambaşka bir anlam taşır. Onlar, gözleriyle bir işaret ararken, Gerçek sabırla kendini gösterecektir. Beklemek, Allah’ın takdirine teslim olmaktır, ama her iki tarafın bekleyişi asla aynı değildir.

    “Acaba onlar, kendilerine meleklerin mi, yoksa Rabbinin mi, yoksa Rabbinin âyetlerinden bazılarının mı gelmesini bekliyorlar? Rabbinin bazı âyetlerinin geldiği gün, daha önce iman etmemiş ve imanından dolayı salih bir kazanç elde etmemiş olan hiç kimseye onlara iman etmesi fayda vermez. De ki: “Bekleyin, biz de bekliyoruz.”” : Enam 158

    “De ki: “Bizim için iki büyük şeyden, şehitlikten veya zaferden başka bir kader mi bekliyorsunuz? Biz sizin için ya Allah’ın kendi katından ya da bizim elimizle azabını göndermesini umabiliriz. Öyleyse sabırla bekleyin; biz de sizinle birlikte bekleyeceğiz.”” : Tevbe 52

  21. İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra bir rahmet tattırdığımızda, bir de bakarsınız! âyetlerimize karşı tuzak kuruyorlar! De ki: “Hesabı çabuk olan Allah’tır.” Muhakkak ki elçilerimiz, kurduğunuz bütün tuzakları yazıyor!

    İnsan sıkıntıya düştüğünde kalbini Allah’a çevirir, yardım dilenir. Ama ne zaman ki o sıkıntı geçer, işte o an Allah’ı unutur, ayetlerine karşı tuzak kurmaya başlar.

    “Allah’ın tuzağı daha çabuk işler.”

    Onlar kendi küçük hesaplarına kapılmışken, Allah’ın elçileri her yaptıklarını kaydeder.

    Bu insanlar, kendi dertleri içinde kıvranırken Allah’a sığınırlar, fakat dertleri geçince sanki hiçbir şey olmamış gibi O’na sırt çevirirler, hatta O’nun yoluna karşı çıkmak için türlü düzenler kurarlar. Ne var ki, bilmezler ki Allah’ın büyük planı, onların sığ tuzaklarından çok daha hızlı işler. Onların bu küçük oyunları, evrenin sonsuz düzeni içinde bir an bile etmez, ama yaptıkları her şey, kendi kaderlerinde birer çentik olarak kayda geçer. Ve bu kayıt, onları asla terk etmeyecek.

  22. O, size karada ve denizde hareket etmenizi sağlayandır. Hatta gemilere bile binersiniz; Derken şiddetli bir rüzgar gelir ve dalgalar her yandan onlara gelir de onlar, ezildiklerini/boğulacaklarını zannederler: Allah’a yalvarırlar, O’na olan görevlerini samimiyetle arz ederek, “Bizi bundan kurtarırsan, minnettarlığımızı gerçekten göstereceğiz!”

    İnsan, kara ve denizlerin enginliğinde yol alır, Allah’ın sunduğu nimetlerle gemilerine biner, rüzgar arkadan esti mi, yüzü güler. Gemi huzurla yol aldıkça, sevinçle bakar ufka. Ama bir gün gelir, rüzgar ters döner, dalgalar dört bir yandan üstüne çullanır, gemi yalpalar ve insan o an boğulacağını sanır. Çaresiz, yürekten Allah’a yalvarır: “Bizi bu felaketten kurtar, şükrümüzü eksiksiz sunacağız!” der. Lakin tehlike geçer geçmez, verdiği sözleri, ettiği duaları unutur, her şeyi göz ardı eder.

    İnsanın bulduğu her büyük icat, yaptığı her keşif, aslında Allah’ın ona bahşettiği zekâ ve yetenekle şekillenir. Ama o, doğanın sunduğu bu büyük dersleri, denizin fırtınalı çağrısını, sık sık unutur. İnsan, gemisi güvenli sularda süzülürken ne kadar kibirli, ne kadar rahat! Lakin fırtına patlak verdiğinde, ne kadar çaresiz ve Allah’a muhtaç! O an verdiği sözlerin, felaket geçince, nasıl da toz toprak olup uçtuğunu fark etmez bile.

    De ki: “O’na alçakgönüllülükle ve sessiz bir korkuyla dua ettiğiniz zaman, sizi karanın ve denizin karanlık derinliklerinden kim kurtarır?: “Eğer bizi bu tehlikelerden kurtarırsa, şükrümüzü içtenlikle göstereceğimize yemin ederiz.” : Enam 63

  23. Ama onları kurtardığı zaman, işte birde bakarsınız! Hakka meydan okuyarak yeryüzünde küstahça tecavüz ediyorlar/azgınlaşıyorlar! Ey insanlık! küstahlığınız kendi ruhunuza karşıdır,- şimdiki hayatın bir zevkidir: Sonunda dönüşünüz bizedir ve yaptıklarınızın hepsini size göstereceğiz.

    Fakat ne zaman ki Allah onları fırtınadan kurtarır, işte o an yeryüzünde haksızca böbürlenir, gururla yürümeye başlarlar! Ey insanlar! Bu kibir ve küstahlık sadece kendi canlarınıza zarar, bu dünya hayatında bir anlık zevkten ibaret. Sonunda hepinizin dönüşü O’nun huzurunadır, o gün yaptıklarınızın hakikati bir bir önünüze serilir.

    İnsanın küstahlığı, gururu içinde, aslında ne kadar küçük ve geçici olduğunu fark etmez. Dünya hayatındaki başarılarının ve iddialarının, sonsuzluk karşısında ne kadar anlamsız olduğunu göremez. Fakat gün gelir, hepimiz büyük Yargıç’ın huzuruna çıkacağız. O zaman, bu ölümlü bedenin ne kadar zayıf ve fanî olduğunu anlayacağız. Şimdilik yaptıklarımızın gölgesinde kendimizi aldatıyoruz, oysa gerçek zarar kendi ruhumuza, kendi içimize işliyor.

    “Denizde size bir sıkıntı geldiğinde, O’ndan başka taptıklarınız sizi yarı yolda bırakır! Ama sizi sağ salim karaya çıkardığında O’ndan yüz çevirirsiniz. En nankör insandır! O halde, karadayken sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya işlerinizi yürütecek kimse bulamayın diye üzerinize taş yağmurlu şiddetli bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Yoksa sizi ikinci kez denize gönderip üzerinize şiddetli bir fırtına gönderip nankörlüğünüzden dolayı bir yardımcı bulamayın diye sizi boğmayacağından emin misiniz? Orada Bize karşı bir yardımcı bulacağınızdan emin misiniz?” : Isra 67-69

  24. Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz yağmura benzer. Onun toprağa karışmasıyla, insanlara ve hayvanlara yiyecek sağlayan yeryüzünün ürünleri ortaya çıkar: O, yeryüzü altın süsleriyle kaplanana ve güzelliklerle süsleninceye kadar büyür: ait olduğu kişiler, üzerinde her türlü tasarrufa sahip olduklarını düşünürler: İşte ona emrimiz gece veya gündüz ulaşır da onu biçilmiş bir ekin gibi yaparız, sanki daha dün yeşermemiş gibi! Biz, düşünen bir kavim için âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz.

    Günümüz hayatı, gökten yavaş yavaş inen yağmura benzer. Yağmur, toprağa karışır ve Allah’ın benzersiz sanatıyla yeryüzü bereketle dolar. İnsanlar ve hayvanlar için türlü türlü nimetler, ekinler, meyveler, taneler ortaya çıkar. Yeryüzü altın sarısı, yeşilin bin bir tonu ve çiçeklerin rengârenk süsleriyle bezenir. O anda insan, kendini bu güzelliklerin mutlak sahibi sanır. Zanneder ki bu bolluk ve bereket hep böyle sürecek. Ama ansızın bir dolu fırtınası, şiddetli bir rüzgâr ya da dondurucu bir soğuk gelir; yeryüzü, dün üzerindeki o görkemli güzelliklerden mahrum kalır. Biçilmiş bir ekin gibi, dünkü o canlılık, renklilik kaybolur. Toprağın yüzünde yalnızca boşluk ve hüzün kalır.

    Belki de insan “sahip” olduğu tüm itibarın, malların ve diğer nimetlerin kendisine ait olduğunu ve bunun sonsuza dek süreceğini düşünür. Dünün altın süsleri nerede? Peki, insan ne elde etti bu maddi dünyadan? Düşünenler için bir ibret değil midir bu? Hayatın geçici ve fani yüzü, en parlak anında bile, her an yok olmaya meyilli değil mi?

  25. Fakat Allah selâmet yurduna çağırır, dilediğini dosdoğru yola iletir.

    Bu dünya hayatının gelip geçici, belirsiz zevklerine karşılık, Allah’ın çağırdığı daha yüce bir hayat var. O hayat, “Barış Yurdu” olarak anılır. Orada ne korku vardır ne de hayal kırıklığı; ne acı ne de üzüntü. İnsan ruhunun özlediği, kalbin aradığı sonsuz huzur oradadır. Herkes o yurda davet edilir, ama orada yer bulanlar, maddi çıkarların peşinden koşanlar değil, Allah’ın rızasını arayanlardır. Selam, barış anlamına gelir, İslam da aynı kökten doğar. Birlik ve uyum dini olan bu yolda, Allah’ın nuruyla aydınlanan ruhlar, sonsuz bir huzurun gölgesine sığınır.

    Barış Yurdu, yeryüzünün fırtınalı geçiciliğine karşı sonsuz bir sükûnet, sonsuz bir esenlik vadeder.

  26. İyi davrananlara güzel bir ödül var- Evet, ölçüsünden fazla olarak! Yüzlerini ne bir karanlık, ne de bir utanç kaplayacaktır! Onlar bahçe ehlidirler; orada ebedî kalacaklardır!

    Doğru yolda yürüyenlerin ödülü, hak ettiklerinden çok daha fazla olacaktır. Çünkü onlar yalnızca cennet nimetlerine kavuşmakla kalmayacak, Allah’a yakın olmanın, O’nun yüzünü görmenin o tarifsiz saadetini tadacaklardır. Yüzleri, ne karanlık bir gölge ne de utancın bir lekesiyle örtülmeyecektir. Onlar, cennetin ebedi yoldaşları olacaklar, orada sonsuza dek kalacaklar.

    Yüz, insanın dışsal benliğini değil, içsel ve hakiki kişiliğini simgeler. İşte o yüz, Allah’ın Işığı ile aydınlanacak; içinde hiçbir karanlık, gölge, pişmanlık ya da utanma kalmayacak. Allah’ın huzurunda, kusursuz bir nur içinde yüze yansıyan gerçeklik, insanı eksiksiz bir mükemmelliğe ulaştıracaktır. O vakit tüm eksiklikler, geçmişin ağırlığı ile birlikte geride kalacak, ruh sonsuz bir huzurun kollarında ebediyen varlığını sürdürecektir.

  27. Fakat kötülük işleyenlere, bir o kadar kötü mükâfat vardır/Fakat kötülük kazananlar, kötülükleri kadar ceza göreceklerdir: Yüzlerini bir rezillik kaplar/zillet kaplayacaktır: Allah’ın gazabından onları koruyacak kimse yoktur. Yüzleri adeta gecenin karanlığının derinliğinden parçalarla kaplanacak: Onlar ateşin halkıdırlar, orada ebedî kalacaklardır.

    Kötülük işleyenler, tam da işledikleri kötülük kadar bir ceza alacaklardır; onların yüzlerini, derin bir rezillik kaplayacak, her şeyi gölgeleyen bir karanlık gibi üzerlerine çökecektir. Allah’ın gazabından onları koruyacak hiçbir güç ya da kimse olmayacaktır. Yüzleri, sanki gecenin en koyu karanlığından kopup gelen parçalarla kaplanacak, ruhlarına işleyen bu karanlık onları kuşatacaktır. Onlar, Ateşin ebedi yoldaşları olacaklar; orada sonsuz bir azap içinde kalacaklardır.

    Bu ceza, kötülüğü sadece yapan değil, onu seçip kazananlar içindir. Onlar, bilinçli bir tercihle karanlığı kucaklamış ve böylece kaderlerini mühürlemişlerdir. Allah’ın adaleti şaşmaz; kötülüğün cezası, işledikleri suça uygun olacaktır. Fakat iyilerin gördüğü ödülün aksine, bu ceza, katmerli bir şekilde onların ruhlarına işleyip dehşet verecektir.

    Gece, burada ışığın ve sevincin inkarı olarak karşımıza çıkar. Gecenin karanlığı, mutsuzluğun ve umutsuzluğun en derin simgesidir; bu karanlık, onları bir an bile terk etmeyecek.

  28. Bir gün onların hepsini bir araya toplayacağız. O zaman Bize ortak koşanlara şöyle diyeceğiz:”Siz ve ortak koştuğunuz kimseler, yerinize! Biz onları ayıracağız ve onların “ortakları” diyecekler ki: “İbadet ettiğiniz biz değildik!

    Bir gün hepsini bir araya toplayacağız. O gün, Allah’a ortak koşanlara diyeceğiz: “Haydi, şimdi yerlerinize! Siz ve tapındığınız sahte tanrılar bir araya gelin!” Sonra onları ayıracağız ve sahte tanrılar şöyle diyecek: “Siz bize tapmıyordunuz ki!”

    Bu sahte tanrılar aslında hiçbir zaman var olmadılar; onlar sadece insanların zihninde, onların kendi korkuları, cehaletleri ve bencil arzularıyla şekillendirdikleri boş hayallerdir. Fakat işin garip yanı, bu insanlar gerçek peygamberlerin, erdemli insanların ya da soyut fikirlerin adını kullanarak onları Allah’ın yanında/yanı sıra birer güç gibi yüceltmişlerdir. Oysa o büyük insanlar ve fikirler, isimlerinin böyle kötüye kullanılmasına şiddetle karşı çıkacak ve ibadetin/kulluğun asla kendilerine değil, sahte inançlara ve aldatıcı arzulara yapıldığını haykıracaklardır.

    “Kendilerine güç ve izzet vermek için Allah’tan başka ilahlar edindiler! Bunun yerine ilah edilenler onların ibadetlerini reddederler ve onlara düşman olurlar.” : Meryem 81-82

    “Aleyhlerinde isnat edilenler, diyecekler ki: “Rabbimiz! İşte saptırdıklarımız bunlardır:
    Kendimiz sapıttığımız gibi onları da saptırdık: Senin huzurunda kendimizi onlardan kurtarıyoruz/uzaklaştırıyoruz: Taptıkları biz değildik.”” : Kasas 63

    Onları çağırırsanız, çağrınızı dinlemezler ve dinleseler de duanıza cevap veremezler. Kıyamet günü sizin “ortaklığınızı” reddedeceklerdir. ve Ey insan! sana Gerçeği hiç kimse, her şeyden haberdar olan Allah gibi söyleyemez. : Fatr 14

  29. “Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter: Sizin bize taptığınızdan kesinlikle haberimiz yoktu!/Biz, sizin bize ibadetinizden kesinlikle habersizdik!”

  30. Orada her nefs, daha önce gönderdiği amellerin semeresini görecektir: onlar, gerçek Rableri olan Allah’a döndürülecekler ve uydurdukları iftiralar onları yüzüstü bırakacak.

    Orada her bir can, dünyada işlediği amellerin acısını ya da sevincini tadacaktır. Yaptıklarıyla yüzleşecekler, her biri kendi ekini biçecek. Onlar, gerçek ve tek Rableri olan Allah’ın huzuruna dönecekler, ama bu dünyada uydurdukları sahte inançlar ve boş hayaller onları yüzüstü bırakacak.

    Kendi elleriyle yarattıkları o yanlış fikirler, sahte tanrılar, çıkar uğruna inandıkları batıl inançlar, hepsi onlara ihanet edecek. Artık ne gölgelerine sığınacak bir ağaç ne de kendilerini koruyacak bir duvar kalmayacak. Hepsi, kendi yalnızlıklarıyla ve yaptıklarıyla baş başa kalacaklar.

    “Fakat onlar, kendi elleriyle önlerine koydukları günahlardan dolayı asla ölümü istemezler. Ve Allah yanlış yapanlar ile her şeyi hakkıyla bilendir.” : Bakara 95

    “Bakın! nasıl da kendi nefislerine karşı yalan söylüyorlar! Fakat uydurdukları yalan onları yüzüstü bırakacaktır.” : Enam 24

  31. De ki: “Size gökten ve yerden hayat veren/rızıklandıran kimdir? Ya da işitmeye ve görmeye hükmeden kimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kimdir? Ve bütün işleri yöneten ve düzenleyen kimdir?” Hemen “Allah” diyecekler. De ki: “O halde O’na saygı göstermeyecek misiniz/karşı takva göstermeyecek misiniz?”

    “Sizi gökten ve yerden kim besliyor? Yağmuru indiren, toprağı canlandıran, size ekmek, su, ışık veren kim? İşitme yetinizi kim bahşetti, görme kudretini kim verdi? Kimdir ki ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran? Her işin ardındaki düzeni, evrenin nabzını kim tutuyor?” Onlar duraklamadan “Allah” diyecekler. De ki: “Madem bunu biliyorsunuz, neden hâlâ takvaya sarılmaz, O’nun yoluna dönmezsiniz?”

    Gökten inen yağmur, tarlaları yeşerten ışık, topraktan fışkıran bereket, hepsi insanın fiziki varlığına can verir. Ancak bu rızık sadece bedeni doyurmaz; işitme ve görme gibi ruhun kapılarını açan, insanı idrake taşıyan nimetler de Allah’tandır. Dünyanın ahlaki rehberleri, peygamberleri ve büyük öğretmenleri de insanın iç dünyasını besler, manevi yolculuğunu sürdürmesine destek olur.

    Tüm bu işlerin düzenleyicisi Allah’tır. Yaratılışın her katmanında O’nun eli, O’nun düzeni vardır. Peki, O’na sırt dönüp, sahte tanrıların peşine düşmek ne kadar akıl karı olabilir?

    “Geceyi gündüze, gündüzü de geceye katıyorsun; Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın; Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” : Ali İmran 27

    “Doğruyu dinleyenler, şüphesiz kabul edeceklerdir: Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir; O zaman O’na döndürüleceklerdir.” : Enam 36

    “Taneyi ve hurma çekirdeğini yarıp bitiren Allah’tır. Ölüden diriyi çıkaran O’dur ve diriden ölüyü çıkaran da O’dur. Bu Allah’tır. O halde nasıl oluyor da haktan saptırılıyorsunuz?” : Enam 95

    “Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran ve öldükten sonra yeryüzünü dirilten O’dur: ve siz ölüden işte böyle çıkarılacaksınız. Bundaki ayetleri arasında, sizi topraktan yaratmıştır/Sizi topraktan yaratması O’nun ayetlerindendir; ve daha sonra, – bir de bakarsınız, dört bir yana dağılmış insanlarsınız!” : Rum 19-20

    “Muhakkak biz ölüleri dirilteceğiz ve onların önden gönderdiklerini de ve geride/arkalarında bıraktıklarını da yazarız ve her şeyi apaçık bir kitapta delil olarak hesaba kattık/her şeyi apaçık bir delil kitabında saymışızdır.” : Yasin 12

  32. İşte sizin gerçek Rabbiniz ve Aziziniz olan Allah budur: hakikatten geriye hatadan başka ne kalır? Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?

    İşte, gerçek Rabbiniz ve koruyucunuz Allah böyledir! O’nun kudreti ve hikmeti, her şeyin üstündedir. Peki, hakikatin karşısında ne kalır geriye? Sapkınlıktan başka ne olabilir ki? O halde, nasıl olur da bu hakikatten yüz çeviriyorsunuz?

    Allah’ın yarattığı bu muazzam düzen, O’nun aklını ve iradesini yansıtan bir ayna gibidir. İnsanların elleriyle kurdukları sahte tanrılar ve sahte ibadetler, bu gerçeklik karşısında yel gibi savrulur. Hakikati görmezden gelmek, sadece inancımızı değil, her adımımızı, her davranışımızı felakete sürükler. Yanılırız, yolumuzu kaybederiz ve sonunda karanlıkta kayboluruz. Nasıl olur da böyle bir hakikatten yüz çevirebiliriz?

    “Allah’ın ayetleri hakkında tartışanları görmüyor musun? Hakikatten nasıl döndürülüyorlar?-” : Mümin 69

  33. İşte Rabbinin sözü isyan edenlere karşı gerçek oldu: Şüphesiz onlar inanmazlar.

    Allah’a itaatsizlik, insanın kendi içinde koca bir yıkımı doğurur. O’nun yasası, sözü ve kararı tıpkı rüzgarın dağlara vurduğu gibi sert ve kaçınılmazdır; yerine getirilmelidir. Ama biz, kalbimizi sahte tanrılara çevirdiğimizde, inancımızda gedikler açılır, önce zayıflar, sonra da bir mum gibi yavaşça söner.

    O zaman ne kalır geriye? Yeryüzündeki en güzel çiçekler bile susuz kaldığında kurur, solar. İnsan da böyledir. Ruhundaki o incecik damarlardan akan manevi güç, Allah’a yönelmediğinde kesilir. Gözleri kör olur, kalbi sağırlaşır. Gün gelir, içimizde bir zamanlar ışıldayan o yetenekler, tıpkı bozkırda rüzgarın savurduğu bir yaprak gibi savrulur gider, toz toprak olur.

  34. De ki: “Ortaklarınızdan herhangi biri yaratmayı başlatabilir ve onu tekrarlayabilir mi?” De ki: “Yaratmayı başlatan da, onu tekrarlayan da Allah’tır. Öyleyse nasıl hakikatten saptırılıyorsunuz?”

    “Yaratmayı başlatan ve onu tekrar eden sadece Allah’tır. Peki, hakikatten nasıl bu kadar kolay uzaklaşabiliyorsunuz?”

    Sahte tanrılar ne bir hayatı var edebilirler, ne de yeryüzünü ayakta tutan o büyük yaratıcı gücü sürdürebilirler. Ne göğün bulutlarını yağmurla doldurabilirler, ne de toprağın bereketini insanlara sunabilirler. Geleceğin karanlıklarına ışık tutacak, insanlığa yön verecek bir rehberliği de yoktur onların. Aksine, kendileri bile rehberliğe muhtaç, yanlışların içine saplanmış, putlaştırılmış insanlardır.

    O halde, neden hakikatin kaynağı olan Allah’tan yüz çevirip, sahte hayallerin peşine düşüyorsunuz? Allah ki bütün bilgi, hikmet ve yol göstericiliğin gerçek sahibidir. O’na ibadet etmek, O’na yönelmek varken, bu boş hayallerin ardından gitmek, insanı ancak derin bir gaflete sürükler.

  35. De ki: “Ortaklarınızdan doğru yola/hidayete ileten var mı?” De ki: “Hakka hidayet eden Allah’tır. O hâlde, hakka hidayet eden mi uyulmaya daha layıktır, yoksa hidâyete ermedikçe kendisi hidâyeti bulamayan mı? O halde size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?”

  36. Fakat onların çoğu, ancak kuruntuya/zanna tabi olurlar: gerçekten kuruntu/zan, hakka karşı hiçbir fayda sağlamaz. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarından haberdardır.

  37. Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından uydurulabilecek bir Kur’an değildir. Bilakis o, kendinden önceki âyetleri tasdik edici/vahiyleri doğruluyan ve âlemlerin Rabbinden/Rabbi olan Allah’ın indirdiği -ki bunda şüphe yoktur- Kitab’ı tam olarak/daha geniş şekilde açıklayıcıdır.

    Bu Kur’an, Allah’tan başka hiç kimsenin vahyedemeyeceği bir kitaptır. O, öncesinde indirilen vahiylerin bir doğrulaması, onları perçinleyen bir mühür gibidir. Her satırında âlemlerin Rabbinden gelen apaçık bir açıklama, bir rehberlik sunar.

    Allah’ın asırlardır insanlığa ilettiği vahiy, aslında bir bütündür. Kur’an, bu bütünlüğü bozmadan, geçmiş peygamberlere indirilen mesajları onaylar, onları tamamlar, insanlık için en anlaşılır ve derin bir rehber haline getirir. O, yeryüzünde yankılanan ilahi sesin bir devamıdır. Allah’ın sözünü, hakikatin özünü taşır. Her kelimesi, bir nur gibi kalpleri aydınlatır, hak yolunu gösterir. Tek Gerçek Tanrı’nın gönderdiği bu kutsal kitap, tüm zamanların sesi ve insanlığın kurtuluş yoludur.

    “Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilenleri görmedin mi? Onlar, aralarındaki anlaşmazlığı gidermek için Allah’ın Kitabına çağrılırlar da içlerinden bir grup, hakemliği reddeder/döneklik ederek ondan yüz çevirir.” : Ali İmran 23

  38. Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Öyleyse onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru sözlü iseniz, Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de yardıma çağırın!”

    “Ve eğer kulumuza zaman zaman indirdiğimizden şüphede iseniz, haydi onun benzeri bir sûre/bölüm meydana getirin; Şüpheleriniz doğruysa Allah’tan başka varsa şahitlerinizi ve yardımcılarınızı da çağırın.” : Bakara 23

    “Veya “Onu uydurdu” derler. De ki: “Öyleyse hadi onun benzeri gibi uydurma on sûre getirin ve Allah’tan başka çağırabildiklerinizi yardıma çağırın.- Eğer doğru söylüyorsanız!“Şayet onlar, sizin batıl ilahlarınız/tanrılarınız çağrınıza cevap vermezlerse/icabet etmezlerse, bilin ki bu âyet/vahiy Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka ilah yoktur! O zaman da/bile İslam’a teslim olacak mısınız?”” : Hud 13-14

    “Yoksa “Mesajı o uydurdu” mu diyorlar? Hayır, onların inançları yok!O halde onun gibi bir hadis/söz getirsinler, – Eğer doğru söylüyorlarsa!” : Tur 33-34

  39. Hayır, onlar, açıklaması/aydınlatması/izahı kendilerine ulaşmadan önce bile bilgisini kavrayamadıkları şeyi yalanlıyorlar: Onlardan öncekiler de böyle iftira attılar: ama bak, zulmedenlerin sonu ne oldu!

    Hayır, onlar, henüz anlamaya fırsat bulamadıkları, içindeki derinliği kavrayamadıkları bir gerçeği, kendilerine tam olarak ulaşmadan önce bile yalan olmakla suçlarlar. Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı; her yeni mesajı, bilmediklerinden dolayı reddetmişlerdi. Ama bakın, kötülüğe sapanların sonu ne oldu!

    Allah’ın Mesajı, yalnızca günlük hayatımıza yön veren kurallar koymakla kalmıyor, aynı zamanda derin manevi gerçeklikleri de bize ulaştırıyor. Bu mesaj üç önemli kaynaktan gelir: (1) Büyük ruhların rehberliği, onların yaşadığı derin manevi deneyimlerden süzülen bilgelik, (2) hayatın acımasız gerçekleri karşısında kazandığımız tecrübeler, ve (3) inancımız aracılığıyla dayandığımız umutlar ve uyarıların bir gün gerçekleşeceğine dair güvenimiz.

    Ama inanmayanlar, bilmedikleri bir gerçeği, daha ona kulak vermeden, aceleyle yargılar ve reddederler. Tarih, onların düştüğü bu hatanın sayısız örneğini gösterir. Ne var ki, onlar, cehaletlerinin pençesinde her defasında daha da derinlere saplanır, hakikati görmeden hüküm verirler. Ama kötülük edenlerin sonu hep hüsran olur; vakti geldiğinde hakikat kendini apaçık gösterir.

    “Sadece olayın nihai olarak gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Olayın kesin olarak gerçekleştiği gün, daha önce onu görmezden gelenler, “Gerçekten Rabbimizin elçileri doğru haberleri getirdiler. Şimdi bize şefaat edecek şefaatçilerimiz yok mu?” Yoksa geri gönderilebilir miyiz? O zaman farklı davranmalıyız geçmişteki davranışlarımızdan.” derler. Aslında ruhlarını kaybetmiş olacaklar ve icat ettikleri şeyler onları yüzüstü bırakacaktır.” : Araf 53

  40. Onlardan ona inanan da vardır, inanmayan da. Fesat çıkaranları/bozgunculuk yapanları Rabbin daha iyi bilir.

  41. Eğer seni yalanla itham ederlerse, de ki: “Benim işim bana, seninki de sana/sizin işiniz size! Benim yaptığımdan siz sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan!”

    Eğer seni yalancılıkla suçlarlarsa, onlara de ki: “Benim yolum bana, sizin yolunuz size! Benim yaptıklarımdan siz sorumlu değilsiniz, sizin yaptıklarınızdan ben sorumlu değilim!”

    Allah’ın Elçisi, karşısına çıkan engellere, iftiralara ve suçlamalara rağmen davasından vazgeçmez. Yoluna devam eder, hakikati öğretmekten geri durmaz. Suçlamalar ne kadar sert olursa olsun, hakikati yalanlamaya çalışanlara karşı sükûnetle şu cevabı verir: “Kendi işinize bakın: Bana yönelttiğiniz suçlama doğruysa, hiçbir sorumluluğunuz yoktur: Ben Allah’a karşı bunun hesabını vermek zorundayım: Eğer görevimi yapar ve mesajımı iletirsem, sizin reddetmeniz beni sizin yanlışınızdan sorumlu kılmaz; siz Allah’a karşı hesap vermek zorundasınız.”

    Bu, büyük bir alçakgönüllülük ve kararlılıkla yürütülen bir davanın göstergesidir. Her iki tarafın da nihai sorumluluğu Allah’a karşıdır; sonuçta herkes kendi yolunun hesabını verecektir.

  42. Onlardan seni dinliyormuş gibi yapanlar da var: Ama sen sağırlara işittirebilir misin? – Anlayışları olmadığı/akılları ermediği halde mi?

    “İçlerinden seni dinliyormuş gibi yapanlar var; Biz onların kalplerine perdeler çektik de onu anlamazlar ve kulaklarında ağırlık vardır. Ayetlerin her birini görseler de, onlara inanmazlar; O kadar ki, sana geldikleri zaman seninle tartışırlar; Kâfirler: “Bunlar, eskilerin masallarından başka bir şey değildir” derler.” : Enam 25

    “Doğruyu dinleyenler, şüphesiz kabul edeceklerdir: Ölülere gelince, Allah onları diriltecektir; O zaman O’na döndürüleceklerdir.”: Enam 36

    “Ayetlerimizi reddedenler sağır ve dilsizdir. Derin karanlığın ortasında: Allah, kimi dilerse onu şaşkınlığa bırakır: Dilediğini dosdoğru yola iletir.” : Enam 39

    Seni dinler gibi yapanlar da var, ama gerçekte içleri bomboş, sağır bir halde otururlar karşında. Onlara ne kadar anlatsan da, hakikati duymaya yanaşmazlar. Peki, sağır birine, aklı ve kalbi kapalı birine gerçeği anlatabilir misin?

    İkiyüzlüler, büyük bir öğreticinin sözlerine kulak veriyor görünse de, zihinlerinde hiçbir şeyin değişmediği aşikârdır. O hakikat kapısından içeri girmezler çünkü gönülleri hakikate kapalıdır. Tıpkı gözleri görmeyen, kulakları duymayan, aklı bir tül gibi örtülü olanlar gibi… Onlara yol göstermek, bir rüzgarın taş duvara etki etmesi gibidir, çünkü onlar yönlendirilmek istemezler.

  43. Ve onların arasından sana bakanlar var: ama görmedikleri halde/görmek istemeyen körleri doğru yola iletebilir misin?

  44. Muhakkak ki Allah, insana hiçbir konuda zulmetmez: Nefsine zulmeden insandır.

    Şüphesiz Allah, insana asla haksızlık etmez; her kuluna adaletle muamele eder. Ancak insan, kendi eliyle, kendi kararlarıyla nefsine zulmeder. Ona yol gösterici peygamberler göndermiş, akıl ve vicdan gibi nimetler verilmiştir. Yine de yolunu kaybedip hata yaparsa, bu kendi seçimiyle, kendi iradesiyle olur. Allah’ın adaleti kusursuzdur, ama insan, bazen kendi gölgesinde boğulur, haksızlık eder kendine.

  45. Bir gün onları bir araya toplayacak: Sanki günde bir saat/gündüzün bir saati kadar kalmış gibi olacaklar: birbirlerini tanıyacaklar: Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar ve doğru yolu bulmayı/gerçek rehberliği almayı reddedenler/hidayetten yüz çevirenler, muhakkak hüsrana uğrayacaklardır.

    Bir gün, hepimizi toplandığında, dünyadaki ömrümüz, sanki bir günün sadece bir saati gibi kısa ve önemsiz görünecek. O gün birbirimizi tanıyacağız; dostluklar, hatıralar kısacık bir zaman dilimi gibi hatırlanacak. Fakat Allah’la buluşmayı reddedenler, hakikati görmezden gelenler, işte o gün asıl kaybedenler olacaklar. Onların, bu dünyadaki sahte zaferleri ve gururları, sonsuz gerçekliğin karşısında birer yanılgıdan ibaret kalacak. Ömrümüz boyunca yaptıklarımızın hesabı tek tek karşımıza çıkacak ve Allah’ın adalet terazisi şaşmaz bir doğrulukla hükmünü verecek.

    “Göklerin ve yerin sırrı Allah’a aittir. Kıyametin kopuşu göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan daha hızlıdır: Allah her şeye kadirdir.” : Nahl 77

  46. Kendilerine vaad ettiklerimizin bir kısmını, hayattayken sana /hayatında sana gerçek olarak göstersek de, -veya ondan önce senin canını rahmetimize havale etsek de/kavuştursak da, -her halükarda onların dönüşü Bizedir: Nihayetinde Allah onların bütün yaptıklarına şahittir.

    Peygamber, bilir ki kötülüğün yolu çoraktır, sonu acıdır; iyiliğin yolu ise bereketlidir, nihayetinde huzura çıkar. Belki o, bu adaletin terazisini kendi gözleriyle görmeyebilir, belki de yaşarken mazlumların zaferini izleyebilir; fakat ne olursa olsun, dönüş Allah’adır. Kötüler kısa bir süre için üstün gelmiş gibi görünseler de, bu sadece bir yanılsamadır. Allah’ın vaadi şaşmaz; iyilik de kötülük de hak ettikleri karşılığı bulacaktır. Bu dünyada teraziler tam anlamıyla yerine oturmayabilir, ama o büyük Günde, her şey Allah’ın huzurunda açığa çıkacaktır.

    “Öyleyse sabırla sebat et; Allah’ın vaadi gerçektir. Onlara vaadimizin bir kısmını bu hayatta sana göstersek de -ya da bundan önce senin canını rahmetimize teslim etsek de- her halükarda onların dönüşü Bizedir.” : Mümin 77

  47. Her ümmete bir Resul gönderilmiştir: Peygamberleri yanlarına geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlara zulmedilmez.

    Her kavme bir elçi tayin edildi. Her nesil, her millet, Allah’ın Mesajıyla tanıştı. Onların topraklarına elçileri geldi, yüreklerine adaletin ve hakikatin tohumunu ekti. Fakat eğer o elçinin sesi duyulmadıysa, çağrısı yok sayıldıysa, sözleri eğilip büküldüyse ya da kötüye kullanıldıysa, vakit elbet gelecek, hesap günü mutlaka çatacak. O gün geldiğinde, teraziler şaşmaz, hak yerini bulur; ne bir eksik ne bir fazla haksızlık yapılır.

    Alaycılar, alçak sesle ama sinsi bir güdüyle sorarlar: “Madem öyle, hani nerede o vaat ettiğiniz gün? Ne zaman gelecek?” Elçi ise sakin ve metin bir duruşla der ki: “O vakit, zamanı geldiğinde, ki mutlaka gelecek. Ne bir adım ileri alınabilir ne de bir an geri bırakılabilir. Kimin gücü yeter buna? Eğer o gün tarafımdan kurtarılmayı umuyorsanız ya da bana olan muamelenizden ötürü zarar göreceğinizden korkuyorsanız, bilmelisiniz ki, iş Allah’ın elindedir. O, tüm hakikatleri ortaya koyacak, tüm adalet terazisini kendi elleriyle tartacaktır. Hatta benim başıma bile gelecek olan, O’nun takdiri ve hükmüdür.”

    “Çünkü biz her ümmete “Allah’a kulluk edin, kötülükten sakının” emriyle peygamberler gönderdik: İnsanlardan kimine Allah hidayet verdi, kimine de sapıklık kaçınılmaz oldu. Öyleyse yeryüzünde dolaşın da hakikati inkâr edenlerin sonunun nasıl olduğunu görün.” : Nahl 36

    “Muhakkak ki Biz seni hak ile bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik: ve geçmişte aralarında bir uyarıcı bulunmayan/yaşamamış hiçbir kavim yoktur.” : Fatr 24

  48. Derler ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaad ne zaman gerçekleşecek?”

  49. De ki: “Allah’ın dilemesi dışında benim nefsime ne zarar ne de fayda verecek gücüm vardır. Her ümmete tayin edilmiş bir dönem vardır: Süreleri dolduğunda ne bir saat geciktirebilirler, ne de bir saat ileri alabilirler.”

    Bu sözler, inanmayanların alaycı sorularına karşı bir cevaptır. Onlar, ahiret hayatının gerçekliğine inanmadıkları gibi, Peygamber’in getirdiği mesajı da küçümserler. “Eğer söylediklerin doğruysa, hadi, bizi neden hemen cezalandırmıyor Tanrın?” derler. Fakat Allah’ın adaleti, onların anladığı gibi basit ve aceleci değildir. Her kavmin bir vakti, bir şansı vardır. 7:34’te de anlatıldığı gibi, kötülüğün cezası anında verilmez. Her topluma, her nesle bir mühlet tanınır. Fakat o süre dolduğunda, artık kaçış yoktur; hesap günü gelmiştir. O zaman adalet, eksiksiz bir şekilde tecelli eder.

  50. De ki: “Görüyor musunuz, O’nun azabı size gece veya gündüz gelse, günahkârlar onun hangi kısmını çabuk/acele isterler?

    Eğer Allah’ın azabı gece ya da gündüz ansızın gelirse, günahkârlar o zaman onun hangi kısmını aceleyle isterler?”

    Kâfirler, peygamberin uyarılarına alayla yaklaşır, Allah’ın azabını bir türlü ciddiye almazlar. Onlar için, azap sanki bir masal, bir tehditten ibarettir. Fakat o beklenmedik anda – karanlığın içinde ya da gündüzün parlaklığı altında, ansızın üzerlerine indiğinde – alayları yerini korkuya ve paniğe bırakır. İşte o zaman, o büyük felaketin ağırlığı altında ezilirken, bir kısmı için bile “acele olsun” diyebilirler mi? Gerçek azap karşısında, boş sözler biter, sadece korku kalır.

  51. “Sonunda o gerçekleştiği zaman/alelacele verilmesini istediğiniz cezanın gerçekleşeceği zaman mı ona inanacaksınız? O zaman şöyle denilir: “Ah! Şimdi mi? ve siz önceden onu hızlandırmak istediniz!”

  52. “Sonunda zalimlere denilecek ki: “Tadın kalıcı azabı! Size ancak kazandıklarınızın karşılığı verilir!”

    Sonunda zalimlere, “Ebedi azabı tadın! Siz ancak kendi ellerinizle kazandığınızın karşılığını alıyorsunuz,” denilecek.

    Bu, artık kaçışın mümkün olmadığı nihai cezadır. Onlar, kendi kötülükleriyle bu kaderi kendilerine çekmişlerdir. Kâfirlerin iç dünyası burada apaçık gözler önüne seriliyor. Bu hikâye, 10:47’de başlıyor ve 10:53’te son buluyor. Her topluma, kendilerine özel gönderilen bir peygamber aracılığıyla uyarı ve doğru yol gösterilmiştir. O peygamber, nihai Yargı Günü’nde doğru yargının verilmesi için tanıklık edecektir.

    Kâfirler ise alaycı bir tavırla meydan okurcasına sorarlar: “Hadi bakalım, bu azap neden hemen gelmiyor?” Cevap açık ve kesindir: “Allah’ın uygun gördüğü zaman gelecek.” Müminlere ise şu gerçek gösteriliyor: Eğer bu ceza hemen şimdi gerçekleşseydi, günahkârlar o ani felaketi nasıl karşılayacaklardı? Gerçek azap geldiğinde, onların korkuları ve paniği tarifsiz olacaktır. İnançsızlar, o gün, “Bu gerçekten doğru mu?” diye sarsılacaklar. Onlara ise, “Bu tam anlamıyla gerçektir ve hiçbir şey onu geri döndüremez,” cevabı verilecektir.

    Bu azapla yüzleşmek kaçınılmazdır; kâfirler, alaylarının ve inkârlarının sonuçlarını ancak o zaman tam olarak anlayacaklardır.

  53. Senden haber almak istiyorlar/Senin tarafından bilgilendirilmek istiyorlar: “Doğru mudur?” De ki: “Evet, Rabbime yemin olsun ki o, gerçektir ve siz onu engelleyemezsiniz!”

  54. Günah işleyen her can, yeryüzündeki her şeye sahip olsaydı, onu fidye olarak vermek isterdi: Azabı gördükleri zaman tövbe edecekler, fakat aralarındaki hüküm adaletle verilecektir ve onlara hiçbir zulüm yapılmayacaktır.

    “İnkar eden ve inkar ederek ölenlere gelince, – Fidye olarak, yerin taşıdığı kadar altını bile verseler de asla kabul edilmezler. İşte bunlar için elemli bir azap vardır ve onlar hiçbir yardımcı da bulamazlar.” : Ali İmran 91

    “Rablerine icabet edenler için her şeyler/karşılık güzeldir. Fakat O’na icabet etmeyenler, -Göklerde ve yerde olan her şeye ve daha fazlasına sahip olsalar bile, onu fidye olarak boşuna verirlerdi. Onların hesaplaşması çetin/korkunç olacak: onların varacakları yer cehennemdir, ne kötü bir sefalet yatağıdır o!”: Rad 18

    Günah işlemiş her ruh, yeryüzündeki her şeye sahip olsa bile, onu fidye olarak sunmak isterdi. Ancak cezayı gözlerinin önünde gördüklerinde, pişmanlık içinde tövbelerini ilan ederlerdi. Yargı günü geldiğinde, aralarındaki hüküm adaletle verilecek, kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacaktır.

    Tövbelerini açıkça ilan etmeleri, iki farklı şekilde yorumlanabilir. İlk yoruma göre, günahkârlar cezayla yüzleştiklerinde, ondan kurtulmak adına ellerindeki her şeyi vermek isteyecek, hatta utanç ve aşağılanma içinde tövbelerini dile getireceklerdir. Bu yorum, onların pişmanlıklarının ne kadar geç ve ne kadar acı verici olacağını gözler önüne serer. İkinci yoruma göre ise, onlar için en zor şey, açıkça günahlarını itiraf etmek ve tövbe etmektir. Bu durumda utanç ve mahcubiyetlerini gizlemek için sessizce kıvranırlar. Her iki durumda da, pişmanlık kaçınılmazdır; ancak artık geri dönüş yoktur.

    Bu an, suçun ve cezanın tam anlamıyla kavrandığı, geri dönüşün imkânsız olduğu bir anda, adalet terazisi kusursuz işler ve kimseye haksızlık yapılmaz.

    “Hakarete uğrayanlar, büyüklük taslayanlara: “Hayır, o, sizin gece gündüz kurduğunuz bir tuzaktı. İşte bakın! Bize sürekli Allah’a nankörlük etmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrettiniz!” Azabı gördüklerinde tevbelerini ilan edecekler: Kâfirlerin boyunlarına boyunduruklar geçireceğiz: Bu, ancak onların kötülüklerine bir misilleme olur.”: Sebe 33

  55. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın değil mi? Allah’ın vaadi kesinlikle gerçek değil mi? Yine de çoğu anlamaz.

  56. Dirilten de O’dur, can alan da O’dur ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz.

  57. Ey insanlık! Size Rabbinizden bir hidâyet ve kalplerinizdeki dertlere/gönüllerdeki hastalıklara bir şifa geldi – ve inananlara bir hidayet ve rahmet.

    Ey insanlar! İşte Rabbinizden size gelen bir öğüt, bir iksir gibi kalbinizdeki yaraları iyileştiren bir şifa… İnananlar için bir rehber, bir rahmet kaynağı.

    Kötülük içinde yüzenlerin kalpleri hastadır; bu hastalık, onların ruhlarını yavaş yavaş tüketen, sonunda onları ölüme sürükleyen bir hastalıktır. Ama Allah, merhametiyle onlara seslenir, yolunu gösterir. Bu sesleniş bir kurtuluş çağrısıdır; yönünü kaybetmiş ruhlar için bir kılavuz, yaralı kalpler için bir şifa olur. Eğer inanırlarsa, bu şifa içlerinde filizlenir; karanlık yollarında ışığı bulurlar, doğruluğa adım atarlar. İşte o zaman, Allah’ın bağışlaması ve merhameti üzerlerine yağar.

    Bu lütuflar, insanın dünyadaki tüm malından, zenginliğinden çok daha büyük ve kalıcıdır. Allah’ın verdikleri, fani dünyanın geçici nimetlerinden değil, ebedi huzurun, gerçek kurtuluşun armağanıdır.

  58. De ki: “Allah’ın lütfu ve rahmeti ile, bununla sevinsinler.” Bu, biriktirdikleri mallardan daha hayırlıdır.

  59. De ki: “Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeyleri görüyor musunuz? Onlardan bir kısmını haram, bir kısmını helâl sayıyorsunuz.” De ki: “Size gerçekten Allah mı izin verdi, yoksa Allah’a isnat etmek için mi uyduruyorsunuz?”

    Rızık, yalnızca yediğimiz, içtiğimiz şeyler değildir; Allah’ın insanlığa sunduğu nimetler hem somut hem de manevi hazinelerle doludur. Karada, denizde, gökyüzünde; bitkilerde, hayvanlarda ve toprağın bağrında saklı ne cevherler var! Ancak insanın dar kafalılığı, bu zenginliklere ulaşmamızın önüne set çekiyor. Mecazi anlamda ise Allah, bilgiyi, ruhsal yükselişi ve toplumsal gelişimi de rızık olarak sunar. Fakat kim, hangi hakla bunların helal ya da haram olduğunu ilan edebilir?

    Eğer belirli durumlarda bir şeyin yasaklandığını varsayıyorsak, bu kısıtlamayı Allah’a isnat ederek sahte bir kutsallık kalkanı arkasına saklanmak, gerçeği çarpıtmaktır. Allah’ın rahmeti ve adaleti, insan uydurması sınırlarla küçültülemez.

  60. Peki, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kıyâmet gününü ne sanırlar? Muhakkak ki Allah insanlara karşı lütuf sahibidir, fakat onların çoğu nankördür.

    Kıyamet Günü’nü hesaba katmadan Allah’a iftira atanlar, sahte tanrılar ve uydurma ibadetlerle kendi yalanlarını besleyenler, o son gün geldiğinde nereye kaçacaklar? Yaptıklarının hesabını nasıl verecekler? Allah onlara bunca lütuf, bunca nimet bağışladı. Gökten yağmuru indirdi, topraktan ekmeği çıkardı, ruhlarına nefes verdi. Ama onlar nankörlük ettiler, yüz çevirdiler.

    Oysa Allah’ın şefkati, merhameti ve cömertliği sınırsızdır. İnsanlara maddi nimetler sunduğu gibi, ruhlarına da hayat verdi. Ama çoğu bunu görmez, bilmez; sahte tanrılar uydurur, boş inançlarla kendini avuturlar. O büyük gün geldiğinde, sahte tapınmaların ardında saklanmak mümkün olmayacak. O zaman her şey açığa çıkacak, hakikat kendini gösterecek.

  61. Ne iş yaparsanız yapın, Kur’an’dan hangi bölümü okursanız okuyun, -ve insanoğlu/insanlar ne iş yapıyor olursanız olun,- siz ona dalmış olduğunuzda biz ona şahidiz. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz. Ve bunların ne en küçüğü ve ne de en büyüğü yoktur ki, ancak apaçık bir Kitap’ta kayıtlı olmasın.

    İnsan hangi işte olursa olsun, hangi adımı atarsa atsın, hangi düşünceye dalarsa dalsın, Allah her an, her nefeste, her harekette şahitlik eder. O, varlığın en derin köşelerine kadar nüfuz eden bir gözdür, bir vicdandır. Yeryüzünde ya da gökyüzünde, en küçük bir zerre bile O’ndan gizli kalmaz. O’nun gözünden ne bir toz, ne bir yıldız kaçar. Küçük büyük demeden, her şey O’nun büyük Kitabında kayıtlıdır.

    Biz insanlar, bir işe daldığımızda çevremizdeki diğer şeylerden habersiz oluruz, zamanın akışına kapılır gideriz. Ama Allah’ın ilmi, her şeyi kuşatan bir deniz gibidir. Ne geçmiş zamanın bulanıklığı, ne geleceğin belirsizliği O’nu engelleyebilir. O’nun bilgisi asla silinmez, unutulmaz; en açık haliyle önümüzde durur. İnsanlık, eski yazıtlara baktığında belirsizliklerle karşılaşabilir; zaman onları aşındırır, anlamsız hale getirir. Ancak Allah’ın Kitabı, ne zamana ne mekâna boyun eğer. O’nun kaydı, her daim apaçıktır; ne bir gölge düşer üzerine ne de zaman onu yıpratabilir.

  62. İşte bakın! Muhakkak ki Allah’ın dostlarına/arkadaşlarına/eyliyasına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

    Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi, O’nun gözünden hiçbir şeyin kaçmadığı gerçeği, günah işleyenler için elbette ki ağır bir yük, içlerini kemiren bir korku olabilir. O karanlıkları, gizli köşeleri aydınlatan nuruyla her adımlarına tanıklık eder. Ama işte o büyük adaletin yanında, Allah’ın sevgisiyle şereflendirdiği kullar için bu ilim ne korkudur, ne de ağırlık. Bilakis, O’nun dostluğu, ruhlarında bir huzur, kalplerinde bir güven bırakır. Onlar bilirler ki, bu dünyada da ahirette de Allah’ın himayesi altındadırlar. Ne burada ne orada başlarına geleceklerden korkarlar; O’nun rahmeti üzerlerindedir, O’nun sevgisiyle korunurlar.

    Allah’ın gözleri önünde olmak, onların zayıflığını değil, O’na olan yakınlıklarını daha da pekiştirir. Çünkü bilirler ki, O her an yanlarındadır, onları sarıp sarmalar. Ve işte böylece, ne bu dünyada ne öte dünyada korkuya yer kalmaz.

  63. İman edenler ve sürekli kötülüklerden sakınanlar;-

  64. Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişiklik olamaz. Bu gerçekten de en büyük mutluluktur.

  65. Onların sözleri seni üzmesin, çünkü güç ve izzet Allah’ındır. Her şeyi işiten ve bilen O’dur.

    Bırak, söyledikleri seni incitmesin; çünkü bütün kudret ve şeref yalnızca Allah’a aittir. O’dur işiten ve her şeyi bilen.

    Bazen haksızların, kötü niyetlilerin sözleri doğru insanın yüreğine ağır gelir, ona keder verir. Ama ne öfkeye kapılmaya, ne de hüzne gerek var. Çünkü bil ki, onların ne gerçek bir gücü vardır, ne de sana hakiki bir zarar verebilirler. Şeref de kudret de Allah’tandır. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, senin değerin, O’nun katındaki yerin değişmez. Haksızların boş sözleri, rüzgârın sürüklediği toz gibidir; ne iz bırakır ne de bir ağırlığı vardır.

    Zira O, her şeyi görür ve her kulunun layığını bilir.

  66. Bakın! Muhakkak ki göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. Allah’tan başkasını O’na ortak koşanlar neye uyuyorlar? Onlar sadece kuruntunun/zannın peşinden giderler ve yalandan başka bir şey yapmazlar.

    Bakın! Göklerde ve yerde var olan her şey Allah’a aittir. Peki, Allah’tan başkasını O’na ortak koşanlar neye dayanıyor? Onlar sadece boş hayallere kapılmış, uydurdukları yalanlarla avunuyorlar.

    Tüm evren, her varlık Allah’ın hükmü altındadır. Bu gerçeğe rağmen, sahte tanrılarla kurulan ibadetler yalnızca yanıltıcı bir kuruntudur. O’na “ortak” koşulan her şey, insanın kendi yarattığı bir hayaldir; tıpkı kumdan yapılmış kuleler gibi, ilk rüzgârla yerle bir olurlar. Gerçek olan tek bir kuvvet vardır, o da Allah’ın mutlak kudretidir.

  67. O’dur ki, içinde dinlenesiniz diye size geceyi ve size her şeyi görünür kılsın diye gündüzü yaratan. Şüphesiz bunda O’nun mesajını dinleyenler için ibretler vardır.

    Yaşamımız, dinlenme ve hareketin birbirini takip etmesiyle anlam bulur. Bu devridaim, gece ve gündüzün sürekli dönüşümünde sembolize edilir. Gündüz, sadece gözle görebildiğimiz dünyayı değil, aynı zamanda akıl yoluyla kavradığımız ve sorguladığımız daha derin hakikatleri de görünür kılar. Gözümüzün önündeki dünya, gündüzün ışığında açılırken, sezgiler bazen geceyle birlikte, derin bir dinleniş anında gelir. Böylece gece ve gündüz sadece fiziki dünyanın değil, ruhsal ve zihinsel dünyanın da bir rehberi olur.

  68. “Allah çocuk edindi!” derler. – O’na hamd olsun! O kendine yeter! Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur! Bunun için hiçbir kanıtınız yok! Allah hakkında bilmediklerinizi mi söylüyorsunuz?

  69. De ki: “Allah’a karşı yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.”

    Kur’an’da “refah” kelimesi, sadece maddi anlamda değil, insanın iç dünyasındaki sükûneti, ruhsal tatmini, yani hem bu dünyadaki hem de ahiretteki kurtuluşu temsil eder. Sağlık, güç, fırsatlar ve kaynaklar, insanın içinde taşıdığı huzur ve başkalarına yaydığı iyilik, gerçek refahın bileşenleridir. Ancak burada, yalancıların sadece bu nimetlerden yoksun kalacağı değil, aynı zamanda Allah’a karşı uydurdukları iftiraların da gün yüzüne çıkacağı, başarısızlığa mahkûm olduğu vurgulanıyor. Yalan, er ya da geç açığa çıkarılacak ve hakikat galip gelecektir.

  70. Bu dünyada biraz zevk! -sonra dönüşleri bizedir, sonra onlara küfürlerinin en şiddetli azabını tattırırız.

  71. Onlara Nuh’un kıssasını anlat. İşte bakın! kavmine dedi ki: “Ey kavmim, eğer aranızda bulunmam ve Allah’ın âyetlerini zikretmem size/zihninize zor geliyorsa, – Yine de ben Allah’a tevekkül ettim. O halde planınız hakkında ve ortaklarınız arasında bir anlaşma yapın ki, böylece planınız size/sizin için/üzerinize karanlık ve belirsiz/şüpheli olsun. Sonra hükmünüzü bana bildirin ve bana mühlet vermeyin / O halde cezanızı bana verin ve bana mühlet vermeyin.

    Burada Nuh’un halkıyla olan mücadelesine işaret ediliyor. Daha geniş kapsamlı hikaye farklı yerlerde anlatılsa da, burada vurgulanan nokta Nuh’un halkının ona karşı duyduğu öfke ve rahatsızlık. Ama Nuh, ne onların tehditlerinden korkmuş ne de geri adım atmıştır. Tam aksine, Allah’a güvenmiş, mesajını büyük bir cesaretle iletmeye devam etmiş ve sonunda felaketten kurtulmuştur.

    Nuh, onların gözünde ne kadar rahatsız edici olsa da, gerçeği söylemekten geri durmadı. Ölüm tehdidine rağmen, halkının karanlık ve şüpheli planlarını tüm açıkla görmeyi, kimin gerçekten dinleyip kimin dinlemeyeceğini öğrenmek istiyordu. Çünkü Allah’ın gücüne olan inancı tamdı ve hiçbir şeyden korkmuyordu.

  72. “Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ben sizden hiçbir ücret istemedim. Benim mükâfatım ancak Allah katındadır ve ben İslam’da Allah’ın rızasına teslim olanlardan olmakla emrolundum.”

    Allah’ın peygamberleri, halkı için her şeyi göze alarak konuşur, doğruyu haykırır. Ne bir maddi karşılık beklerler, ne de övgü. Bilakis, hor görülür, eziyet çeker, bazen sürgün edilirler, bazen de öldürülürler. Ama onlar yine de geri adım atmazlar; görevlerini yaparlar, çünkü onların ödülü halkından değil, yalnızca Allah’tan gelir. Gönüllerindeki teslimiyetle yol alırlar, ne gelirse gelsin Allah’ın iradesine boyun eğerler.

    “De ki: “Ben sizden bir ücret istemiyorum; o hepsi sizin yararınızadır, benim mükâfatım ancak Allah’tandır. Ve O her şeye şahittir.”” : Sebe 47

    “Sizden kendileri için hiçbir ücret istemeyenlere ve kendileri de hidâyete ermiş olanlara uyun.” : Yasin 21

  73. Onlar O’nu yalanladılar, fakat Biz onu ve beraberindekileri gemide kurtardık ve onları yeryüzüne mirasçı kıldık, âyetlerimizi yalanlayanları ise tufana boğduk. O halde uyarıldıkları halde aldırış etmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!

    ““Ben size ancak Rabbimin görevinin gereğini yerine getiriyorum: Size nasihatim dosdoğrudur ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz bir şey biliyorum.
    “Allah’a karşı gelmekten sakınasınız ve umulur ki O’nun rahmetine eresiniz diye, sizi uyarmak için, kendi kavminizden bir adam aracılığıyla size Rabbinizden bir mesaj gelmesine şaştınız mı?”
    Biz de onu ve beraberindekileri gemide kurtardık; fakat âyetlerimizi yalanlayanları selde boğduk. Gerçekten onlar kör bir kavimdi!” : Araf 62-64

  74. Sonra onun ardından kendi kavimlerine nice elçiler gönderdik, onlara apaçık âyetler getirdiler de daha önce yalanladıklarına inanmadılar/inanmayacaklardı. Biz haddi aşanların kalplerini işte böyle mühürleriz.

    Ondan sonra, birçok elçiyi kendi halklarına gönderildi. Elçiler onlara apaçık işaretler getirdiler, ama onlar, daha önce inkar ettikleri şeye yine inanmadılar. İşte böyle, zalimlerin kalplerini mühürlendi.

    Bu, yalnızca bir döneme ya da bir topluma has bir mesele değil, nesilden nesile geçen bir ruhsal miras gibi. Tarihin her çağında, Allah’ın lütfunu görmezden gelme, O’nun yasasına başkaldırma ve gönderilen mesajları reddetme eğilimini bulmak mümkün. Bu inkarcı tutum, bir zaman sonra kalpleri mühürler ve insanları hakikate karşı kör ve sağır hale getirir. Daha peygamberler açıklamadan önce dahi, meseleleri kendi ön yargılarına göre kapatmış olurlar.

    “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de perde vardır; aldıkları ceza büyüktür.” : Bakara 7

    “De ki: “Sanıyor musunuz ki, Allah işitme ve görmenizi alsa ve kalplerinizi mühürlese, Allah’tan başka ilah onları size geri verebilir mi?” Bak nasıl çeşitli sembollerle âyetleri açıklıyoruz; buna rağmen yine de yüz çevirirler.” : Enam 46

  75. Sonra onların ardından Musa ve Harun’u Firavun’a ve onun ileri gelenlerine âyetlerimizle gönderdik. Fakat onlar kibirlendiler/ büyüklük tasladılar: onlar günahkâr/zalim bir topluluktular.

    “Musa ve Harun, Firavun ve o toplumun ileri gelenlerine ayetlerimizle gönderildiler. Ancak onlar büyüklük tasladılar, çünkü günahkârlık onlara kök salmıştı.”

    Musa, Harun ve Firavun’un hikayesi Kur’an’da pek çok kez anlatılmıştır, ama bu ayette vurgu yapılan başka mesele şudur: Zalimler, kibirle hakikatten uzaklaşırlar. Onlar, günahlarıyla öylesine içli dışlıdır ki, gerçeği görmek istemezler. Kendi menfaatlerine çalıştığını düşündükleri Allah’ın elçilerini, kendi bencil ve çıkarcı niyetleriyle suçlamaktan çekinmezler.

  76. Tarafımızdan onlara hak gelince dediler ki: “Bu gerçekten apaçık bir büyü/aldatma!”

  77. Musa dedi ki: “Size gelen gerçek hakkında bunu mu söylüyorsunuz? Sihir/Aldatma böyle mi olur? Ama büyücüler/aldatanlar kurtuluşa ermezler.”

    Musa, onlara dönüp dedi ki: “Gerçek karşınıza çıktığında, onu böyle mi değerlendiriyorsunuz? Bunu aldatmaca mı sanıyorsunuz? Fakat aldatmacayla uğraşanlar, hile peşinde koşanlar asla zafere ulaşamaz.”

    Büyü, gerçeğin tam karşısındadır; sahte bir perde, kötü niyetli ellerin örttüğü bir yanılsamadır. Ama bu tür numaralar uzun sürmez, gerçek saklanamaz. Eninde sonunda, gerçeğin ışığı tüm karanlık oyunları dağıtır ve galip gelir.

  78. Dediler ki: “Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yollardan döndürmek için mi geldin? – böylece sen ve kardeşin memlekette azamet sahibi olasınız diye mi? Ama sana inanmayacağız!”

    Dediler ki: “Yoksa sen bize, atalarımızın yollarından/geleneklerinden sapmamız için mi geldin? Böylece sen ve kardeşin, bu topraklarda güç ve saltanat elde edesiniz! Ama biz sana asla inanmayacağız!”

    Allah’ın elçilerine nasıl iftiralar attıklarına bakın; onların niyetlerinde, kendi sefil içlerinde olan hırs ve iktidar tutkusunu ararlar. Oysa ki Allah’ın gönderdiği/görevlendirdiği bu insanlar, tam da bu dünyasal zaafları ortadan kaldırmak için görevlendirilmişti. Aynı iftiralar, sonraki zamanda El Mustafa’ya da yöneltildi; onların gözünde, doğruluğun ve adaletin savunucuları dahi kötü niyetlerle lekeliydi.

  79. Firavun: “Bütün bilgin büyücüleri bana getirin” dedi.

  80. Sihirbazlar gelince Musa onlara dedi ki: “Atmak istediğinizi atın!”

  81. Atışları bittiğinde Musa şöyle dedi: “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir/hiledir/aldatmadır: Allah onu mutlaka boşa çıkaracaktır: çünkü Allah, bozguncuların işini bereketlendirmez.

    Asalarını fırlattıklarında, o sahte yılanlar bir büyü hilesiyle dolandı ortalığa. Ancak Musa’nın içindeki Gerçek, onların aldatmacalarını gölgede bıraktı. Musa, soğukkanlı bir şekilde dedi ki: “Sizin yaptığınız sadece bir sihir oyunu. Ama bilin ki Allah, bu tür hileleri boşa çıkarır; zira O, bozgunculara başarıyı nasip etmez.”

    Musa’nın mucizesi, onların yanıltıcı numaralarından çok daha güçlüydü. Çünkü o, sahte görüntülerin ötesinde, saf ve tartışılmaz bir Gerçekten besleniyordu.

  82. “Ve Allah, günahkârlar hoşlanmasa da, Sözleriyle Kendi hakikatini ispat eder ve sabit kılar!/Ve Allah, kelimeleriyle/kelamıyla kendi hakikatini ortaya koyar, günahkârlar bundan hoşlanmasalar bile!”

    Ve Allah, Sözleriyle hakikati tüm görkemiyle ortaya çıkarır ve sabitler, günahkârlar ne kadar nefret etseler de! Allah’ın emirleri, kökleri derinlere inen bir ağaç misali, gerçeği dimdik ayakta tutar. Oysa büyücülerin hileleri, yalnızca gözleri oyalayan birer yanılsamadır; tıpkı bir serap gibi, yaklaştıkça kaybolmaya mahkûmdur. Çünkü Allah’ın hakikati karşısında, hiçbir aldatmaca uzun süre ayakta kalamaz.

  83. Firavun ve ileri gelenlerinin kendilerine eziyet etmelerinden korktukları için, kavminden bazı çocuklardan/gençlerden başkası Musa’ya inanmadı ve şüphesiz Firavun yeryüzünde güçlü ve aşırı giden biriydi.

    Musa’ya, Firavun ve ileri gelenlerinin zulmünden korktukları için kavminin çocukları dışında kimse inanmadı. Firavun, yeryüzünde kudretliydi ve her türlü sınırı aşmış biriydi. “Onun halkı” ifadesi hakkında farklı yorumlar yapılabilir: Bu zamirin Firavun’a işaret ettiğini söylenebilir. Gerçekten de o dönemde Firavun’un halkı inanmayı reddetmişti; ama büyücüler iman etmişti (7:120-122). Hatta Firavun’un karısı da inananlar arasındaydı (66:11). Sonunda Firavun’un kendisi de inandı, fakat o an artık tövbe için çok geç kalmıştı (10:90). Eğer “onun halkı” ifadesi Musa’ya işaret ettiğinde, bu İsrailoğulları’nın, Mısır’dan çıkarken bile katı yürekli ve isyankar olduklarını, içlerinden sadece birkaçının Allah’a gerçek bir inanç beslediğini gösterir. Firavun’dan korkuları o denli büyüktü ki, Allah’ın kudretinden daha çok Firavun’dan çekinir hale gelmişlerdi.

  84. Musa dedi ki: “Ey kavmim! Eğer gerçekten Allah’a inanıyorsanız, O’na tevekkül edin, eğer O’na teslim olduysanız/eğer iradenizi O’nun İradesine teslim ettiyseniz.”

  85. Dediler ki: “Biz Allah’a tevekkül ederiz. Rabbimiz, bizi zâlimler topluluğunun fitnesi yapma;

    “Ve özellikle içinizden sadece zulmedenleri/yanlış yapanları etkilemeyen kargaşadan ve baskıdan korkun: Ve bilin ki, Allah’ın azabı çetindir.” : Enfal 25

    Onlar dediler ki: “Biz Allah’a güvendik. Rabbimiz! Bizi zalimlerin elinde bir sınav, bir imtihan konusu yapma.”

    Bu dua, güçsüz, mazlum insanların, zalimlerin zulmü altında ezilmekten kurtulma çığlığıdır. Güçsüzlük, zalimleri kışkırtır, onları daha da zulme sürükler; böylece zayıflık, zalimler için bir imtihan olur, haksızlıklarını artırır. Mazlumlar, dualarıyla hem kendi kurtuluşlarını isterler, hem de zalimlerin bu sınavdan kaçınmasını, Allah’tan onların elinde imtihan/oyuncak olmamayı dilerler; çünkü zulmeden, aslında kendi yıkımını hazırlamaktadır.

  86. “Rahmetinle bizi Seni inkar edenlerden kurtar.”

  87. Musa ve kardeşine şu mesajı ilham ettik: “Mısır’da kavminize meskenler hazırlayın, meskenlerinizi kıble yapın ve salatı dosdoğru ikame edin. Mü’min olanlara müjdele!”

    Bu emir, Mısır’da büyücüler şaşkına döndüğünde ve bazı Mısırlılar inanmaya başladığında gelmiş olabilir. Musa, halkının göçünden önce, mesajını yayacak biraz daha zamana ihtiyacı vardı. Firavun’un muhtemelen halka açık ibadet yerlerine izin vermeyeceği düşünülerek, İsrailoğulları evlerini ibadet ettikleri kutsal mekanlar haline getireceklerdi. Artık Mısır’da geçici bir süre daha kalacaklardı, fakat bu evler, gelecekteki büyük göçlerinin, Arabistan’a yolculuklarının birer işaretiydi. Yüzyıllar sonra, Kabe’de Allah’ın saf ibadetinin yeniden başlamasının sembolü olacak bu kıble, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’nın öğretilerini tamamlayan El Mustafa’nın (Muhammed’in) getirdiği İslam’ın öğretisinin müjdecisiydi.

  88. Mûsâ şöyle dua etti: “Rabbimiz! Sen Firavun’a ve onun ileri gelenlerine dünya hayatında şan ve zenginlik verdin de Rabbimiz, onlar insanları senin yolundan saptırıyorlar. Rabbimizi, onların mallarını yok et ve kalplerine sertlik/sıkıntı gönder ki, elem verici azabı görmedikçe inanmasınlar.”

    Musa, içten bir yakarışla Rabbine şöyle seslendi: “Ey Rabbimiz! Firavun’a ve onun ileri gelenlerine bu dünyada zenginlik ve ihtişam bahşettin, ama bu zenginliklerle onlar halkı Senin yolundan uzaklaştırdılar. Ey Rabbimiz, onların zenginliklerini boşa çıkar, kalplerine sıkıntı sal, çünkü onlar Senin azabını görmeden inanmayacaklar.”

    Musa’nın duasında Harun da ona katılmıştı. Bu dua, şu anlamı taşıyordu: “Ey Allah’ım! Biz, Mısırlıların gösteriş dolu zenginliklerinin aslında kıskanılacak şeyler olmadığını biliyoruz. Bunlar yalnızca bu geçici dünyanın yükleri. Zenginlikleri ve kibirleriyle hem kendilerini hem de başkalarını kandırdılar. Şimdi bu gururları onların sonunu getirsin! Sahip oldukları tüm zenginlik acıya dönüşsün, kalpleri sıkıntıdan taş kesilsin. Çünkü onlar Seni inkâr ediyorlar ve ancak günahlarının gerçek bedelini ödediklerinde inanacaklar!”

    Bu korkunç bir lanetti! Zenginlikleri yüzlerine o kadar çirkin yansısın ki, bir zamanlar arzuladıkları her şey şimdi nefret edilen şeyler olsun. Kalpleri, sevgi ve neşenin yuvası iken, inkârlarıyla nefretin ve acının merkezi haline gelsin! Azabı gördüklerinde ancak o zaman iman edecekler!

  89. Allah dedi ki: “Ey Musa ve Harun duanız kabul edildi! Öyleyse dosdoğru/dik durun ve bilmeyenlerin yoluna uymayın.”

  90. İsrailoğullarını denizden geçirdik: Firavun ve ordusu, küstahlık ve kinle onları izledi. Sonunda selden bunalınca şöyle dedi: “İsrailoğullarının inandığı Allah’tan başka ilah olmadığına inanıyorum: Ben İslam üzere Allah’a teslim olanlardanım.”

    İsrailoğulları denizin engin sularını aşıp kurtulduklarında, Firavun ve orduları öfke ve kibirle peşlerine düştü. Onlar, suların kudretiyle yutulurken, Firavun boğulmanın eşiğinde son bir nefesle şöyle haykırdı: “İsrailoğullarının inandığı Allah’tan başka ilah olmadığına inanıyorum. Artık ben de Allah’a teslim olanlardanım.”

    Bakın! O anın hızına ve dehşetine, olayın şiirsel adaletle dolu netliğine! Bu itiraf, Firavun’un tüm gücü ve kibriyle son nefesinde duyduğu gerçeğin zorlayıcı itirafıydı. Ancak bu tövbe, ölüm korkusuyla, yaklaşan kıyameti, felaketin ağırlığı altında yapıldı. O yüzden, tam anlamıyla kabul edilmedi. Yine de, bir ayrıcalık tanındı: Bedeni denizin derinliklerinden çıkarıldı, mumyalanarak Mısır’ın eski geleneklerine uygun şekilde gömüldü ki gelecek nesillere bir ders/ibret olabilsin.

    Bu hikaye, Allah’ın rahmetinin, inananlar için bir kurtuluş, zalimler içinse kaçınılmaz bir adalet olduğunu kuşaklar boyunca hatırlatacak. Sonsuza dek O’nun halkına olan şefkati ve zalimlerin kaçınılmaz sonu anılacak, hatırlarda kalacak.

    “Kendilerinden birine ölüm gelip çatıncaya kadar kötülükleri işlemeye devam eden ve “İşte şimdi gerçekten tövbe ettim” diyenlerin tevbesi tesirsizdir; ne de kâfir olarak ölenlerin; Biz onlar için çok acıklı bir azap hazırlamışızdır.” : Nisa 18

  91. Ona denildi ki: “Ah, şimdi!- Ama az önce isyan ediyordun!- ve bozgunculuk ve şiddet yapıyordun!

  92. “Bugün, senden sonra gelenlere bir ibret olman için senin bedenini kurtaracağız! Ama doğrusu, insanlardan birçoğu bizim âyetlerimizden gafildirler!”

  93. İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik ve onları en güzel rızıklarla rızıklandırdık: kendilerine ilim verildikten sonra bile ihtilaflara düştüler. Muhakkak ki Allah, içlerindeki/aralarındaki ihtilaflar/ayrılıklar/bölünme/parçalanma hakkında kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.

    İsrailoğulları, uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından, “süt ve bal akan ülke” olarak adlandırılan Kenan diyarına vardılar.(Mısır’dan Çıkış 3:8) O bereketli topraklarda yerleştiler, Allah onlara en güzel rızıklarından bahşetti. Ancak bu halk, kendilerine verilen ilimle aydınlanmışken, yine de birbirlerine düşüp ayrılığa saptılar. Oysa ki, Allah’ın elçileri onlara yalnızca dünyalık nimetlerle değil, kendilerini manevi zenginliklerle de beslemeleri gerektiğini öğretmişti.

    Ne yazık ki, bencillik ve kibir onları birleştiren bağları kopardı. O güzel rızıkların, o engin bilginin üzerine anlaşmazlık ve ayrılık ekti. Oysa ki, Allah’ın verdiği nimetler düşünüldüğünde, bu dağılma/parçalanma/fırkalara bölünme daha da büyük bir nankörlüktü. Fakat gün gelecek, Allah, Kıyamet Günü’nde bu ayrılıkların hesabını görecek, onların arasındaki hükmünü verecek. O güne dek, bu topraklarda ektikleri ayrılık tohumlarının meyvesini bekleyecekler.

    “Ve Biz onlara din işlerinde apaçık âyetler verdik: ancak kendilerine ilim verildikten sonra, kendi aralarındaki küstahlık ve kıskançlıktan dolayı ayrılığa düştüler. Muhakkak ki Rabbin, ihtilafa düştükleri hususlarda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” : Casiye 17

  94. Sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce Kitap okuyanlara sor: Hak, sana Rabbinden geldi. Öyleyse şüpheye düşenlerden olma.

    Eğer sana indirdiğimiz şeyler hakkında bir an bile şüpheye düşersen, senden önce Kitap’ı okuyanlara sor. Çünkü sana gelen, Rabbinin mutlak gerçeğidir; bu yüzden sakın şüpheye düşenlerden olma.

    Allah’ın hakikati tektir; o hakikati samimiyetle arayanlar, yolları ne kadar farklı görünse de, sonunda aynı birliği/tevhidi tanırlar. İşte, dürüst Yahudiler ve samimi Hristiyanlar da, Muhammed el Mustafa’nın peygamberliğini yüreklerinde tanımışlardı. Burada bahsedilen “Kitap” ise sadece İslam’la sınırlı değil; önceki vahiylere de işaret eder. Çünkü Allah’ın Hakikatine ulaştıran yollar, diller ve şekiller değişse de, özü, Mesajı her daim aynı kalır.

    “Hak yalnız Allah’tandır; öyleyse şüphe edenlerden olma.” : Ali İmran 60

  95. Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.

  96. Aleyhlerinde Rabbinin sözü doğrulananlar/hak olmuş olanlar inanmazlar-

    Her devirde, Allah, kötülük ve inançsızlık üzerine ayetlerle uyarılar verdi. Ama bu uyarılar arasında, Rabbinin doğrudan Sözü, en güçlü olanıydı. O sözü dinlemeyenler, gerçeğin doğruluğunu ancak kendi acılarıyla, yıkımlarıyla anladılar. Çünkü inatla gerçeği reddetmek, ancak gerçek ceza kapıya dayandığında kırılır. Ama o an geldiğinde inanç, sadece kaçınılmaz bir gerçekle yüzleşmekten doğar; tıpkı Firavun gibi, en son anda. Oysa gerçek inanç, sadece zorunluluktan değil, Allah’ın sözünün gücüne kalpten boyun eğmekle kazanılır.

  97. Kendilerine her ayet getirilse bile,- ta ki kendileri için azabın çetin olduğunu görene kadar.

  98. Uyardıklarımız arasında neden iman eden bir tek belde yoktu ki, böylece imanı kendisine fayda /sağlasaydı/verseydi. – Yunus Kavmi hariç/müstesna? İnandıklarında, onlardan dünya hayatında rezillik azabını kaldırdık ve onları bir süreye kadar hayatlarında doyasıya yaşamalarına izin verdik.

    “Uyardığımız halklar arasında, iman edip de inançlarının fayda sağladığı bir tek kasaba yoktu, Yunus’un halkı dışında. Onlar iman edince, biz de bu dünyadaki aşağılanmalarını kaldırdık ve onlara bir süre daha yaşam bahşettik.”

    Allah’ın sınırsız merhameti, günahkârlığı ve inatçılığı birer uyarı olarak gösterir. İşte Yunus’un halkı, Ninova, bunun nadir bir istisnasıdır. O şehir, günahın karanlığına batmıştı, tıpkı Babil gibi. Ancak Yunus’un uyarıları yankı buldu, belki de birkaç dürüst insanın kalbinde bir ışık yandı. Onların tövbesi, Allah’ın bağışlayıcı eliyle şehri yeniden hayata döndürdü, ona bir mühlet verildi, daha görkemli bir zamanın kapıları açıldı.

    O zamanlar Ninova, Dicle’nin kıyısında, Musul’un karşısında yükselen bir şehir, bir zamanların ihtişamlı Asur İmparatorluğu’nun kalbiydi. Günahlarından arınıp tövbe ettiğinde, bu büyük şehir, yıkılmaktan kurtulup yeniden yaşam buldu. Ancak bu sadece zamanın rüzgarında savrulan bir mühlet idi. Nihayetinde, Ninova da diğer tüm kibirli şehirler gibi günahlarının yüküne dayanamayacak ve yıkılacaktı.

    Bu anlatının amacı, büyük şehirlerin, ihtişamın ve gücün bile Allah’ın iradesine boyun eğmek zorunda olduğudur. Yunus’un halkı, o karanlık şehirde, Allah’ın sesine kulak veren birkaç kişi sayesinde kurtulmuştu. Ama onların ömrü, bu dünyadaki geçici bir yaşam için uzatılmıştı. Asıl kurtuluş, günahkârların tek tek tövbe edip Allah’ın rahmetine sığınmalarıyla gelirdi, yoksa yeryüzündeki bu mühlet, onların manevi yıkımlarını engelleyemezdi.

  99. Rabbin dileseydi, onların hepsi inanırdı. – yeryüzünde olanların hepsi! İnsanları kendi istekleri dışında inanmaya mı zorluyorsun?

    “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki herkes inanırdı. Sen şimdi insanları zorla mı inandıracaksın?”

    Allah’ın gücü sonsuzdur, dilediğini İradesine göre anında yaratabilir. Ama O, insana bir armağan verdi: özgür irade. Eğer Allah insanı özgür bırakmasaydı, herkes inanır, iman eder, tüm yeryüzü aynı inançla dolardı. Fakat o zaman bu inancın değeri ne olurdu? Çünkü insanı insan ve Allah’ın İrade, Tasarım ve Planına göre değerli yapan, çabasının, aklının ve kalbinin sınandığı bir dünyada Allah’ın yolunu kendi özgür iradesiyle seçmesi, onunla özgür bir sözleşmede buluşmasıdır. İnanç, ancak bu zor yolu yürüyenler için gerçek bir başarıdır. Aksi takdirde, bu inanç bir zorunluluktan ibaret olur ve hiçbir anlam taşımaz.

    Allah’ın verdiği bu özgürlük içinde insan, yanılgılarla, şüphelerle, düşüşlerle karşılaşır. Ama bu yol, insanı Allah’ın iradesiyle uyumlu hale getirmenin yoludur. İnanç, sabır, sebat ve mücadele gerektirir. İnanç sahipleri, inanmayanlarla karşılaştıklarında sabırsızlığa ya da öfkeye kapılmamalı. Zira inanç zorla dayatılamaz. Güçle, baskıyla, servetle ya da mevkiyle başkalarına inancı empoze etmek, Allah’ın verdiği bu özgür iradeye haksızlıktır, şirktir, zulümdür. İnanç, sadece kalpten gelen samimi bir kabul ile değerlidir.

    İnananlar, zorlamanın, zorbalağın cazibesine kapılmadan, Allah’ın Planının kendi yolunda işlemesine izin vermelidir. Zira, zorla kabul edilen bir inanç, aslında bir inanç değildir. Allah’ın iradesi, insanın kalbinde kendiliğinden yeşeren bir filiz gibi olmalıdır, yoksa hiçbir kökü olmayan bir gölge gibi kaybolup gider.

  100. Allah’ın dilemesi dışında hiç kimse iman edemez ve Allah, anlamayanların üzerine şüphe veya karanlık/anlaşılmazlık/bilinmezlik koyar.

    “Hiçbir ruh, Allah’ın iradesi olmadan iman edemez. O, anlamayanların kalbine şüphe ve belirsizlik koyar.”

    İnsan, özgür iradesiyle donatılmış bir varlık olarak yaratılmıştır. İman etmek de, bu iradenin en derin köşelerinde yeşerir. Ancak, insanın iradesiyle iman etmesi, tek başına yeterli değildir. Çünkü insan, zayıf ve acizdir; daima Allah’ın lütfuna, merhametine muhtaçtır. İnsan, gerçeği görmek ve anlamak için çabalarsa, Allah ona yol gösterir, inancını güçlendirir. Fakat, anlamaktan kaçınanlar, körlüklerinde ve şüphelerinde boğulmaya devam ederler.

    İnanç, insanın iradesiyle başlar ama Allah’ın yardımı olmadan olgunlaşamaz. Kalp, O’ndan gelen nurla aydınlanır, ruh ise ancak O’nun lütfuyla hakikate kavuşur. Şüpheye düşenlerse, Allah’ın iradesine karşı gelenlerdir; onlar, gerçeği anlamak yerine, kendi zihinlerinde yitip giderler. Allah, onları bu belirsizlik içinde bırakır, çünkü onlar bu yolu kendileri seçmiştir. Sebeplerin ardında O’nun iradesi vardır, sonuç ise kaçınılmazdır.

    Eğer içtenlikle anlamak istersek, O inancımıza yardım edecektir; ancak eğer istemezsek, şüphelerimiz ve zorluklarımız sadece artacaktır. Bu, gerekli bir sonuç olarak ortaya çıkar ve Kuran dilinde tüm sonuçlar, Sebeplerin Sebebi/Nedenlerin Nedeni olan Allah’a atfedilir.

    “Yanlarına döndüğünüzde, onları rahat bırakasınız diye size Allah adına yemin edecekler. Artık onları rahat bırak, çünkü onlar iğrenç bir şeydir/iğrençliktir ve yaptıkları kötülüklere dair uygun bir karşılık olarak onların varacakları yer cehennemdir.” : Tevbe 95

    “Ey iman edenler! Sarhoşluk ve kumar, adanan/dikili taşlar ve oklarla falcılık şeytanın işi olan iğrenç bir şeylerdir: böyle iğrenç şeylerden kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” : Maide 90

    “Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onların göğsünü İslam’a açar, kimi de saptırmak isterse, onların göğsünü, sanki göğe çıkacaklarmışcasına sıkar, daraltır: İşte Allah, inanmayanların azabını işte böyle yapar.” : Enam 125

    “Fakat kalplerinde bir hastalık bulunan kimseler, şüphelerine şüphe katar ve onlar, kâfir olarak ölürler.” : Tevbe 125

  101. De ki: “Göklerde ve yerde olanlara bir bakın”; Ancak inanmayanlara ne ayetler ne de uyarıcılar fayda sağlar.

    “‘Göklerde ve yerde olan her şeye bakın.’ Ama inanmayanlara ne kadar İşaret gösterilse, ne kadar Uyarıcı gönderilse nafile; fayda etmez.”

    İman, insanın ruhsal derinliklerinde filizlenir; kalbini açıp, aklını ve ruhunu Allah’ın yarattığı İşaretlere yönlendirenler için o işaretler apaçık görünür. Eğer insanın içindeki bu yetenekler körelmişse, gözleri ne kadar yıldızlara, dağlara, denizlere baksın, hiçbir şey görmez. Sağır bir insan nasıl en güzel melodiyi duyamazsa, kalbi mühürlenmiş olan da Allah’ın yaratılışındaki derin mesajları duyamaz.

    İnançsızlık, insanın içinde büyüttüğü bir körlüktür. Elçiler gelir, uyarılar yapılır; ama kalbi anlamak istemeyen için bunlar boş bir yankıdan ibarettir. Oysa Allah’ın işaretleri her yerde, göklerin en yükseklerinde de, toprağın en derinlerinde de aynı hakikati fısıldar. Ama inanmayanlar, bu fısıltıyı işitmezler; çünkü onların ruhu, neyi aradığını bilmeyen bir yolcu gibi kaybolmuştur.

  102. Acaba onlar, kendilerinden önce gelip geçenlerin günlerinde/zamanlarında olanlardan başka bir şey mi bekliyorlar? De ki: “Öyleyse bekleyin; çünkü ben de sizinle birlikte bekleyeceğim.”

    “Yoksa kendilerinden önce gelip geçmiş kavimlerin başına gelenlerden başka bir şey mi bekliyorlar? De ki: ‘O halde bekleyin, çünkü ben de sizinle birlikte bekleyeceğim.’”

    Tarih, insanın inatçılığını ve gafletini defalarca gösterdi. Geçmiş kavimlerin üzerine çöken felaketler, Allah’ın uyarılarına kulak asmayanların akıbetidir. Gün gelir, yeryüzü karanlığa boğulur; denizler kabarır, toprak alevlenir. Ama gaflet uykusuna dalanlar, başlarına gelenin ne olduğunu anlayamazlar. Her şeyin gelip geçici olduğunu, zenginliklerin, güçlerin ve kibrin bir anda silinip gideceğini, geçmiş kavimlerin yok oluşunda görmediler mi?

    Ama insan, ders almak yerine bekler. Belki de kendi felaketini. Beklerken de başını çevirir, hakikati görmezden gelir. Oysa peygamberlerin dili hep aynı şeyleri söylemiştir: “Bekle!” Çünkü her şeyin bir zamanı vardır. Vahiylerin yankıları, tufanlar gibi gelir insanın üstüne. O zaman geriye bir tek şey kalır: Beklemek, ama bu bekleyiş, hakikati bilen için sabır, bilmeyen için ise kaçınılmaz sonun habercisidir.

    Gün döner, hesap vakti gelir. Mazlumlar, zalimler; inananlar, inanmayanlar—her biri için bir sona doğru, Nihai Hedefe yürünür.

    “Ey kavmim! Elinizden geleni yapın, ben de üzerime düşeni yapacağım: Alçaltıcı azabının kime indiğini ve kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz! Dikkat edin, çünkü ben de sizinle izliyorum.!” : Hud 93

  103. Sonunda elçilerimizi ve inananları kurtarırız: İşte bizim üzerimize düşen, inananları kurtarmaktır!

  104. De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimden şüphede iseniz bilin ki, ben sizin Allah’tan başka taptıklarınıza tapmam. Fakat ben/ Ben ise, öldüğünüzde canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim.” Bana müminlerin saflarında bulunmam emrolundu.

    “‘Ey insanlar! Eğer dinim konusunda şüpheniz varsa, iyi bilin ki, ben sizin taptığınız putlara, taşlara, sahte tanrılara tapmam. Sadece Allah’a, canlarınızı alacak olan Tek ve Gerçek Tanrı’ya taparım. Bana, müminlerin safında olmam ve orada dimdik durmam emredildi.’”

    İnsanlar şüpheyle dolabilir, sorgulayabilir; zihinleri bulanık olabilir. Ama hakikate gönül vermiş kişi, salih insan, kendi iç dünyasında zerre kadar tereddüt duymaz. İnancı net, aklı berraktır. O, kendinden emin bir dille, herkesin ortasında, dünyaya meydan okurcasına gerçeği haykırır. Tıpkı Muhammed’in yaptığı gibi. Korkusuzca, geri adım atmadan.

    Tek Tanrı’ya ibadet, insanın kuru aklıyla, süslü bir ibadetle ulaşacağı süslü bir hayal değildir. Akıl ve felsefe yürüterek, Mesajın en iyi manasına uymaya çabalayarak, hayatın tam ortasından, ölümün soğuk nefesiyle iç içe bir hakikattir. Yaşam ve ölüm, varlık ve yokluk, hepsi O’nun elindedir. İnsan, ne kadar güçlü görünürse görünsün, bu gerçeğin önünde acizdir. Tek Tanrı’ya iman, ezelden beri gelen ve Peygamber’in bir icadı olmayan, insanlığın varlık sebebine dokunan kadim bir emirdir.

    Yalnızca bireyin inancı, onu sağlam bir zırh gibi sarar; ancak bu inanç, bir topluluk içinde, müminlerin omuz omuza verdiği bir saf içinde gerçekten anlam ve güç kazanır, kök salar ve dallanıp budaklanır. İslam, sadece bir mağara dini, yalnız başına yaşanan bir arınma yolculuğu değildir. Toplumun kalbinde, zorluklarla, sorumluluklarla yoğrulan, mücadele, destekleşme ve paylaşmayı içeren, karakteri eğiten bir iman yoludur. Bireyin inancı, topluma hizmetle, adalet için dik durarak anlam bulur; ve bu toplum o zaman, imanla büyüyen bir çınar gibi gölgesinde nice nesiller barındırır.

  105. “Ve dahası şu da emredildi: ‘Yüzünü gerçek bir takva ile dine çevir ve asla hiçbir şekilde kâfirlerden olma;

  106. “‘Allah’tan başkasına da dua/ibadet etme.- Bunlar sana ne fayda verir ne de zarar verir. Eğer böyle yaparsan, bil ki sen zalimlerden olursun.”

  107. Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur: Eğer sana bir fayda dilerse, O’nun nimetini geri çevirecek yoktur: Onu kullarından dilediğine ulaştırır. Ve O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    Eğer Allah sana bir dert verirse, onu O’ndan başkası silemez. Bir iyilik eder, bir lütuf sunarsa, onu geri çevirebilecek tek bir güç dahi yoktur. Allah, dilediği kullarına rahmetini indirir, bağışlayandır, merhameti sonsuz olandır.

    O’nun bağışlayıcılığı, merhameti öylesine geniştir ki, bazen acıyla yoğrulduğumuz anlarda bile, bu acının ardında bizim için gizlenmiş bir hayır yatar. Öyle bir plan ki, kimse bu planın önüne geçemez, kimse O’nun muradını değiştiremez. Bir darlık içinde kıvranırsak da, bir bereket içinde yüzersek de, bu O’nun takdiridir. O’nun rahmeti bir kere akmaya başladığında, hiçbir güç bu seli durduramaz.

  108. De ki: “Ey insanlar! İşte size Rabbinizden gerçek geldi! Hidayete erenler bunu kendi nefisleri için yaparlar; sapanlar ise kendi zararlarına sapmış olur: ve ben sizin işlerinizi düzenlemekle yükümlü vekil değilim.”

    “Ey insanlar! İşte Rabbinizden size hak geldi. Artık kim doğru yola gelirse, kendi iyiliği için doğru yola gelmiş olur; kim de saparsa, kendi aleyhine sapmış olur. Ve ben sizin işlerinizi yönetmek için üzerinize vekil değilim.”

    Furkan, yani doğruyla yanlışı ayırt eden ölçü, Allah’tan size ulaşmıştır. Hidayeti kabul ederseniz, bu size iyilik getirenlere bir lütuf değil, kendinize yapılmış en büyük iyiliktir. Çünkü onlar, sizin hidayet bulmanız için, bencillikten uzak, kendi acılarını hiçe sayarak mücadele ederler. Ama siz bu çağrıyı reddederseniz, kaybeden yalnızca siz olursunuz. Herkesin özgür iradesi vardır, ve bu sorumluluk yalnızca size aittir; Allah’ın gönderdiği elçilere yüklenemez.

  109. Sana indirilen ilhama/vahyolununa uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret ve sebat et: Çünkü O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.

    Sana vahyedilen hakikatin izini sür, Allah hükmünü verene dek sabırla ve kararlılıkla dayan: Zira hükmü en hikmetli şekilde veren yalnız O’dur.

    Peygamberlerin onca mücadelesine rağmen, insanlar gerçeği görmezden gelip kötülüğe devam ediyorsa, o an sabretmek gerekir. Ama bu sabır, umudu yitirmek ya da çabayı terk etmek anlamına gelmez. Sadece Allah’ın büyük planındaki yerimizi alabilmek için, azimle mücadeleye devam etmek şarttır. Çünkü zaman ve hakikat, Allah’ın iradesiyle şekillenir; insanın vazifesi beklemek, ama hiçbir zaman yılmamak olmalıdır.

Yunus, or Jonah. 

In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful. 

  1. A L R These are the Ayats (signs) of the Book of Wisdom.

  2. Is it a matter of wonderment to men that We have sent our

inspiration to a man from among themselves? –That he should

warn mankind (of their danger), and give the good news to the

Believers that they have before their Lord the lofty rank of

Truth. (But,) say the Unbelievers: “This is indeed an evident

sorcerer!”

  1. Verily your Lord is Allah, Who created the heavens and the

earth in six Days, and is firmly established on the Throne (of

authority), regulating and governing all things. No intercessor

(can plead with Him) except after His leave (hath been

obtained). This is Allah your Lord; Him therefore serve Will ye

not receive admonition?

  1. To Him will be your return–of all of you. The promise of

Allah is true and sure. It is He Who beginneth the process of

creation, and repeateth it, that He may reward with justice

those who believe and work righteousness; but those who reject

Him will have draughts of boiling fluids, and a Penalty

grievous, because they did reject Him.

  1. It is He who made the sun to be a shining glory and the moon

to be a light (of beauty), and measured out stages for her; that

ye might know the number of years and the count (of time).

Nowise did Allah create this but in truth and righteousness.

(Thus) doth He explain His Signs in detail, for those who

understand.

  1. Verily, in the alternation of the Night and the Day, and in

all that Allah hath created, in the heavens and the earth, are

Signs for those who fear Him.

  1. Those who rest not their hope on their meeting with Us, but

are pleased and satisfied with the life of the Present, and

those who heed not Our Signs, —

  1. Their abode is the Fire, because of the (evil) they earned.

  2. Those who believe, and work righteousness, –their Lord will

guide them because of their Faith: Beneath them will flow rivers

in Gardens of Bliss.

  1. (This will be) their cry therein: “Glory to Thee, O Allah!”

and “Peace” will be their greeting therein! And the close of

their cry will be: “Praise be to Allah, the Cherisher and

Sustainer of the Worlds!”

  1. If Allah were to hasten for men the ill (they have earned)

as they would fain hasten on the good, –then would their

respite be settled at once. But We leave those who rest not

their hope on their meeting with Us, in their trespasses,

wandering in distraction to and fro.

  1. When trouble toucheth a man, he crieth unto Us (in all

postures) –lying down on his side, or sitting, or standing. But

when We have solved his trouble, he passeth on his way as if he

had never cried to Us for a trouble that touched him! Thus do

the deeds of transgressors seem fair in their eyes!

  1. Generations before you We destroyed when they did wrong:

Their Apostles came to them with Clear Signs, but they would not

believe! Thus do We requite those who sin!

  1. Then We made you heirs in the land after them, to see how ye

would behave!

  1. But when Our Clear signs are rehearsed unto them, those who

rest not their hope on their meeting with Us, say: “Bring us a

Reading other than this, or change this,” Say: “It is not for

me, of my own accord, to change it: I follow naught but what is

revealed unto me: If I were to disobey my Lord, I should myself

fear the Penalty of a great Day (to come).”

  1. Say: “If Allah had so willed I should not have rehearsed it

to you, nor would He have made it known to you. A whole lifetime

before this have I tarried amongst you: Will ye not then

understand?”

  1. Who doth more wrong than such as forge a lie against Allah,

or deny His Signs? But never will prosper those who sin.

  1. They serve, besides Allah, things that hurt them not nor

profit them, and they say: “These are our intercessors with

Allah.” Say: “Do ye indeed inform Allah of something He knows

not, in the heavens or on earth? –Glory to Him! And far is He

above the partners they ascribe (to Him)!”

  1. Mankind was but one nation, but differed (later). Had it not

been for a Word that went forth before from thy Lord, their

differences would have been settled between them.

  1. They say: “Why is not a Sign sent down to him from his

Lord?” Say: “The Unseen is only for Allah (to know). then wait

ye: I too will wait with you.”

  1. When We make mankind taste of some mercy after adversity

hath touched them, Behold! They take to plotting against Our

Signs! Say: “Swifter to plan is Allah!” Verily, Our messengers

record all the plots that ye make!

  1. He it is who enableth you to traverse through land and sea;

so that ye even board ships; –they sail with them with a

favorable wind, and they rejoice thereat; then comes a stormy

wind and the waves come to them from all sides, and they think

they are being overwhelmed: They cry unto Allah, sincerely

offering (their) duty unto Him, saying: “If Thou dost deliver us

from this, we shall truly show our gratitude!”

  1. But when He delivereth them, Behold! They transgress

insolently through the earth in defiance of right! O mankind!

Your insolence is against your own souls, –an enjoyment of the

life of the Present: In the end, to Us is your return, and We

shall show you the truth of all that ye did.

  1. The likeness of the life of the Present is as the rain which

We send down from the skies: By its mingling arises the produce

of the earth–which provides food for men and animals: (It

grows) till the earth is clad with its golden ornaments and is

decked out (in beauty): The people to whom it belongs think they

have all powers of disposal over it: There reaches Our command

by night or by day, and We make it like a harvest clean-mown, as

if it had not flourished only the day before! Thus do We explain

the Signs in detail for those who reflect.

  1. But Allah doth call to the Home of Peace: He doth guide whom

He pleaseth to a Way that is straight.

  1. To those who do right is a goodly (reward) –Yea, more (than

in measure)! No darkness nor shame shall cover their faces! They

are Companions of the Garden; they will abide therein (forever)!

  1. But those who have earned evil will have a reward of like

evil: Ignominy will cover their (faces): No defender will they

have from (the wrath of) Allah: Their faces will be covered, as

it were, with pieces from the depth of the darkness of Night:

They are Companions of the Fire: They will abide therein

(forever)!

  1. One Day shall We gather them all together. Then shall We say

to those who joined gods (with Us): “To your place! Ye and those

ye joined as ‘partners’.” We shall separate them and their

“partners” shall say: “It was not us that ye worshipped!”

  1. “Enough is Allah for a witness between us and you: We

certainly knew nothing of your worship of us!”

  1. There will every soul prove (the fruits of) the deeds it

sent before: They will be brought back to Allah their rightful

Lord, and their invented falsehoods will leave them in the

lurch.

  1. Say: “Who is it that sustains you (in life) from the sky and

from the earth? Or who is it that has power over hearing and

sight? And who is it that brings out the living from the dead

and the dead from the living? And who is it that rules and

regulates all affairs?” They will soon say, “Allah”. Say, “Will

ye not then show piety (to Him)?”

  1. Such is Allah, your real Cherisher and Sustainer: Apart from

Truth, what (remains) but error? How then are ye turned away?

  1. Thus is the Word of thy Lord proved true against those who

rebel: Verily they will not believe.

  1. Say: “Of your ‘partners’, can any originate creation and

repeat it?” Say: “It is Allah Who originates creation and

repeats it: Then how are ye deluded away (from the truth)?”

  1. Say: “Of your `partners’ is there any that can give any

guidance towards Truth?” Say: “It is Allah Who gives guidance

towards Truth. Is then He Who gives guidance to Truth more

worthy to be followed, or he who finds not guidance (Himself)

unless he is guided? What then is the matter with you? How judge

ye?”

  1. But most of them follow nothing but fancy: Truly fancy can

be of no avail against Truth. Verily Allah is well aware of all

that they do.

  1. This Koran is not such as can be produced by other than

Allah; on the contrary it is a confirmation of (revelations)

that went before it, and a fuller explanation of the Book–

wherein there is no doubt–from the Lord of the Worlds.

  1. Or do they say, “He forged it”? Say: “Bring then a Sura like

unto it, and call (to your aid) anyone you can, besides Allah,

if it be ye speak the truth!”

  1. Nay, they charge with falsehood that whose knowledge they

cannot compass, even before the elucidation thereof hath reached

them: Thus did those before them make charges of falsehood: But

see what was the end of those who did wrong!

  1. Of them there are some who believe therein, and some who do

not: And thy Lord knoweth best those who are out for mischief.

  1. If they charge thee with falsehood, say: “My work to me, and

yours to you! Ye are free from responsibility for what I do, and

I for what ye do!”

  1. Among them are some who (pretend to) listen to thee: But

canst thou make the deaf to hear, –even though they are without

understanding?

  1. And among them are some who look at thee: But canst thou

guide the blind, –even though they will not see?

  1. Verily Allah will not deal unjustly with man in aught: It is

man that wrongs his own soul.

  1. One day He will gather them together: (It will be) as if

they had tarried but an hour of a day: They will recognize each

other: Assuredly those will be lost who denied the meeting with

Allah and refused to receive true guidance.

  1. Whether We show thee (realized in thy lifetime) some part of

what We promise them, –or We take thy soul (to Our Mercy)

(before that), –in any case, to Us is their return: Ultimately

Allah is witness to all that they do.

  1. To every people (was sent) an Apostle: When their Apostle

comes (before them), the matter will be judged between them with

justice, and they will not be wronged.

  1. They say: “When will this promise come to pass, –if ye

speak the truth?”

  1. Say: “I have no power over any harm or profit to myself

except as Allah Willeth. To every People is a term appointed:

When their term is reached, not an hour can they cause delay,

nor (an hour) can they advance (it in anticipation).”

  1. Say: “Do ye see, –if His punishment should come to you by

night or by day, –what portion of it would the Sinners wish to

hasten?”

  1. “Would ye then believe in it at last, when it actually

cometh to pass? (It will then be said:) ‘Ah! Now? And ye wanted

(aforetime) to hasten it on!’”

  1. “At last will be said to the wrongdoers: `Taste ye the

enduring punishment! Ye get but the recompense of what ye

earned!’”

  1. They seek to be informed by thee: “Is that true?” Say: “Aye!

By my Lord! It is the vary truth! And ye cannot frustrate it!”

  1. Every soul that hath sinned, if it possessed all that is on

earth, would fain give it in ransom: They would declare (their)

repentance when they see the Penalty: But the judgment between

them will be with justice, and no wrong will be done unto them.

  1. Is it not (the case) that to Allah belongeth whatever is in

the heavens and on earth? Is it not (the case) that Allah’s

promise is assuredly true? Yet most of them understand not.

  1. It is He who giveth life and who taketh it, and to Him shall

ye all be brought back.

  1. O mankind! There hath come to you a direction from your Lord

and a healing for the (diseases) in your hearts, –and for those

who believe, a Guidance and a Mercy.

  1. Say: “In the Bounty of Allah. And in His Mercy, –in that

let them rejoice”: that is better than the (wealth) they hoard.

  1. Say: “See ye what things Allah hath sent down to you for

sustenance? Yet ye hold forbidden some things thereof and (some

things) lawful.” Say: “Hath Allah indeed permitted you, or do ye

invent (things) to attribute to Allah?”

  1. And what think those who invent lies against Allah, of the

Day of Judgement? Verily Allah is full of Bounty to mankind, but

most of them are ungrateful.

  1. In what business thou mayest be, and whatever portion thou

mayest be reciting from the Koran, –and whatever deed ye

(mankind) may be doing, –We are Witnesses thereof when ye are

deeply engrossed therein. Nor is hidden from thy Lord (so much

as) the weight of an atom on the earth or in heaven. And not the

least and not the greatest of these things but are recorded in a

clear Record.

  1. Behold! Verily on the friends of Allah there is no fear, nor

shall they grieve;

  1. Those who believe and (constantly) guard against evil; —

  2. For them are Glad Tidings, in the life of the Present and in

the Hereafter: No change can there be in the Words of Allah.

This is indeed the supreme Felicity.

  1. Let not their speech grieve thee: For all power and honor

belong to Allah: It is He Who heareth and knoweth (all things).

  1. Behold! Verily to Allah belong all creatures, in the heavens

and on earth. What do they follow who worship as His “partners”

other than Allah? They follow nothing but fancy, and they do

nothing but lie.

  1. He it is that hath made you the Night that ye may rest

therein, and the Day to make things visible (to you). Verily in

this are Signs for those who listen (to His Message).

  1. They say, “Allah hath begotten a son!” –Glory be to Him! He

is Self-Sufficient! His are all things in the heavens and on

earth! No warrant have ye for this! Say ye about Allah what ye

know not?

  1. Say: “Those who invent a lie against Allah will never

prosper.”

  1. A little enjoyment in this world! –And then, to Us will be

their return. Then shall We make them taste the severest Penalty

for their blasphemies.

  1. Relate to them the story of Noah. Behold! He said to his

People: “O my people, if it be hard on your (mind) that I should

stay (with you) and commemorate the Signs of Allah, –yet I put

my trust in Allah. Get ye then an agreement about your plan and

among your Partners, so your plan be not to you dark and

dubious. Then pass your sentence on me, and give me no respite.”

  1. “But if ye turn back, (consider) no reward have I asked of

you: My reward is only due from Allah, and I have been commanded

to be of those who submit to Allah’s Will (in Islam).”

  1. They rejected him, but We delivered him, in the Ark, and We

made them inherit (the earth), while We overwhelmed in the Flood

those who rejected Our Signs. Then see what was the end of those

who were warned (but heeded not)!

  1. Then after him We sent (many) apostles to their Peoples:

They brought them Clear Signs, what they had already rejected

beforehand. Thus do We seal the hearts of the transgressors.

  1. Then after them sent We Moses and Aaron to Pharaoh and his

chiefs with Our Signs. But they were arrogant: They were a

people in sin.

  1. When the Truth did come to them from Us, they said: “This is

indeed evident sorcery!”

  1. Said Moses: “Say ye (this) about the Truth when it hath

(actually) reached you? Is sorcery (like) this? But sorcerers

will not prosper.”

  1. They said: “Hast thou come to us to turn us away from the

ways we found our fathers following, –in order that thou and

thy brother may have greatness in the land? But not we shall

believe in you!”

  1. Said Pharaoh: “Bring me every sorcerer well versed.”

  2. When the sorcerers came, Moses said to them: “Throw ye what

ye (wish) to throw!”

  1. When they had had their throw, Moses said: “What ye have

brought is sorcery: Allah will surely make it of no effect: For

Allah prospereth not the work of those who make mischief.”

  1. “And Allah by His Words doth prove and establish His Truth,

however much the Sinners may hate it!”

  1. But none believed in Moses except some children of his

People, because of the fear of Pharaoh and his chiefs, lest they

should persecute them; and certainly Pharaoh was mighty on the

earth and one who transgressed all bounds.

  1. Moses said: “O my People! If ye do (really) believe in

Allah, then in Him put your trust if ye submit (your will to

His).”

  1. They said: “In Allah do we put our trust. Our Lord! Make us

not a trial for those who practice oppression;”

  1. “And deliver us by Thy Mercy from those who reject (Thee).”

  2. We inspired Moses and his brother with this Message:

“Provide dwellings for your People in Egypt, make your dwellings

into places of worship, and establish regular prayers: And give

Glad Tidings to those who believe!”

  1. Moses prayed: “Our Lord! Thou hast indeed bestowed on

Pharaoh and his Chiefs splendor and wealth in the life of the

Present, and so, our Lord, they mislead (men) from Thy Path.

Deface, our Lord, the features of their wealth, and send

hardness to their hearts, so they will not believe until they

see the grievous Penalty.”

  1. Allah said: “Accepted is your prayer (O Moses and Aaron)! So

stand ye straight, and follow not the path of those who know

not.”

  1. We took the Children of Israel across the sea: Pharaoh and

his hosts followed them in insolence and spite. At length, when

overwhelmed with the flood, he said: “I believe that there is no

god except Him Whom the Children of Israel believe in: I am of

those who submit (to Allah in Islam).”

  1. (It was said to him:) “Ah now! –But a little while before,

wast thou in rebellion! –And thou didst mischief (and

violence)!”

  1. “This day shall We save thee in thy body, that thou mayest

be a Sign to those who come after thee! But verily, many among

mankind are heedless of Our Signs!”

  1. We settled the Children of Israel in a beautiful dwelling

place, and provided for them sustenance of the best: It was

after knowledge had been granted to them, that they fell into

schisms. Verily Allah will judge between them as to the schisms

amongst them, on the Day of Judgement.

  1. If thou wert in doubt as to what We have revealed unto thee,

then ask those who have been reading the Book from before thee:

The Truth hath indeed come to thee from thy Lord: So be in no

wise of those in doubt.

  1. Nor be of those who reject the Signs of Allah, or thou shalt

be of those who perish.

  1. Those against whom the Word of thy Lord hath been verified

would not believe–

  1. Even if every Sign was brought unto them, –until they see

(for themselves) the Penalty Grievous.

  1. Why was there not a single township (among those we warned),

which believed, –so its Faith should have profited it, –except

the People of Jonah? When they believed, We removed from them

the Penalty of Ignominy in the life of the present, and

permitted them to enjoy (their life) for a while.

  1. If it had been thy Lord’s Will, they would all have

believed, –all who are on earth! Wilt thou then compel mankind,

against their will, to believe!

  1. No soul can believe, except by the Will of Allah, and He

will place Doubt (or obscurity) on those who will not

understand.

  1. Say: “Behold all that is in the heavens and on earth”; But

neither Signs nor Warners profit those who believe not.

  1. Do they then expect (any thing) but (what happened in) the

days of the men who passed away before them? Say: “Wait ye then:

For I too, will wait with you.”

  1. In the end We deliver Our apostles and those who believe:

Thus is it fitting on Our part that We should deliver those who

believe!

  1. Say: “O ye men! If ye are in doubt as to my religion,

(behold!) I worship not what ye worship, other than Allah! But I

worship Allah–who will take your souls (at death): I am

commanded to be (in the ranks) of the Believers,”

  1. “And further (thus): `Set thy face towards Religion with

true piety, and never in any wise be of the Unbelievers;’”

  1. “‘Nor call on any other than Allah; –such will neither

profit thee nor hurt thee: If thou dost, Behold! Thou shalt

certainly be of those who do wrong.’”

  1. If Allah do touch thee with hurt, there is none can remove

it but He: If He do design some benefit for thee, there is none

can keep back His favor: He causeth it to reach whomsoever of

His servants He pleaseth. And He is the Oft-Forgiving, Most

Merciful.

  1. Say: “O ye men! Now Truth hath reached you from your Lord!

Those who receive guidance, do so for the good of their own

souls; those who stray, do so to their own loss: And I am not

(set) over you to arrange your affairs.”

  1. Follow thou the inspiration sent unto thee, and be patient

and constant, till Allah do decide: For He is the Best to

decide.