Yasin Suresi 36-41
(Ya Sin)
SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA
- Ya Sin.
En kısa olarak kabul edilen ayetlerden biridir.
Bu surenin dokusunda, tevhid, peygamberlik ve ahiret hikâyeleri yankılanır. Evrenin muazzam yaratılışı, geceyle gündüzün, Güneş’le Ay’ın birbirine uyum içinde akışıyla; toprağın bağrından yeşeren bitkilerle, denizin yüzünde süzülen gemilerle bir bir gözler önüne serilir. Surede, inançla inkâr arasındaki o bitmeyen mücadelede, geçmişten ders alması gerekenlere eski kavimlerden alınacak ibretlik öyküler anlatılır.
Kısacası, evrenin kendisi, bu büyük düzenin her bir zerresi, Allah’ın varlığına bir işaret, insanı düşünmeye davet eden birer delildir.
- Hikmet dolu Kur’ân’a and olsun ki,-
Kur’an hem doğru hüküm veren, hem de doğru hüküm verdiren bir kitaptır. Düşünen, aklını kullanan için bilgelik pınarıdır. Öyle bir pınar ki, derinlerine varanlar, apaçık olan bu kitabın ilk ayetlerinden itibaren, ne kadar yalın ve anlaşılır kılındığını görür. Bazı uzun surelerin başında, anlamanın en güzel ve en kolay yolu olarak Allah’ın bu kitabı apaçık kıldığı vurgulanır.
Dini kullanarak menfaat peşinde koşanlar, başka kaynakların Kur’an’ı daha iyi açıkladığını iddia eder durur. Oysa Allah, her bir ayetini, detaylarıyla ve açıklamalarıyla insanın önüne sermiştir; kimseye muhtaç değildir Kur’an. Onun mesajı, kimseden medet beklemeden dosdoğru konuşur, açıklayıcı olan yine Allah’tır.
- Sen gerçekten elçilerdensin,
Peygamber’in en iyi tanıtan şunlardır: (1) getirdiği vahiy (“Kur’an”) ve sürdürdüğü kahramanca bencil olmayan yaşam (“Doğru Yolda”)
- Düz Bir Yolda.
-
O, Azîz ve Rahîm olan O’nun katından indirilmiş bir vahiydir.
Vahiy, Allah’ı düşünürken bize en yakın gelen iki büyük sıfatı yansıtır. Allah, kudretiyle tüm varlık âleminin mutlak sahibidir; dileğini gerçekleştirir, sözü her şeye geçer, kuvvetin ve gücün asıl kaynağıdır. Ama aynı zamanda, yüreklere umut veren, merhametiyle insanı sarıp sarmalayan bir şefkat sahibidir. Vahiy, Allah’ın bu sonsuz gücüyle merhametini bir araya getirir; her bir sözünde kudretle beslenen bir umut ve bağışlayıcılık çağrısı yankılanır.
-
Ataları öğüt almamış ve bu yüzden de Allah’ın âyetlerinden gafil kalan bir topluluğa öğüt vermen için.
Kendilerinden biri tüm dünyaya evrensel Mesajın aracı yapıldı.
- Söz onların çoğuna karşı gerçek oldu: çünkü onlar inanmazlar.
“Allah bir kısmına hak yolu aydınlatıcı bilgiler verip doğruyu buldurarak, huzuruna getirecek. Bir kısmı da, hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, peygamberlere ve kutsal kitaplara itibar etmedikleri için, hak ederek, hak yoldan uzak bir hayat içinde, helâke maruz durumda, huzura gelecekler. Bunlar Allah’ın dışında, kulları durumundaki şeytanları, şeytanî güçleri dost, velî, otorite edinmişlerdi. Bir de, doğru yolu bulduklarını zannediyorlardı.” : Araf 30
“Biz bir memleketi helâk etmek istediğimiz zaman, varlıklı şımarıklarını idareci yapar, iktidara getiririz. İlâhi-İslâmî emirleri uygulamayı emrettiğimiz halde, onlar orada, doğru ve mantıklı düşünmeyi terkederler, hak dine itaat dışına çıkarlar, günah, isyan, inkâr bataklığına dalarlar. Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmedikleri için, o memleket halkı gerekçeli olarak cezaya müstehak olur. Biz de orayı darmadağın ederiz.” : Isra 17
İnsanlar bile bile, inatla “inanmayı”, hidayeti ve öğüdü reddederse, bir vakit gelir ki, Allah’ın lütfu ve merhameti de çekilir üzerlerinden. Kendi sapkınlıkları, kendilerini öyle bir hale getirir ki, artık iyiliğe dair her kapı kapanır yüzlerine. Öyle bir kördüğüm olur ki kalpleri, onlara uzanan her bir ıslah eli geri döner, kendi sapkınlıkları yüzünden ruhları içine kapanır her türlü merhamet pınarına karşı.
- Biz onların boyunlarına çenelerine kadar boyunduruklar çektik ki başları yukarıya doğru kalksın ve göremesinler.
Allah’ın nurunu reddetmek, insanın hareket özgürlüğünün giderek kısıtlanması anlamına gelir. Günah, yavaş yavaş insanın boynuna dolanır; her geçen gün daha da sıkılaşır, çeneye kadar daha da gerilir. O zaman baş yukarı kaldırılır, sert bir pozisyonda tutulur; zihnin berraklığı kaybolur, buğulanır. Ahlaki sapmalar, aklın lekelenmesine sebep olur.
Bu ilahi inayetten yoksun kalma durumu, ruhsal canlılıkta derin bir düşüşe neden olur; mağdur kişi ne ileri gidebilir ne de geriye dönebilir. Yalnızca karanlıkta kaybolmuş bir halde, kendi başına kalır, çıkış yolu bulamaz.
- Ve önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik ve ayrıca onları örttük/perdeledik; göremesinler diye.
Geri çekilmeleri engellenir ve ilerlemeleri imkansızdır. Dahası, yukarıdan gelmesi gereken Işık kesilir, böylece onlar tamamen umuttan mahrum kalırlar ve onlar için herhangi bir manevi anlayışın son parıltısı da söner.
- Onlara öğüt versen de vermesen de onlar için birdir/aynıdır, inanmazlar.
Tarif edilen aşamaya ulaşıldığında, vahiy veya manevi öğretim onlar için herhangi bir değer taşımaz.
- Sen ancak Mesaja uyan ve görmediği halde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarabilirsin: öyleyse, böyle birine, mağfiret ve pek cömert bir mükafatla müjdele.
“Yük taşıyan birisi, bir başkasının yükünü taşımaz. Yükü ağır olan kimse, bir başkasını yardıma çağırsa, çağırdığı yakını da olsa ona yardım etmez. Sen, ancak görmedikleri halde Rabb’ine içtenlikle saygı duyan ve salatı ikame edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa kendisi için arınmış olur. Dönüş Allah’adır. ” : Fatr 18
Kötülüğe saplanıp oradan çıkmayı reddedenlere gelince, Allah’ın sözünü duymanın veya anlamanın bir cazibesi yoktur onlar için; çünkü kendi iradeleri, bu sesi reddetmeleriyle onları alıkoyar. Fakat öyle insanlar vardır ki, Allah’ın mesajına kulak vermek ve O’nun rızasına nail olmak için yanıp tutuşurlar. Allah’ı derin bir sevgiyle kucaklarlar ve O’nun mukaddes yasalarına karşı gelmekten derin bir korku duyarlar; bu korku, öyle yüzeysel bir his değil, içlerinde kök salmış bir titremedir.
Allah’ı görmeseler de, kimse onları izlemese de bu sevgi eksilmez. Onların O’na saygıları ve bağlılıkları, derinlerde kök salmış bir sadakattir, bir gösteriş değil, sahici bir bağlılık.
İşte böyle gönlü temiz olanlara Allah’ın Resulü bir müjde olarak gelir. Onlara, geçmişte yaptıkları her yanlışın affedilme yolunu gösterir ve önlerinde Allah’ın sınırsız rahmetiyle dolu bir mükafatın beklediğini müjdeler.
- Muhakkak biz ölüleri dirilteceğiz ve onların önden gönderdiklerini de ve geride/arkalarında bıraktıklarını da yazarız ve her şeyi apaçık bir kitapta delil olarak hesaba kattık/her şeyi apaçık bir delil kitabında saymışızdır.
“Senin imana davetini ancak, can kulağıyla dinleyenler kabul ederek iman eder. Ölü gibi duygusuz davrananları da, elbette Allah hesaba çekmek için diriltecektir. Sonra onun huzuruna çıkarılacaklar, hesap verecekler.” : Enam 36
“Ölüden diriyi, tohum ve yumurtadan canlıyı Allah çıkarır. Diriden ölüyü, canlıdan tohum ve yumurtayı da o çıkarır. Yeryüzünü, ölümünün ardından o canlandırıyor. İşte siz de, genetik şifreleri harekete geçirilerek hayat verilen bitkiler gibi, kabirlerinizden çıkarılacaksınız.” : Rum 19
- Onlara, şehrin Ashabını bir misal olarak anlat. Bakın, ona elçiler gelmişti.
Burada “bir benzetme yoluyla” anlatılan hikayede, ayette bahsedilen Şehir Mesajı reddetmiş ve o Şehir yok edilmiş.
- Onlara iki elçi gönderdiğimizde, onları yalanladılar: Fakat onları üçüncüsü ile güçlendirdik: “Gerçekten biz size bir görevle gönderildik” dediler.
Allah, elçilerini ya da Hakikat öğretmenlerini, en büyük direncin olduğu yerlere bir bir gönderir; ve gerektiğinde onları başkalarıyla destekler. Onların görevi kutsaldır; ama onlar, kendilerini insanüstü varlıklar olarak sunmazlar. Buna rağmen, övgüyü hak ettikleri yerde zalimler ve imansızlar onların varlığını bir sitem gibi gösterir. Oysa insanlık, böyle kutsal bir görevle yücelir, Allah da vahyiyle Kendini insanlara böylece gösterir.
Mesaj, insan dilinde net ve açıkça iletilmiştir. Ne var ki, insanların bencil arzularını dizginlediği ve tüm kötülükleri gözler önüne serdiği için ona bazen “uğursuz” diye bakılır.
Mesajı kabul eden, onun uğruna savaşmaya ve gerekirse ölmeye hazır olanlar, toplumda namuslu olduklarından yüzünden sevilmeyen, dürüst ve temiz insanlardır. Diğerleri ise inatla direnip kendi felaketlerine doğru sürüklenir.
- İnsanlar dediler ki: “Siz de ancak bizim gibi insanlarsınız ve Rahman olan Allah hiçbir vahiy indirmez, siz ancak yalan söylüyorsunuz.”
Sadece elçilerin getirdiği mesajı reddetmekle kalmazlar, Allah’ın böyle bir misyonu gönderebileceğini dahi inkâr ederler. Allah’ın “Rahmân” ismini alaycı bir dille ağızlarına alırken, kendi çelişkilerini gözler önüne serdiklerinin farkında bile değildirler!
- Dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, biz size bir elçi olarak gönderildik.
- “Bizim görevimiz ise ancak apaçık Mesajı tebliğ etmektir.”
Görev onları zorlamak değil, ikna etmektir. Allah’ın çiğnedikleri kanununu açık ve net bir şekilde tebliğ etmek, günahlarını örtmek ve onlara doğru yolu göstermektir. Eğer inat ederlerse, bu kendi kayıplarıdır. Eğer Allah’a isyan ederlerse, cezayı vermek, hüküm Allah’a aittir.
- İnsanlar dediler ki: “Bizim için sizin tarafınızdan uğursuz/kötü bir alamet görüyoruz. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız. Andolsun, bizim tarafımızdan size elem verici bir azap dokunacaktır.”
Allah’ın peygamberleri, kötülüğe karşı seslerini yükselttikçe, zalimler onları bir uğursuzluk kaynağı gibi görmeye başladılar. Oysa başlarına gelen her felaket, kendi kötülüklerinin, kendi yaptıklarının acı meyvesidir.
Kur’an, insanın başına gelen belaları ve felaketleri başka birine veya dışındaki bir güce yüklemesine şiddetle karşı çıkar. İnsana kendi içine dönmeyi, karşılaştığı sonuçların, kendi elleriyle ördüğü yazgıdan başka bir şey olmadığını fark etmesini öğütler.
“Dediler: ‘Sen ve beraberindekiler yüzünden başımıza uğursuzluk geldi/seni ve beraberindekileri uğursuzluk belirtisi sayıyoruz.’ Dedi: ‘Uğursuzluk kuşunuz Allah katındadır. Daha doğrusu siz, imtihana çekilen bir topluluksunuz.” :Neml 47
“Onlara bir iyilik geldiğinde, ‘Bu bizimdir!’ derlerdi. Kendilerine bir kötülük dokunduğunda ise Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. Gözünüzü açın! Onların uğursuzluk kuşu, Allah katındadır, fakat çokları bilmiyorlar.” : Araf 131
“Her insanın uğursuzluk kuşunu onun boynuna takmışızdır. Kıyamet günü, kendisine, önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız: ‘Oku kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak öz benliğin yeter.” : Isra 13
- Dediler ki: “Uğursuzluğunuz kendi içinizdedir: Asıl bunu uğursuzluk sayın. Eğer siz öğüt aldıysanız/eğer uyarıldıysanız? Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz!”
Allah’ın engin rahmetini ve şefkat dolu mesajını taşımak için, bencillikten uzak, doğru insanları gönderdiği halde, bu iyilik elçilerine “kötü” demek, onları yalancılıkla suçlamak, zulmün ve azgınlığın sınırlarını aşmak demektir. Bu, haddini bilmezliğin ve vicdan körlüğünün en zirve noktasına ulaşmasıdır.
- Derken şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: “Ey kavmim! Elçilere itaat edin:
Şehirdeki zengin, nüfuzlu insanlar Allah’ın takdirinden şüphe ederken ve batıl inançlarla Şansa ve uğursuzluğa inanırken, Şehrin dış mahallelerinde yaşayan kibirlilerin itibarını düşük gördüğü bir adam Gerçeği gördü. İnanmıştı ve Şehri’nin de inanmasını istiyordu.
- “Sizden kendileri için hiçbir ücret istemeyenlere ve kendileri de hidâyete ermiş olanlara uyun.
Peygamberler çıkar peşinde koşmazlar. Allah’a ve insanlığa hizmet ederler. Umutları, hizmetine adadıkları Allah’ın rızasıdır.
“Size yaptığım tebliğden yüz çevirir, güç ve iktidarınızı kullanarak halkı istediğiniz istikamette yönlendirirseniz Allah’ın azâbından kurtulamazsınız. Benim, sizden tebliğ görevime karşılık sizi güç durumda bırakacak bir ücret istemediğimi bilin. Benim mükâfatımı yalnızca Allah verir. Bana, İslâm’ı yaşayan müslümanlardan olmam emrolundu” demişti. : Yunus 72
“Halbuki sen, onlardan bunun için bir ücret de istemiyorsun. Okunması ibadet olan Kur’an, âlemler, insanlar ve cinlerin haklarının korunması için ancak bir öğüttür, bir ikazdır. Bir şereftir, bir övünç kaynağıdır.” : Yusuf 104
Kur’an, manevi hizmeti ya da irşat yolculuğunu karşılık beklenmeyen, çıkarsız bir görev olarak görür. Bu kutsal görev, bir sınıfa, bir zümreye ait değildir; her mümin, elindeki bilgi ve imkân ölçüsünde bu yolda yürümeli, elinden gelen katkıyı sunmalıdır. Manevi rehberlikten ücret bekleyen birisinden doğruya, güzele kılavuzluk çıkmaz. Aydınlatıcı bir ruh, karşılık istemez; zaten o ışığın bedelini de insanoğlu ödeyemez. Büyük ruhlar, yaşamları boyunca insanoğlunun takdirini nadiren kazanır. O ışık, itilip kakılan, hor görülenlerin içinden doğar; aydınlığını parayla satmaya kalkan, o ışığın emekçisi olamaz. Hak yolcusu, çoğu zaman kalabalıkla çatışır, geleneğin karşısında durur ve sürekli kendisine yöneltilen bir öfke ile sınanır.
“Elinizdeki doğru bilgileri, Tevrat’taki doğru bilgileri tasdik edici olarak indirdiğime, Kur’ân’a iman edin. Onu inkâr edenlerin ilki, örneği, önderi siz olmayın. Âyetlerimi, servet, makam, mevki gibi geçici dünya menfaatlerine, birkaç pula değişmeyin. Bana, yalnız bana sığının, benim emirlerime yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun.” : Bakara 41
Dincilik simsarlığına soyunanlar, Allah’ı kullanarak insanları sömürür ve bu sömürüde şeytani maskelerle gerçekleri örterler.
İnsanoğlundan karşılık bekleyen, aydınlığın öncüsü olamaz. Aydınlatmanın bedeli, dünya değerleriyle ölçülemez. Bu ışığın gerçek karşılığı, sonsuzlukta gizlidir; onu da ancak sonsuzluğun sahibi, Yaradan verebilir.
- “Beni yaratana kulluk etmeseydim, benim için akla uygun olmazdı ve siz de O’na döndürüleceksiniz.
Baştan sona bu anlatı, insanın, kendi içindeki inancı keşfetmesi, bunu halkına da aktarması ve bu inançla gelen derin manevi huzuru onlarla paylaşması çağrısıdır.
Nasıl ki göklerin yaradılışı bir ‘fatr’, bir başlangıç olayıdır, insanın yaradılışı da aynı şekilde bir ‘fatr’ mucizesidir. İnsanı yoktan var eden, ona sayısız nimetler ve imkânlar bahşeden, ölümünden sonra onu yeniden diriltecek ve huzuruna alacak olan Rabbine kulluk etmeyecekse, başka ne yapacaktır?
Kulluk, derin bir anlam taşır; insanın Allah’a teslim olmak için yaratıldığını, varlığını O’na borçlu olduğunu gösterir. Her sözümüzde, her eylemimizde Allah’ın yüceliğine layık bir tutum sergilememiz gerektiğini unutmamalıyız. Allah’a kul olmak, bir insanın erişebileceği en büyük onur ve en değerli sıfattır.
Madem bizi Allah yarattı, o zaman yaratılışımızdaki tüm hikmetleri anlamasak bile, varlığımızın yalnızca Allah’a bakan bir yönü olduğunu bilmemiz gerekir. Allah’ın tüm işleri hikmet doludur; yoktan var etme gücü yalnız O’na aittir. Biz yokken var olmamızı sağlamak, O’nun bize duyduğu sevginin, rahmetinin ve şefkatinin en açık göstergesidir.
- “O’ndan başka ilahlar mı edineyim? Rahman Allah bana bir kötülük dilerse, onların şefaati bana ne fayda verir, ne de beni kurtarabilirler.”
Bir sonraki çağrı, insanlara yalnızca Allah’a kulluk etmeleridir.
Tüm güç ve kudret Allah’ın elindedir. O, Evrensel Planında bazen insana biraz hüzün veya ceza da uygun görebilir. Peki, bu durumda başka kim yardım edebilir? İkincil tanrılar, putlar ya da aracı kabul edilen güçler, O’nun huzurunda bir tek söz dahi edebilir mi? Hayır, asla edemez…
- “Eğer böyle yaparsam, gerçekten apaçık bir sapıklık/yanlışlık içinde olurum.
- “Ben sizin hepinizin Rabbine inandım; öyleyse beni dinleyin!”
- “Cennete gir” denildi. dedi ki: “Ah ben mi! Keşke benim ümmetim benim bildiklerimi bilseydi!-
Bu dindar ve erdemli insan, dinlenme ve güzellik bahçesiyle simgelenen Allah’ın huzuruna kavuşuyor. Belki de bir şehit olduğu ima ediliyor. Ama orada bile aklı, kalbi hep halkında.
Halkının inadı ve anlayışsızlığı yüreğini burktu; tüm direnci ve üzüntüsü içinde bile onların tövbe edip kurtuluşa ermesini diledi. Ama halkı inat etti, duymazdan geldi ve günahlarının bedelini ağır bir acıyla ödedi.
- “Çünkü Rabbim beni bağışladı/bana af bağışladı ve beni şereflilerin/onurluların arasına kattı!”
Bu adam, yalnızca dürüst, sade bir ruhtu. Peygamberlerin çağrısını duyduğunda tereddüt etmeden itaat etti; içindeki o derin manevi arzuyu buldu ve sonunda kendi kurtuluşuna erdi. Ama bununla yetinmedi, halkının da selameti için elinden gelen her şeyi yaptı.
Nur ona geldiğinde, bu yeni Işık’ı kabul etmekte bir an bile duraksamadı. Geçmişindeki tüm yüklerden arındı ve Cennet Krallığında haysiyet ve onurla yüceltildi.
- Ondan sonra kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik ve bize böyle bir ihtiyaç da olmadı.
- Tek bir kudretli Patlamadan/Sarsıntıdan/Gürültüden başka bir şey değildi ve işte! kül gibi sönmüş ve sessizdiler.
Allah’ın adaleti ya da cezası, öyle gösterişle, tantanayla gelmek zorunda değildir. Sessiz, derinden, kimselere duyurmadan da tecelli eder. İnsan kötülüğünün hırsı, acımasızlığı ise ne yaparsa yapsın, ne kadar güçlenirse güçlensin, o büyük manevi güçlerin önünde diz çökmekten başka çare bulamaz. En güçlü zalim bile en sonunda bir rüzgârın önünde savrulan yaprak gibi kalır; toprağın, göğün, suyun, sessiz sedasız işleyen adaletine boyun eğer.
“Şiddetli bir gürleme halinde âni bir darbe haksızlık edenlerin, zulmedenlerin işini bitirdi. Sabahleyin, yurtlarında yere çarpılarak çakılıp kalanlar oldular.” : Hud 67
“Onlardan her birini, günahları sebebiyle cezalandırdık. Bir kısmının üzerine görevli, taş savuran rüzgârlar estirdik. Bir kısımın işini şiddetli bir gürleme halinde âni bir darbe bitirdi. Bir kısmını yerin dibine batırdık. Bir kısmını da boğduk. Allah onlara zulmetmiş olmadı. Fakat onlar birbirlerine zulmetmeyi, baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engellemeyi, kendilerine yazık etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi.” : Ankebut 40
Zamanlarında çok gürültü çıkarmışlardı, ama tükenmiş küller gibi sessizliğe indirgenmişlerdi.
“Biz onları orakla köklerinden biçilmiş otlar misali sönen ocaklar haline getirinceye kadar, onların bu itirafları sürüp gider.” : Enbiya 15
- Ah! Yazık Benim Kullarıma! Onlara bir elçi gelmez ki onunla alay etmesinler!
“Senden önceki Rasullerle de alay edilmişti. Bu yüzden onlarla alay edenleri, alay ettikleri şeyin gücü, azap kuşattı, işlerini bitirdi.” : Enam 10
Cahillik ederler; Allah’ın peygamberleriyle, dini ciddiye alanlarla alay ederler. Sanırlar ki böyle hafifliklerle bir şey kaybetmezler. Oysa bu alayları gün gelir, döner dolaşır, onları bir yerlerinden yakalar. Hayatları alt üst olur, temelinden sarsılır; bir bakmışsın, silinmiş gitmişler. Tarihe dönüp bakacak olsalar, görecekler ki hakikati hiçe sayan, onu hafife alan sayısız nesil, kendi varlıklarının kökünü kazımış. Bir adım ileride kendilerini bekleyen o uçurumu göremezler, ta ki içine yuvarlanana kadar.
- Kendilerinden önceki nesilleri helak ettiğimizi görmüyorlar mı? Onlara döndürülmeyecekler:
Hepsi yok edildi; asla geri getirilmeyecekler, ancak tüm insanlar yaptıklarının hesabını vermeleri için o Hesap Günü Yargı Kürsüsü önüne çıkarılacak.
- Ama onların her biri – hüküm için Huzurumuza getirilecektir.
Ölüm bir kapıdır, ardına geçildi mi bir daha bu dünyaya dönüş yoktur. Kapanan kapı bir daha açılmaz; giden geri dönmez. Başka bir yerde der ki, kim bu dünyadan göçtüyse bir daha dönüp ardına bakamaz, dünyayı arkada bırakır gider. Herkes, ahirette Allah’ın huzuruna varacak, ama bu toprağa bir daha ayak basamayacaktır. Bu dünya, insanın yalnızca bir kez gelip geçtiği bir yoldur; geride ne kalırsa bıraktıkları, onun izidir artık.
- Ölü yeryüzü/toprak onlar için bir ayettir: Biz ona hayat veririz ve ondan taneler çıkarırız, onlardan yersiniz.
Kimse sanmasın ki yok olan bir daha dirilmez, toprağa karışan hesap vermez. Öyle sanan, dönüp yeryüzüne baksın; kış geldi mi her şey susar, donup kalır, toprak ölüye döner. Ama bahar gelince Allah, o ölü toprağı yeşerten, çiçeğe durduran kudretiyle yeniden diriltir. İnsan da böyledir işte; toprakta kaybolur gibi olur, ama zamanı gelince yeniden Allah’ın huzuruna çıkar. Baharı gören, toprağın ölümden uyanışını izleyen, insanın da yargı gününe döneceğini bilir.
“Bakın İşte/Farkına varın/Dikkat edin! göklerin ve yerin yaratılışında; gece ve gündüzün değişmesinde; gemilerin okyanusta insanlığın yararına yelken açmasında; Allah’ın gökten indirdiği yağmurda ve onunla ölü bir yeryüzüne verdiği dirilişte; yeryüzüne saçtığı her türden hayvanda; Rüzgârların değişmesinde ve bulutların, gökle yer arasında köleler gibi sürüklenmesinde; – İşte burada gerçekten akıl sahibi bir toplum için İbretler/İşaretler/Ayetler vardır.” : Bakara 164
“Ölüden diriyi, tohum ve yumurtadan canlıyı Allah çıkarır. Diriden ölüyü, canlıdan tohum ve yumurtayı da o çıkarır. Yeryüzünü, ölümünün ardından o canlandırıyor. İşte siz de, genetik şifreleri harekete geçirilerek hayat verilen bitkiler gibi, kabirlerinizden çıkarılacaksınız.” : Rum 19
- Ve orada hurmalıklar ve üzüm bağları bitirdik ve orada pınarlar fışkırttık:
Düşünün ki, en leziz lokmalar, soframıza gelen her yiyecek, önce cansız gibi duran bir avuç topraktan çıkar. Yağmurlar yağar, pınarlar akar, toprak suya doyar; çürüyüp gübre olan, yeniden hayata karışır. Allah’ın sanatı budur işte: O kuru, hareketsiz toprak, baharda yemyeşil baş kaldırır, türlü nimetlerle dolup taşar. İnsana da sunulan, toprağın içindeki bu harika düzenin, ince ince işlenmiş bir takdirin delilidir. Bakmayı bilen için her karış toprak, Allah’ın elinden çıkmış bir sanat eseridir.
- Bu sanatın meyvelerinden yararlansınlar diye: Bunu yapan kendi elleri değildi , şükretmeyecekler mi?
“Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun ve güzel şeylerden dilediğiniz gibi yararlanın: ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zarara uğrarsınız ve haddi aşarsınız/zalimlerden olursunuz.” : Araf 19
“Onlar, yazılı ve şifahî bilgileri, sünneti içeren Tevrat’ın ve İncil’in hükümlerini açıklayarak yerine getirseler, Rablerinden kendilerine indirilenleri, Kur’ân’ı gereğince uygulamış olsalardı, hem üstlerindeki, hem de ayaklarının altındaki nimetlerden bol bol yerlerdi. Onların arasında mûtedil tutkun, yetişmiş, maksada ulaştıran hak yolu tutan, ehl-i tevhid olan bir cemaat da var. Onlardan çoğunun işledikleri ameller ne kadar kötüdür.” : Maide 66
İnsan toprağı işleyebilir ve tohum ekebilir, ancak doğanın üretici güçleri insan eliyle yapılmadı. Bunlar, Allah’ın eseri ve sanatıdır ve Allah’ın kulları üzerindeki takdirinin delilleridir.
- Yerin bitirdiklerinden, nefislerinden ve daha bilmedikleri diğer şeylerden çift çift yaratan Allah’ın şanı ne yücedir.
Bir yandan evrende yeni galaksiler doğar, yıldızlar kıvılcımlar saçarak gökyüzünü doldururken, bir yandan da yeryüzünde ve belki bizim hiç bilmediğimiz başka âlemlerde yeni varlıklar yaratılır, hayat çoğalır. Cinsiyetin gizemi insanla sınırlı değildir; hayvanlarda, bitkilerde ve daha bilmediğimiz nice varlıkta yaşar bu sır. Doğada her şeyin bir karşıtı vardır; tıpkı pozitifle negatif elektrik gibi. Atomun kalbinde bile bu denge yatar; pozitif yüklü çekirdek, etrafında dönen negatif yüklü elektronlarla sarılmıştır. Maddenin ta kendisi, bu zıtlıkların bir araya gelmesiyle ayakta durur. Her şey karşıtıyla bir bütündür; hayatın özü, bu karşıtların dansında gizlidir.
-
Ve Gece onlar için bir ayettir: Biz orada o günden uzaklaşırız da bir bakarız ki onlar karanlığa gömülürler.
Çevremizdeki fiziksel dünyadan en derin ruhsal gerçekleri öğrenebiliriz.
-
Ve güneş, kendisi için belirlenmiş bir süreye kadar kendi yolunda/yörüngesinde döner/hareket eder: bu, mutlak güç sahibi, her şeyi bilen O’nun takdiridir.
Kaderden gelen ‘takdir’ sözü, aslında her şeyin ince bir ölçüye, bir düzene bağlandığını anlatır. Tabiat kanunları, değişmez ölçüler, yani sünnetullah, işte bu takdirle belirlenmiştir. Ay ve Güneş’in gökyüzünde çizdiği yollar, yıldızların yörüngesi, göklerin düzeni, her şey Allah’ın öngördüğü bir denge, bir ölçüyle işler. Yüzyıllar önce Kur’an, bugünün teleskoplarının ortaya koyduğu o büyük gerçeğe, Dünya’nın da Güneş’in de hareketsiz olmadığını, sürekli bir akış ve hareket içinde olduğunu işaret etmişti. Her şey, ince bir hesapla, Allah’ın takdir ettiği bu sonsuz düzen içinde yolunu bulur.
“Her ilâhî haberin, ilâhî cezanın kararlaştırılmış bir zamanı, gerçekleşeceği bir yeri vardır. Yakında siz de olacakları ve haber verdiğimiz şeylerin gerçekleştiğini öğreneceksiniz.” : Enam 67
Sonra Şeytan onların ayaklarını bahçeden kaydırdı ve içinde bulundukları saadet, mutluluk halinden çıkardı. Dedik ki: “Ey insanlar, aranızda düşmanlık olarak inin. Bir süre için meskeniniz ve geçim kaynağınız yeryüzünde olacaktır.” : Bakara 36
- Ve Ay’ı, hurma sapının eski ve kurumuş alt kısmı gibi geri dönene kadar geçeceği konaklar belirledik.
Ayın her gece gökte izlediği o yol, kadim göklerin 28 bölümlük Zodyak hattında ilerler. Yeni ay çıkar, o incecik gümüş yay gökte boy gösterir, sonra yavaş yavaş dolgunlaşır, büyür. Her gece başka bir konağa varır, evreden evreye geçer. Derken, kaybolmaya başlar, incelir, soluklaşır; tıpkı eski bir hurma dalının kıvrık, incecik bir sapı gibi görünür ve sonunda kaybolur. Bu seyir, göklerde yazılı kadim bir yolculuktur; Ay, Allah’ın takdiriyle, gökyüzünde gece gece iz sürdüğü bu yolculukta her gece başka bir şekle bürünür, insan gözüne her seferinde başka bir yüzünü gösterir.
- Güneş’in Ay’a yetişmesi caiz değildir, Gece de Gündüzü geçemez: Her biri sadece kendi yörüngesinde Kanuna göre yüzer.
Kur’an, insanın bakışını göklere, uzayın derinliklerine çevirir; güneşin doğuşu, batışı, Ay’ın her gece yenilenen yüzü, gece ile gündüzün sessiz devriyle, büyük bir düzeni işaret eder. Fakat o tespih, o büyük hareket yalnız göklerin işi değildir. Yeryüzünde de taş, toprak, ağaç, çiçek, hayvan, hatta dağların sessiz çığlığıyla bile bir tespih, bir zikir vardır. Her şey, kendi halince, kendine özgü diliyle Allah’ı anar. Göklerde ve yerde her zerre, büyük bir ahenkle, Allah’ın takdir ettiği o sonsuz düzen içinde işleyip durur.
“Görmedin mi, göklerdeki ve yerdeki şuurlular da bölük bölük olmuş kuşlar da Allah’ı tespih etmektedir. Her biri kendine özgü namazını/duasını, kendine özgü tespihini bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilmektedir. Göklerin ve yerin mülkü/yönetimi Allah’ındır! Dönüş Allah’adır! :Nur 41-43
Bir düşünün ki, gökyüzündeki tüm varlıklar, yıldızlar, gezegenler, hepsi bir tespih hâlinde yüzüp dururlar. Güneş ve Ay’ın hareketleri bu tespihin parçasıdır; biri doğar, öbürü batar, fakat birbirlerini asla yakalayamazlar. Güneş kendi yolunda ilerlerken, Ay ona asla yetişemez. Zodyak kuşağında her biri kendi rotasında, büyük bir düzenin içinde yüzer gibi döner, ama hiçbiri diğerinin yoluna çıkmaz, çakışmaz.
Güneş ile Ay yan yana geldiğinde güneş tutulması olur, zıt tarafta durduklarında ise ay tutulması; fakat ne olursa olsun, her biri kendi yerini bilir. Bu göklerin kanunu, Allah’ın takdiridir. Tıpkı gece ile gündüz gibi, biri biter, diğeri başlar; zıtlıkları vardır, ama uyumları bozulmaz. Gökteki her gezegen, yıldız, hepsi Allah’ın emriyle, pürüzsüz, kendi yuvarlak rotalarında yüzercesine döner durur. Bu hareket, göklerdeki sonsuz düzenin ve yüce yaratıcının işidir; insan bakıp da anlamasını bilirse, gökteki bu akışın sırrı apaçık görünür.
“O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri kendi yörüngesinde hareket etmekte, yüzmekte, dolaşmaktadır.” : Enbiya 33
- Onlar için bir ibret/ayet de, onların soyunu/ırklarını selde dolu bir gemide taşımamızdır.
İnsanın yaşamına yakından dokunan, Zaman aracılığıyla, geçmiş tarihinde ve kendi kişisel deneyiminde yansıtılan başka İşaretler de vardır.
- Biz onlar için bindikleri benzer gemiler yarattık.
İnsanoğlu, sudan ağır olan o görkemli gemileri yapıp denizlere salmasaydı, suların kudreti karşısında güven içinde yol almak mümkün olmazdı. Yine de o devasa gemiler, denizlerde bir başka mucize gibi süzülür; hem insanı hem yükünü, fırtınalara karşı koruyup durur.
Eğer Allah, insana denizleri aşmayı, havaları geçmeyi sağlayan aklı ve hüneri bahşetmeseydi, doğanın sert kanunları karşısında insan, ne dalgaları yarıp ilerleyebilir ne de göklere yükselebilirdi.
- Dileseydik, Onları boğardık: O zaman feryatlarını işitecek bir yardımcı olmaz ve onlar kurtarılamazlardı.
- Ancak, Bizden bir rahmet ve bir müddete kadar onlara hizmet için bir dünya menfaati müstesna.
“Allah, evlerinizi, sizin için bir huzur ve sükûn yeri haline getirdi. Sizin için, hayvanların derilerinden, gerek yolculuğunuzda, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler, çadırlar; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından, bir süre faydalanacağınız giyim ve ev eşyası, ticaret malı elde etmenizi sağladı.” : Nahl 80
Allah, doğadaki o eşsiz mucizeleri ve insana bahşettiği beceri ile aklın ürettiği nimetleri insanın eline sunmuştur. Bu nimetler olmasaydı, insanın karada, denizde ve gökte güvenle varlık bulması neredeyse imkânsız olurdu.
İnsanın kendi hataları yüzünden yok olup gitmesinin önündeki tek engel ise, Allah’ın rahmetidir. Ancak insan, bu lütufların kalıcı olduğunu sanmamalıdır; bunlar, yalnızca bu imtihan dünyasında, Allah’ın Büyük Planı çerçevesinde geçici bir süre için verilmiştir.
- Onlara: “Önünüzdekilerden ve sizin arkanızda olacaklardan korkun ki, rahmete eresiniz” denildiğinde, yüz çevirirler.
İnsan, ardında bıraktıklarını da önündekileri de iyi düşünmeli, geçmişin izleriyle geleceğin gölgelerine/sonuçlarına karşı daima tetikte olmalıdır.
Zira insan dediğin, geçmişle gelecek arasında sıkışıp kalan, kendisinden bahsedildiğinde bile akıp giden o gelip geçici ânın içinde yaşıyor. Tüm ömrüne şöyle bir bakıp, gerçek yolculuğuna, ahirete hazırlanmalıdır.
Eğer bu yolu seçerse, Allah rahmet sahibidir; bağışlar, insanı daha güzel bir geleceğe hazırlamak için güç verir. Ama böylesi derin bir öğreti, dünya nimetlerine gömülmüş olanların gözüne batır. Onlar, bu sözlerden sıkılıp kendi zararlarına dönüp giderler.
- Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmezki de/gelmesinde ondan yüz çevirmesinler.
Allah’ın âyetleri, O’nun engin kainatında, yeryüzünde, doğanın içinde, insanın kalbinin derinliklerinde ve peygamberleri aracılığıyla indirdiği vahiylerde saklıdır. Ancak bazıları, sanki gözlerini kaybetmiş de ışığa sırtını dönmüş gibi, bu hakikatlerin tümünden yüz çevirirler.
- Ve kendilerine, “Allah’ın size verdiği rızıklardan harcayın” denildiğinde, kâfirler, inananlara: “Allah dileseydi doyuracağı/bağışlayacağı kimseleri mi doyuracağız? Kendisi beslerdi/doyururdu – Siz apaçık bir sapıklıktan başka bir şey içinde değilsiniz.”
” De ki, ‘Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da harcanır-biter korkusuyla cimri davranırdınız.’ İnsan çok cimridir.” :İsra 100
“Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Kendilerine fazla verilenler, azıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?” :Nahl 71
İyilikle seslenenlerin sözleri bencillere de ulaşır belki, ama benciller sadece kendilerini düşünür, böyle sözlere küçümsemeyle güler geçerler. Kalpleri, başkalarına bir yer açamayacak kadar kendi benlikleriyle doludur. Bu bencilliğin ardında kibir vardır, küfür vardır: Kendilerini üstün görür, başkalarının dertlerini Allah’a yükleyerek Allah’a iftira ederler.
Öyle ki, Müminlerin yolunu yanlış gösterip, her fırsatta onları kötü duruma düşürmeye çabalarlar; tüm insanların bu dünyada sınandığını, gözetildiğini unutur, kendilerince rahat ederler.
Nankörlerin bu tavrı, ihtiyaç sahiplerinin halini Allah’ın belirlediği bir yazgı gibi gösterme çabasında ortaya çıkar; böylece kendi sorumluluklarını sırtlarından atarlar. Kur’an, böylesi zihniyetlerin savsaklama gerekçesini şöyle dile getirir: Paylaşmak istemeyenler, “Allah onlara vermemiş, biz mi vereceğiz? Allah dileseydi onlara da verirdi!” derler.
Oysa toplumda da dünyada da yoksulluğun sebebi Allah değil, insandır. Yoksullar, Allah’ın gazabına uğradıkları için değil, hakları gasp edildiği, paylaşımdan mahrum bırakıldıkları için o haldedir. Bu dünyada Allah’ın insana zulmü değil, insanın insana zulmü vardır. Bu zulmü bitirmek de insana düşer. Bunun yolu ise zulme seyirci kalmak değil, ona karşı savaş açmaktır.
İnsana düşen, haksızlıkları Allah’a yüklemek yerine Allah’a güvenip elindeki nimetten başkalarına pay vermektir. Çünkü sürekli yığan, kendini doldurmakla uğraşan insanın içindeki o doymazlık fırtınası, hayatını zehir eder, kendi yolunu tıkayan da kendi olur.
Kur’an, rızıkta eşitlik ilkesini, gıdalanmanın herkes için sağlanması gereken bir hak olduğunu vurgular; bu ilkeye aykırı bir dünya düzeninin Yaratıcı’nın iradesine ters düştüğünü anlatır. İslam dünyası, hayata, insana, toplumsal düzene ve paylaşıma böyle bakan bu kitabın öğretilerini ne kadar yaşatıyor, bir kere daha sorgulamak gerekir.
- Ayrıca, “Söylediğiniz doğruysa, bu vaad ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.
Sadece inancı reddetmekle kalmıyorlar, aynı zamanda iman eden insanlarla yalan söylüyormuşçasına alay ederler.
- Onlar bir tek patlamadan başka bir şey beklemeyecekler: O, onları henüz kendi aralarında tartışırken yakalayacak!
Kıyamet, beklediğinden daha çabuk kopacak; tam da iman meselelerinde çekişip dururken, hayatın sana sunduğu fırsatları elden kaçırmışken, vakit dolacak. Bir bakacaksın, sana yakın, değerli sandığın, elini uzatıp yardım isteyebileceğini düşündüğün herkesten koparılmışsın; uzaklara savrulmuşsun.
O an geldiğinde, yalnızca yaptıkların ve yapamadıklarınla baş başa kalacaksın.
- O halde onların işlerini iradeleri ile halletmeleri ve kendi kavimlerine dönmeleri imkanları yoktur!/ O zaman ne işlerini iradeleri ile halletmeleri ne de kendi kavimlerine dönmeleri mümkün olmayacaktır!
- Sûr çalınacak, işte o zaman! kabirlerden insanlar Rablerine koşacaklar!
“O gökleri ve yeri gerekçeli, hikmete dayalı, doğru, hesaplı bir düzen içinde yaratandır.
“Ol” buyuracağı gün her şey sünnetullaha uygunluk içinde süratle olur.
O’nun sözü haktır, doğrudur, gerçektir.
Sûra üfürüldüğü gün mülk, devlet ve hükümranlık O’nundur.
Fizik ve bilgi alanı ötesini, gayb âlemini ve görülen âlemi bilendir. O hikmet sahibi ve hükümrandır, gizli-açık her şeyden haberdardır.” : Enam 73
“Sûra üfürüleceği, sorumluluk derecelerinize göre organize guruplar halinde geleceğiniz bir gündür.” : Nebe 18
- Derler ki: “Ah! Vay halimize! Bizi yataklarımızdan kim kaldırdı?”…Bir ses: “İşte Rahmân Allah’ın vaad ettiği budur. Elçilerin sözü doğruydu!”
Ayetlerde görüldüğü gibi, Allah yeniden diriltmeden önce kabirlerdekiler ölüdür. Yeniden diriltildiklerinde ise, bir şaşkınlık ve sersemlik içinde gözlerini açacak, kendilerini bambaşka bir âlemde bulacaklar. Zamanla, hafızaları ve kişilikleri geri gelmeye başlayacak; geçmişin anıları, ahiretin gerçekliğiyle yavaş yavaş örtüşecek.
Allah’ın rahmetiyle onlara, bu hayat yolculuğunda elçileri aracılığıyla bildirilenlerin ne kadar doğru olduğu, bir zamanlar tuhaf ve uzak gelen o sözlerin şimdi hüküm anıyla nasıl da gerçeğe dönüştüğü gösterilecek. Allah’ın vaadi, önlerinde tüm ihtişamıyla yerini bulacak.
- Tek bir Patlama/Sarsıntıdan fazlası olmayacak, işte o zaman ! hepsi Huzurumuza çıkarılacaklardır!
Burada bildiğimiz şekliyle Zaman ve Uzay kavramı artık olmayacak. Bütün toplanma göz açıp kapayıncaya kadar olacak.
“Diriltmek için kesinlikle bir tek emir, bir komut yetecek. Derhal onların gözleri açılacak.” : Saffat 19
- O gün, hiç kimseye zerre kadar zulmedilmez ve size ancak geçmiş amellerinizin karşılığı verilir.
İnsanın, bu dünya serüveninin sonunda hesaba çekileceği ahiret ya da haşir günü, tüm amellerin döküm günüdür; işte o gün, evrensel terazinin bütün kayıtları önüne serilecektir.
O yargı, en yüce Adalet ve Lütuf ölçülerine göre yapılacaktır. Doğru yolda olanlar, hak ettiklerinden çok daha fazlasıyla ödüllendirilecek, hiçbir erdem karşılıksız bırakılmayacaktır. Suçlular ise, geçmişin yüklediği günahlarından başka bir ceza görmeyecekler.
“Kimler işlediği iyi amellerle Allah’ın huzuruna gelirse, onlara daha iyisi verilir. Kimler de işledikleri kötü amellerle gelirse, kötülük yapanlar, ancak işlemeye devam ettikleri ameller kadarıyla cezalandırılacaklar.” : Kasas 84
- Muhakkak ki cennet ehli, o gün yaptıklarından dolayı sevinç duyacaklardır.
Cennetteki mutluluk, insanı yormadan, bitmeyen bir sevinç içinde olacak; ne yaparsa yapsın, her iş, saf bir neşe kaynağına dönüşecek.
Cennet ehlinin uğraşları asla bıkkınlık vermeyecek, yorgunluk getirmeyecek. Her an, insanın içini serinleten, gönlünü eğlendiren bir huzur ve ferahlıkla dolacak.
- Onlar ve ortakları/dostları, serin gölgelikler içinde, tahtlara yaslanmış olarak bulunurlar.
Cennetteki neşe ve mutluluk, tek başına yaşanmaz; ruhani bir aşkın ya da ebedi bir beraberliğin içtenliğiyle, yan yana oturmuş dostlar ve sevdikler arasında paylaşılır. Huzur ve sükûnet tahtlarıyla çevrelenmiş, gölgelerin serinliğiyle sarıp sarmalayan o mutluluk evlerinde, her şey insanın yüreğine dinginlik verir.
- Onlar için her türlü meyve keyfi vardır; istedikleri her şeye sahip olacaklar;
Cennet halkının canlarının istediği her şey, herhangi bir kısıtlama olmaksızın kendilerine sunulacaktır.
Müzisyenin cenneti müzikle dolu olacak; matematikçininki matematiksel simetri ve mükemmellikle dolu olacak; sanatçınınki biçim güzelliğiyle dolu olacak…
-
“Barış!” – Rahman olan Rabbinden bir selam!
Rahman olan Allah’tan, mutluluğun en yüksek mertebesine, mistik “Barış!” selamına ulaşırız.
“Onların oradaki nihâî sözleri, bütün duaları ve nidâları:
“Allah’ım, seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!” sözleridir. Orada birbirleriyle karşılaştıkça mutluluk dilekleri ise:
“Selâm size, selâmette olun, siz selâmete erdiniz” dir. Onların dualarının sonu da:
“Hamdolsun, âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi Allah’a” dır.” : Yunus 10
Sözler, nihai Hedefe ulaşılmasını özetler. Çünkü en Yüce Olan’ın doğasını açıklar – O sadece Sevgi dolu bir Rab değil, aynı zamanda yüce ihtişamı Merhamet, Barış ve Uyum olan bir Rab’dir!
- “Ve ey günahkârlar! Bugün birbirinizden ayrılın!
Âyet, basamak basamak, bizi günahkarların içinde bulunduğu halleri düşünmeye davet eder. İlk olarak, onların içine düştükleri karanlık ve yalnız duruma dikkat çeker.
Kıyamet gününde, artık Allah’ın yakınlığında olma ya da bu yakınlığın sağladığı manevi huzurdan faydalanma şansları kalmayacaktır.
O gün, en belirgin özelliğiyle bir ayrılık günüdür; deneme süresi sona erdiğinde, her ruh kendi öz gerçekliğini bulur ve layık olduğu yere varır.
- “Ey Âdemoğulları, ben size emretmedim mi? Şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin için apaçık bir düşmandı.
Günahkârlar için bir öfke değil, derin bir keder, acı dolu bir sitem vardır burada.
Çünkü Adem, bir vakit tövbe etmiş ve affedilmişti; onun soyundan gelen herkese yüce bir kader kapısı açılmıştı.
Rahman olan Allah, insanı düşman belleyen şeytanın sinsice kurduğu tuzaklara karşı, çağlar boyunca insanlığı uyarmış durmuştu. Allah’ın lütfu, bu tuzaklardan her daim kurtulmaya bir el uzatmış; herkesin çıkış yolu hep açık kalmıştı.
- “Doğru yol bu olduğu için Bana kulluk etmeniz gerekirdi.
Onlara müspet bir yol gösterilmişti: Dosdoğru yol, Allah’ın rahmetine mazhar olanların yolları, onları kazadan kurtaracak ip, saldırılardan kurtaracak kalkan, Allah’a yakınlık kapısının anahtarı.
- “Fakat o, sizden büyük bir topluluğu saptırdı. Öyleyse anlamadınız/anlayamadınız mı?
Onlara akıl ve irade verildiğine işaret edilir, böylece akıllarını işleterek kendi seçimleri aracılığıyla kendi çıkarlarına dair en iyi şekilde hükmedebilirlerdi, ancak yine de bu yeteneklere ihanet ettiler veya kötüye kullandılar ve şanslarını kasten yok ettiler!
Ve sadece bazısı değil, çoğu! Rablerinin onlara bahşettiği bireysel ilgiye rağmen topluca/toptan mahvoldular!
- “İşte bu, hakkında defalarca uyarıldığınız cehennemdir.
Artık Gerçek çıplak ve apaçık bir şekilde önlerindedir.
- “Hakk’ı hakikati ısrarla yalanladığınız için, bugün ateşe sarılın.”
Tüm öğretileri, irşatları ve uyarıları bile bile ve ısrarla reddettikleri için, artık kendi fiillerinin bir sonucu olan azap ateşini yaşamaları söylenmektedir.
- O gün ağızlarına mühür vuracağız. Ama elleri bizimle konuşacak, ayakları da yaptıklarına şahitlik edecek.
Şimdi şaşkına dönecek, konuşamayacak veya herhangi bir savunma sunamayacaklar. Kendi elleri ve ayakları onlara karşı konuşacak, tanıklık yapacak.
“Nihayet Cehenneme geldiklerinde, kulakları, gözleri, tenleri, tenasül organları, aleyhlerine şâhitlik ederler. İşlemeye devam ettikleri günahları anlatırlar.
Onlar tenlerine, tenasül organlarına,
“Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?” derler. Tenleri, tenasül organları:
“Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. Sizi de ilk yaratırken konuşma kabiliyetiyle O yarattı. O’nun huzuruna getirilerek hesaba çekileceksiniz.” derler.” : Fussilet 20-21
- Dileseydik, Onların gözlerini mutlaka kör ederdik; o zaman Yol için el yordamıyla koşmaları gerekirdi, ama nasıl görebilirlerdi?
Allah, insana sınırlı hür iradesini veya seçme yetkisini vermeyi amaçlamasaydı, durum farklı olurdu: Uygulanabilecek hiçbir ahlaki sorumluluk olmazdı. Görmeleri ve akılları olmayabilirdi ve görmedikleri ve anlamadıkları için suçlanamazlardı.
- Ve eğer dileseydik, onları yerlerinde kalacak şekilde değiştirirdik; o zaman hareket edemezler ve hatadan sonra geri dönemezlerdi.
Allah’ın Planı, insanlara sınırsız bir seçim hakkı, özgür bir irade bahşetmeseydi, onları çok başka türlü yaratabilir; belki de bir ağacın dallarında sabit duran yapraklar gibi, değişmeye ve ilerlemeye kapalı, durağan varlıklara çevirebilirdi.
Ama o zaman insan, önünde açılan bu büyük doruklara ulaşamaz, yolunu şaşırdığında tövbe edip merhamet kapısından dönemez, yeniden yükseliş yoluna adım atamazdı.
İşte Allah’ın planı, tüm bu ayrıcalıkları insana vermek ve insana bu yükü yüklemekti; insan da bu ayrıcalıkların getirdiği sorumluluğu omuzlamak zorundaydı.
- Kime uzun ömür verirsek, onun tabiatını tersine çeviririz: Hâlâ anlamazlar mı/akıllarını işletmediler mi?
Kur’an’ın en çok sorduğu soru aklın işletilmesiyle ilgili sorudur. Kur’an’ın, kullanımına sınır koymadığı tek değer akıl ve onun temel üretimi olan ilimdir.
“Yemin olsun tan yerinin ağarma vaktine, on geceye, çifte ve teke, yola koyulduğu zaman geceye. Nasıl; bunlarda, akıl sahibi için bir yemin var, değil mi?” :Fecr 1-5
Allah ile her şey mümkündür. İnsanın bugünkü doğasının değişebileceğinden şüpheniz varsa, onun hayat boyu geçirdiği değişimlere bir bakın.
Çocukken bambaşkadır; zamanla büyür, gelişir, yüreğinde cesaret, cüret, fethetme arzusu yeşerir. Sonra yaşlılıkla birlikte bunlar silikleşir; gururla dimdik yürüyen adamın sırtı eğilir, gücü azalır, ikinci bir çocukluğa döner.
İnsanın yolculuğu işte böyledir; Allah’ın elinde bu değişim hep mümkündür.
- Biz Peygambere şiir öğretmedik, şiir ona da uygun düşmez: Bu, bir Mesaj ve apaçık bir Kur’an’dan başka bir şey değildir:
Yaratıcı Kudret’in, saf bilgi kaynağından beslediği, insanın kendi hüneriyle bulandıramayacağı kadar berrak olan nebi, şiirin kelime oyunlarına, duygusal cilvelerine tenezzül etmez.
Kur’an’ın şiiri aşan gücü, sadece sözündeki güzellikte değil, içindeki derinlik, zenginlik ve sağlam bir tutarlılıkta gizlidir.
Kur’an, her sayfasında, her kelimesinde bir uyarılar kitabı olduğunu yeniden ve yeniden hatırlatır bize. .
“Akılsızlar, şaşkınlar, müşrikler, hain düşünceler taşıyan azgınlar, hak yoldan uzaklaşarak bozuk düzeni, helâki tercih edenler şâirlerin peşinden giderler.” : Şuara 224
- Diri olanlara öğüt vermesi ve Hakkı inkâr edenlere karşı suçlamanın ispat edilmesi için.
“Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmedikleri için, aleyhlerinde gerekçeli hükümleri gerçekleşmiş olan liderler, güç ve iktidar sahipleri:
“Rabbimiz, şunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, onları da öylece azdırdık. Onların suçlarıyla ilgimiz olmadığını arz eder, sana sığınırız. Onlar, aslında, bizlere de tapmıyorlardı.” derler.” : Kasas 63
Dini dilde, maneviyatı anlamayanlar için, yaşamla ölüm arasında pek de bir fark yoktur. Çünkü manen diri olanların kalbine Allah’ın mesajı işleyip kök salar.
İnsanlar kendilerine öğüt ve ikaz verildikten sonra Hakk’a ve İman’a sırt çevirirlerse, bile bile isyan ettiklerini açık ederler ve cehalet ya da dalgınlıkla kendilerini savunamazlar.
Mezarda Yasin veya İhlas okunmasına dair hadislerin uydurma olduğu açıktır; çünkü bu mesaj diriler içindir. Kur’an, diri olanları uyaran bir tanıklık belgesidir; ölülere değil. O, hayat kitabıdır, fakat onu hayatın kitabı olarak anlamakta güçlük çekiyor olmamız bir gerçeği gözler önüne serer. Kur’an, sanki ölülerin ardından okunacak bir kitapmış gibi belletilmiş, içindeki sözler dahi anlamaya değer bulunmadan ölülerin ardı sıra tekrarlanır olmuştur.
Özellikle Yasin Suresi’nin ölülerin ardından okunması gelenektendir; ama düşünmek gerekir, Yasin’in içinde verilen ayet aslında hayatı anlamaya çağırır. Kur’an’ı ne zaman gerçekten anlayacağız?
Kur’an, ölüler için değil, yaşayan ve diri kalmak isteyenler için bir yol rehberidir. Çünkü artık ölmüş olan birinin doğru yolu bulması mümkün değildir. Kur’an’ın, hayatta olanı uyarmak için indirildiği apaçık belirtilmiştir.
Gel gör ki, bir yandan ölülerin ardından Yasin okuma işini bir kazanca dönüştürenler, öte yandan kendi okudukları Yasin Suresi’nden bihaber yaşarlar.
- Görmüyorlar mı ki, onlar için -elimizin biçimlendirdiği şeylerden- onların egemenliği altında bulunan hayvanları biz yaratmışızdır.
İnsan, yaptığı amellerle yaratıcının işine katılır; kâinat içinde, sürekli faaliyette olan bir “benlik” olur.
Bu açıdan bakınca, insan, ameliyle Yaratıcı’nın kudretinin ve evrenin büyük bütününün bir parçasına dönüşür. Kur’an, Allah’ın bizim amellerimizi hem kuşattığını hem de yarattığını söyleyerek bu derinliği anlatır.
İnsan, işlediği ameli Yaratıcı’nın iradesine uygun şekilde şekillendirirse, mutlu ve güzel bir dünyanın kurulmasında kendine yer açar.
- Ve onları kullanımlarına boyun eğdirdiğimizi mi? bazıları onları taşır ve bazılarını yerler:
Allah’ın diğer ayetlerine karşı kör olsalar bile, Allah’ın rahmetinden pek çok fayda görebildikleri hayatın en basit ve sade şeylerini herhalde en azından gözlemleyebilirler.
- Bundan başka başka yararları da vardır ve süt içirirler. O zaman şükretmeyecekler mi?
Allah, bir lütuf olarak hayvanları bize boyun eğdirmiş ve kendilerinden yararlanabileceğimiz birçok güzellikle donatmıştır.
“Gerçekten süt veren hayvanlarda da sizin için ibretler vardır. Zira, onların karınlarından, bağırsak içeriği, sindirim artığı ile kan arasındaki oluşumdan gelen, içmek isteyenlere, içimi kolay hâlis bir süt içiriyoruz.” : Nahl 66
“Allah, evlerinizi, sizin için bir huzur ve sükûn yeri haline getirdi. Sizin için, hayvanların derilerinden, gerek yolculuğunuzda, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler, çadırlar; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından, bir süre faydalanacağınız giyim ve ev eşyası, ticaret malı elde etmenizi sağladı.” : Nahl 80
- Yine de onlar, kendilerine yardım edilir ümidiyle Allah’tan başka ilâhlar edinirler!
Bütün bu nimetleri size bahşediyoruz, ama siz her şeyi Veren’den yüz çeviriyorsunuz ve kendi boş hayal gücünüzün peşinden koşuyorsunuz!
- Onlara yardım etmeye güç yetiremezler: fakat onlar, mahkûm edilecek bir bölük olarak Hesap Kürsümüzün önüne çıkarılacaklardır.
İnsan, kendisine bahşedilen tüm iyiliklerin kaynağı olan gerçek Tanrı’yı unutmaya, ondan uzaklaşmaya meyillidir; kahramanların, insanların, soyut şeylerin, batıl inançların ya da kendi bencil arzularının suret bulmuş tanrılarını takip etmeye yatkındır.
Ama bâtıl olan her ne varsa, bir gün Allah’ın Hüküm Kürsüsü önüne çıkarılacak, orada yüzleşecek ve hükmünü alacaktır. Bâtıla tapanlar ise, tuttukları yolun bölüğü olarak anılacak ve hak ettikleri şekilde kınanacaklardır.
- O halde onların sözleri seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da biliriz.
Eğer insanlar Allah’ı inkar edecek kadar akılsızlarsa, Allah’a inananlar buna üzülmesin. Onlar görevlerini yapmalı, gerisini Allah’a bırakmalıdırlar. Allah, kötüleri yönlendiren tüm açık ve gizli saikleri bilir ve O’nun Planı, herhangi bir zamanda, vaziyette görünüm aksini gösterse de, eninde sonunda galip gelecektir.
- İnsan, kendisini nutfeden yarattığımızı görmez mi? Hâlâ bak! apaçık bir düşman olarak öne çıkıyor!
Bir yanda Allah’ın sonsuz büyüklüğü ve rahmeti, diğer yanda ise uçsuz bucaksız varlık denizinde bir damladan bile küçük, cılız mı cılız bir varlık olan insan… Hal böyleyken, insanın isyanı, inadı, budalalığı gerçekten şaşırtıcıdır.
Ve yine de insan, Yaratan’ıyla karşı karşıya gelip onunla tartışmaya cüret edecek kadar küstahtır.
- Ve O, Bizim için benzetmeler yapıyor da kendi aslını/kökenini ve Yaratılışını unutuyor: “Kuru kemikleri ve çürümüş kemikleri kim diriltebilir?” diyor.
Bazı kimseler ahirette tekrardan yaratılış konusunda şüphe ve tereddüt etmektedir. Her şeyi yoktan yaratan Allah’ın biz öldükten, evrenin sonu olan o saat geldikten sonra bizi tekrar yaratması son derece kolaydır. Tüm evreni, yaşamı ve canlı cansız her şeyi yaratanın Allah olduğunu kavrayabilen bir insan için tekrardan dirilişi kavramak zor değildir.
- De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecektir! Çünkü O, yaratmanın her türlüsünü hakkıyla bilendir!”
Allah’ın yaratma sanatı, doğanın her evresinde kendini göstermekte ve her dakika, her saniye çalışmaktadır. İnsan kendini ve elinin altındakileri ne kadar çok anlarsa, bunu o kadar çok fark eder.
- “Sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkaran O’dur, bir bakın, onunla kendi ateşinizi tutuşturuyorsunuz!
- “Gökleri ve yeri yaratan, bunların benzerini yaratmaya kadir değil midir?” – Evet, gerçekten! çünkü O, hüner ve ilim sahibi sonsuz Yüce Yaratıcı’dır!
Hallâk: Yaratışı sürekli olan.
“Sizin yeniden yaratılmanız mı daha zor, yoksa Allah’ın yükseltip düzenleyerek tavan olarak inşa ettiği göğün yaratılması mı?” : Naziat 27
Allah, gökleri ve yeri, içindeki her canlıyla birlikte yaratmıştır; ve öyle bir kudreti vardır ki bu sonsuz âlemler gibi daha nice âlemler yaratabilir.
Sizi ahirette diriltmek mi? Onun için bu, bir anlık iştir, küçük bir mesele!
- Muhakkak O bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri “ol”dur ve hemen oluverir!
Ve O’nun yaratması zamana, alete, vasıtaya, şarta bağlı değildir. Varoluş O’nun İradesine, Planına, Niyetine göre bekler. Bir şeyi dilediği an, O’nun Sözü veya Emri olur ve o şey hemen var olur.
“Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, onun için söyleyecek sözümüz sadece:
“Ol” buyurmaktan ibarettir. O süratle olur.” : Nahl 40
83. O halde her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’a hamd olsun: ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz.
Her şey Allah tarafından yaratılmıştır; O’nun tarafından korunur; ve O’na dönecektir. Ancak insanı özel olarak ilgilendiren nokta, insanın da Allah’a döndürüleceği ve yalnız ve yalnızca O’na hesap vereceğidir. Bu Mesaj Vahyin özüdür; ahiretin anlamını açıklar.
Ya-Sin, Abbreviated Letters.
In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
1. Ya-Sin.
-
By the Koran, Full of Wisdom, —
-
Thou art indeed one of the apostles,
-
On a Straight Way.
-
It is a Revelation sent down by (Him) the Exalted in Might,
Most Merciful,
- In order that thou mayest admonish a people, whose fathers
had received no admonition, and who therefore remain heedless
(of the Signs of Allah).
- The Word is proved true against the greater part of them: For
they do not believe.
- We have put yokes round their necks right up to their chins,
so that their heads are forced up (and they cannot see).
- And We have put a bar in front of them and a bar behind them,
and further, We have covered them up; so that they cannot see.
- The same is it to them whether thou admonish them or thou do
not admonish them: They will not believe.
- Thou canst but admonish such a one as follows the Message
and fears the (Lord) Most Gracious, unseen: Give such a one,
therefore, good tidings of Forgiveness and a Reward most
generous.
- Verily We shall give life to the dead, and We record that
which they send before and that which they leave behind, and of
all things have We taken account in a clear Book (of evidence).
- Set forth to them, by way of a parable, the (story of) the
Companions of the City. Behold, there came apostles to it.
- When We (first) sent to them two apostles, they rejected
them: But We strengthen them with a third: They said, “Truly, we
have been sent on a mission to you.”
- The (people) said: “Ye are only men like ourselves; and
(Allah) Most Gracious sends no sort of revelation: Ye do nothing
but lie.”
- They said: “Our Lord doth know that we have been sent on a
mission to you:
-
“And our duty is only to proclaim the clear Message.”
-
The (people) said: “For us, we augur an evil omen from you:
If ye desist not, we will certainly stone you. And a grievous
punishment indeed will be inflicted on you by us.”
- They said: “Your evil omens are with yourselves: (Deem ye
this an evil omen) if ye are admonished? Nay, but ye are a
people transgressing all bounds!”
- Then there came running, from the farthest part of the City,
a man, saying, “O my People! Obey the apostles:
- “Obey those who ask no reward of you (for themselves), and
who have themselves received Guidance.
- “It would not be reasonable in me if I did not serve Him Who
created me, and to Whom ye shall (all) be brought back.
- “Shall I take (other) gods besides Him? If (Allah) Most
Gracious should intend some adversity for me, of no use whatever
will be their intercession for me, nor can they deliver me.
-
“I would indeed if I were to do so, be in manifest Error.
-
“For me, I have faith in the Lord of you (all): Listen,
then, to me!”
- It was said: “Enter thou the Garden.” He said: “Ah me! Would
that my People knew (what I know)! —
- “For that my Lord has granted me Forgiveness and has
enrolled me among those held in honor!”
- And We sent not down against his People, after him, any
hosts from heaven, nor was it needful for Us so to do.
- It was no more than a single mighty Blast, and behold! They
were (like ashes) quenched and silent.
- Ah! Alas for (My) servants! There comes not an apostle to
them but they mock him!
- See they not how many generations before them We destroyed?
Not to them will they return:
- But each one of them all–will be brought before Us (for
judgment).
- A Sign for them is the earth that is dead: We do give it
life, and produce grain therefrom, of which ye do eat.
- And We produce therein orchards with date palms and vines,
and We cause springs to gush forth therein:
- That they may enjoy the fruits of this (artistry): It was
not their hands that made this: Will they not then give thanks?
- Glory to Allah, Who created, in pairs, all things that the
earth produces, as well as their own (human) kind and (other)
things of which they have no knowledge.
- And a Sign for them is the Night: We withdraw therefrom the
Day, and behold they are plunged in darkness;
- And the sun runs his course for a period determined for him:
That is the decree of (Him), the Exalted in Might, the All-
Knowing.
- And the moon, We have measured for her mansions (to
traverse) till she returns like the old (and withered) lower
part of a date stalk.
- It is not permitted to the Sun to catch up the Moon, nor can
the Night outstrip the Day: Each (just) swims along in (its own)
orbit (according to Law).
- And a Sign for them is that We bore their race (through the
Flood) in the loaded Ark;
- And We have created for them similar (vessels) on which they
ride.
- If it were Our Will, We could drown them: Then would there
be no helper (to hear their cry), nor could they be delivered.
- Except by way of Mercy from Us, and by way of (worldly)
convenience (to serve them) for a time.
- When they are told, “Fear ye that which is before you and
that which will be after you, in order that ye may receive
Mercy,” (They turn back).
- Not a Sign comes to them from among the Signs of their Lord,
but they turn away therefrom.
- And when they are told, “Spend ye of (the bounties) with
which Allah has provided you,” the Unbelievers say to those who
believe: “Shall we then feed those whom, if Allah had so willed,
He would have fed, (Himself)? –Ye are in nothing but manifest
error.”
- Further, they say, “When will this promise (come to pass),
if what ye say is true?”
- They will not (have to) wait for aught but a single Blast:
It will seize them while they are yet disputing among
themselves!
- No (chance) will they then have, by will, to dispose (of
their affairs), nor to return to their own people!
- The trumpet shall be sounded when behold! From the
sepulchers (men) will rush forth to their Lord!
- They will say: “Ah! Woe unto us! Who hath raised us up from
our beds of repose?” (A voice will say:) “This is what (Allah)
Most Gracious had promised. And true was the word of the
apostles!”
- It will be no more than a single Blast, when lo! They will
all be brought up before Us!
- Then, on that Day, not a soul will be wronged in the least,
and ye shall but be repaid the meeds of your past Deeds.
- Verily the Companions of the Garden shall that Day have joy
in all that they do;
- They and their associates will be in cool groves of (cool)
shade, reclining on Thrones (of dignity);
- (Every) fruit (enjoyment) will be there for them; they shall
have whatever they call for;
-
“Peace!” –a Word (of salutation) from a Lord Most Merciful!
-
“And O ye in sin! Get ye apart this Day!
-
“Did I not enjoin on you, O ye children of Adam, that ye
should not worship Satan; for that he was to you an enemy
avowed? —
- “And that ye should Worship Me, (for that) this was the
Straight Way?
- “But he did lead astray a great multitude of you. Did ye
not, then, understand?
-
“This is the Hell of which ye were (repeatedly) warned!
-
“Embrace ye the (Fire) this Day, for that ye (persistently)
rejected (Truth).”
- That Day shall We set a seal on their mouths. But their
hands will speak to Us, and their feet bear witness, to all that
they did.
- If it had been Our Will, We could surely have blotted out
their eyes; then should they have run about groping for the
Path, but how could they have seen?
- And if it had been Our Will, We could have transformed them
(to remain) in their places; then should they have been unable
to move about, nor could they have returned (after error).
- If We grant long life to any, We cause him to be reversed in
nature: Will they not then understand?
- We have not instructed the (Prophet) in Poetry, nor is it
meet for him: This is no less than a Message and a Koran making
things clear:
- That it may give admonition to any (who are) alive, and that
the charge may be proved against those who reject (Truth).
- See they not that it is We Who have created for them—among
the things which Our hands have fashioned–cattle, which are
under their dominion? —
- And that We have subjected them to their (use)? Of them some
do carry them and some they eat:
- And they have (other) profits from them (besides), and they
get (milk) to drink. Will they not then be grateful?
- Yet they take (for worship) gods other than Allah, (hoping)
that they might be helped!
- They have not the power to help them: But they will be
brought up (before Our Judgment Seat) as a troop (to be
condemned).
- Let not their speech, then, grieve thee. Verily We know what
they hide as well as what they disclose.
- Doth not man see that it is We Who created him from sperm?
Yet behold! He (stands forth) as an open adversary!
- And he makes comparisons for Us, and forgets his own (origin
and) Creation: He says, “Who can give life to (dry) bones and
decomposed ones (at that)?”
- Say, “He will give them life Who created them for the first
time! For He is well-versed in every kind of creation! —
- “The same Who produces for you fire out of the green tree,
when behold! Ye kindle therewith (your own fires)!
- “Is not He Who created the heavens and the earth able to
create the like thereof?” –Yea, indeed! For He is the Creator
Supreme, of skill and knowledge (infinite)!
- Verily, when He intends a thing, His Command is, “Be”, and
it is!
- So glory to Him in Whose hands is the dominion of all
things: And to Him will ye be all brought back.
