← Listeye Dön

Taha Suresi

2025-04-20

kuranquranfurkan

Taha Suresi 20-45

Taha Suresi 20-45

SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA

  1. Ta-Ha.
  2. Biz sana Kur’an’ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik,

Allah’ın vahyi, insanı başına dert açan iki ana tehlikeye karşı uyarır: bencillik ve dar görüşlülük. Vahiy, bu zaafları dizginlemeye yönelir; bu da zalimleri öfkelendirir, daha çok zulmetmelerine, acımasızca alay etmelerine yol açar.

Vahiy, zulmedenlere bir uyarıdır; belki feyz alırlar. Müminler içinse, vahiy bir teselli, bir huzur kaynağıdır.

Peygamber aracılığıyla tüm insanlığa bildirildi ki Kur’an, zorluk için indirilmedi. Yine de “Kur’an anlaşılmaz, biz bunu çözemeyiz,” diyenler, farkında olmadan “Allah bu kitabı göndermiş ama ne dediğini açık edememiş,” demeye varırlar. Böyle düşünürken Kur’an’da geçen bunca ayeti görmezden gelirler. Oysa Rabbimiz, Kur’an’ın güçlük olsun diye değil; Allah’a derin bir sevgi ve saygı duyanlara öğüt olsun diye indirildiğini söyler.

Kur’an, Allah’tan gelmiştir; muhatabı ise insandır. Bu yüzden, her insanın aklına hitap edecek, onu düşündürecek ve anlaması için çaba gösterebileceği bir dille indirilmiştir.

  1. Ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olarak,-

Allah, Kur’an’ı zorluk olsun diye değil, ona içten bir sevgi ve derin bir saygı duyan kulları için işleri kolaylaştıran bir öğüt olarak indirmiştir.

Kur’an, katı kurallar ve yasaklar yığını değildir; insanlığı zora sokmak, daraltmak, sıkıştırmak için gelmemiştir. Kur’an, yol gösterir; yolları kapatan değil, yol açan, insanın içindeki ışığı bulmasına rehberlik eden bir kelamdır.

  1. Yeri ve yüksekteki gökleri yaratandan bir vahiy.
  2. Rahman olan Allah, hükümranlık tahtına sağlam bir şekilde oturmuştur/ arş üzerine istiva etmiştir.

“Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde, altı devirde yaratan Allah’tır. Sonra Arş üzerinde, sınırsız kudret ve iktidar makamında hükümranlığını kurdu. Kâinat ve içindeki varlıklarla, dünya ve ötesi ile ilgili ilâhî planlamayı yapıp yürütüyor, hayatın devamını, aslî düzeni sağlıyor. Benzer sıfatların tecellisiyle kudret ve tasarruf kullanan eş bir varlık yok. Varlık âlemindeki her şey, yalnızca O’nun ilmi, planı ve iradesinin tecellisinden sonra vücut bulur ve işlerlik kazanır, O’nun izninden sonra ilâhî planlamayı yürütenlere görev dağılımı yapılır. İşte O Rabbiniz Allah’tır. O halde, O’nu ilâh tanıyın, candan müslüman olarak O’na teslim olun, saygıyla O’na kulluk ve ibadet edin, O’nun şeriatına bağlanın, O’na boyun eğin. Düşünüp ibret almayacak mısınız?” : Yunus 3

Bu dünyada, gözlerimiz bazen eksik, kimi zaman kusurlu görür; bir şeyler ters gidiyor sanırız. Oysa tüm yaratılışı saran, Rahmet ve Merhamet tahtında oturan Allah’ın her şeye hükmettiğini, her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu inancımız bize söyler.

Allah’ın otoritesi, yeryüzündeki gelip geçici, tartışmaya açık bir otoriteye benzemez. Onun yetkisi, köklü ve sağlam biçimde kurulmuştur; sarsılmaz bir kudretin eseridir.

  1. Göklerde, yerde ve bunların arasında ve yerin altında ne varsa O’nundur.

Göklerde, yerde, aklımıza gelebilecek her şey…

  1. Kelimeyi yüksek sesle telaffuz edersen de, önemli değil: Çünkü O, gizliyi de bilir, daha gizliyi de/saklıyı da.

Açık açık, yüksek sesle ne derseniz deyin, Allah’a bir şey bildirmiş olmazsınız. O, yalnızca herkesin görmediğini değil, insanın gizlemeye çalıştığını da bilir; kalpte saklananı, dilde saklananı duyar. Samimiyetsiz sözlerin ardında fayda bulamazsınız; O, niyetlerin en gizlisini dahi görür.

Allah’ın Sözünü okuduğunuzda ya da Allah’a dua ederken sesinizi yükseltmenize gerek yok. Zira her ikisinde de Allah, insanın içini bir kitap gibi görür ve o derin düşüncelerle, gizli amaçlarla sizi yargılar.

  1. Allah. O’ndan başka ilah yoktur! İsimlerin en güzeli O’nundur.

“De ki: “İster Allah diye çağırın ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın en iyi isimler O’nundur. Salatında sesini ne fazla yükselt ne de fazla kıs. Bu ikisi arasında bir yol tut.” : İsra 110

Allah, her şeyde vardır ve aklımıza gelen en güzel, en yüce nitelikler O’na nispet edilebilir.

Kur’an’da Allah’a atfedilen isimler, Esmâü’l-Hüsna terkibiyle ifadesini bulur. O yüce Yaratıcı, duyularla kavranamaz; insanın gözünün, kulağının, elinin erişemeyeceği kadar derin ve yücedir. Allah’ı, ancak Kur’an’ın rehberliğinde ve evrenle, insanla olan bağı üzerinden anlamaya çalışabiliriz. Kur’an bize öğretir ki en güzel isimler Allah’ındır.

Esma, isimlerin çoğuludur; Hüsna ise güzelliğin zirvesi. Bu iki kelimenin buluştuğu Esmâü’l-Hüsna, kelime anlamıyla “en güzel isimler” demektir. Ama Kur’an, yalnızca isimleri değil, Allah’ın sıfatlarını da bu güzellikler içinde anlatır; O’nun kudretiyle, rahmetiyle, hikmetiyle bize kendini tanıtır.

  1. Musa’nın haberi/hikayesi sana ulaştı mı?

Musa’nın hikayeleri, Kur’an’ın pek çok yerinde farklı olaylar ve anlam katmanlarıyla anlatılır. Her birinde insanlık tarihine, bireyin ruhsal yolculuğuna ve toplumsal derslere ışık tutar.

Bakara suresinin 49-61. ayetlerinde, insanlığın dinsel tarihindeki bir döneme tanıklık ederiz. A’raf suresinin 103-162. ayetlerinde ise İsrail ümmetinin yolculuğundan bir kesit çıkar karşımıza. İsra suresinin 101-103. ayetlerinde ise Firavun’un kibrine kapılmış benliğinin çöküşüne şahit oluruz.

Tâhâ suresinde Musa’nın hikayesi, bir ruhun dirilişiyle başlar. 9-24. ayetlerde Allah’ın Musa’ya verdiği görevde onun içsel uyanışı gözler önüne serilir. 25-36. ayetlerde kardeşi Harun’la paylaştığı manevi bağ, 37-40. ayetlerde ise annesi ve kız kardeşiyle olan derin bağları, onların sevgi ve koruması eşliğinde nasıl yetiştirildiği anlatılır. 41-76. ayetlerde Musa’nın Firavun’la verdiği büyük ruhsal savaş ve 77-98. ayetlerde kendi halkı olan İsrailoğullarıyla yürüttüğü içsel mücadele dile getirilir.

Bu hikayelerde Musa, sadece bir peygamber değil, insanın ruhunun derinliklerinde yankı bulan bir yol göstericidir; Allah’a giden yolda sabrın, inancın ve mücadelenin sembolüdür.

  1. Hani bir ateş gördü: Bunun üzerine ailesine dedi ki: “Bekleyin, ben bir ateş görüyorum, belki size ondan bir kor getiririm veya o ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.”

Sıradan bir ateş değildi. Yanan Bir Çalıydı; Allah’ın İzzetinin bir İşaretiydi.

Musa’nın ruhani tarihi burada başlar. Bu onun manevi doğumuydu. Ateş aramaya gitmişti, o ateşle aydınlanma ve manevi rehberlik buldu.

  1. Fakat ateşe vardığında şöyle bir ses işitildi: “Ey Musa!
  2. “Şüphesiz ben senin Rabbinim! O halde Huzurumda ayakkabılarını çıkar: sen mukaddes vadi Tuva’dasın.

Musa, Yüce Allah tarafından seçildiği için artık salt dünyevi çıkarlarını ve yalnızca dünyevi faydası olan her şeyi bir kenara bırakacaktı.

  1. “Ben seni seçtim, öyleyse sana gönderilen ilhama kulak ver.
  2. “Şüphesiz Ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Artık yalnızca Bana kulluk et ve Beni tesbih için salatı ikame et.

Salât burada, yardım etmek, dayanışma göstermek ve destek olmak anlamında kullanılmış. Yani öğüdün ya da vahyin duyulmasına omuz ver, bunun için çabala demek istemiş.

Zaten Kur’an, salâtın asıl gayesinin Allah’ı anmak olduğunu açıkça söylüyor. Peki, Allah’ı anmanın en yücesi nedir? Elbette Kur’an. O halde, Kur’an’ı okuyan bir insan aslında salâtın en yücesini yapıyor demektir. Böyle bir durumda, mescitte kılınan bir namaza katılmak ya da Kur’an’la meşguliyetini bırakıp kalkıp namaza durmak bir zorunluluk değil; tamamen bir tercih meselesi olur. Bu, kişiye kazanç sağlayacak ya da emredilmiş bir şey değildir.

“Kim rahmet sahibi Rahman olan Allah’ın övünç kaynağı Kur’ân’ından uzaklaşarak kör hale gelirse biz ona bir şeytan, bir şeytanî güç musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostu olur.
Şeytanlar, şeytanî güçler onları doğru yoldan alıkorlar. Onlar da, kendilerinin doğru yolda olduğunu sanırlar.
Nihayet, Kıyamet günü bize geldiklerinde, arkadaşına:
“Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı, sen ne kötü bir arkadaşmışsın.” der.” : Zuhruf 36-38

“Şeytan onlan kuşattı da Allah’ın zikrini/Kur’an’ı onlara unutturdu. İşte bunlar şeytanın hizbidir. Dikkat edin! Şeytanın hizbi, hüsrana uğrayanlann ta kendileridir.” :Mücâdile 19

“Kim Rabbinin zikrinden/Kur’an’dan yüz çevirirse Rabbi onu, gittikçe yükselen bir azaba sokar.” :Cin, 17

Kur’an’a sırtını dönen, dini Kur’an’ın ışığından koparıp bambaşka bir yola savrulan İslam dünyasının acı tablosunu bundan daha güçlü bir söz anlatamaz. Bu sürünüşün sebeplerini ve görünüşünü gözler önüne seren bir ayna gibi. Kur’an, gerçek iman sahipleri için ne demektir, neyi ifade eder? Tanrının gönderdiği kitaba sırt çevirmek insanı hangi derin uçurumlara, hangi telafisi zor kayıplara sürükler? İşte bunu da Zikir kelimesiyle, yine kendi sesiyle, en yalın ve en derin haliyle Kur’an anlatır.

“Yemin olsun, size bir kitap gönderdik ki, öğüt ve uyarınız/ zikriniz/şerefiniz yalnız ondadır. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız?” :Enbiya 10

“Artık Kur’an ile uyar/düşündür! Çünkü sen, Kur’an ile uyaran/düşündüren birisin. Üzerlerine musallat bir despot değilsin.” :Gâşiye 21

Kur’an, hem en yüce zikir hem de Allah’ı anmanın en üstün yoludur. Ama Kur’an’la zikir, onu anlamadan, sadece bir tür “mantra” gibi okuyup geçmek değildir. Kur’an, böylesine yüzeysel bir yaklaşıma giden yolları kapatmıştır. Onunla zikir, anlamını bilerek, derinlemesine kavrayarak ve bu anlamın gerektirdiği her şeyi yerine getirerek okumaktır.

Bu da ne demek? Kur’an’ı aklın ve bilimin ışığında anlamaya çalışmak demek. Her yeni bilgiyle, her yeni keşifle yeniden yorumlayarak onu hep canlı tutmak demek. Üstelik Kur’an, kendisini böyle okuyanların yolunu açmayı, işlerini kolaylaştırmayı da kendi görevleri arasında görür.

“Yemin olsun ki, biz, Kur’an’ı zikir/öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?!” :Kamer, 17, 22, 32, 40

Salât, evrendeki her şeyin dua ve ibadetle kendini ifade edişidir. Düşünün, yüzlerce, binlerce, milyonlarca, hatta milyarlarca farklı renk, desen ve yöntemle Allah’a yönelmek… Nerede Allah’ı anma varsa, işte orada salât da vardır.

Bir mümin için Kur’an’ın öğütlediği Cuma vakti ibadeti de böyledir. İster bir cemaatle bir araya gelir, camide, mescitte, ya da bir evde Cuma namazını kılar. İsterse bu vakti Kur’an okuyarak, onun anlamını düşünerek ya da Kur’an’la ilgili bilgilerle meşgul olarak geçirir. Her iki durumda da, öz aynı: Allah’ı anmak ve O’na yönelmek.

  1. “Muhakkak ki Kıyamet geliyor – Benim niyetim onu gizli tutmaktır ki, her nefis emeğinin ölçüsünce mükâfatını alsın.

İlk ihtiyaç, hayatımızı düzeltmek ve bir önceki ayette belirtildiği gibi yalnızca Allah’a ibadet ve kulluk etmektir. Bundan sonrası, her nefsin hayatta yaptığının karşılığını alacağı âhiretin mânâsını idrak etmektir.

“Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden yani sa’yinden başkası yoktur. Ve onun sa’yi yakında görülecektir.” :Necm, 39-40

“Yüzler de vardır o gün, nimetlerle mutlu. Emek ve gayreti yani sa’yi yüzünden hoşnuttur.” :Ğâşiye 8-9

“O gün insan, uğrunda gayret sarf ettiği şeyi sa’yini hatırlar.” :Nâziât 35

“Sizin emek ve gayretiniz gerçekten dağınık ve farklı farklı/ parça parçadır.” :Leyl 4

Kur’an’da geçen ve ‘kulluk’ diye tercüme edilen ‘ubûdiyet’ kavramının esas anlamı kulluk değil, iş yapmak, eylemde bulunmak, kısaca, değer üretmektir.

“Her benlik kendi kazandığının bir karşılığıdır.” :Müddessir 38

“Kim inanmış olarak barışa/hayra yönelik işlerden bir şey yaparsa, onun gayretine nankörlük edilmez. Biz, böylesi lehine kâtiplik ederiz.” :Enbiya 93

  1. “O halde ona inanmayıp kendi arzularına uyanlar, seni oradan saptırmasınlar/alıkoymasın, yoksa helak olursun!”….

Musa, henüz Firavun’un kibriyle ve ona boyun eğen Mısırlıların amansız direnişiyle yüzleşmemişti. Kendi halkının inatçı isyanını da görmemişti. Ama o büyük görevi alırken, her iki tehlike için de uyarılmıştı.

Bir insana ışık ulaştığında, ona sıkı sıkıya sarılmalı. Sarılmazsa, o ışık elinden kayıp gider, kendisi de mahvolur. Çünkü etrafı her türlü tehlikeyle çevrilidir. Ve o tehlikelerin en kötüsü, kendi bencilliklerinin, boş ve yoz arzularının peşinden koşan inançsız insanların tehdididir. Bu insanlar bir karanlık gibi çöker ışığın üzerine, onu söndürmek için her şeyi yaparlar.

  1. “Peki o sağ elindeki nedir ey Musa?”
  2. “O benim değneğimdir/asamdır, ona yaslanırım, onunla davarlarıma yem atarım/silkelerim ve onda başka faydalar bulurum” dedi.
  3. Allah dedi ki: “At onu ey Musa!”
  4. Fırlattı ve işte ne görsün! Hareket halinde aktif bir yılandı.

Musa asasını attı birdenbire! İşte orada, herkesin gözleri önünde kıvrılan canlı bir yılan! Gözleri büyüleyen bir mucize! Firavun’un sihirbazlarına ve onların aldatıcı oyunlarına meydan okuyan bir hakikatin sesi. Amaç açıktı: Büyülerin, kandırmacaların hiçbir hükmü olmadığını göstermek.

Aslında en derin sırlar, Allah’ın lütfuyla, hayatın en sıradan şeylerinde bile saklıdır. Öyle sırlar ki bir kez kavrandıklarında insanın içine öyle bir ışık düşer ki korkuya yer kalmaz. O sırlar, bu hayattan alınıp yücelerin yücesine taşınmış ruhsal erdemlerdir. Ve bir kez anlaşıldığında, insanın yolunu aydınlatır, onu karanlıklardan korur.

  1. Allah, “Onu al ve korkma, onu hemen eski haline döndüreceğiz” dedi.

Kur’an, insanı en çok sakındırdığı kötülüklerden biriyle yüzleştirir: korku. Ama öyle sıradan bir korku değil, Allah’tan başka her şeyden duyulan korku. Çünkü bilir ki Allah’tan gayrı varlıklardan korkan bir insan, ölümsüz bir değer yaratamaz. Yüreğine bu korkuyu alan, ışığını kaybeder, yolunu yitirir.

Kur’an, korkunun ipini ilk kez Hz. Musa’nın Firavun’a karşı mücadelesinde çeker. Tâha Suresi’nin 21. ayetinde Musa’ya seslenir, korkma der, korkunun üstüne yürü. İşte bu ilk sözden sonra, Kur’an her vesileyle korkuyu gündeme getirir, insanın içindeki zincirleri kırması için yeniden ve yeniden hatırlatır. Çünkü korku, insanın yüreğine vurulan en ağır prangadır. Ve o pranga kırıldığında insan özgürdür, ışığa yürür.

  1. “Şimdi elini böğrüne yaklaştır: O bembeyaz ve parlak, zararsız ve lekesiz olarak çıkacaktır – başka bir Ayet olarak,-

“Elini koynuna sok, kusurla ilgisi olmayan, ışıl ışıl bembeyaz bir el ortaya çıksın. Dokuz mûcize ile Firavun ve kavmini Allah’a imana, emirlerine itaate davete git. Çünkü onlar doğru ve mantıklı düşünmeyi terkeden, fâsık, bozguncu bir kavim olmuştur.” : Neml 12

“Elini koynuna sok, kusurla ilgisi olmayan, ışıl ışıl, bembeyaz bir el ortaya çıksın. Dehşetten, korkudan indiremediğin kolunu indir. İşte bu ikisi, Firavun ve ileri gelenlerine karşı Rabbin tarafından sana verilen iki kesin delildir. Onlar doğru ve mantıklı düşünmeyi terkeden fâsık, âsi, bozguncu bir kavim olmuşlardır.” denildi. : Kasas 32

  1. “Daha büyük âyetlerimizden gösterelim diye.
  2. “Firavun’a git , çünkü o gerçekten haddi aşmıştır.”

Musa, ruhunda büyüyen ışıkla, artık Firavun’a gitmeye hazırdır. Görevi bellidir: Firavun’un yanlış yollarını göstermek, hakikatin sözünü haykırmak.

Ama Firavun… Onun kibri öylesine büyümüştür ki, kendini her şeyin üstünde görür. Öyle ki bir gün, sarayının altınla süslü odalarında, kibir dolu sesiyle şöyle haykırır:
“Ben sizin en yüce rabbinizim, tek efendinizim!” (Nâziât, 24).

Firavun’un saltanatını tanıyanlar bilir: Onların en belirgin özelliği tuğyandır, yani sınırı aşmak. Bu, insanın egosunun ilahlaşmasıdır; kendini her şeyden, herkesten üstün görmesi. İşte bu, insanlığın en tehlikeli hastalığıdır. Kur’an’a göre, bu hastalığın doruk noktasında Firavun tipi durur. Firavun, insan kibrinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir; bir uyarı, bir ders, bir ibret… Ama aynı zamanda, hakikatin karşısında yenilmeye mahkûm olanların sembolüdür.

  1. Musa dedi ki: “Rabbim! Göğsümü genişlet.”

Göğüs/Vicdan, bilgi ve sevginin yeri olarak bilinir. En yüksek manevi iç görü armağanı, ilk önce dua ettiği şeydir.

“Biz senin iyiliğin için göğsünü İslâm’a, ilme, hikmete, sabra, tahammüle açmadık mı, gönlünü ferahlatmadık mı?” : İnşirah 1

  1. “Görevimi bana kolaylaştır;
  2. “Ve sözümden engeli kaldır,
  3. “Dediklerimi anlasınlar diye:
  4. “Bana ailemden bir vezir ver.
  5. Harun kardeşimi;
  6. “Onunla gücüme ekle,
  7. “Ve görevimi paylaşmasını sağla:
  8. ” Senin hamdini hadsiz tesbih edelim diye,

Musa’nın dilediği istekler, dünyevi değil ruhani saiklerle ilham edilmiştir. En genel tabirle ifade edilen maksadı, Allah’ı arada sırada değil, sistemli ve sürekli bir şekilde, “sınırsızca” tesbih etmektir.

  1. “Ve seni sınırsızca hatırlayalım:
  2. “Çünkü sen bizi gözetleyensin/gözetensin.”

Allah’ı övmek ve anmak, Musa’nın Allah’ın kendisine bahşettiği lütuftan dolayı şükretmesinin bir şeklidir.

  1. Allah dedi ki: “Duanız kabul oldu ey Mûsâ!”
  2. “And olsun ki, sana daha önce de bir lütufta bulunmuştuk.
  3. “Bak! Biz annene şu mesajı ilhamla gönderdik:

Yusuf’un çağları geride kalmış, onun hikâyesi zamanın rüzgârında masal gibi anlatılır olmuştu. Ama gün geldi, Mısır tahtına başka bir Firavun çıktı; öfkesiyle, kiniyle İsrailoğullarını ezmek isteyen bir zalim. Erkek çocukların doğar doğmaz öldürülmesini emretti. Onun saltanatı, korkunun ve kanın hüküm sürdüğü bir dönemdi.

Musa’nın annesi, yavrusunu bağrına basarak günleri saklanarak geçirdi. Ama bir yerden sonra, saklamak artık mümkün değildi. İşte o zaman, aklına çılgınca bir düşünce geldi: Oğlunu bir sandığa koyup Nil’in sularına bırakmak. Bu aptalca bir umutsuzluk değildi. İçinde bir ses, bir güven vardı. Çünkü bu, Allah’ın planının bir parçasıydı.

Allah, Musa’yı Mısırlıların bilgeliğiyle yetiştirecek, onların ilminde saklı olan yanlışları ortaya çıkarması için onu donatacaktı. Musa, Firavun’un sarayında büyüyen bir çocuk olarak değil, hakikatin izini süren bir elçi olarak çıkacaktı ortaya. Ve Allah’ın izzeti, bu planla daha da yücelecekti. Musa’nın yazgısı, Nil’in sularında yazılmıştı.

  1. “Çocuğu sandığa koyun, sandığı da nehre atın; nehir onu kıyıya taşıyacak ve onu, Bana ve ona düşman olan biri alacak”: Ama Ben Benim tarafımdan üzerine sevgi giysisini giydirdim ve bunu Benim gözüm altında yetiştirilmesi için yaptım.

Allah bu çocuğu güzel ve sevimli yaratmış ve onu öldürecek olan insanların sevgisini kazanmıştır.

  1. “Bak, kız kardeşin çıkıp ‘Size çocuğu emzirecek ve büyütecek birini göstereyim mi? demişti. Biz de seni annene geri getirdik ki gözü aydınlansın ve üzülmesin. Sonra bir adam öldürdün, halbuki biz seni bir beladan kurtardık ve seni türlü türlü imtihan ettik. Sonra Midyanlıların yanında birkaç yıl kaldın. Sonra mukaddes olarak takdir edildiği şekilde buraya geldin ey Mûsâ!

Allah tarafından peygamber olarak görevlendirilen Hz. Musa için Allah’ın seçimi, tercihi ve hükmü anlamında kendisi için takdir edilen zamanın gelmesinin, kader kelimesi ile ifade edildiği görülmektedir.

  1. “Ve seni Kendim için hizmete hazırladım”..
  2. “Sen ve kardeşin gidin. Benim ayetlerimle gidin ve ikiniz de beni anmaktan geri kalmayın.
  3. “İkiniz de Firavun’a gidin , çünkü o gerçekten haddi aşmıştır;

Görevleri önce Firavun’a ve Mısırlılara tebliğ ile hizmet etmek, sonra da İsrail’i Mısır’dan çıkarmaktı.

  1. “Fakat ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki ibret alır veya Allah’tan korkar.

Firavun, kibir sarayında öyle yüksekten bakıyordu ki, kendi küçüklüğünü, Allah katında bir toz zerresi kadar bile olmadığını unutmuştu. Ama Musa’nın karşısına dikilişi, ona bir farkındalık getirebilirdi. Belki tövbe eder, hakikate boyun eğerdi. Ya da en azından, sınırları aşmaktan korkar, zulmünden geri dönerdi.

Kur’an’ın burada söylediği şey büyük bir ders: En kötü insanlardan bile umudu kesmeyin. Allah, Firavun’un asla iman etmeyeceğini elbette biliyordu. Ama burada anlatılan şu: Siz, işin o tarafına karışmayın. “Bu adamdan hayır gelmez,” diye bir hükme varmayın. Tebliğ sizin göreviniz, gerisi Allah’ın işidir.

Bu söz, Musa’dan bugüne tüm insanlığa bir çağrı gibi yankılanır: Hakikat, bir çöl rüzgarı gibi eser. Kimin yüreğinde bir tohum yeşerir, onu sadece Allah bilir. Ama sizin vazifeniz, o rüzgarı durdurmadan esmesine izin vermektir.

  1. Musa ve Harun dediler ki: “Rabbimiz! Bize karşı azgınlıkla acele etmesinden veya haddi aşmasından korkuyoruz.”

Bulundukları ortam, kendilerine emanet edilen tehlikeli görevi yerine getirmek için en büyük cesareti ve kararlılığı gerektiriyordu.

  1. Dedi ki: “Korkmayın, çünkü ben sizinleyim; her şeyi işitirim ve görürüm.

Yaratıcı benlikler, tarih sahnesinde yüklenen görevlerin ağırlığı altında korkuyu aşmayı bir varoluş şartı olarak öğrenmek zorunda kalmıştır. Son Peygamber’in de böylesi korkularla yüzleştiğini ve bu süreçte teselli bulduğunu görürüz. En çok da halkın dillerinden düşmeyen dedikoduların yol açtığı kaygılar dikkat çeker. Ancak Kur’an, melâmet ruhuyla bu tür söylentilere kıymet verilmemesini öğütler ve korkunun adresini yalnızca Allah’a yönlendirir.

  1. “O halde ikiniz de ona gidin ve deyin ki: “Biz Rabbiniz tarafından gönderilmiş elçileriz. O halde İsrailoğullarını bizimle birlikte gönderin ve onlara bir eziyet etmeyin; gerçekten biz Rabbinizden bir mucize ile geldik.” ! Ve hidayete uyan herkese selam olsun!

İsrailoğulları her türlü baskı ve aşağılanmaya maruz bırakılmıştı. Onlara zor görevler verilmiş; liderleri haksız yere dövülmüş; samansız tuğla yapmaya zorlanmışlar; ve esaret içinde inliyorlardı.

“Firavun o gün angaryacılara ve halkın başındaki görevlilere buyruk verdi:
“Kerpiç yapmak için artık halka saman vermeyeceksiniz. Gitsinler, kendi samanlarını kendileri toplasınlar.
Önceki gibi aynı sayıda kerpiç yapmalarını isteyin, kerpiç sayısını azaltmayın. Çünkü tembel insanlardır; bu yüzden, ‘Gidelim, Tanrımız’a kurban keselim’ diye bağrışıyorlar.
İşlerini ağırlaştırın ki, meşgul olsunlar, yalan sözlere kulak asmasınlar.”
Angaryacılarla görevliler gidip İsrailliler’e şöyle dediler: “Firavun diyor ki, ‘Artık size saman vermeyeceğim.
Gidin, nerede bulursanız oradan kendinize saman alın. Ancak işiniz hiç hafifletilmeyecek.’”
Böylece halk saman yerine anız toplamak üzere bütün Mısır’a dağıldı.
Angaryacılar, “Saman verildiği günlerdeki gibi gündelik görevlerinizi eksiksiz yerine getirin” diyerek onlara baskı yapıyordu.
Firavun’un angaryacılarının atadığı İsrailli görevliler, “Niçin dün ve bugün daha önceki gibi gereken sayıda kerpiç yaptırmadınız?” diyerek dövüldüler.
Bunun üzerine İsrailli görevliler Firavun’un yanına varıp yakındılar: “Neden kullarına böyle davranıyorsun?
Neden bize saman verilmediği halde, ‘Kerpiç yapın!’ deniyor? İşte kulların dövülüyor, oysa suçlu senin kendi halkındır.”
Firavun, “Tembelsiniz siz, tembel!” diye karşılık verdi, “Bu yüzden ‘Gidip RAB’be kurban keselim’ diyorsunuz.
Haydi, işinizin başına dönün. Size saman verilmeyecek; yine de aynı sayıda kerpiç üreteceksiniz.”
Kendilerine, “Her gün üretmeniz gereken kerpiç sayısını azaltmayacaksınız” dendiğinde İsrailli görevliler zor durumda olduklarını anladılar.” : Mısır’dan Çıkış 5:6-19

“Mısırlılar’ın köleleştirdiği İsrailliler’in iniltilerini duydum ve antlaşmamı hep andım.” : Mısır’dan Çıkış 6:5

Allah, sonsuz merhametiyle en azılı günahkarlara, hatta kendisine karşı savaşanlara bile her zaman barışı sunar. Ancak başkaldırıları cezasız kalarak süresiz olarak devam edemez.

  1. “And olsun ki, inkâr edenleri ve yüz çevirenleri azabın beklediği bize vahyolundu.”
  2. Bu mesaj geldiğinde, Firavun dedi ki: “Öyleyse ey Musa, ikinizin Rabbi kim?”

Firavun, Musa ve Harun’u gönderen Allah’ın kendisinin de Rabbi olabileceği iddiasını zımnen reddeder.

  1. Dedi ki: “Rabbimiz, her yaratılan şeye şeklini ve mahiyetini veren ve ayrıca ona hidayet verendir.”

Musa’nın yanıtı, sade, ağırbaşlı ve içi dolu bir aydınlıktır. Ne İsrail’in Tanrısı ne de Mısır’ın Tanrısı üzerine söz dalaşına girmeyi seçer; “benim Rabbim” ya da “senin Rabbin” ayrımına düşmez. O ve kardeşi, “Rabbimiz” diye seslendikleri Yaratıcı’ya hizmet etmenin onurunu taşır. Onların Rabbi, yalnızca bir topluluğun değil, bütün varlıkların sahibi, her şeyi yaratan, evrensel bir koruyucu ve tek hakikattir.

Her şey, insana verilen özgür irade ve güç bile, varlığını ve biçimini O’ndan almıştır. Ancak iradenin doğru yolda kullanılabilmesi için Allah, elçilerini ve ayetlerini göndererek insana yönünü göstermiştir.

  1. Firavun dedi ki: “Öyleyse önceki nesillerin durumu nedir?”

Ama Firavun, hor gördüğü İsrailli birinden öğrenecek biri değildi. Onun nazarında karşısında duranlar, o görkemli Mısır medeniyetinden kopmuş iki asi, iki dönekti. Firavun, Musa’yı halkın gözünden düşürmek, kalabalığın sempatisini bir çırpıda silip atmak için sinsice bir oyun kurdu. Onu, atalarını hedef alan sert suçlamalara sürüklemek, böylece kendi halkının öfkesini Musa’nın üzerine çekmek istiyordu.

  1. O cevap verdi: “Onun bilgisi Rabbimin katındadır, usulüne uygun olarak yazılmıştır: Rabbim asla yanılmaz ve unutmaz.”

Musa, kurulan tuzağa düşmedi. Kendisine verilen emri hatırladı: yumuşak konuşacaksın. Sesini alçaltarak konuştu, ama sözlerinde hiçbir an gerçeği eğip bükmedi. O’nun sözleri, doğruluğun ağırbaşlı bir yankısıydı.

Mutlak kudret, insana özgü unutkanlık gibi bir eksiklikten uzaktı. O, ne bir sözden ne bir eylemden habersiz kalırdı; her şey O’nun kudreti altında diri ve daimiydi.

  1. “Yeryüzünü sizin için serilmiş bir halı gibi yapan, sizi orada yollar ve kanallarla dolaşabilmenizi sağlayan ve gökten su indiren O’dur.” Onunla her biri birbirinden ayrı çift çeşit çeşit bitki meydana getirdik.

“Allah, yeryüzünü, sizin yaşamanız, yerleşmeniz için tarıma elverişli ovalar, iskana uygun araziler haline, işlevli hale getiren, orada sizin için geçinme imkânları hazırlayan ve yollar planlayandır. Umulur ki, doğru hak yolu bulup tercih edersiniz.” : Zuhruf 10

  1. Kendiniz için yersiniz ve hayvanlarınızı otlatırsınız: şüphesiz bunda, akıl sahipleri için ibretler vardır.

Öyleyse insan, kendisini sarıp sarmalayan, hem beşiği hem döşeği olan yerküreye kıymet vermeli, onu temiz tutmalı, tahripten korumalıdır. Ama ne acıdır ki insanoğlu, bunun tam tersine yönelmiş, kendi beşiğine, döşeğine ihanet edercesine davranmıştır. Toprağı yaralamış, suları bulandırmış, göğü zehirlemiştir. Bu da insanın yeryüzüne saldığı bozgunculuğun, işlediği zulümlerin en derinlerinden biridir.

  1. Biz sizi topraktan yarattık, sizi oraya döndüreceğiz ve yine sizi oradan çıkaracağız.

Kur’an der ki, tüm insanlar yeryüzünün toprağından, o kadim özden yaratılmıştır. İnsan, toprağın evladı, yerkürenin çocuğudur. Oradan doğar, oradan beslenir, orada büyür, gelişir. Hayatının her nefesi toprağın kucağında şekillenir. Ve vakti gelip bu dünya serüveni sona erdiğinde, yine başladığı yere, toprağın bağrına döner. Yerküre insanın hem beşiği hem de sonsuz istirahatgahıdır.

“Ve Allah sizi bir bitki olarak yerden bitirdi. Sonra sizi yere geri gönderiyor ve sonra bir çıkarışla tekrar çıkarıyor.” :Nuh 17-18; Mülk 24

  1. Ve Firavun’a bütün âyetlerimizi gösterdik de o, inkar etti ve reddetti.
  2. Dedi ki: “Sen sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin, ey Musa?

Mısırlılar, Musa’yı kara büyüyle ve onları topraklarından etmek için hain planlar kurmakla suçladılar. Oysa bu suçlamalar baştan sona yanlıştı. Musa’nın tek istediği, halkını esaret zincirlerinden kurtarmaktı.

Ama Mısırlılar, tüm gücü ellerinde tutan taraftı. İsraillileri kölelik prangasına vurmuş, alın terlerini zorla sömürmekteydiler. Bu adaletsizliğe karşı duran, en ufak bir hakkaniyet arayışı gösteren herkes, onların gözünde bir düşman, düzeni bozan, istenmeyen bir kişi ilan ediliyordu. Firavun’un düzeninde, hakkı savunmak en büyük suç sayılırdı.

  1. “Ama kesinlikle seninkine denk bir sihir üretebiliriz! O halde seninle bizim aramızda bir buluşma ayarla, ne biz ne de sen – her ikimizin de eşit şansının olduğu bir yerde sürdürmekten geri durmayacağız.”
  2. Musa dedi ki: “Sizin buluşmanız bayram/festival günüdür ve güneş iyice yükseldiğinde insanlar toplansın.”

Musa, halkın sokakları ve tapınakları süslediği, kimsenin çalışmadığı, herkesin bir araya geldiği o görkemli Tapınak Festivali gününü seçti. Bu, bilerek ve isteyerek yaptığı bir seçimdi. Maksadı belliydi: mümkün olduğunca çok insana ulaşmak, onları bir araya toplamak. Çünkü onun ilk vazifesi Hakikati duyurmak, insanlara gerçek yolu göstermekti. Festivalin kalabalığı, Musa’nın sesini daha uzaklara, daha derinlere taşıyacaktı.

  1. Bunun üzerine Firavun geri çekildi; planını yaptı ve sonra geri döndü.

Firavun, Musa’nın halkın bir araya geleceği büyük bir festival günü istemesine şaşırmıştı. O gün, yalnızca Saray’ın çevresindekiler değil, sıradan insanlar da orada olacaktı; Musa, gerçeği haykıracak ve Firavun’un büyücülerini eleştirebilecekti. Bu cesur talep, Firavun’un alışık olmadığı bir meydan okumaydı.

Firavun gibi zulüm ve zorbalık üzerine kurulu saltanatlar, hiçbir zaman dürüst olmazlar. Dürüst olmayı göze alsalar, temelleri sarsılır, hükümranlıkları yıkılır. Bu yüzden sürekli hile kurar, desiselerle ayakta kalmaya çalışırlar. Kur’an, bu karakteri Firavun’un şahsında öyle bir ihtişamla anlatır ki onun düzeni, aldatmanın ve namertliğin simgesi olur. Firavun’un saltanatı, sahte gücün maskesiyle halkı kandırmak üzerine kurulmuştu.

  1. Musa ona dedi ki: Yazıklar olsun sana! Allah’a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi bir anda tam bir azapla helak etmesin: sahtekar hüsrana uğrar!”

Ayetler der ki, vahiy, insana sunulmuş ilahi bir öğüt, bir hatırlatmadır. Bu hatırlatma, Rabbine ulaşmayı dileyen için bir yol, bir pusula olur. Kur’an, apaçık bir şekilde gösterir ki Allah, hiç kimseyi inkârcı ya da nankör olmaya mahkûm etmez. İnsan, ancak kendi iradesiyle gerçeğe sırtını döner, inkârda ve sapkınlıkta ısrar ederse, kendi yolunu karartır. Allah, kimsenin kalbini zorla mühürlemez; bu mühür, insanın kendi elleriyle yaptığı tercihin sonucudur.

Allah, insana özgür irade bahşetmiştir; bu iradeyi yok saymaz, insana sorumluluğunu unutturmaz. Aksi bir anlayış, hem Allah’a iftira atmak hem de Kur’an’ın ayetlerini görmezden gelmek demektir. Böyle bir bakış açısı, insanı hakikati inkâra, karanlığa sürükler. Oysa vahyin ışığı, yolu seçene her zaman açıktır; insanın nasibi, kendi seçimleriyle şekillenir.

  1. Bunun üzerine aralarında işlerinde tartıştılar, fakat konuşmalarını gizli tuttular.

Kötülük, hep kendi karanlığında düşünür. Musa’yla Harun’u da kendi yoz akıllarına göre tarttılar. Zihinlerinde bir ölçüp bir biçtiler; bu ikisini kendilerinden daha üstün oyunları olan kurnaz düzenbazlar olarak gördüler. Oysa kötülüğün gözleri hep karanlığa bakar, iyiliği bir türlü göremez.

  1. Dediler ki: “Şu ikisi uzman sihirbazlardır; onların amacı, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve en değerli kurumlarınızı ortadan kaldırmaktır.

Firavun’un yalakalarının haykırışlarıyla, Mekke’nin o karanlık şirk oligarşisinin yankıları arasında aynı kök, aynı zehir var. Sözler hep aynı: “Büyücü!” diye bağırırlar. “Yalancı!” diye çığlık atarlar. “İlahlara başkaldıran!” diye hiddetle üstüne yürürler. “Biz böyle bir şey ne gördük ne duyduk daha önce!” der, kendi cehaletlerini hakikatin önüne kalkan yaparlar. “Kimmiş ki o, Tanrı ona vahiy göndersin!” diye küçümser, büyüklüklerinin ardında küçücük zavallı kalplerini saklamaya çalışırlar. Karanlık dillerde aynı zehir, aynı inat, aynı korku döner durur.

  1. “Bu nedenle, planınızı düzenleyin ve ardından sıralı saflarda toplanın: Bugün üstün olan kazanır.”

Muhtemelen Firavun da bu gizli toplantıdaydı ve Musa’yı yenerlerse sihirbazlara en cömert ödülleri vaat ediyordu.

O: “Evet ve daha fazlası” dedi, – çünkü o takdirde siz benim şahsıma en yakın makamlara yükseltileceksiniz.”: Araf 114

  1. Dediler ki: “Ey Mûsâ, sen mi atacaksın, yoksa biz mi ilk atalım?”
  2. “Hayır, önce siz atın!” Sonra bir bakın ki, onların ipleri ve değnekleri/asaları -büyülerinden/sihirlerinden/aldatmalarından dolayı – canlı bir şekilde hareket eder olarak ona göründü.
  3. Böylece Musa, zihninde bir tür korku içine düştü.

Kötülük bazen öyle bir ağı kurar ki, her düğümü ince ince işlenmiştir. Yalan, gerçeğin yerine geçer; insan aklı şaşar, göz görmez olur. Gerçeği bilen, inanan bir avuç insan, karanlığın ortasında yapayalnız bırakılır. Onları bir tür ahlaki sarhoşluk kuşatır, akıl karışır, gönül bocalar. Ama işte iman, Allah’ın bir lütfu gibi parlar o insanın içinde. Yüreğine bir güven, bir sağlamlık gelir. İmanın ışığında hakikatin yolları belirir. O yollardan bir rüzgâr eser; körpe batıl kuşaklarını dağıtır, yalanın o kurgulu dağını kökünden yıkıp savurur.

  1. Dedik ki: “Korkma, çünkü sen gerçekten üstün olansın/geleceksin.
  2. “Sağ elindekini at, onların uydurduklarını çabucak yutar gider; onların uydurdukları şey, ancak bir sihirbaz oyunudur: ve sihirbaz nereye giderse gitsin kurtuluşa eremez.”

İğretiye, zulme, acımasızlığa öncelik tanıyarak Allah’a ters düşenlerin sığındıkları sanayiin insanı yıkan yanı, aldanışa sürüklemesidir. Allah ve insanın üstünde bir kudret olarak düşünülen sanayi, sonunda sahiplerini korkunç bir hüsranla yüz yüze bırakmaktadır.

  1. Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar: “Harun’un ve Musa’nın Rabbine inandık” dediler.
  2. Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden O’na mı inandınız? Muhakkak ki bu, size sihri öğreten imamınızdır/liderinizdir! Bilin ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi palmiye ağaçlarının gövdelerinde çarmıha gereceğim: O halde hangimizin daha şiddetli ve daha kalıcı azap verebileceğini kesin olarak bileceksiniz!”
  3. Dediler ki: “Seni asla bize gelen apaçık ayetlerden ve bizi yaratandan daha fazla tutmayacağız/tercih etmeyeceğiz/dikkate almayacağız! O hâlde, ne hükmetmek istersen onu hükmet: çünkü sen ancak bu dünya hayatına dokunarak hükmedebilirsin.
  4. “Biz, Rabbimize inandık, kusurlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlasın, çünkü Allah en hayırlıdır, baki olandır.”
  5. Muhakkak ki kim kıyamet gününde bir günahkâr olarak Rabbine gelirse, işte onun için cehennem vardır; o, orada ne ölür ne de yaşar.
  6. Fakat salih ameller işleyen müminler olarak O’na gelenler, – onlar için yüksek dereceler vardır, –
  7. Altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri/sonsuzluk bahçeleri, orada ömür boyu kalırlar: İşte kötülüklerden arınmış olanların ödülü böyledir.
  8. Mûsâ’ya: “Kullarımı geceleyin sefere çıkar ve onlar için, Firavun’a yakalanmaktan korkmadan ve başka bir korkuya kapılmadan, denizde kuru bir yol aç” diye vahyettik.

Zaman aktı geçti. Ve bir gece, Musa’ya bir ses geldi: “Halkını al, çık bu topraklardan.” Onlar da gece karanlığında yola düştüler, Kızıldeniz’in serin sularını aşarak Sina Yarımadası’na vardılar. Ne Firavun’un hiddetinden, ne denizin dehşetinden, ne de önlerindeki o uçsuz bucaksız çölün ıssızlığından korkmamaları söylendi onlara. Ama kolay mı? Zulmün ağırlığını omuzlarında taşımış, korkunun en keskin yüzünü görmüş bir halktı onlar.

Beniisrail ve liderleri Musa, korkunun her türlüsünü tatmıştı. Yüreklerinde havf vardı; düşman korkusu, bilinmezliğin ağırlığı. Ve haşyet vardı; kudretin büyüklüğü karşısında duyulan ürperti. Zulüm onları her yanı keskin bir hançer gibi sarmış, her adımda o korkuyu iliklerine kadar hissetmişlerdi. Sonunda, ayetlerde teselli veren sözler duyuldu: “Korkmayın.” Ama bu sözlerin ağırlığı, yaşadıkları zulmün büyüklüğünü bir kez daha gözler önüne seriyordu. Korkunun tüm yüklerini taşıyan bir halkın yüreğine, umut gibi düştü bu sözler.

  1. Bunun üzerine Firavun ordusuyla onların peşine düştü, fakat sular onları tamamen kaptı ve üzerlerini örttü.
  2. Firavun, kavmini doğru yola sevk edeceğine, saptırdı.

Halkına doğru yolu göstermek kralların ve liderlerin görevidir. Bunun yerine, kötüleri halkı saptırır ve bütün bir kavmin helâk olmasına sebep olurlar.

“Sonra onlar inkârlarının ve yalana cüretlerinin sebep olduğu azabı gördüklerinde:
“Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki, biz ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan müşriklerden değildik” demekten başka bir mazeret ileri süremeyecekler.” : Enam 23

  1. Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, Sina Dağı’nın sağ tarafında sizinle sözleştik ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik:

“Ve biz onu Sina Dağı’nın sağ tarafından çağırdık ve mutasavvıf sohbeti için onu Bize yaklaştırdık.” : Meryem 52

“Ve Size bulutların gölgesini verdik ve size Manna/Kudret Helvası ve bıldırcın indirdik, “Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin.” dedik: Ama isyan ettiler; Bize zarar vermediler, ama kendi canlarına/ruhlarına zarar verdiler.” : Bakara 57

“Onları on iki kabileye veya milletlere ayırdık. Susamış kavmi ondan su istediğinde Musa’ya vahyettik: “Asanla kayaya vur”: ondan on iki pınar fışkırdı: Her grup/topluluk su için kendi yerini biliyordu. Onlara bulutların gölgesini verdik ve onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik : “Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin” diyerek: fakat onlar isyan ettiler; Bize zarar vermediler ama kendi nefislerine eziyet ettiler.” : Araf 160

  1. Dedi ki: “Size rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yiyin, fakat bunda aşırıya kaçmayın, yoksa Gazabım üzerinize iner ve Gazabıma uğrayanlar gerçekten helak olurlar!

Ne garip bir yazgıdır ki, Firavun’un zalim pençesi altında ezilen İsrailoğulları, sonunda kendilerini Firavun’un yolunda buldular. Tuğyan dedikleri, azgınlık dedikleri o yola sapmaktan kurtulamadılar. Firavun’un yüreksiz kibri, onun eziyetleriyle yoğrulan halkın kanına karıştı. Ve işte, bu sapkınlık onların sonunu hazırladı; tanrısal gazabın gölgesi üzerlerine düştü.

Kur’an, insanlığın köklü hakikatlerinden birini anlatır bize: Azgınlık, taşkınlık, haddi aşmak… İşte bütün uygarlıkların, bütün tahtların çöküş sebebi budur. Her büyük medeniyetin, her görkemli saltanatın altında, azgınlığın karanlık gölgesi yatar. İnsan azdıkça, yeryüzü titrer ve o yükselen kuleler birer birer yıkılır.

“Tuğyana sapanların cezaları, bir tabiat tuğyanı olan ateşle verilecektir. Cehennem, tabiat kuvvetleri tuğyanının tipik ve çok güçlü bir belirtisidir ve tuğyana saparak dengeleri bozan zalimlerin cezalandırılmasında en uygun yol cehennemle ceza yoludur.” :Nâziât 39

“Şu bir gerçek ki, cehennem bir gözetleme yeridir, tuğyana sapmışlar için bir dönüş-varış yeridir.” :Nebe 21-22

“Tuğyana sapmış bir topluluk idiniz; hadi, görün sonunuzu.” :Kaf 27; Saffât 23, 31; Sâd 55-56

Tuğyan yoluna düşenin hayatında denge bozulur; akıl bulutlanır, göz aldanır. İnsan, bir yanılsamanın esiri olur; hayale kapılır, kuruntuların içinde kaybolur. Egosunun bir oyuncağına dönüşür, karanlığı ışık, zehri şeker zanneder. Kur’an, bu hali “gerçeği örten nankörlerin” dünyası olarak tarif eder. Onlar, tuğyan çemberinde gafletin ziliyle oynayıp oyalanan kimselerdir.

Ama işte, bu azgınlığın en öldürücü yanı, uyarıya karşı sağır ve kör olmalarıdır. Işık ne kadar parlarsa, onlar o kadar karanlığa kaçar. Hakikati gösteren her öğüt, onların azgınlığını biraz daha körükler. Gözü dönmüş zalimlerdir bunlar; uyarıldıkça tuğyanın ateşini büyütür, zulmü daha da çoğaltırlar. Bu bir tâğut hastalığıdır; bir illet, bir körlük. Tâğutun pençesine düşenin yüreğinde ne adalet kalır ne insaf. Öğüt yerine öfke, hakikat yerine zulüm büyür. Bu azgınlık, insanı da insanlığı da yakar, küle çevirir.

  1. “Fakat şüphesiz ben, tövbe eden, inanan ve salih amel işleyen, kısacası hidâyete ermeye hazır olan kimseleri tekrar tekrar bağışlayanım.”

Gaffâr: Bağışlamaktan bıkmayan. Sınırsız şekilde bağışlayıcı olan. Gerçek bağışlayıcı.

Allah rahmet etmeyi çok seven ve ayette de dikkat çekildiği gibi rahmet etmeyi kendine ilke edinendir.

  1. Musa dağa çıkınca Allah şöyle buyurdu: “Kavminden önce seni acele ettiren nedir ey Musa?”

“Ve hatırla biz Musa’ya kırk gece ayırdık ve onun gıyabında buzağıyı taptınız ve büyük bir zulm işlediniz/zalimlik yaptınız.” : Bakara 51

İsrail ileri gelenlerine, “Geri dönünceye kadar bizi burada bekleyin” dedi, “Harun’la Hur aranızda; kimin sorunu olursa onlara başvursun.” : Mısırdan Çıkış 24:14

“Musa’nın kavmi, onun yokluğunda, ibadet için süs eşyalarından buzağı sureti yaptılar: düşük görünüyordu: O’nun kendileriyle konuşamayacağını ve onlara yol gösteremediğini görmediler mi? Onu benimsemekle zalimlerden oldular/ibadet edindiler ve yanlış yaptılar.
Tövbe edip hata yaptıklarını gördüklerinde: “Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, gerçekten hüsrana uğrayanlardan oluruz” dediler.
Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi: “Benden sonra benim yerime ne kötü iş yaptınız? Rabbinizin hükmünü vermekte acele mi ettiniz?” Levhleri yere bıraktı, kardeşini saçından yakaladı ve onu kendisine doğru sürükledi. Harun dedi ki: “Annemin oğlu! İnsanlar beni bir hiç saydılar ve beni öldürmeye yakınlaştılar! Düşmanlarımı sevindirme bu musibetime ve sakın beni günahkârlardan sayma.”” : Araf 148-150

  1. O cevap verdi: “İşte Bak, onlar benim adımlarıma yaklaştılar; seni hoşnut etmek için sana koştum, ey Rabbim.”
  2. Allah dedi ki: “Biz senin kavmini, senin yokluğunda imtihan ettik; Samiri onları saptırdı.”
  3. Bunun üzerine Musa, öfke ve keder içinde kavmine döndü. Dedi ki: “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? O vaad size uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?”

Allah’ın vaadi onları korumak ve onları Vaadedilmiş Topraklara ulaştırmak, onların vaadi ise Allah’ın kanununa ve emirlerine itaat etmekti.

  1. Dediler ki: “Biz gücümüzün yettiğince sana verdiğimiz sözden dönmedik; fakat bütün insanların ziynetlerinin ağırlığı bize yüklenildi/ağırlığını taşımak zorunda bırakıldık ve onları ateşe attık; Samiri’nin de önerdiği buydu.

Bu böyle olduğu içindir ki Kur’an ‘kenz yasağı’ getirmiştir. Yani ihtiyaç fazlası servet ve paranın depolanmasını yasaklanmıştır.

  1. “Sonra halkın önüne ateşten bir buzağı sureti çıkardı; sanki büzülmüştü; onlar da: “Bu, sizin ilahınız ve Musa’nın ilahıdır, fakat Musa unuttu!” dediler.

Burada iki keskin hakikat var karşımızda. İlki, İsrailoğulları’nın eski Mısır’ın karanlık mirasından kurtulamayıp Tanrı’nın sembollerinden biri sayılan danaya tapmak istemeleridir. Oysa Musa, onları özgürlüğe çağırmış, Firavun’un boyunduruğundan kurtarmıştı. Ama köleliğin gölgesi, zihinlerinden silinmemişti. Altından yapılma o dana, onların yüreğindeki eski korkuları, eski alışkanlıkları yeniden uyandırdı.

İkincisi ise, bu altından dana, yalnızca bir put değil, bir simgedir: Altını ilahlaştırmanın simgesi. Gücü, zenginliği, maddeyi Tanrı yerine koymanın bir işareti. İsrailoğulları’nın bu sapışı, aslında insanlığın kadim bir zaafını ortaya koyar. Altın, insanın gözünü kör eden bir puttur; ışıl ışıl parlarken, ruhları karartır. Ve işte o dana, bu büyük aldanışın, insanoğlunun bitmek bilmeyen tutkularının bir yansımasıdır.

  1. Kendilerine cevap için bir sözle karşılık veremeyeceğini ve onlara ne zarar vermeye ne de onlara iyilik etmeye gücünün yetmediğini göremiyorlar mıydı?

İnsanlar ne kadar da kördü! Gerçek Tanrı’nın İşaretlerini görmüşlerdi, ama yine de ölü bir surete tapınmaya istekliydiler!

  1. Harun bundan önce onlara şöyle demişti: “Ey kavmim! Bu konuda imtihan ediliyorsunuz. Şüphesiz Rabbiniz Rahman’dır. O halde bana tabi olun ve emrime uyun.”
  2. “Bu tarikatı terk etmeyeceğiz, Musa bize dönene kadar kendimizi ona adayacağız” demişlerdi.

İsyancılar o kadar az imana sahiptiler ki, Musa’yı kayboldu zannediyorlar ve onu bir daha görmeyi asla beklemiyorlardı.

  1. Musa dedi ki: “Ey Harun! Onların yoldan çıktıklarını gördüğünde seni alıkoyan neydi?
  2. “Beni takip etmekten, O halde emrime karşı mı geldin?”
  3. Harun cevap verdi: “Ey annemin oğlu! Sakalımdan ve saçımdan tutma! Doğrusu ben, İsrailoğullarının arasını açtın ve sözüme bakmadın, demenden korktum.”
  4. Musa dedi ki: “Öyleyse senin durumun nedir ey Samiri?”
  5. O cevap verdi: “Onların görmediklerini gördüm; ben de Resulün ayak izinden bir avuç toprak alıp buzağıya attım; nefsim bana böyle dedi.”
  6. Musa dedi ki: “Git git, ama senin bu dünyadaki cezan, bana dokunma demek olacak; üstelik gelecek bir azap için de, boşa çıkmayacak bir sözün var: Şimdi, kendisine sımsıkı sarıldığın ilahına bak: Andolsun, onu alevli bir ateşte eritip denize saçacağız!”

“Artık o gün, kimse onu Allah’ın cezalandırdığı gibi cezalandıramaz. Kimse onun yerine cezalandırılamaz.” : Fecr 25

  1. Ama hepinizin ilahı bir olan Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur: O, her şeyi ilmiyle kuşatır.
  2. Sana daha önce olanlardan bazı kıssalar anlatıyoruz: çünkü sana Katımızdan bir Mesaj gönderdik.
  3. Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz onlar, kıyamet gününde ağır bir yük yükleneceklerdir.
  4. Onlar bu durum içinde ebedî kalacaklardır: ve o gün onlara ağır bir yük olacaktır,-

“Diriltilerek Allah’ın huzurunda hesaba çekilmeyi mükâfat ve cezayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır, kıyametin kopacağı an ansızın gelince,
“Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!” derlerken, günahlarını da sırtlarına yüklenmiş haldedirler. Bakın yüklendikleri günah ne kötüdür!” : Enam 31

Eğer insanlar bu hayatın gelip geçici yalanlarına kendilerini Hak ve Ebedi olandan yüz çevirecek kadar kaptırırlarsa, Kıyamet günü açıkçası kaba bir uyanış yaşayacaklardır.

  1. Sûr’a üfürüleceği gün: O gün, biz günahkârları korkudan gözleri yaşlı bir halde haşredeceğiz.
  2. Fısıldayarak birbirlerine danışacaklar: “Yine de on günden fazla kalmadık değil mi?;
  3. Ahlak bakımından en üstün önderleri şöyle diyecekleri zaman, onların ne diyeceklerini en iyi biz biliriz: “Bir günden fazla kalmadınız!”
  4. Sana dağlardan soruyorlar: de ki: “Rabbim onları kökünden söküp atacak ve toz haline getirecek;

“Kâfirlerin seni yalanlaması, putlara tapması, kâinattaki hârikulâde oluşlar hayretini mucip olsa da, asıl şaşılacak şey onların,
“Biz toprak olduğumuz zaman mı, yeniden mi yaratılacağız?” demeleridir. İşte onlar Rablerini inkârda ısrar edenlerdir. İşte onlar boyunlarına tasmalar takılacak olanlardır. Onlar ateş ehli, cehennemliktirler. Orada ebedî kalacaklar.” : Rad 5

  1. “Onları düz ve seviyeli bir ova olarak bırakacak;
  2. “Onların yerinde kıvrılmış ya da eğri hiçbir şey görmeyeceksin.”
  3. O gün dosdoğru Davete tabi olacaklar, ona hiçbir eğrilik gösteremeyecekler, Rahmân’ın huzurunda bütün sesler alçalacak, yürürken ayaklarının uğultusundan başka bir şey işitemeyeceksin.
  4. O gün, Rahmân’ın kendilerine izin verdiği ve sözü O’nun katında makbul olan kimselerden başkasına şefaat fayda vermez.

“Allah. O’ndan başka ilah yoktur, diridir, kendi kendine var olandır, sonsuzdur. O’nu hiçbir uyku tutamaz ve uyuyamaz. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nundur. O’nun katında O’nun izni olmadıkça kim şefaat edebilir/aracılık yapabilir? O kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını, olan biten her şeyi bilir. O’nun dilediği dışında O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Arş’ı gökleri ve yeri kaplar ve O, onları korumaktan ve kollamaktan hiçbir yorgunluk duymaz; çünkü O, Yüceler Yücesi’dir/En Yücedir, izzet bakımından en üstün olandır.” :Bakara 255

“Allah onların aşikâre, saklı, gizli yaptıklarını, yapacaklarını bilir. Allah’ın rızasına mazhar olmuş kullarından başkasına şefaat etmezler. Onlar korku içinde, Allah’ın emirlerine itina göstererek, saygıdan titrerler.” : Enbiya 28

“Allah’ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasına şefaat fayda sağlamayacak, izin verdiği kimselerden başkasının şefaati de fayda vermeyecek. Nihayet şefaat edenlerin ve edilenlerin yüreklerinden korku giderilince:
“Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorarlar. Onlar da:
“Hakkı, doğruları söyledi” derler. Yüce ve büyük olan O’dur.” : Sebe 23

Ayet, açık bir gerçeği gözler önüne seriyor: Şefaat, Allah’ın izni olmadan kimseye fayda vermez. O büyük gün geldiğinde, insanların kurtuluşu ne başka birinden gelecek bir yardımda, ne de sahte umutlarda olacaktır. Şefaat, yalnız Allah’a aittir; tek kudret, tek hüküm sahibine. İman eden ve salih ameller işleyen kullar, O’nun rahmetiyle hesaplarını kolaylıkla vereceklerdir.

Bu ayetler, insana bir öğüt, bir hatırlatma gibidir: Şefaat beklemek, ancak Allah’ın razı olduğu kimseler için bir anlam taşır. Buradan bakınca, şefaatin yalnızca Allah’a ait olduğu vurgusu, insanın hakikati görmesi, kendine başka kurtarıcılar aramaması için bir ışıktır. Tüm umutlar, tüm yollar dönüp dolaşıp yine Allah’a varır. İşte bu yüzden, bu tür ayetleri anlamak için hep o köklü hükme dönmek gerekir:

“Şefaat tümden ve yalnız Allah’ındır.”

  1. O, mahlûkatına görüneni, onların öncesi, sonrası ve gerisindekini bilir: fakat onlar, onu ilmiyle kavrayamazlar / ama onlar onu kendi bilgileriyle kuşatamazlar.
  2. Bütün yüzler O’na boyun eğecektir – Diri, Kendi Kendine Var Olan, Ebedi: Sırtında kötülük taşıyan adam gerçekten ümitsiz olacaktır.

Kayyûm: Varlığı sevk ve idare eden. Kudretin kaynağı. Eşsiz yönetici

  1. Ama kim salih ameller işler ve iman ederse, kendisine bir zarar gelmesinden ve hakkının kısılmasından korkmaz.

“Geceyi devamlı gündüzün içine sokarak uzatırsın. Gündüzü de gecenin içine sokar uzatırsın. Ölüden diri, tohum ve yumurtadan canlı, kâfirden mü’min, cahilden âlim çıkarırsın. Diriden de ölü, canlıdan tohum ve yumurta, mü’minden kâfir, âlimden cahil çıkarırsın. Allah’ın sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere, lütuf ve ihsanından kayda geçirilmeyen, dara düşürmeyen, ölçüye tartıya vurulmayan, hesabı sorulmayan, itiraza mahal olmayan hesapsız rızık ve servet verirsin.” : Ali İmran 27

“Rasulüm, müslümanlara:
“Ey iman eden kullarım, Rabbinize sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. İyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan, müslüman idarecilere, askerî erkâna, müslümanlara, bu dünyada bir güzellik, bir ikrâm, devlet nimeti, her türlü nimet vardır. Allah’ın ülkesi, yeryüzü geniştir. Hürriyetlerinize sahip çıkın. Baskılara boyun eğmeyin. Hicret edip güç ve gönül birliği yaparak devletli yaşayın, özgürce Allah’a kulluk ve ibâdet edin. Ancak, sabrederek mücadeleye devam edenlere, tahammül gösterenlere, kararlı davrananlara da, hesapsız mükafat vardır.” diye benim adıma ilan et.” : Zümer 10

Haksızlığa uğradım, ama haksızlık etmedim! Zulmün gölgesi üzerime düştü, ama ben kimseye zulmetmedim! Vefasızlık gördüm, ama gönlümden vefayı eksik etmedim! Kandırıldım, ama kimseyi kandırmadım! İşte insan, böyle diyebiliyorsa, yüreğini böyle temiz tutabiliyorsa, şükretmelidir. Çünkü bu, insanın en büyük onuru, en sağlam sınavıdır.

Ahirete inanan, büyük hesap gününü bilen birisi için bu dünyada haksızlık etmektense haksızlığa uğramak yeğdir. Çünkü yeryüzünde eksik kalan ne varsa, gökyüzünün adaletinde tamamlanacaktır. Hesap görücülerin en hayırlısı olan Allah, herkese hak ettiği karşılığı eksiksiz, adil ve en güzel şekilde verecektir. O büyük günde, kalplerin terazisi doğru tartacak; zulmeden kaybedecek, sabreden kazanacaktır. Bu dünyada haksızlığa uğrayanın yüreği, o günde huzurla dolacak.

  1. İşte biz bu Kur’an’ı -Arapça bir Kur’an- indirdik ve onda Allah’tan korkup sakınsınlar veya O’nu zikretmelerine sebep olsun diye bazı uyarıları ayrıntılı olarak açıkladık.

Kötüler, doğru yolu bulsun ve tövbe etsin diye uyarılır; iyilerin yüreği imanla dolsun, güçlensin diye seslenilir. Onlar, O’nu anarak içlerinde bir kuvvet bulur, doğruluğun peşinden giderler.

Kur’an, insanlara takvayı öğretmek, vicdanlarını uyandırmak ve gerçekleri hatırlatmak için, tekrar tekrar açıklanmış bir çağrı olarak indirilmiştir. Onun her sözü, insanın özüne dokunan bir yankıdır.

  1. Melik ve Hak olan Allah her şeyden yücedir! Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme, de ki: “Rabbim, ilmimi artır.”

“Onu, Kur’ân’ı çabucak kavramak, okumak, atlamamak için dilini kıpırdatma.” : Kıyamet 16

Hak: Gerçeğin kaynağı ve belirleyicisi. Her yaptığı ve emri gerçeğe en uygun olan. Hakkın ve hukukun kaynağı ve belirleyicisi.

Kur’an, yalnızca anlamadan seslendirilmek için gönderilmiş bir söz değildir. Onu anlamadan okumak, aslında onu gerçek manasıyla okumak sayılmaz. Kur’an’ın özüyle buluşmak, ayetlerini ağır ağır okumaktan, üzerinde derinlemesine düşünmekten geçer. Bu, ilahi hikmetlere tanıklık etmenin yoludur. Mühim olan, onu baştan sona hızla bitirmek değil, her kelimesini anlayarak, gönülde hissetmek ve hayatın içine katmaktır.

Ayetler bize, din adına nihai açıklamanın yalnızca Allah’a ait olduğunu hatırlatır. Peygamberimize de vahiy tamamlanmadan hüküm vermek için acele etmemesi öğütlenir. Bu, vahyin hikmetine uygun bir sabır gerektirir.

“Şeytan, peygamberlerin okuyuşlarına bir şeyler karıştırır” mealindeki Hac Suresi 52. ayet, okuma eyleminin derin bir anlam taşıdığını işaret eder. Çünkü aceleyle, kendini vermeden okumak, bu tehlikeye açık bir kapıdır. İşte bu yüzden Hz. Peygamber’e, Kur’an’ı okurken acele etmemesi emredilmiştir.

Kur’an, ilimden, hakikatten ve tabiatüstü bir gerçek olan vahiyden bahsederken, onun yeryüzüne inişiyle birlikte ‘ilim’ olarak nitelendirildiğine dikkat çeker. Bu, vahyin ışığından yararlanmak isteyenlerin, ancak ilimle bunu başarabileceklerini işaret eder. Kur’an’ın ilimle kucaklaşması, insanlık için en büyük davettir.

“İlimden sana ulaşan nasipten sonra bunların boş ve iğreti arzularına uyarsan, Allah katından ne bir dostun/destekçin olur ne de bir yardımcın.” :Bakara 120

“Eğer sen, ilimden nasibin sana geldikten sonra onların boş ve iğreti arzularına uyarsan, işte o zaman, kesinlikle zalimlerden olursun.” :Bakara 145

“Kitabı sana indiren O’dur. Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar, kitabın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik/bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun teviline öncelik tanımak için kitabın sadece müteşâbih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez.” :Âli İmran 7

“Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına tanıklık etmiştir. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Azîz ve Hakim olandan başka hiçbir ilah yoktur.” :Âli İmran 18

“Küfre sapanlar, ‘Sen gönderilmiş bir elçi değilsin!’ diyorlar. De ki, ‘Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah, bir de yanında kitaba dayalı ilim bulunanlar yeter!” :Rad 43

Hakkında ilim sahibi olmadığın şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” :İsra 36

  1. Biz daha önceden Adem’den söz almıştık, fakat o unuttu: Biz ondan kesin bir kararlılık bulmadık.
  2. Meleklere, “Adem’e secde edin” dediğimizde secde ettiler, ama İblis secde etmedi: o reddetti.
  3. Sonra dedik ki: “Ey Âdem, şüphesiz bu sana ve eşine düşmandır. O halde ikinizi de cennetten çıkarmasın da perişanlığa düşersiniz.

Dinler tarihine baktığımızda, cennet, cehennemin tam zıddı olan bir değerler bütününü ya da bir mekânı temsil eder. Yeryüzünde kötülüğün izini sürenler, cehennemin yakıcı yollarına düşerken, iyilikle yoğrulanlar cennetin serin gölgelerine ulaşır. Cehennem, bir cezalandırma ve olgunlaşma ocağı ise cennet, ödüllendirme ve yücelme diyarıdır.

Cennet tasvirleri, bozulmamış bir doğanın, kardeşlik ve düzenle yoğrulmuş bir topluluğun hayalini sunar bize. İnsan elinin kirletmediği topraklarda, suyun berrak, rüzgârın tatlı estiği bir dünyanın özlemi vardır bu anlatılarda. Her şey, paylaşımın ve uyumun melodisini taşır, adeta bir düşler bahçesi gibi…

  1. “Orada sana aç kalmaman ve çıplak dolaşmaman için yeterince rızık vardır.
  2. “Ne susuzluktan, ne de güneşin sıcaklığından acı çekersin.”
  3. Ama şeytan ona kötülüğü fısıldadı ve dedi ki: “Ey Adem, seni Ebediyet Ağacı’na ve asla bozulmayan bir krallığa götüreyim mi?

Şeytan, Hz. Âdem’i ve eşini kandırırken sinsi bir oyun kurmuş, onların gözlerini ebediyet hayaliyle boyamıştır. Melekleşmemek, sonsuz hayatın sırlarına ulaşmamak korkusunu işlemiş yüreklerine. “Bu yasaklı ağacın meyvesi,” demiş, “sizi ölümsüzlerin arasına katar, size hiç yok olmayacak bir hükümranlık bahşeder.” Böylece, aldatıcı vaatlerle onları kendine çekmiştir.

Ancak Kur’an, bu hikâyede sorumluluğun Hz. Âdem’e ait olduğunu söyler. Şeytan, vesvesesini Hz. Âdem’in aklına fısıldamıştır. İnsanın zaaflarına dokunan bu vesvese, yasak ağacın sınırlarını zorlatan ilk adım olmuştur. Yani, insanın tökezleyişi, yalnızca kendi iradesinin zayıflığından gelir, başkasına yüklenemez.

  1. Sonunda ikisi de ağaçtan yediler ve böylece çıplaklıkları onlara göründü; üstlerini örtmek için cennet yapraklarını birlikte dikmeye başladılar: böylece Adem Rabbine isyan etti ve kendisinin ayartılmasına izin verdi.

Bu ayetler, edep yerlerini açmayı, insanın kendi özüne işlediği bir zulüm, bir başkaldırı, azgınlık ve yozlaşma olarak tanımlar. Bu hâl, insanlık onuruna karşı işlenmiş bir suçtur. Ayetler, edep yerlerini örtmenin bir zorunluluk, insanın fıtratına sadık kalmanın vazgeçilmez bir şart olduğunu söyler. Bunun aksi, sınırları aşmak, haram bir yola sapmaktır.

İnsana yakışan, kendine ve yaratıcısına karşı duyduğu sorumluluğu taşımak, örtüsüyle haysiyetini korumaktır. Çünkü insan, hem kendisine hem de içinde yaşadığı topluma bir emanettir.

“Ve o, cinsiyet organını/ırzını bir kale gibi koruyan kadın. Onun bağrına ruhumuzdan üfledik de kendisini ve oğlunu âlemler için bir mucize yaptık.” :Enbiya 91

“Ve Allah, cinsiyet organını/ırzım bir kale gibi koruyan İmran kızı Meryem’i de örnek verdi. Biz onun içine ruhumuzdan üfledik. Ve o, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tastikledi de içten bağlananlardan oldu.” :Tahrîm 12

  1. Fakat Rabbi onu rahmeti/lütfu için seçti: Ona döndü/onun tevbesini kabul etti ve ona Hidayet verdi.
  2. Dedi ki: “İkiniz de cennetten inin- birbirinize düşman olarak hep birlikte. Eğer size benden bir hidayet gelirse, kim benim hidayetime uyarsa, ne yolunu ve hidayetini kaybetmez ne de sefalete düşer.”

“Dedik ki: “Hepiniz buradan aşağı inin; Ve eğer Benden size bir hidayet/kılavuzluk gelirse, kim Benim hidâyetime uyarsa, onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” : Bakara 38

Âdem ve eşinin bulundukları cennetten, yani yerleştirildikleri o güzelim bahçeden çıkarılmaları, yalnızca onların değil, yanlarındaki başkalarının da yazgısı olmuştur. Bu ayrılış, sadece iki canın değil, beraberlerinde olanların da bir sürgün hikâyesine dönüşmüştür. Bahçeden kopan yalnız Âdem ile eşi değil, insanlığın topyekûn kaderi olmuştur bu düşüş.

O bahçe, sadece bir mekân değil, aynı zamanda masumiyetin, huzurun ve insanlığın saf başlangıcını temsil ediyordu. Ayrılık ise, bir sınavın, bir diriliş yolculuğunun habercisiydi. Herkes, o bahçeden çıkarken omuzlarına yazgısının yükünü almış, yeni bir hayata doğru adım atmıştı.

  1. “Fakat kim Benim Mesajımdan yüz çevirirse, bilsin ki onun için dar bir ömür vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.”

“Fakat İmanı/İnancı inkar edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar ateşin ehlidirler; orada kalacaklar” : Bakara 39

Kur’an’a sırt çevirip yaşadığı dini Kur’an’ın dini olmaktan uzaklaştıran İslam dünyasının hali, bir sürünüşün, bir kopuşun en hazin resmini çizer. Bu manzara, sadece bir düşüşün değil, aynı zamanda kendi özünden, kendi kaynağından kopmanın ağır yükünü taşır.

Kur’an’a sırt çevirip, yaşadığı dini Kur’an’ın ruhundan uzaklaştıran bir İslam dünyasının hali, en çarpıcı anlatımıyla budur: Sürünüş, yabancılaşma ve unutuş. Bu tablo, sadece görünüşte bir zayıflığı değil, köklerinden kopmuş bir hayatın acısını da resmeder. İnsanların elleriyle kendilerine ördükleri perdelerin ardında, hakikatten uzaklaşmanın, yanlışların büyüttüğü boşluğun izleri vardır.

Bu hâl, bir nehirden yüz çevirmek gibi; suyu görüp susuz kalmak gibi bir acizliktir. Oysa Kur’an, nehrin ta kendisidir, berrak akışıyla yol gösterendir. Onun suyundan içmeyenler, çölün ıssızlığında kaybolmaktan kurtulamazlar.

Ne görünüşteki çürüme, ne de ileri sürülen gerekçeler, bu gerçeği örtebilir. Bu tablo, insanın kendi eliyle kendini nasıl bozguna sürüklediğinin, kendi yurdunda nasıl yitik bir yolcuya dönüştüğünün destansı bir anlatımıdır. Kur’an, bir ışık gibi yanı başında dururken o ışığa sırtını dönmek, insanın kendi ruhuna vurduğu zincirden başka bir şey değildir.

  1. Der ki: “Rabbim, önceden gözlerim varken neden beni kör olarak kaldırdın?”
  2. Allah der ki: “İşte sana ayetlerimiz geldiği zaman, onları yüzüstü bırakmıştın; bugün de böyle yüzüstü bırakılacaksın.”

Allah, zikrinden, yani Kur’an’dan yüz çeviren kullarına, ayetlerini görmezden gelmeleri sebebiyle bu dünyada sıkıntılarla dolu bir hayatı yazacaktır. Ahirette ise onları, kör bir hâlde diriltecektir. O an, dirilen kişi hüzünle haykıracak: “Rabbim! Neden beni kör olarak dirilttin? Hâlbuki ben dünyadayken gören biriydim!”

Allah’ın cevabı, insanın yüreğine işleyen bir hakikattir: “Sana ayetlerimiz geldiğinde sen onları unutmuştun. Bugün de sen, aynı şekilde unutulanlardan olacaksın.”

Bu, insana, kendi tercihlerinin nasıl bir yankıya dönüştüğünü gösteren derin bir çağrıdır. Zikirden uzaklaşanların hikâyesi, kendilerini hem bu dünyada hem de sonsuzlukta karanlığa mahkûm edenlerin hikâyesidir.

  1. İşte biz haddi aşanları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız: Ahiret azabı ise çok daha şiddetli ve daha kalıcıdır.
  2. Kendilerinden önceki nice nesilleri helâk ettiğimizi, şimdi meskenlerinde dolaştıklarını hatırlamaları, böyle kimselere bir uyarı değil midir? Şüphesiz bunda, akıl sahipleri için ibretler vardır.
  3. Eğer Rabbinden daha önce inmiş bir söz olmasaydı, onların azabı muhakkak gelirdi. ancak mühlet için belirlenmiş bir Süre vardır.

“İnsanlar yaratılışları icabı aslında ay-nı inancı ve düşünceyi paylaşan bir tek milletti. Hür iradeleri ve seçme özgürlükleri olduğu için daha sonra farklı inançlara ve düşüncelere sahip oldular.
Eğer insanların sorumlu tutularak muhakeme edileceği, mükâfata nâil olanla cezaya müstehak olanların hükümlerinin kesinleşeceği ile ilgili, rahmeti gazabına baskın olan Rabbinin koyduğu-kurduğu, mühlet verilen bir düzen olmasaydı, insanların kasıtlı ihtilaf ettikleri, çarpıttıkları konularda, aralarında âcilen yargı gerçekleştirilir, hüküm icra edilirdi.” : Yunus 19

“Andolsun biz Mûsâ’ya kutsal kitabı vermiştik. Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, Mûsâ’ya ve Tevrat’a itibar etmedikleri için, Tevrat’ta da ihtilâfa düşüldü. Eğer insanların sorumlu tutularak muhakeme edileceği, mükâfata nâil olanla cezaya müstehak olanların hükümlerinin kesinleşeceği ile ilgili, rahmeti gazabına baskın olan Rabbinin koyduğu-kurduğu, mühlet verilen bir düzen olmasaydı, onların aralarında âcilen yargı gerçekleştirilir, hüküm icra edilirdi. Hâlâ onlar, hak kitaba, Kuran’a karşı da sû-i zanlarının-art niyetlerinin beslediği şüpheler içindedirler.” : Hud 110

Allah’ın Kutsal Planı’nda her şey hikmetle düzenlenmiştir. Adil olan da zalim olan da, O’nun rahmetinden bir pay alır; her birine bir şans, bir mühlet tanınır. Çünkü O’nun hükmü, her zaman yerini bulur; sözü, asla boşa çıkmaz.

En zalimler bile, yaptıklarının hesabını vermeden önce belirlenmiş bir süreye sahiptir. Eğer bu mühlet verilmeseydi, işledikleri kötülüklerin bedeli hemen sırtlarına yüklenir, azap üzerlerine inerdi. Fakat Allah, her şeyin vaktini ve sırasını en iyi bilendir. O’nun adaleti, sabırla sınanır; rahmeti, son nefese kadar çağırır.

  1. O halde onların söylediklerine sabret ve güneşin doğmasından önce de, batmasından önce de Rabbini hamd ile tesbih et. Evet, gecenin bir kısmında ve gündüzün yan kısımlarında/iki tarafında hamd ile tesbih edin ki, ruhen sevinesiniz/ruhsal sevince sahip olabilesin.
  2. Onlardan bazılarını kendisiyle imtihan ettiğimiz dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözünü dikme: Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

Doğal yapısı bozulmuş, doğal yapısı üzerinde işlem yapılmış gıdalar ‘aslî temizlik’lerini yitirirler; onların da yenmemesi gerekir.

“Rabbinizin rızkından yiyin de O’na şükredin. Tertemiz bir belde ve affeden bir Rab!” :Sebe 15

  1. Kavmine salatı/destek ve dayanışmayı buyur ve salatında devamlı ol. Senden rızık vermeni istemiyoruz: Onu Biz senin için sağlıyoruz. Ama ahiretin meyvesi takva/doğruluk içindir.
  2. “O, bize Rabbinden bir mucize getirmez mi?” derler. Onlara önceki vahiy kitaplarında bulunanlardan apaçık bir ayet gelmemiş miydi?
  3. Ve eğer Biz onlara bundan önce bir azap vermiş olsaydık, “Rabbimiz! Keşke bize bir elçi gönderseydin, alçalmadan ve rezil olmadan önce senin âyetlerine uysaydık” derlerdi.
  4. De ki: “Her birimiz bir bekleyiş içindeyiz. O halde bekleyin, kimin doğru yolda olduğunu ve kimlerin Hidayete erdiğini yakında bileceksiniz.”

“Siz, bizim için, ancak iki iyilikten, zafer veya şehadetten birini beklemektesiniz. Biz de, Allah’ın, ya kendi katından veya bizim ellerimizle size bir ceza vermesini bekliyoruz. Haydi bekleyin. Biz de sizinle beraber beklemekteyiz.” de. : Tevbe 52

Ta Ha. (Mystic Letters, T. H.). 

In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful. 

  1. Ta Ha.

  2. We have not sent down the Koran to thee to be (an occasion)

for thy distress,

  1. But only as an admonition to those who fear (Allah), —

  2. A revelation from Him Who created the earth and the heavens

on high.

  1. (Allah) Most Gracious is firmly established on the throne (of

authority).

  1. To Him belongs what is in the heavens and on earth, and all

between them, and all beneath the soil.

  1. If thou pronounce the word aloud, (it is no matter): For

verily He knoweth what is secret and what is yet more hidden.

  1. Allah! There is no Allah but He! To Him belong the Most

Beautiful Names.

  1. Has the story of Moses reached thee?

  2. Behold, he saw a fire: So he said to his family, “Tarry ye,

I perceive a fire; perhaps I can bring you some burning brand

therefrom, or find some guidance at the fire.”

  1. But when he came to the fire, a voice was heard: “O Moses!

  2. “Verily I am thy Lord! Therefore (in My presence) put off

thy shoes: Thou art in the sacred valley Tuwa.

  1. “I have chosen thee: Listen, then, to the inspiration (sent

to thee).

  1. “Verily, I am Allah: There is no god but I: So serve thou Me

(only), and establish regular prayer for celebrating My praise.

  1. “Verily, the Hour is coming–my design is to keep it hidden-

-for every soul to receive its reward by the measure of its

Endeavor.

  1. “Therefore let not such as believe not therein but follow

their own lusts, divert thee therefrom, lest thou perish!”…

  1. “And what is that in thy right hand, O Moses?”

  2. He said, “It is my rod: On it I lean; with it I beat down

fodder for my flocks; and in it I find other uses.”

  1. (Allah) said, “Throw it, O Moses!”

  2. He threw it, and behold! it was a snake, active in motion.

  3. (Allah) said, “Seize it, and fear not: We shall return it at

once to its former condition”…

  1. “Now draw thy hand close to thy side: It shall come forth

white (and shining), without harm (or stain). –As another Sign,

  1. “In order that We may show thee (two) of Our Greater Signs.

  2. “Go thou to Pharaoh, for he has indeed transgressed all

bounds.”

  1. (Moses) said: “O my Lord! Expand me my breast;

  2. “Ease my task for me;

  3. “And remove the impediment from my speech,

  4. “So they may understand what I say:

  5. “And give me a Minister from my family,

  6. “Aaron, my brother;

  7. “Add to my strength through him,

  8. “And make him share my task:

  9. “That we may celebrate thy praise without stint,

  10. “And remember Thee without stint:

  11. “For Thou art He that (ever) regardeth us.”

  12. (Allah) said: “Granted is thy prayer, O Moses!”

  13. “And indeed We conferred a favor on thee another time

(before).

  1. “Behold! We sent to thy mother, by inspiration, the message:

  2. “Throw (the child) into the chest, and throw (the chest)

into the river: The river will cast him up on the bank, and he

will be taken up by one who is an enemy to Me and an enemy to

him’: But I cast (the garment of) love over thee from Me: And

(this) in order that thou mayest be reared under Mine eye.

  1. “Behold! Thy sister goeth forth and saith, ‘Shall I show you

one who will nurse and rear the (child)?’ So We brought thee

back to thy mother, that her eye might be cooled and she should

not grieve. Then thou didst slay a man, but We saved thee from

trouble, and We tried thee in various ways. Then didst thou

tarry a number of years with the people of Midian. Then didst

thou come hither as ordained, O Moses!

  1. “And I have prepared thee for Myself (for service)”…

  2. “Go, thou and thy brother, with My Signs, and slacken not,

either of you, in keeping Me in remembrance.

  1. “Go, both of you, to Pharaoh, for he has indeed transgressed

all bounds;

  1. “But speak to him mildly; perchance he may take warning or

fear (Allah).”

  1. They (Moses and Aaron) said: “Our Lord! We fear lest he

hasten with insolence against us, or lest he transgress all

bounds.”

  1. He said: “Fear not: For I am with you: I hear and see

(everything).

  1. “So go ye both to him, and say, Verily we are apostles sent

by thy Lord: Send forth, therefore, the Children of Israel with

us, and afflict them not: With a Sign, indeed, have we come from

thy Lord! And Peace to all who follow guidance!

  1. “Verily it has been revealed to us that the Penalty (awaits)

those who reject and turn away.”

  1. (When this message was delivered), (Pharaoh) said: “Who,

then) Moses, is the Lord of you two?”

  1. He said: “Our Lord is He Who gave to each (created) thing

its form and nature, and further, gave (it) guidance.”

  1. (Pharaoh) said: “What then is the condition of previous

generations?”

  1. He replied: “The knowledge of that is with my Lord, duly

recorded: My Lord never errs, nor forgets, —

  1. “He Who has made for you the earth like a carpet spread out;

has enabled you to go about therein by roads (and channels); and

has sent down water from the sky.” With it have We produced

divers pairs of plants each separate from the others.

  1. Eat (for yourselves) and pasture your cattle: Verily, in

this are Signs for men endued with understanding.

  1. From the (earth) did We create you, and into it shall We

return you, and from it shall We bring you out once again.

  1. And We showed Pharaoh all Our Signs, but he did reject and

refuse.

  1. He said: “Hast thou come to drive us out of our land with

magic, O Moses?

  1. “But we can surely produce magic to match thine! So make a

tryst between us and thee, which we shall not fail to keep–

neither we nor thou–in a place where both shall have even

chances.”

  1. Moses said: “Your tryst is the Day of the Festival, and let

the people be assembled when the sun is well up.”

  1. So Pharaoh withdrew: he concerted his plan, and then came

(back).

  1. Moses said to him: “Woe to you! Forge not ye a lie against

Allah, lest He destroy you (at once) utterly by chastisement:

The forger must suffer frustration!”

  1. So they disputed, one with another, over their affair, but

they kept their talk secret.

  1. They said: “These two are certainly (expert) magicians:

Their object is to drive you out from your land with their

magic, and to do away with your most cherished institutions.

  1. “Therefore concert you plan, and then assemble in (serried)

ranks: He wins (all along) today who gains the upper hand.”

  1. They said: “O Moses! Whether wilt thou that thou throw

(first) or that we be the first to throw?”

  1. He said: “Nay, throw ye first!” Then behold their ropes and

their rods–so it seemed to him on account of their magic–began

to be in lively motion!

  1. So Moses conceived in his mind a (sort of) fear.

  2. We said” “Fear not! For thou hast indeed the upper hand:

  3. “Throw that which is in thy right hand: Quickly will it

swallow up that which they have faked. What they have faked is

but a magician’s trick: And the magician thrives not, (no

matter) where he goes.”

  1. So the magicians were thrown down to prostration: They said,

“We believe in the Lord of Aaron and Moses”.

  1. (Pharaoh) said: “Believe ye in Him before I give you

permission? Surely this must be your leader, Who has taught you

magic! Be sure I will cut off your hands and feet on opposite

sides, and I will have you crucified on trunks of palm trees: So

shall ye know for certain, which of us can give the more severe

and the more lasting Punishment!”

  1. They said: “Never shall we regard thee as more than the

Clear Signs that have come to us, or than Him Who created us! So

decree whatever thou desires to decree: For thou canst only

decree (touching) the life of this world.

  1. “For us, we have believed in our Lord: May He forgive us our

faults, and the magic to which thou didst compel us: For Allah

is Best and Most Abiding.”

  1. Verily he who comes to his Lord as a sinner (at Judgment), –

-for him is Hell: Therein shall he neither die nor live.

  1. But such as come to Him as Believers who have worked

righteous deeds, –for them are ranks exalted, —

  1. Gardens of Eternity, beneath which flow rivers: They will

dwell therein for aye: Such is the reward of those who purify

themselves (from evil).

  1. We sent an inspiration to Moses: “Travel by night with My

servants, and strike a dry path for them through the sea,

without fear of being overtaken (by Pharaoh) and without (any

other) fear.”

  1. Then Pharaoh pursued them with his forces, but the waters

completely overwhelmed them and covered them up.

  1. Pharaoh led his people astray instead of leading them

aright.

  1. O ye Children of Israel! We delivered you from your enemy,

and We made a covenant with you on the right side of Mount

(Sinai), and We sent down to you Manna and quails:

  1. (Saying): “Eat of the good things We have provided for your

sustenance, but commit no excess therein, lest My Wrath should

justly descend on you: And those on whom descends My Wrath do

perish indeed!

  1. “But without doubt, I am (also) He that forgives again and

again, to those who repent, believe, and do right, –who, in

fine, are ready to receive true guidance.”

  1. (When Moses was up on the Mount, Allah said:) “What made

thee hasten in advance of thy people, O Moses?”

  1. He replied: “Behold, they are close on my footsteps: I

hastened to Thee, O my Lord, to please Thee.”

  1. (Allah) said: “We have tested thy people in thy absence: The

Samiri has led them astray.”

  1. So Moses returned to his people in a state of indignation

and sorrow. He said: “O my people! Did not your Lord make a

handsome promise to you? Did then the promise seem to you long

(in coming)? Or did ye desire that Wrath should descend from

your Lord on you, and so ye broke your promise to me?”

  1. The said: “We broke not the promise to thee, as far as lay

in our power: But we were made to carry the weight of the

ornaments of the (whole) people, and we threw them (into the

fire), and that was what the Samiri suggested.

  1. “Then he brought out (of the fire) before the (people) the

image of a calf: It seemed to low: So they said: ‘This is your

god, and the god of Moses, but (Moses) has forgotten!’”

  1. Could they not see that it could not return them a word (for

answer), and that it had no power either to harm them or to do

them good?

  1. Aaron had already, before this said to them: “O my people!

Ye are being tested in this: For verily your Lord is (Allah)

Most Gracious: So follow me and obey my command.”

  1. They had said: “We will not abandon this cult, but we will

devote ourselves to it until Moses returns to us.”

  1. (Moses) said: “O Aaron! What kept thee back, when thou

sawest them going wrong,

  1. “From following me? Didst thou then disobey my order?”

  2. (Aaron) replied: “O son of my mother! Seize (me) not by my

beard nor by (the hair of) my head! Truly I feared lest thou

shouldst say, ‘Thou hast caused a division among the Children of

Israel, and thou didst not respect my word!’”

  1. (Moses) said: “What then is thy case, O Samiri?”

  2. He replied: “I saw what they saw not: So I took a handful

(of dust) from the footprint of the Apostle, and threw it (into

the calf): Thus did my soul suggest to me.”

  1. (Moses) said: “Get thee gone! But thy (punishment) in this

life will be that thou wilt say, ‘Touch me not’; and moreover

(for a future penalty) thou hast a promise that will not fail:

Now look at thy god, of whom thou hast become a devoted

worshipper: We will certainly (melt) it in a blazing fire and

scatter it broadcast in the sea!”

  1. But the God of you all is Allah: There is no god but He: All

things He comprehends in His knowledge.

  1. Thus do We relate to thee some stories of what happened

before: For We have sent thee a Message from Our own Presence.

  1. If any do turn away therefrom, verily they will bear a

burden on the Day of Judgment;

  1. They will abide in this (state): and grievous will the

burden be to them on that Day, —

  1. The Day when the Trumpet will be sounded: That Day We shall

gather the sinful, blear-eyed (with terror).

  1. In whispers will they consult each other: “Ye tarried not

longer than ten (Days);”

  1. We know best what they will say, when their leader most

eminent in Conduct will say: “Ye tarried not longer than a day!

  1. They ask thee concerning the Mountains: say, “My Lord will

uproot them and scatter them as dust;

  1. “He will leave them as plains smooth and level;

  2. “Nothing crooked or curved wily thou see in their place.”

  3. On that Day will they follow the Caller (straight): No

crookedness (can they show) him: All sounds shall humble

themselves in the Presence of (Allah) Most Gracious: Nothing

shalt thou hear but the tramp of their feet (as they march).

  1. On that Day shall no intercession avail except for those

for whom permission has been granted by (Allah) Most Gracious

and whose word is acceptable to Him.

  1. He knows what (appears to His creatures as) before or after

or behind them: But they shall not compass it with their

knowledge.

  1. (All) faces shall be humbled before (Him) –the Living, the

Self-Subsisting, Eternal: Hopeless indeed will be the man that

carries iniquity (on his back).

  1. But he who works deeds of righteousness, and has faith,

will have no fear of harm nor of any curtailment (of what is

due).

  1. Thus have We sent this down–an Arabic Koran–and explained

therein in detail some of the warnings, in order that they may

cause their remembrance (of Him).

  1. High above all is Allah, the King, the Truth! Be not in

haste with the Koran before its revelation to thee is completed,

but say, “O my Lord! Advance me in Knowledge.”

  1. We had already, beforehand, taken the covenant of Adam but

he forgot: And We found, on his part, no firm resolve.

  1. When We said to the angels, “Prostrate yourselves to Adam”,

they prostrated themselves, but not Iblis: He refused.

  1. Then We said: “O Adam! Verily, this is an enemy to thee and

thy wife: So let him not get you both out of the Garden so that

thou art landed in misery.

  1. “There is therein (enough provision) for thee not to go

hungry nor to go naked,

  1. “Nor to suffer from thirst, nor from the sun’s heat.”

  2. But Satan whispered evil to him: He said, “O Adam! Shall I

lead thee to the Tree of Eternity and to a kingdom that never

decays?”

  1. In the result, they both ate of the tree, and so their

nakedness appeared to them: They began to sew together, for

their covering, leaves from the Garden: Thus did Adam disobey

his Lord, and allow himself to be seduced.

  1. But his Lord chose him (for His Grace): He turned to him

and gave him guidance.

  1. He said: “Get ye down, both of you, –all together, from

the Garden, with enmity one to another: But if, as is sure,

there comes to you guidance from Me, whosoever follows My

guidance, will not lose his way, nor fall into misery.

  1. “But whosoever turns away from My Message, verily for him

is a life narrowed down, and We shall raise him up blind on the

Day of Judgment.”

  1. He will say: “O my Lord! Why hast Thou raised me up blind,

while I had sight (before)?”

  1. (Allah) will say: “Thus didst thou, when Our Signs came

unto thee, disregard them: So wilt thou, this day, be

disregarded.”

  1. And thus do We recompense him who transgresses beyond

bounds and believes not in the Signs of his Lord: And the

Penalty of the Hereafter is far more grievous and more enduring.

  1. Is it not a warning to such men (to call to mind) how many

generations before them We destroyed, in whose haunts they (now)

move? Verily, in this are Signs for men endued with

understanding.

  1. Had it not been for a Word that went forth before from thy

Lord, (their punishment) must necessarily have come: but there

is a term appointed (for respite).

  1. Therefore be patient with what they say, and celebrate

(constantly) the praises of thy Lord, before the rising of the

sun, and before its setting; Yea, celebrate them for part of the

hours of the night, and at the sides of the day: That thou

mayest have (spiritual) joy.

  1. Nor strain thine eyes in longing for the things We have

given for enjoyment to parties of them, the splendor of the life

of this world, through which We test them: But the provision of

thy Lord is better and more enduring.

  1. Enjoin prayer on thy people, and be constant therein. We

ask thee not to provide sustenance: We provide it for thee. But

the (fruit of) the Hereafter is for Righteousness.

  1. They say: “Why does he not bring us a Sign from his Lord?”

Has not a Clear Sign come to them of all that was in the former

Books of revelation?

  1. And if We had inflicted on them a penalty before this, they

would have said: “Our Lord! If only Thou hadst sent us an

apostle, we should certainly have followed Thy Signs before we

were humbled and put to shame.”

  1. Say: “Each one (of us) is waiting: Wait ye, therefore, and

soon shall ye know who it is that is on the straight and even

way, and who it is that has received guidance.”