Şura Suresi 42-62
Şura Suresi 42-62 ( İstişare, Danışma )
SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA
-
Ha. Mim.
-
Ayn. Sin. Kaf.
-
İşte böylece senden öncekilere ilham verdiği gibi sana da ilham veriyor. – Güçlü, Hikmet sahibi Allah.
Böylece, senden önce gelenlere nasıl ilham verdiyse, sana da aynı yolla ilhamını gönderiyor: Güç ve Hikmet sahibi, Yüce Allah. İlham, Allah’ın kudretinden doğan bir esinti gibi gelir; onun içinde Güç ve Hikmet bir aradadır. Ama insanın gücüne benzemez bu güç; zorbalık ya da zalimlik yoktur içinde, sadece merhametle sarılmış bir kudret vardır. İnsan aklının bilgeliğiyle kıyaslanamaz bu hikmet; eksiksizdir, tartışmasızdır, her şeyin özüne dokunan bir derinlikle gelir. Allah’ın Gücü ve Hikmeti, hayatı ve evreni kuşatır; ilhamı, insana yol gösteren en sağlam rehberdir. -
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur: ve O, çok yücedir, çok büyüktür.
Göklerde, yerde ne varsa O’na aittir; O, En Yüce, En Büyük’tür. Bizim kavrayışımız, O’nun yüceliğini anlamaktan acizdir. Allah öylesine yücedir ki, en yüksek zirveler bile O’nun yüceliğinin yanında bir zerre gibi kalır. O, varlığın en büyük gücü, her şeyin sahibidir. O’nun yanında melekler ancak O’nun emrini yerine getiren hizmetkârlardır. Allah, hayal edebileceğimizin ötesinde bir ihtişam ve kudretle hüküm sürer; her şey O’nun iradesiyle var olur, O’nun buyruğuyla devinir.
-
O’nun izzeti ile gökler üstlerinden neredeyse yarılacak: melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündeki bütün canlılar için mağfiret/bağışlama dilerler: Bakın! Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Öyle büyük bir kudret ki Allah’ın izzetiyle, gökler üstlerinden neredeyse yarılacak gibi olur. Melekler, o derin yüceliğin karşısında, her an Rablerini hamd ile tesbih ederler, yeryüzünde yaşayan bütün canlılar için mağfiret dilerler. Yüce Allah’ın merhameti, bağışlaması sınırsızdır; O, her hataya, her yanlışa rağmen affedendir, esirgeyendir.
Düşünün ki, böylesine azametli bir yücelik karşısında gökler dahi dayanamayacak gibi olur. Melekler, en saf varlıklar, Allah’ın şanını yücelten ve O’nun sonsuz merhametini temsil eden elçileridir. Hem Allah’ın büyüklüğünü, yüceliğini över, hem de günahkâr kullarının bağışlanması için dua ederler. Bu öyle bir döngüdür ki, O’nun kudreti ile merhameti birbirini tamamlar; evrenin her köşesinde bu yüce ahenk yankılanır. Meleklerin duaları, hem Allah’ın izzetini, hem de O’nun affının sınırsız olduğunu ilan eder.
-
Allah’tan başkalarını veliler edinenler var ya, Allah onları gözetler; ve sen onların işlerine vekil değilsin.
Allah’tan başka veliler edinenler var ya, işte onlar neye güvendiklerini/neyi seçtiklerini bilmeden yol alırlar. Ama Allah onları izler, gözetir; çünkü nihai yargı sadece O’nundur. Sen, onların işlerinin başında bir vekil değilsin. Her insan kendi yolundan, kendi seçtiği yoldan mesuldür.
Burada insanın körlüğü ve nankörlüğü çıkar karşımıza. Ne kadar aksine gitse de, ne kadar yanlış yönlere sapsa da, insan Allah’ın evrensel planından, büyük kıyametten kaçamaz. Her şeyin hükmü ve hesabı yalnızca O’nun elindedir. Peygamber, Allah’ın mesajını ileten bir elçidir, ama insanların ne yapıp ne yapmadığının sorumluluğu onlara aittir. Çünkü her insan kendi iradesine sahip, kendi kararlarının bedelini ödeyecektir. Ve sonuçta, tüm nihai hesap yalnızca Allah’ın katında verilecektir.
-
İşte böylece sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, şehirlerin anasını ve onun çevresini ve onları, hakkında şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın: Kimi cennette, kimi de alevli ateşte olacaklardır.
Kur’an’ın Arapça olmasının amacı, Mesajın aralarından seçilmiş bir elçi aracılığıyla vahiy ile yayıldığı toplum için açık ve anlaşılır olmasıdır.
“İşte bu, bereket getiren ve kendisinden önceki âyetleri doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bir kitaptır: şehirlerin anasını ve çevresindekileri uyarasın diye. Ahirete inananlar, bu Kitap’a inanırlar ve salatlarını korumada süreklidirler.” : Enam 92
-
Allah dileseydi, onları tek bir ümmet yapardı; fakat dilediğini rahmetine sokar; Zalimlerin ise ne bir dostu vardır ne de bir yardımcısı.
Allah isteseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Ama O, dilediğini rahmetine katar; zulmedenler içinse ne bir dost ne de bir yardımcı bulunur. Allah’ın bizleri farklı yaratması, her birimize irademizi kullanma imkânı tanıması, bu hayatın en büyük imtihanlarındandır. Herkes, doğruluk ve inanç yolunda yürüyerek, en yüksek potansiyeline ulaşmaya çağrılır. Ve o yolun sonunda Allah’ın rahmeti ve lütfu bekler. Ama işte burada asıl mesele, insanın kendine hâkim olmasıdır. Çekişmeye düşmemeli, kötülüğe kapılmamalı. Kendi sınırlarımızı bilmeliyiz, yoksa Allah’ın lütfu da koruması da bizden uzaklaşır.
Allah’ın rahmeti geniştir, ama zulmedenler o rahmetten mahrum kalır. Çünkü kötülüğe düşen, zalimleşen insan, kendi dostundan, kendi yardımcısından olur. Allah, böylesini ne gözler ne de korur. O’nun rahmetiyle sınanmak, insana verilen en büyük fırsattır; ama bu fırsat, sadece Allah’a güvenip doğrulukla yol alanlara açıktır.
“Sana da kendinden önceki Kitabı doğrulayıcı ve onu koruyucu olarak hak ile indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen Hak’tan ayrılıp onların hevalarına uyma. Her biriniz için bir şeriat ve açık bir yol yazdık. Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı, fakat O’nun planı, size verdiği şeylerde sizi denemektir/imtihan etmektir, öyleyse tüm erdemlerde bir yarıştaymış gibi çabalayın. Hepinizin hedefi Allah’adır. İhtilafa düştüğünüz şeylerin hakikatini size gösterecek olan O’dur;” : Maide 48
-
Ne! O’nun dışında veliler mi edindiler? Fakat o Allah’tır, – O, mevlâdır, ölüleri dirilten de O’dur: O, her şeye kadirdir.
Ne! Allah’tan başka veliler mi edindiler? Oysa Allah’tır asıl mevlâ, ölüleri dirilten, hayatı verip alan, her şeye gücü yeten. İnsan aklına bu nasıl sığar? Her şeye kadir olan Allah, yarattıklarını korur, gözetir; onlara en iyiyi sunmak için yollar açar. O’nun merhameti, şefkati her yana yayılırken, sahte tanrılara tapmak, güçsüz ve aciz varlıklardan şefaat/korunma dilemek/dienmek, en büyük nankörlük, en ağır küfürdür. İnsan, kendisine lütfedilen bu büyük rahmeti unutur, yüz çevirir de bir hiçten medet umar. Oysa her şeyin anahtarı Allah’ın elindedir; dilerse ölüye can verir, karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Bunu göremeyen, en büyük nankörlüğe düşer.
-
Ayrılığa düştüğünüz her ne olursa olsun, onun hükmü Allah’a aittir. İşte Rabbim Allah budur. Ben O’na tevekkül ettim ve O’na yöneldim.
Ayrılığa düştüğünüz her ne olursa olsun, hüküm Allah’ındır. Rabbim, işte budur. Ben O’na tevekkül ettim, yüzümü O’na döndüm. Yaşam dediğin, türlü meselelerle dolu bir yolculuk; insanın gözü bir yerde, aklı başka bir yerde, yürekse bambaşka bir yerde durur bazen. Farklı bakarız, başka anlarız her şeyi. Fakat bu farklılıklar, çıkar hırsından, bencillikten doğuyorsa, kişi en büyük günahı kendi ruhuna işler. Yanlış yollara sapmışsa da, çözüm ayrılıklar, fırkalar, mezhepler yaratmak, birbirine düşman, çekişmeli cepheler açmak değil, yalnızca Allah’a güvenmektir. Her zorlukta, her dar geçitte insan, O’na yönelmeli. Çünkü nihayetinde, son söz yalnızca Allah’ındır, hüküm O’nundur.
-
O, gökleri ve yeri yaratandır: Sizin için türünüzden çiftler ve hayvanlardan çiftler var etti: O sizi bununla çoğaltır: O’nun benzeri hiçbir şey yoktur ve O, her şeyi işiten ve görendir.
O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Sizin cinsinizden eşler yarattı, hayvanlardan da çiftler var etti ki bu düzenle sizi çoğaltsın. O’nun benzeri yoktur; her şeyi işiten ve gören yalnız O’dur. Cinsiyetin sırrı sadece bedensel değil, ahlaki ve ruhsal bir derinlik taşır. Bu yüzden insanlık, bu anlamda hayvanlardan ayrılır; her insan arasında dereceler, çeşitli değişik nitelikler vardır ve bu noktaya ‘aranızdan’ sözüyle işaret edilir.
Sığırlara gelince, onlar insanoğluyla derin bir ilişkiye sahiptir. Yalnızca fiziksel işlerde değil, insanın medeniyetine, kültürüne de katkıda bulunur; taşıma, çiftçilik, yaşamın her alanında insanın ihtiyaçlarına cevap verirler. O yüzden, yaratılışta onların da ayrı bir yeri vardır.
“Görmüyorlar mı ki, onlar için -elimizin biçimlendirdiği şeylerden- onların egemenliği altında bulunan hayvanları biz yaratmışızdır. Ve onları kullanımlarına boyun eğdirdiğimizi mi? Bazıları onları taşır ve bazılarını yerler: Bundan başka başka yararları da vardır ve süt içirirler. O zaman şükretmeyecekler mi?” : Yasin 71-73
“Hayvanlarda/sığırlarda da sizin için ibret verici bir örnek vardır: İçlerinden size içmeniz için süt çıkarırız. onlarda daha nice faydalar vardır sizin için; ve onların etinden yersiniz; Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.” : Müminun 21-22
-
Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur: O, rızkı dilediğine genişletir ve daraltır: çünkü O, her şeyi hakkıyla bilir.
Göklerin ve yerin anahtarları yalnızca O’nun elindedir. Rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğine daraltır; çünkü O, her şeyi en iyi bilendir, her şeyi hakkıyla görendir. Rızık dediğimiz şey, yalnızca yediğimiz, içtiğimiz değil; yaşamın her safhasında bizi ayakta tutan, ruhumuzu besleyen, zihnimizi aydınlatan, sosyal hayatımızı şekillendiren her şeydir. Bütün nimetlerin kaynağı Allah’tır. O’nun rahmeti ve lütfu bitmez tükenmezdir, ama her kuluna farklı ölçülerde dağıtır. Çünkü her yaratığının neye ihtiyacı olduğunu, ona neyin fayda sağlayacağını Planına/İradesine göre yalnızca O bilir.
De ki: “Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeyleri görüyor musunuz? Onlardan bir kısmını haram, bir kısmını helâl sayıyorsunuz.” De ki: “Size gerçekten Allah mı izin verdi, yoksa Allah’a isnat etmek için mi uyduruyorsunuz?” : Yunus 59
-
Nuh’a emrettiği dinin aynısını – Sana vahyettiklerimizi – ve İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de sabit kıldı: Yani, dinde dosdoğru olun ve onda ayrılığa düşmeyin: Allah’tan başkasına tapanlara, senin çağırdığın yol çetindir. Allah, dilediğini kendine seçer ve kendisine yöneleni doğru yola iletir.
Nuh’a emredilen din neyse, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya ve nihayetinde Muhammed’e vahyedilen de odur. Allah’ın yeryüzüne indirdiği bu kadim yol, insanlığa sabit kılınmış, birliğin ve dosdoğru olmanın temeli olmuştur. Dinde ayrılığa düşmeyin, bölünmeyin! Ne var ki, Allah’tan başka putlara, ilahlara, totemlere tapanlar, çağırılan yola katılmakta zorlanırlar. Oysa Allah dilediğini seçer, dilediğini kendine yaklaştırır, O’na yönelene hidayet kapılarını aralar.
Allah’ın dini birdir, özü de tektir. Nuh’a ne verilmişse, İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya da aynısı verilmiştir; Peygamberimize gönderilen de aynı gerçeğin bir başka yankısıdır. Tevhidin ve İslam’ın çağrısı da budur. Bu, insanların oyuna/seçimine bıraktığı bir mesele değildir; tartışmaya, bölünmeye, mezheplere, fırkalara ayrılmaya gerek yoktur. Tevhid esasına aykırıdır. Zira inancın özü Tevhittir, birliğin kaynağı da Allah’tan gelen vahiydir.
Birlik içinde olmak, fedakarlıkla, insan sevgisiyle ve Allah’a duyulan derin inançla mümkündür. Kendi hırslarını, büyüklük heveslerini, başkalarına/hemcinslerine uyguladıkları baskıları ve sahte ibadetlerini sürdürenler, bu yola girmekte zorlanırlar. Tevhid’in öğrettiği gerçek, nefsiyle savaşmak istemeyenler aksine nefsi ve batılı sevenler için çetin bir yoldur. Ama Allah’ın lütfu herkes içindir. O, insanlığa yol gösterecek öğretmenleri seçer ve ona yönelen hiç kimse yoldan sapmaz.
-
Ve ancak kendilerine İlim geldikten sonra, kendi aralarındaki bencil kıskançlık yüzünden parçalandılar. Eğer daha önce Rabbinden bir söz gelmemiş olsaydı, belirlenmiş bir ecel ile ilgili olarak aralarında hüküm verilmiş olurdu: Ama gerçekten onlardan sonra Kitaba vâris olanlar, ondan kuşkulu, rahatsız edici bir şüphe içindedirler.
“İnsanoğlu tek bir ümmet idi ve Allah, müjdeler ve uyarıcılar ile elçiler gönderdi; İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri şeylerde hüküm vermek için onlarla birlikte Kitab’ı hak ile indirdi; fakat Kitap ehli, kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra, kendi aralarında bencillikle başkaldırırak/asilik ederek ihtilafa düştüler. Allah, kendi lütfundan müminleri, ayrılığa düştükleri şeylerde adalete/gerçeğe/hakka yöneltti. Çünkü Allah, dilediğini dosdoğru bir yola iletir.” : Bakara 213
“İnsanoğlu bir ümmet idi, fakat sonradan farklılaştı. Eğer daha önce Rabbinden inmiş bir söz olmasaydı, aralarındaki ihtilafları karar kılınıp giderilirdi.”: Yunus 19
“Ey insanlar, sizden öncekilerin haberi size ulaşmadı mı – Nuh, Ad ve Semud kavimlerinden? – Ya onlardan sonra gelenler? Onları Allah’tan başka kimse bilmez. Onlara apaçık delillerle elçiler geldi. Fakat onlar ellerini ağızlarına götürdüler ve dediler ki: “Biz, size gönderilmiş olduğunuz görevi inkar ediyoruz ve bizi davet ettiğiniz şeyden gerçekten kuşkulu, rahatsız edici bir şüphe içindeyiz.” Elçileri dediler ki: “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Günahlarınızı bağışlaması ve size belirlenmiş bir süreye kadar mühlet vermesi için sizi çağıran O’dur!” Dediler ki: “Ah, siz de bizim gibi bir insansınız! Bizi atalarımızın tapmakta oldukları ilahlardan uzaklaştırmak istiyorsunuz, öyleyse bize apaçık bir delil getirin.” Elçileri onlara dediler ki: “Doğrusu, biz de sizin/sizler gibi insanız. Ancak Allah, kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izin vermediği sürece size bir delil getirmek bize düşmez. Ve bütün müminler Allah’a tevekkül etsinler.” “Allah’a tevekkül etmememiz için hiçbir sebep yok. Şüphesiz O, bizi gideceğimiz yollara hidayet etti. Bize vereceğiniz eziyetlere elbette sabredeceğiz. Güvenmek isteyenler Allah’a tevekkül etsinler.”” : İbrahim 9-12
İlim onlara geldikten sonra, aralarındaki o bencil kıskançlıkla bölünüp parçalandılar. Oysa Rabbinin daha önce verdiği söz olmasaydı, onların arasındaki bu mesele çoktan çözüme kavuşur, her biri belirlenmiş eceline göre hükme bağlanırdı. Ama şimdi, Kitabın mirasçıları, o hakikatin taşıyıcıları, kendi ellerindeki Kitap hakkında derin bir şüpheye düşmüşler; rahatsız ve huzursuz bir kuşkuyla boğuşmaktalar.
Hakikatin ta kendisi, ilim onlara ulaştıktan sonra bile, eğer reddediliyorsa, bu sadece içlerindeki o inatçı kibir ve kıskançlıktandır. Allah, günahkâra bir şans verir; tövbe etmesi için bir süre tanır. Eğer bu süre olmasaydı, günahlar anında cezalandırılır, her şeyin hükmü o an verilirdi. Ama işte Allah’ın rahmetiyle, insanlar bu inat ve kıskançlıklarına rağmen fırsatı ellerine geçirirler. Belki bir gün tövbe ederler diye…
“Kitabı miras alanlar” dediklerimiz, yani Vahiy’le buluşanlar, kendilerine indirilmiş hakikatin üzerinden geçen bunca zamandan sonra, kendi aralarındaki çekişme ve düşmanlıkla fırkalara,mezheplere bölünmüş olan bütün Kitap Ehli’dir. Müslümanlar,Yahudiler ve Hıristiyanlar! Peygamberimizin döneminde de birbirlerine karşı ne kadar düşman, nasıl da kin dolu fırkalara bölünmüşlerdi! İslam, onları birleştirmek için geldi ve o birliğin ışığını gösterdi. İslam aslında hepsini bir şemsiye altında toplayan tavrın da ismidir. Sadece Allah’a teslimiyetin tavrıdır.
-
Şimdi, bunun için onları dine çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve onların hevalarına uyma, fakat de ki: “Allah’ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaletle hükmetmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir: Bizim amellerimizin sorumluluğu bize, sizin amellerinizinki de size. Bizimle sizin aranızda hiçbir çekişme yoktur. Allah bizi bir araya getirecek ve nihai hedefimiz O’nadır.
“Şimdi, çağır onları dine, dosdoğru yola. Sana emredildiği gibi sapmadan ilerle; onların heva ve heveslerine kapılma. De ki: “Ben Allah’ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaletle hükmetmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Herkes kendi amellerinden sorumludur; bizim amellerimizin yükü bize, sizin amellerinizin yükü size aittir. Aramızda kavga, çekişme yoktur. Gün gelir, Allah hepimizi bir araya toplar. Nihai menzilimiz, O’nadır.”
Bu ayet, İslam’ın misyonunu ne kadar güzel anlatıyor! (1) Dünyada ne kadar fırkalar, mezhepler ve ayrılıklar varsa, Tevhid’e, öğretisine o kadar çok ihtiyaç var. (2) Tevhid yolunda sağlam durmalı, kararlılıkla ilerlemeliyiz. (3) Bu yoldan, dünyevi ya da siyasi çıkarlarla sapılmamalı. (4) İnanç, sadece Allah’a ve O’nun vahyine bağlı kalmalı; burada bahsedilen “Kitap”, Allah’ın peygamberlerine gönderdiği tüm vahiyleri kapsar. (5) İslam, barış ve birlik dinidir; bu yüzden çatışan, çekişen topluluklar arasında adaletle hükmetmelidir.
İslam’ın misyonu burada daha ayrıntılandırılıyor: (6) Vaaz ettiği Tanrı, bir milletin/kavmin, bir inancın Tanrısı değil; Alemlerin Rabbidir. Her kim olursa olsun, “O, senin Allah’ındır, benim de Allah’ım” denir. (7) İnanç tek başına yeterli değil; eylemler asıl belirleyici olandır. Herkes, kendi davranışlarından sorumludur. (8) Tevhid, hakikat ve ahiret vaaz edildiğinde, hiç bir şekilde çekişmeye yer yoktur. (9) Eğer bir şüpheniz varsa, bilin ki nihai hakem Allah’tır, nihai karar Allah’ındır; hedefimiz, O’nun Arşı’dır.
İşte bu kadar yalın ve derindir İslam’ın yolu. Tevhid, birliği anlatır, ayrılığı değil.
-
Ancak Allah’ı kabul etmelerinden sonra Allah hakkında tartışanların, Rableri katında tartışmaları boştur: onlara çetin bir azap vardır.
İnanıldıktan, kabul edildikten sonra hâlâ tartışanlar, bu kavgacı insanlar, İnananlara kavgacı zihniyetleriyle saldıranlar kafirlerdir. Müminler, Allah’a olan inancın ruhlarını aydınlattığını ve onları Hakikate ulaştırdığını gönülden kabul ettikten sonra, bu inançlarını sorgulayanlar çıkıyor. Ancak böyle bir tartışma boşunadır. Çünkü içsel bir manevi deneyim, basit sözler ya da diyalektik saldırılarla sarsılamaz. Hakikatin ışığına erenler, bu tür tartışmalardan etkilenmez. Ne var ki, bu kavgacı ruhlar, aslında kendi tuzaklarına düşerler. Allah’ın gazabı bu dünyada onları bulur; ama asıl korkunç ceza ahirette, Hakikate karşı kurdukları kötü planları yüzlerine vurarak onları yakalayacaktır.
İşte Allah’a savaş açmanın, O’na karşı gelmenin bedeli budur. Allah’a inanan bir kalp, o ruhun derinliklerine inmişken, dışarıdan gelen hiçbir tartışma o inancı sarsamaz. Ne var ki, Allah’a kafa tutanlar, kendi kötülüklerinde boğulmaya mahkumdur.
-
Allah, kitabı Hak olarak ve ahlâkı tartmak için Mizan indirmiştir. Kıyametin belki de yakın olduğunu sana ne haber verir/farkına vardıracak?
Allah’tır ki Kitabı Hakikatle indirdi, insanın davranışlarını ölçüp tartacağı o hassas teraziyi, Mizan’ı da verdi. Peki, o yaklaştığı söylenen Saat’in, ne kadar yakın olduğunu sana ne farkına vardırabilir?
Vahiy, Allah’ın bize sunduğu bir pusula gibi, bir terazi gibi… Bu teraziyle, ahlaki meselelerde doğruyu yanlıştan ayırabiliriz. Her davranışı, her kararı bu terazide tartmalıyız. Çünkü o büyük Yargı Günü, Saat, her an gelebilir. Belki de sandığımızdan çok daha yakındır ve biz, hep hazırlıklı olmalıyız. O Mizan, bize Allah’ın verdiği bir kabiliyettir; doğru ile yanlış arasında hüküm vermemiz için elimizde tuttuğumuz kutsal bir terazidir. Bu teraziyi kullanmayı bilmezsek, bir gün o büyük gün gelip çattığında, şaşkınlık içinde kalabiliriz.
Allah’ın adaleti, Hakikat terazisiyle hep önümüzde. Onu doğru tartmak da bize emanet!
-
Ona ancak inanmayanlar acele etmek isterler; inananlar ondan korku içinde ürperirler ve onun Hak olduğunu bilirler. Bilin ki, Kıyamet hakkında tartışanlar, derin bir sapıklık içindedirler.
Kıyamet’i inkâr edenler, onu küçümserler. gelmesini sabırsızca beklerler, “Eğer bir azap varsa, hadi gelsin de görelim!” derler.Ama müninler öyle mi? İnananların içi titrer bu dehşetli günden bahsedildiğinde. Onlar bilirler ki Kıyamet bir hayal değil, kaçınılmaz bir gerçek, gerçeğin ta kendisi. Her şeyin sonu değil, her şeyin başlangıcıdır. İnananlar bu gerçeğin farkındadır ve kendilerini o gün için hazırlarlar.
Alay edenlerin, bu büyük günü küçümseyenlerin yanlış yolda olduklarını apaçık görür inananlar. İnkar edenler hakikatın ne denli derin ve yakın olduğunu göremezler, alay ederler, ama o büyük saatin çığlığı bir kez koptu mu, nereye kaçacaklarını bilemezler. Gerçek olan, kaçınılmaz olandır; ve o Saat geldiğinde, kimin haklı kimin yanlış olduğunu tüm dünya görecektir. İnananlar içinse korku ile bilmenin, hazırlığın huzuru iç içedir.
“Senden hayra değil de şerre acele etmeni istiyorlar. Oysa onlardan önce nice ibret verici azaplar geldi! Ama şüphe yok ki Rabbin, insanlara yaptıkları zulümlerden dolayı bağışlayıcıdır ve şüphesiz Rabbin azabı da çetin olandır.”: Rad 6
-
Allah kullarına karşı çok lütufkardır. Dilediğine rızık verir. O, gücü yetendir, dilediğini yapar/iradesini gerçekleştirir.
Latif: nazik, lütufkâr ve anlayışlı ki, alıcıların ihtiyaçlarına tam olarak uyan nimetler veren.
Allah öylesine lütufkârdır ki, kullarına karşı şefkatini hiçbir zaman esirgemez. Kimini az, kimini çok rızıklandırır, ama hepsini, istisnasız, rızıklandırır. O’nun gücü sonsuzdur, ne dilerse o olur, iradesi önünde hiçbir engel duramaz.
Buradaki “kullar” adil ve adaletsiz tüm insanları kapsar, çünkü Allah hepsine rızık vermiştir. Adil ya da adaletsiz, herkesin rızkı O’nun katından gelir. Kiminin sofrasına bolluk, kimininkine darlık verir ama hepsi O’nun iradesindendir, çünkü O, hem güçte hem hikmette eşi olmayan tek kudret sahibidir.
“Sözüm nezdimde değişmez ve kullarıma zerre kadar zulmetmem.” : Kaf 29
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” : Zariyat 56
Rızık, yani tüm ihtiyaçlar için, fiziksel, ahlaki, ruhsal, vb. Burada “Dilediğine” denmesi kısıtlayıcı demek değildir. ‘Allah herkese rızık verir, ancak rızkı insanların aşırı taleplerine göre değil, kendi bilgi, İradesi ve Planına göredir.’ Herkese rızık verebilir, çünkü tam bir güce sahiptir ve iradesini yerine getirebilir. Allah’ın verdiği rızık, sadece bedenleri doyuran değil; ruhları da besleyen bir nimettir, tıpkı hayatın her anında karşılaştığımız o görünmez, ince dokunuşlar gibi…
“Ve anne babasını izzet/onur tahtına yükseltti ve onların hepsi Yusuf’un önünde secdeye kapandılar. Dedi ki: “Babacığım, işte bu benim eski vizyonumun/rüyamın gerçekleşmesidir! Allah onu gerçek kıldı! Şeytan benimle kardeşlerimin arasına düşmanlık ektikten sonra bile Allah beni zindandan çıkardığı ve hepinizi çölden buraya getirdiği zaman bana karşı gerçekten çok iyiydi. Şüphesiz Rabbim yapmak istediği şeylerin sırlarını en iyi bilendir, çünkü O, ilim ve hikmet sahibidir.” : Yusuf 100
-
Kimin ahiret kazancını isterse onun kazancını artırırız, kim de dünya kazancını isterse ondan bir miktar veririz ama onun ahirette bir nasibi ve kaderi yoktur.
Ahiret ekinini arzulayana Allah kat kat verir. Tıpkı toprağı sabırla süren, tohumu itinayla eken, yabani otları ayıklayan çiftçi gibi, neyi ekersen onu biçersin. Ama bir fark var ki; ahireti isteyenin ekini, Allah’ın rahmetiyle bereketlenir, dalları gökyüzüne yükselir, meyvesi hem bu dünyada hem de öte dünyada bol olur.
Dünya malının, parıltısının peşine düşenlerse, tarlalarını belki bu dünyada görkemli yapar, toprağını şenlendirir, ama sadece bu kadar… Ahiretin kapıları onlara kapalıdır. Dünyanın tohumunu ekenin hasadı burada kalır, ötesi ise kuru bir rüzgâr gibi savrulur. Allah, toprağını ahiret için hazırlayana ise hem bu dünyayı hem de sonsuz bir huzur bahçesini bahşeder.
-
Ne! Allah’ın izni olmadan kendilerine bir din yerleştiren ortakları mı var? Eğer kıyâmet olmasaydı, iş aralarında derhal karara bağlanırdı. Fakat şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.
Ne! Allah’ın izni olmadan, kendi başlarına din kuran ortakları mı var? Kendilerini birer ilah gibi görenler, zalimce hükümlerle halkı avutup, kendilerince bir yol çizmişler. Ama bilmezler ki, Allah’ın hükmü olmasaydı, şimdiye çoktan sonları gelmişti. Onlar için bekleyen acıklı bir azap var, kaçacak yerleri yok.
“Senden hayra değil de şerre acele etmeni istiyorlar. Oysa onlardan önce nice ibret verici azaplar geldi! Ama şüphe yok ki Rabbin, insanlara yaptıkları zulümlerden dolayı bağışlayıcıdır ve şüphesiz Rabbin azabı da çetin olandır.” : Rad 6
İnsan sorar: “Peki, Allah neden buna izin veriyor?” Cevap apaçık: Çünkü insanın özgür iradesi var. Fakat bu serbestlik, sonsuza kadar sürmez. Gün gelir, hesap kesilir. O zaman işledikleri zulmün bedelini mutlaka ödeyeceklerdir. Herkes, kendi yaptığıyla yüzleşir; kaçacak ne bir köşe ne de saklanacak bir gölge vardır.
-
Zalimlerin, kazandıklarından dolayı korktuklarını görürsün ve bunun yükü mutlaka onlara düşer. Ancak iman edip salih ameller işleyenler, cennetlerin bereketli bahçelerindedirler: Rableri katında onlar için her diledikleri vardır. İşte bu, Allah’ın büyük lütfu olacaktır…
Zalimleri bir görürsün, gözleri korku dolu, içlerinde biriken suçlarının yükü omuzlarında ağır. Kaçamazlar o ağırlıktan, korkularıyla baş başa kalırlar, zira işledikleri kötülüklerin hesabı kapıya dayanmıştır. Zihinlerinde kocaman bir korku, adeta gölgeleri gibi peşlerinden sürüklenir. Cezaları, kendi vicdanlarının bağrına sapladığı bir bıçak gibi olacak.
Ama bak, iman edenler, iyi işler yapanlar… Onlar cennet bahçelerinde, yemyeşil çayırlar arasında huzurla dolanır, diledikleri her şey ayaklarının altında serili. Rablerinin huzurunda, kalpleri arınmış, iradeleri saf. En büyük nimet ise O’nu görmek olacak. Yeryüzünde göremedikleri o sonsuz lütfu şimdi O’nun varlığında tadacaklar. Bu, Allah’ın onlara sunduğu en büyük ikramdır. Dünyada çekilen çilelerin, verilen mücadelenin nihai ödülü. Daha büyük bir lütuf istemek akla bile gelmez, çünkü O’ndan büyük ne olabilir ki?
-
İşte bu, Allah’ın iman edip salih ameller işleyen kullarına müjdelediği lütuftur. De ki: “Bunun için sizden Allah’a yakınlıkta sevgiden başka bir ücret istemiyorum.” Ve kim bir iyilik kazanırsa, biz ona o hayırdan fazlasını veririz: Allah çok bağışlayandır, hizmeti takdir etmeye hazırdır.
Cennet, her insanın kafasında türlü türlü şekillere bürünebilir. Fakat Allah’ın salih kullarına vadettiği bu lütuf, en yücesidir. Onlara cömertçe bu müjdeyi verir, tıpkı uçsuz bucaksız tarlalar gibi bereketini saçan.
Bir Allah adamı, hakkı duyururken maddi bir karşılık peşinde değildir. Ama yakınlarının ona zulmetmemesini bekler, tıpkı Kureyş’in Peygamber’e yaptıkları gibi yoluna taş koymamalarını umar. Bu, yalnızca kan bağı değil, insan olmanın getirdiği bir sevgi, bir anlayıştır. Tek Nefs’ten gelen kardeşler olarak hepimiz bu temel sevgiye ihtiyaç duyarız. En basit, en içten sevgiyi herkes anlar; çünkü insanlığımızın en doğal hali budur.
“Allah’ın kitabını okuyanlar, salatı dosdoğru ikame edenler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık harcayanlar, asla zarar görmeyecek bir ticaret umarlar: Çünkü O, onlara meblağlarını/ödüllerini verecektir, hayır, hatta daha fazlasını da lütfundan verecektir: çünkü O, bağışlayandır, hizmeti takdir etmeye hazırdır.” : Fatır 29
-
Ne! Onlar, “Allah’a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar? Ama Allah dilerse senin kalbini mühürler. Ve Allah, bâtılı siler ve sözleriyle hakkı ortaya koyar. Çünkü O, bütün kalplerin sırlarını çok iyi bilir.
Eğer bir kimse, bir peygamberin görevine dair şüpheye düşerse, o peygamberin hayatına, işlerine ve karakterine bir baksın. Allah, hakkı sever; batıla ise asla prim vermez. Allah’ın yardımı da ancak hak olan yoldadır, batıla bulaşmış bir yolda değil. Allah’ın sözünün güzelliği ve kudreti, batılın karanlığında bulunamaz. Yalancının kalbi mühürlenir, boğulur, daralır; ama Allah’ın elçisinin kalbi, yeni zirvelere doğru genişler, büyür, yükselir.
-
O, kullarının tövbesini kabul eden ve günahları bağışlayandır: O, yaptıklarınızı bilir.
Günah ne olursa olsun, Allah’ın rahmeti, kınama/lanetlenme hükmü çıkıncaya kadar her zaman samimi tövbeye açıktır.
-
İman edip salih ameller işleyenleri işitir ve onlara lütfundan daha fazla verir: Fakat kâfirler için onlara çetin bir azap vardır.
O, iman edenlerin ve salih ameller işleyenlerin dualarını işitir ve onlara lütfundan kat be kat fazlasını verir. Onlar, her iyilik yaptıklarında iyiliklerinde çoğalma olur. Her doğru niyet, her temiz dürtü zamanla güçlenir, serpilir ve onları daha yüksek manevi basamaklara çıkarır. Ama kâfirlere gelince, onlar için bekleyen korkunç bir azaptan başka bir şey yoktur. Salih kullar ilerler, büyür, yükselir; inançlarıyla nur olurlar. Kâfirler ise karanlığın içinde kaybolurlar, hiç çıkamayacakları dipsiz bir kuyuda gibi…
-
Eğer Allah, kullarına rızkı genişletseydi, gerçekten de yeryüzündeki tüm sınırları aşacaklardı; fakat onu dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarından haberdardır, gözeticidir.
Allah, kullarına rızkı bol bol verseydi, insanoğlu yeryüzünde sınır tanımaz, azgınlaşırdı. Ama O, her şeyi bir ölçüye göre indirir; ne az ne çok, tam gerektiği kadar. Çünkü Allah, kullarının gönlünden geçeni de, gözden kaçanı da iyi bilir, her an onları gözetir.
Bazıları sorar, “Neden iyi insanların bile tüm duaları kabul edilmez?” İşte cevabı: İyi olan bile her zaman kendisi için neyin hayırlı olduğunu bilemez, çünkü bu dünya, doğruyla yanlışı bazen öyle bir harmanlar ki, insanın gözünde her şey birbirine karışır. Ayrıca, her insanın dileği kabul edilseydi, dünya karmaşa ve kaosa sürüklenirdi. Çünkü her talep birbiriyle çatışır, dengeler bozulur. İşte bu yüzden, Allah her şeye dikkatle bakar, rızkı ölçülü biçimde Planına/İradesine göre indirir. O, kimin neye ihtiyacı olduğunu, ne kadarına muhtaç olduğunu en iyi bilendir; bu dengeler O’nun hikmetiyle korunur.
-
O, insanlar ümitlerini kestikleri halde yağmuru indiren ve rahmetini dört bir yana saçandır. Ve O, hamd edilmeye lâyık olan mevlâdır.
İnsanlar, umutlarını tümden yitirmişken, gökyüzü kupkuru, toprak çatlamışken Allah ansızın yağmuru indirir, rahmetiyle her yanı sular. O, öyle bir Koruyucudur ki, ne zaman dara düşsek, ne zaman nefesimiz kesilse, yine de yardım eli uzatır. O, dualarımızı işitir, sessiz feryatlarımızı görür ve tam da her şey bitti sanırken bize yeni yollar, yeni umutlar açar. İnsan, yağmuru bekler, toprak suya kavuşur, ama Allah’ın merhameti bununla sınırlı değildir; en umutsuz anımızda bile bize destek olur. Böyle bir rahmete, böyle bir koruyucuya daha büyük bir övgü olabilir mi?
-
Gökleri, yeri ve bunlar arasında yaydığı canlıları yaratması da O’nun ayetlerindendir: O, dilediği zaman onları bir araya toplamaya da kadirdir.
Gökyüzünün maviliğinde, yerin bereketli toprağında Allah’ın ayetleri yankılanır. O’nun yarattığı, her biri başka bir alem olan canlılar, dağlar, ovalar, uçsuz bucaksız çöllerde dolanır. Kuşlar kanat açar, balıklar denizlerde süzülür, sürüngenler toprağın sıcaklığını sırtlarında taşır. Her biri O’nun nefesiyle var olmuştur, her biri O’nun kudretine bağlıdır. Hayat bir küçük gezegenle sınırlı değildir; belki de uzak yıldızların soğuk sessizliğinde bile hayatın yankıları saklıdır. Biz şu an için bakteriler, basit canlılar dışında şuurlu canlılar var mı kesin olarak bilmiyoruz, ama O bilir. O’nun ilmi öyle büyüktür ki, dilediğinde her birini, ne kadar uzak olursa olsun, bir araya getirmeye gücü yeter. Ne muazzam bir işarettir/ayettir bu, sayısız varlığı, çeşitliliği ve birliğiyle Yüce Allah’ın eseri… Onları yaratan, onları toplar da.
“Allah her hayvanı/canlıyı sudan yaratmıştır. Onlardan kimisi karınları üzerinde sürünür; bazıları iki ayak üzerinde yürür; ve bazıları dört ayak üzerinde. Allah dilediğini yaratır; çünkü Allah her şeye kadirdir.” : Nur 45
-
Başınıza her ne musibet gelirse, kendi ellerinizle yaptıklarınızdandır ve O birçoğunu bağışlar.
Başımıza gelen her türlü bela, her türlü sıkıntı, her zaman kendi ellerimizin eseridir. Ne ekersek onu biçeriz. İnsanoğlu, fıtratın, doğanın saf ve temiz dengesini bozar, kendi yanlış adımlarıyla bu acıları kendine çeker. Her musibetin kökü kendi yaptıklarımızdadır. Ama Allah büyüktür, merhameti boldur; birçok yanlışımızı bağışlar, birçoğunu görmezden gelir. İnsan kendi sorumluluğunu bilmeli, suçu başkalarına atmamalıdır. Ne yaşarsa yaşasın, önce kendi yüreğine bakmalıdır; çünkü her fırtına, insanın içinden kopan rüzgarlarla başlar.
-
Yeryüzünde kaçarak hiçbir şeyi boşa çıkaramazsınız; Sizin için Allah’tan başka ne koruyacak ne de yardım edecek kimse yoktur.
Yeryüzünün neresine kaçarsan kaç, denizlerin dibine dalsan, dağların zirvesine tırmansan da, hiçbir şeyin akışını durduramazsın, Allah’ın hükmünden kaçamazsın. Kendi gölgenden bile saklansan, Allah’ın İradesi seni bulur. Ne bir dağ, ne bir deniz, ne de uzak bir diyarda seni O’nun gücünden koruyacak bir sığınak vardır. Kötü bir söz, yanlış bir adım, hatalı bir düşüncenin sonuçları mutlaka önüne serilecektir. Ama Allah büyüktür; O dilediğini affeder, pek çok hatamızı görmezden gelir. Yine de hiç kimse Allah’ın İradesini veya Planını alt ettiğini sanmasın veya yenebileceğini düşünmesin. Unutma, gerçek koruma, gerçek yardım sadece Allah’tandır.
“Onun tuzağını boşa çıkarmak için ne yerde ne de gökte kaçamazsınız ve sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcınız vardır.”: Ankebut 22
-
Denizde akıp giden dağlar kadar uzun gemiler de O’nun ayetlerindendir.
Denizin bağrında, dağlar gibi heybetli, koca koca gemilerin süzülüşü de Allah’ın işaretlerinden biridir. O devasa gemiler, yelkenlerini rüzgarla doldurdu mu, cennetin nefesiyle kanatlanır gibi yol alırlar. Ama ne zaman ki rüzgar diner, o koca devler, bir an bile duraksamadan engin denizleri yarıp geçen o gemiler, birden çaresiz, savunmasız birer enkaza döner. İşte, Allah’ın kudreti de böyledir; insanı büyüleyen bu devasa yapılar bile O’nun izniyle yola devam eder.
-
Eğer O’nun İradesi ise/dilerse, Rüzgârı durdurabilir/durdurur: o zaman okyanusun sırtında/arkasında hareketsiz kalırlar/dı. Şüphesiz bunda sabreden ve şükreden herkes için ibretler vardır.
Eğer Allah isterse, rüzgarı kesiverir; o vakit, denizin engin sırtında, koca gemiler kımıldamaz, adeta taş kesilirler. Bu sahnede, sabırla bekleyip, şükretmesini bilen her yürek için alınacak büyük dersler vardır. Eğer bu İşaretleri, ruhumuzun derinliklerinde özümseyebilirsek, hayatın en derin sırlarını öğreniriz. Bir yandan, her fırtınada Allah’a güvenip, sabrın gücüyle sebat etmek; diğer yandan, O’nun lütfuyla, eksikliklerimize rağmen başardıklarımız için minnetle dolmak… Çünkü Allah, hatalarımızı bağışlayarak bizi ayakta tutan en büyük kuvvettir.
-
Veya insanların kazandıkları kötülüklerden dolayı onları helak eder; fakat çoğu şeyi bağışlar.
-
Ama âyetlerimiz hakkında tartışanlar bilsinler ki onlar için hiçbir kurtuluş yolu yoktur.
Fakat kim ki Allah’ın ayetlerine karşı tartışmaya girer, inatlaşır bilsin ki ne kadar kaçmaya çalışsa da kendisi için bir kurtuluş yoktur. Eğer Allah’ın işaretlerine gönül gözüyle değil de, sadece inatla ve inkarla yaklaşırsa, sonu hüsrandır. Çünkü bu tür tartışmalar, yalnızca insanı felakete sürükler, faydası olmaz. Günahlarının yükünden kurtulmanın tek yolu, pişmanlıkla tövbe edip, Allah’ın merhametine sığınmaktır. Çünkü affetmek ve bağışlamak O’nun kudretindedir.
-
Burada size verilenler, bu hayatın kolaylıklarından başka bir şey değildir: Allah katında olan ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır: iman eden ve Rablerine güvenen kimseler içindir:
Dünyada elinize geçen her şey, yalnızca kısa bir nefeslik, geçici bir kolaylıktır. Ancak Allah katında olan daha hayırlı, daha kalıcıdır; bu da iman edenler ve Rablerine güvenenler içindir. Dünyada kazandığımız iyilikler, kötülükler, sadece bu geçici hayatın bir parçasıdır, oysa Allah’ın katındaki iyilikler öyle değildir. Onlar daha büyük, daha yüce ve sonsuzdur. Bu dünyadaki zorluklar, sıkıntılar da yalnızca gelip geçicidir, asıl ödül Allah’ın lütfundadır.
Gerçek iyilik ve kalıcı ödüller, Allah’a içten bağlı olanlar içindir, Rablerine güvenenler, sahte, riyakar yollara sapmayanlar içindir. Onlar, dokuz erdemle bilinirler:
İnançları sağlamdır.
Sahte değerlerin peşine düşmezler, riyakarlık yapmazlar, Allah’a güvenirler.
Allah’ın yasalarına karşı gelmezler, çirkin ve utanç verici işlerden uzak dururlar.
İnsanları affetmekte cömerttirler, öfke ve tahrike yenik düşmeden bağışlayıcıdırlar, çünkü kendi kusurlarını da bilirler.
Böyleleri için Allah’ın lütfu sonsuz ve kalıcıdır.
-
Daha büyük suçlardan ve utanç verici işlerden/ayıplardan kaçınanlar, öfkelendiklerinde bile affedenler;
Büyük günahlardan ve utanç verici işlerden kaçınanlar, öfkelendiklerinde bile affetmeyi bilenlerdir. Burada bahsedilenler, Allah’ın yolunda yürümeye çalışan sıradan insanlardır; mükemmel değillerdir, ama en azından en büyük yanlışlardan uzak dururlar. Her insanın bir zayıf tarafı olabilir, ama esas olan, büyük günahları işlememek ve hatalara sapmaktan kaçınmaktır.
Elbette, ruhsal olarak daha yüksek bir seviyede olanlar için daha sıkı ve zor bir ölçü vardır. Ancak herkes, hangi seviyede olursa olsun, İslam’ın sunduğu rahmetten ve lütuftan nasibini alır. Allah’ın yasasına uymaya çalışan herkes, bu büyük nimete layıktır.
-
Rablerine kulak verenler ve salatı dosdoğru ikame edenler; işlerini İstişare ile yürüten; kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak edenler;
Allah’a kulluk etmek isteyenlerin taşıdığı diğer nitelikler:
(5) Her zaman Allah’ın ayetlerini ve peygamberlerinin öğütlerini dinlemeye hazırdırlar. Doğru yolu anladıklarında tereddüt etmezler, doğru yolu izlemeye hazırdırlar, peşinden giderler.
(6) Dualarıyla, övgüleriyle Allah’a yaklaşırlar, gönülleri O’nunla derin bir bağ kurar.
(7) Yaşamlarındaki her hareket, istişare ile belirlenir. Evde karı koca arasında, iş hayatında ortaklar arasında, devlet işlerinde yöneticiler ve yönetilenler arasında ortak kararlarla, istişare ve sosyal anlaşma ile ilerlenir. Herkesin fikrine değer verilir, böylece toplumsal uyum ve birlik sağlanır.
(8) Allah’ın onlara verdiği nimetleri, yetenekleri, fırsatları ve serveti başkalarıyla paylaşmayı asla unutmazlar. Zayıf olanlara ellerini uzatır, yardıma koşarlar.
(9) Onlara kötülük yapıldığında boyun eğmez, sinmezler. Kötülüğü kabullenmeden haklarını savunur, gerektiğinde cesurca karşı dururlar.“Şura” yani danışma, bu surenin anahtar kelimesidir. Bir insanın hayatını nasıl bencil olmadan, aynı zamanda Allah katında gelişmesi gereken bir birey olarak sorumluluklarından kaçmadan nasıl yönetmesi gerektiğini anlatır. Bu ilke, Peygamber’in hem özel hayatında hem de toplumsal yaşamında en mükemmel şekilde uygulanmış, İslam’ın ilk yöneticileri tarafından da titizlikle takip edilmiştir. Modern temsili hükümetler bile, bu ilkeyi, istişareyi ve sosyal anlaşmayı temel alarak Devlet işlerine uygulamaya çalışmaktadır, her ne kadar tam anlamıyla mükemmel olamasalar da.
-
Ve onlar ki, kendilerine büyük bir haksızlık dokunduğu / kendileri eziyet edici bir zulme uğradığı zaman yılmazlar, yardım ederler ve kendilerini savunurlar.
Bir inanana büyük bir haksızlık yapıldığında, yılmadan kendi hakkını savunur, haksızlığa boyun eğmez. İslam’da bireyin ruhuna verilen değerden kaynaklanır bu. Bazen bir insan, kendi hakları çiğnendiğinde direnişe geçer, bazen de başkalarının hakkı için ayağa kalkar. Dört türlü durum vardır ki, bunlar insanın direnişini şekillendirir:
(1) Kendi çiğnenmiş hakları için bir zalime karşı durabilir;
(2) Yakınındaki başka birinin hakkını savunmak için meydan okuyabilir;
(3) Bir topluluk, topluca kendi hakları için kalkışabilir;
(4) Ya da bir topluluk, başkalarının hakları için savaşabilir.İkinci, üçüncü ve dördüncü durumlar, insani değerlere son derece kıymetlidir. Ancak çok az kişi bu yüksek standarda ulaşma cesaretini gösterir. Çünkü bu, kişisel menfaatlerin, egoizmin ötesine geçmeyi gerektirir. Birinci durum, yani kişinin kendi hakkını savunması ise, çoğu zaman bencillik sebebiyle suistimale açıktır. Bununla birlikte, ikinci, üçüncü ve dördüncü durumlar da bazen, kendi çıkarlarını gizleyen ve kamu yararı kisvesi altında hareket eden kişilerce kötüye kullanılabilir.
Ama gerçek cesaret, kendi çıkarlarını düşünmeden, hak olanı savunmakta yatar. Adaletin peşinde olan, yalnızca kendini değil, çevresini ve insanlığı da düşünerek hareket eder.
-
Mağduriyetin/İncinmenin cezası, derece bakımından eşit/benzer/denk bir incinmedir / Bir kötülüğün cezası, ona eşit derecede bir kötülüktür : Ancak kim affeder ve uzlaşırsa/arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’tandır. Çünkü Allah, zalimleri sevmez.
Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülük olabilir; ancak affetmek, barış sağlamak, işte o başka bir yüceliğin işaretidir. Bir kimse affedip uzlaşırsa, onun mükafatı Allah’tandır. Çünkü Allah zalimleri sevmez.
Hakların çiğnendiği her alanda, ister özel ister kamusal olsun, mücadele edebilirsin; ancak adaleti ararken, sana yapılan zararın ötesine geçmemelisin. Karşılık verebileceğin/Talep edebileceğin en fazla şey, sana yapılan haksızlık kadar bir karşılıktır. Bu bile bazen intikam peşinde koşan bir ruhu dizginleyebilir. Ama asıl yüce yol, intikam ateşiyle değil, bağışlama gücüyle yürüyen yoldur.
İntikam almak yerine, kötülüğü affetmek, suçluyu ıslah etmeye çalışmak, sevgiyle dostluğu geri kazanmaktır. Eğer affetmeyi seçersen, o zaman bu yolun ödülü çok daha büyük olacaktır. Çünkü böyle bir ödül, yalnızca insanın gönlünde değil, Allah’ın rızasında yatar. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak, dünya üzerindeki her türlü vereceğin karşılıktan daha değerlidir. Sevgiyle barış sağlamak, en büyük zaferdir.
“İyilik ve Kötülük de eşit olamaz. Kötülüğü daha iyi olanla savın: O zaman sizinle aranızda düşmanlık bulunan kimse, sanki sizin dostunuz ve yakınınız olur! Ve sabreden ve sakınanlardan başkasına böyle bir iyilik bahşedilmez, – en iyi talihe sahip kişiler dışında hiçbirine.” : Fussilet 34-35
“Kötülüğü en güzel olanla savın: Biz onların söylediklerinden haberdarız.Ve de ki: “Rabbim, şerlerin vesvesesinden sana sığınırım.“Ya Rabbi, onların bana yaklaşmalarından da sana sığınırım.”” : Muminun 96-98
Ancak, haksızlıklarla yüzleşirken, ister fiziksel, ister ahlaki, isterse de ruhsal yollarla olsun, affetmek ve barış sağlamak en yüce erdem olsa da, bu, her zaman boyun eğmek anlamına gelmez. “Bir yanağınıza vurulduğunda diğerini de çevirin” öğüdü, bazılarının savunduğu gibi, zulmü durdurmaz; tam tersine, zalimi cesaretlendirir, kötülüğü körükler. Bu öğreti, sadece korkaklar için bir kalkan, ikiyüzlülerin veya başkalarını boyunduruk altına almayı isteyenlerin silahıdır. Haklı bir savunmayı zayıflatmaya çalışanlar tarafından vaaz edilen bir tuzaktır. İncillerde Vurana öteki yanağını dön gibi bir söylem (Matta 5:39 ve Luka 6:29) geçtiği söylense de, İsa’nın bizzat bunu vaaz ettiği meçhuldür.
İslam, savunma hakkını kutsar, zulme karşı durmanı öğütler. Ancak bu savunma, adaletsiz biçimde olmadan, haddi aşmadan verilmelidir. Savaş, yalnızca zulmedenlere karşıdır, çünkü zalimlere boyun eğmek, hem ruhu hem de adaleti yaralar.
Allah’ı sevmek davranışlarımızın en yüce amacıdır, çünkü bu bizi Allah’ın yarattıklarını sevmeye götürür; Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanmak ise bu hayatta elde edebileceğimiz her türlü karşılık ve tatminin çok ötesinde, en büyük ödüldür.
Allah, kötülük yapanları sevmez. Bu nedenle, eğer kötülüğe göz yumarsak veya önleyebildiğimiz halde kötülüğün yaygınlaşmasına izin vererek onu teşvik edersek, Allah’a karşı görevimizi yerine getirmede başarısızlığa uğrarız.
-
Fakat kim, kendisine yapılan bir kötülükten/haksızlıktan sonra kendisine yardım eder/başa çıkar ve kendini savunursa, artık ona karşı bir vebal yoktur/böylelerine karşı hiçbir suçlama nedeni yoktur.
Bir haksızlığa uğrayıp da kendi hakkını arayan, kendini savunan insana kimse suçlu diyemez. Ne yapsa, hangi yolu izlese, ona bir laf edilemez. Asıl suç, toprağa tekelle hükmedip zalimce davranan, halkın sırtından geçinip onları ezendir. Kibirle güç gösterisi yapanlar, insanları perişan edenlerdir suçlu olan.
-
Suç ancak insanlara zulmedenlere ve yanlış yapanlara ve yeryüzünde haddi aşarak hak ve adaleti çiğneyenlere aittir: onlar için elem verici bir azap vardır.
Suç, insanlara zulmeden, haksızlık eden, yeryüzünde sınırları zorlayıp adaleti ayaklar altına alanlarındır. Onları bekleyen elem dolu bir son vardır. İnsanların daha yüce bir adalet aramak yerine, daha aşağılık bir yasaya sarılmaları, tıpkı Firavun’un yaptığı gibi bir kibirden doğar. Kendini “Yüce Rabbinizim” diye ilan eden, İsrailoğullarına zulmeden, kendi halkını köleliğe ve boyunduruğa mahkum eden Firavun, büyü ve aldatmacanın sahte ışıltısına kapılıp halkı ezmiştir.
-
Ama gerçekten de biri sabır gösterir ve affederse, bu, işlerin yürütülmesinde gerçekten cesur bir irade ve kararlılık uygulaması olur.
Eğer bir insan sabır gösterir, affetmeyi bilir ise, bu, işleri yürütebilmek için cesur bir iradenin ve kararlılığın göstergesidir/işaretidir. Sabır ve bağışlama, öyle kolay bir iş değildir; hele ki Peygamber’in yaptığı gibi, yanlışları düzelterek, suçluları cezalandırma hevesine kapılmadan, kibirle hareket etmeden yapılırsa. Bu yol, kimine boş ve anlamsız gelebilir, ama aslında en yüce cesaret ve dirayet burada yatar. Kötülüğü yok etmek, sert cezalar yerine, daha sert önlemlerin başarısız olduğu yerde affetmenin sıcaklığıyla daha kolay olabilir. Masumiyetin yumuşaklığı, bazen sertliğin beceremediğini başarır, insanı yola getirir. Fakat elbet her durumun bir de şartları vardır; karşıdaki insanın ne olduğunu da bilmek gerekir.
Bazı zamanlar sert olmak da gerekir, ama bu, öfkeyle değil, adaletin gereği olarak yapılmalıdır. Öfke, kin ya da gizli hesaplar karışırsa, o işin hayrı olmaz.
-
Allah’ın saptırdığı kimse için bundan sonra bir koruyucu yoktur. Ve azabı gördükleri zaman zalimlerin: “Dönüşün bir yolu var mı?” dediklerini göreceksin.
Allah birini saptırdı mı, artık o kişi için ne bir koruyan vardır ne de bir kurtuluş yolu. Azabı gördüklerinde, zalimlerin yüzüne koca bir pişmanlık çöker: “Bir yol var mı, geri dönebilir miyiz?” diye yalvarırlar. Ama ne fayda! Kötülüğün gerçek bedeliyle yüz yüze geldiklerinde, günahkârlar, dünyadaki o imtihan dolu hayata dönmeyi isterler. O hayat ki, ya görmezden gelmişler ya da Allah’ın sunduğu lütfu ellerinin tersiyle itmişlerdir. Şimdi ise, o kapanmış kapıya geri dönmenin bir yolu var mı? Hayır, bir daha o günlere dönmek mümkün mü ki?
-
Ve onları, rezaletlerinden dolayı alçak bir ruh hali içinde ve kaçamak bir bakışla bakarak/gizlice baktıklarını görerek Azaba götürüldüklerini görürsün. Ve mü’minler diyecekler ki: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar, Kıyamet Günü’nde kendilerini ve yanlarındakileri helak edenlerdir. Bakın, gerçekten zalimler sürekli bir azap içindedirler!”
Onları gördüğünde, zilletle boyun eğmiş, ezilmiş bir ruh haliyle azabın pençesinde süründüklerini fark edersin. Gözleri yan bakışlarla, korku dolu, kaçamakça bakar. O an müminler der ki: “İşte, bunlar kaybetmiş olanlardır. Kıyamet Günü’nde hem kendilerini hem de yanlarındaki herkesi mahvetmişlerdir. Bakın! Zalimler, bitmek tükenmek bilmeyen bir azabın içindedirler!”
Dünya hayatında kibirle yürüyen bu insanlar, şimdi kendileri bizzat yakıtı olan harlanan ateşe karışacaklar. Umutları tükenmiş, sefaletin dibine vurmuş hâldeler. O öbür âlemin güzellikleri onlara görünmeyecek bile. Karşılarına dikilen o korkunç gerçek, onları o kadar ezmiş olacak ki, yalnızca yan gözle, çaresizce bakacaklar, hiçbir çıkış yolu bulamadan.
“Fakat kim Benim Mesajımdan yüz çevirirse, bilsin ki onun için dar bir ömür vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” Der ki: “Rabbim, önceden gözlerim varken neden beni kör olarak kaldırdın?” Allah der ki: “İşte sana ayetlerimiz geldiği zaman, onları yüzüstü bırakmıştın; bugün de böyle yüzüstü bırakılacaksın.” : Taha 124-126
İnananların aklından geçen ve yaşadıkları deneyim şu olacak: “Dünya hayatında hakikat düşmanlarından çektikleri acılar, zulümler, alaylar aslında hiçbir anlam taşımıyormuş. Asıl kayıp, gerçek değerlerin yeniden ortaya çıktığı O Yargı Günü’nde belirmiş. Kötüler, kibirliler, sadece kendi ruhlarını değil, peşlerinden sürükledikleri herkesi de yıkıma götürmüşler. Ve bu ceza, öyle gelip geçici bir şey değil, ebedi bir azap! Ne kadar da gerçek, ne kadar da kaçınılmaz!”
Onların, dünyadaki kibriyle süsledikleri o sahte yaşamlar, sonsuzluğun gerçeğiyle yüz yüze geldiğinde, yıkımın ne kadar derin olduğunu ancak o zaman anlayacaklar.
-
Ve onların, Allah’tan başka onlara yardım edecek hiçbir velileri yoktur. Ve Allah’ın saptırdığı kimse için artık hedefe giden bir yol yoktur.
Ve Allah’tan başka onları koruyacak kimse yoktur. Allah birini saptırdı mı, o kişi için hedefe varacak bir yol kalmaz.
Bu, 44. ayetten başlayan tartışmanın sonudur. Eğer insanlar sonunda Allah’ın rehberliğinden, merhametinden kopmuşlarsa, ellerinde hiçbir koruma kalmaz. O sahte tanrılar, tapındıkları boş putlar, onları sadece daha da derin bir sapkınlığa sürükler. Yargı Günü’nde, gerçeğin ortadan kaybolmasını, zamanın geri dönmesini isteyecekler; ama boşuna! Onlar Ateş’in ortasında kıvranırken, dünyada hor gördükleri, küçümsedikleri insanlar nihai hedeflerine ulaşmış olacaklar. Onlar için bir çıkış yolu olmayacak, her yol kapalı, her umut tükenmiş olacak!
-
Allah’ın takdirinden dolayı geri dönüşü olmayan bir gün gelmeden önce Rabbinize kulak verin. O gün sizin için ne bir sığınak vardır, ne de günahlarınızı inkâra yer vardır!
Rabbinizin sesine kulak verin, Allah’ın takdiriyle geri dönülmez olan o Gün gelmeden evvel. O gün geldiğinde, ne saklanacak bir yer bulabileceksiniz ne de günahlarınızı inkâr edebileceğiniz bir delik!
Kıyamet Günü öyle bir gündür ki, kaçınılmazdır. Allah’ın takdiriyle yazılmış, geri çevrilemez bir kaderdir. O gün geldi mi, kimse yaptığı yanlışlardan kaçamaz. Kimse suçlarını inkâr edemez, reddedemez. Ne kadar uğraşsalar da, hiçbirinin kendilerine dokunmadığını söyleyemezler. O gün, herkes yaptığının hesabını verir, ve kaçacak hiçbir yer kalmaz.
-
O halde kaçarlarsa, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Senin görevin, Mesajı iletmekten başka bir şey değildir. Andolsun ki, insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman buna sevinir, fakat ellerinin takdim edip yaptıklarından dolayı başına bir musibet gelince, işte o zaman insan gerçekten nankördür!
Eğer kaçarlarsa, bil ki sen onların peşine düşen bir bekçi değilsin. Senin görevin, sadece mesajı iletmek. İnsanlara Allah’tan bir rahmet dokunduğunda sevinirler; ama elleriyle yaptıkları kötülüklerin karşılığı başlarına geldi mi, işte o zaman insanın asıl yüzü çıkar: Nankörlük!
Bu uyarı, tövbe etmeleri, iyiliğe yönelmeleri ve Allah’ın rahmetine sığınmaları için yapılmıştır. Eğer bu uyarıyı dikkate almazlar ya da reddederlerse, peygamberin işi onları cezalandırmak ya da zorla doğruya çekmek değildir. İnsanların kendi yollarını seçme özgürlükleri vardır, peygamber de onların başına bir muhafız olarak konulmamıştır.
Ne zaman ki insanlar Allah’tan bir lütuf alsa, hemen övünmeye başlarlar. Şanslarının dönmesini, Allah’ın rahmetine değil de, kendi becerilerine bağlarlar. Hayatın gerçek dersini anlamadan geçip giderler. Ama işler tersine dönüp, kendi hataları yüzünden sıkıntıya düştüklerinde, kendilerini değil, Allah’ı suçlarlar. Bu nankörlük, insanın en acımasız halidir. Böylece yine hayatın asıl dersini kaçırmış olurlar, anlamadan, ders almadan…
“İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda bununla övünürler; elleriyle hazırladıkları yüzünden onlara bir kötülük dokunduğu zaman, hemen ümitlerini keserler!” : Rum 36
-
Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini ve Planladığını yaratır. Erkek veya kız çocukları Kendi irade ve planına göre ihsan eder,
Göklerin ve yerin mutlak hâkimiyeti Allah’a aittir. Dilediğini yaratır, planlar ve hayatın gidişatını O belirler. O’dur ki, kimi zaman birine erkek evlat verir, kimi zaman da dişi. Her şey, O’nun iradesiyle, dilediği gibi olur.
49-50. ayetler, Allah’ın sınırsız yaratıcı gücünü, insanın sınırlı bilgisi ve içgüdüleriyle kıyaslar. Cinsiyet ve ebeveynlik, Allah’ın gizemli planının bir parçası olarak başka bir ışık altında ele alınır. İnsan, çocuk sahibi olduğunda, kendini onların “yaratıcısı” sanır. Oysa, insan nüfusunun artışı, erkek-kız oranı gibi meseleler, birçok sosyolojik ve psikolojik etkiler taşır. Ama ebeveynler bu süreçlerin ne kadar azını bilir! Embriyodaki cinsiyetin belirlenmesi üzerine modern bilim biraz bilgi verse de, bu derin meselelerin ardındaki gerçek sırra, insan aklı ulaşamaz. Bu işler şans eseri olmaz. Allah’ın her yarattığında bir anlam, her işinde bir hikmet vardır. Ve O’nun gücü, planını gerçekleştirmek için tamdır, sınırsızdır.
-
Veya erkekle dişiyi birlikte verir de dilediğini kısır bırakır. Çünkü O, her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.
Ebeveynler için, herhangi bir doğumda neden erkek veya kız çocuk verildiği, ya da bir ailede veya toplumda iki cinsiyetin dengesinin nasıl sağlandığı veya bazı durumlarda rahmin neden kısır olduğu ve bazı potansiyel ebeveynlerin ebeveynliğin sevinçlerinden ve sorumluluklarından neden mahrum bırakıldığı bir gizemdir. Ancak her bir insan ruhu Allah’ın Planında değerlidir ve tüm bu farklılıklar, ebeveynler ve toplum üzerindeki etkilerinin yanı sıra, Allah’ın büyük Planında yerine getirilmesi gereken bir amaca sahiptir. Allah’ın büyük planında, her şeyin bir yeri, bir vakti, bir anlamı var. İnsan bilmez, anlamaz ama hisseder; bazen beklenen, bazen hiç olmayan o çocuk da, kısır kalan o rahim de kendi payına düşeni yaşar. Çünkü bu büyük hikâyede, her şeyin bir sebebi, her olayın bir amacı var. Bütün bu farklılıklar, Allah’ın yüce kitabında yazılı. İnsanlara düşen ise, anlamaya çalışmaktan ziyade, bu hikâyeyi kabullenmek, kalplerinde bir huzur bulmak.
-
Allah’ın kendisiyle konuşması ancak vahiy yoluyla veya bir perde arkasından veya Allah’ın izniyle Allah’ın dilediğini vahyedecek bir elçi göndermesi dışında bir insana yaraşmaz / bir elçi göndererek, Allah’ın izniyle dilediğini vahyetmesiyle olur : çünkü Şüphesiz O, yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Allah’ın bir kuluyla konuşması, öyle sıradan bir şey değildir. Ya vahiy yoluyla olur, ya perde arkasından bir ses gelir, ya da bir elçiyle mesajını iletir. İnsan bu büyük düzenin içinde, yaratılışın koca nehrinde sadece bir damladır. Allah’ın yaratıcı gücüyle insanın varoluşu, büyüyüp gelişmesi kıyas bile edilemez. Bakarsın aile bağlarına, insan ilişkilerine; hepsi Allah’ın kudretinden gelen bir parça, fakat bu güç karşısında yine de küçücük kalır. Hele ki vahiy gibi yüce bir meselede, insanın Allah’la doğrudan konuşması mümkün mü? Mümkün değil. İnsan Allah’ın büyüklüğü karşısında konuşmaya uygun olamaz. Ama Allah’ın merhameti öyle sonsuz ki, O, yine de insanla iletişim kurar. Nasıl mı? Ya vahiy indirir, ya bir perde arkasından konuşur ya da bir elçi gönderir. İşte bu yollarla Allah, insanlara seslenir, hikmetini ulaştırır. Bu yüce irade karşısında insan ancak anlamaya çalışır, kendi iradesini Allah’ın İradesine teslim eder. Allah’ın sonsuz Merhameti ile insanla iletişim kurmasının 51-53. ayetlerde açıklandığı gibi üç yolu vardır.
“Göklerin ve yerin kaynağı, ilk aslı O’nundur. Bir işe hükmettiği zaman, ona “Ol” der, o da oluverir.” : Bakara 117
“Ve bakın, sizi ilk defa yarattığımız gibi çıplak ve yapayalnız olarak yanımıza geliyorsunuz: Size verdiğimiz nimetlerin hepsini geride bıraktınız: İşlerinize ortak sandığınız şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz. bu yüzden artık aranızdaki tüm ilişkiler kesildi de sevgili fantezileriniz sizi zor durumda bıraktı!” : Enam 94
“Sizi bir tek nefisten yaratan O’dur. İşte bu oluşumda bir konaklama yeri ve bir kalkış yeri vardır: Anlayan bir topluluk için âyetlerimizi detaylandırırız.” : Enam 98
Allah, en yüce, en bilge olandır. İnsan ise, kaderinin büyüklüğüne rağmen, çoğu zaman en aşağıların en aşağısına düşer. Ama Allah, merhametiyle, insana vahyini bahşeder. Peki, bu nasıl olur? Üç yolla anlatılır: Birincisi vahiy, yani ilhamdır. İkincisi bir perdenin ardından gelen bir ses. Üçüncüsü ise, bir elçi aracılığıyla.
Vahiy, ilham iki türlü gelir insana. Bazen Allah, bir düşünceyi ya da duyguyu insanın kalbine, zihnine yerleştirir. O mesajı, bazen bir yasak, bazen bir emir, bazen de büyük bir gerçeğin açıklaması olarak anlar insan. Bu, Allah’ın sessizce insana dokunduğu andır. Diğeriyse, sözle gelen ilhamdır. Bu sefer Allah’ın gerçek kelimeleri, insan diline dökülür.
Elçi dediği ise, Cebrail’dir. Peygambere Allah’ın vahyini iletmiştir. O manevi anlar, Kur’an’ın temelidir. Allah’ın sözü, insanlığa ulaşır; kalplere nakış nakış işlenir. Her söz, her mesaj, Allah’ın sonsuz merhametiyle gelir ve insanı o derin uykusundan uyandırır.
“Biz gerçekten insanı en güzel şekilde yarattık. O halde Biz onu aşağıların en aşağısı olarak alçaltırız,- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesna: Çünkü onlar için şaşmaz bir mükâfat vardır. Öyleyse, bundan sonra, gelecek olan yargı/hüküm konusunda seninle ne çelişebilir?” : Tin 4-7
-
Ve böylece Biz, emrimizle sana vahyettik: Vahiyin ne olduğunu ve İmanın ne olduğunu daha önce bilmiyordun; fakat biz Kur’an’ı bir nur kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola eriştiririz ve şüphesiz sen insanları dosdoğru yola iletirsin,-
Biz, kendi buyruğumuzla sana vahyi indirdik. Sen o vakitler vahiy nedir bilmezdin, iman ne demektir tanımazdın. Ama biz, o vahyi bir nur kıldık, bir ışık. O ışıkla, kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiriz. Sen de, o yolu gösteren rehbersin, insanları doğruya sevk edersin.
Peygamber, daha görevini almadan önce, kırk yaşına basmadan önce, erdemli bir adamdı. Kalbi temizdi, saf ve hakikat peşinde bir yolcuydu. Ama o zamanlar, en yüksek anlamıyla Vahiy’in ne olduğunu bilmiyordu. Allah’a olan yakınlıktan doğan o mükemmel imanı henüz tanımamıştı.
Ruh diye bahsedilen, Cebrail’dir, Vahiy’i Muhammed’e ileten melek. Kur’an’ın nuru, O ışık, insana her şeyi açık eder, hakikati gösterir, dünyayı ve insanı yeniden tanıtır. O nurla, karanlık dağılır, yollar aydınlanır. Peygamber, işte o ışığı insanlara taşır, onları hakikatin yoluna çağırır.
Kuran ve onu duyuran, tebliğ eden ilham edilmiş Peygamber burada tanımlanmaktadır. O, insanlara Doğru Yolu gösteren bir Rehberdi. Bu Dosdoğru Yol çeşitli şekillerde tanımlanmaktadır:
“Bize doğru yolu göster. / Dosdoğru giden yola ilet bizi…” : Fatiha 6
“Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğriliğe izin vermeyen Allah’a mahsustur:Allah, kafirleri Kendi katından büyük bir azaba karşı uyarmak ve salih ameller işleyen müminlere, onlar için güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için onu dosdoğru ve apaçık kıldı.” Kehf 1-2
“Ama dik yola girmede acele etmedi Ve dik olan yolu sana ne izah edecek? Köleyi serbest bırakandır/ boyundurukları kırıp atandır; Veya mahremiyet gününde yemek verilmesidir. Akrabalık/Kardeşlik iddiasıyla yetime, Ya da tozun içindeki yoksula. Sağ Elin/Kudretin Ashabı işte böyledir.” : Beled 11-18
-
Göklerde ve yerde ne varsa O’nun olan Allah’ın yoluna. Bak, bütün işler nasıl da Allah’a yöneliyor.
Göklerde, yerde ne varsa, hepsi Allah’a ait. Bütün yollar, işler dönüp dolaşıp O’na varır. Allah’ın yolu işte budur, evrensel yasaların yolu. Çünkü her şeyin başı da sonu da Allah’tır. O, hem başlangıçtır hem de varılacak son durak.
Biz insanlar, kendi aklımızca yasalar yaparız, kendi kurallarımızı koyar, kendi düzenimizi kurarız. Ama asıl gerçeklik, Allah’ın İradesidir. Vahiy yoluyla bize bildirilen, O’nun yasasıdır. Her şeyin doğruluğunu, geçerliliğini O belirler. Bizim kurduğumuz düzenlerin asıl sınavı, Allah’ın koyduğu büyük Planla örtüşmesidir. İşte bu yüzden, Allah’ın yolundan başka yol yoktur; her iş, her düşünce sonunda O’na döner.
Shura, or Consultation.
In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
-
Ha Mim.
-
Ain. Sin. Kaf.
-
Thus doth (He) send inspiration to thee as (He did) to those
before thee, –Allah, Exalted in Power, Full of wisdom.
- To Him belongs all that is in the heavens and on earth: And
He is Most High, Most Great.
- The heavens are almost rent asunder from above them (by His
Glory): And the angels celebrate the Praises of their Lord, and
pray for forgiveness for (all) beings on earth: Behold! Verily
Allah is He, the Oft-Forgiving, Most Merciful.
- And those who take as protectors others besides Him, –Allah
doth watch over them; and thou art not the disposer of their
affairs.
- Thus have We sent by inspiration to thee an Arabic Koran:
That thou mayest warn the Mother of Cities and all around her, –
-and warn (them) of the Day of Assembly, of which there is no
doubt: (when) some will be in the Garden, and some in the
Blazing Fire.
- If Allah had so willed, He could have made them a single
people; but He admits whom He will to His Mercy; and the
wrongdoers will have no protector nor helper.
- What! Have they taken (for worship) protectors besides Him?
But it is Allah, –He is the Protector, and it is He Who gives
life to the dead: It is He Who gives life to the dead: It is He
Who has power over all things.
- Whatever it be wherein ye differ, the decision thereof is
with Allah: Such is Allah my Lord: In Him I trust, and to Him I
turn.
- (He is) the Creator of the heavens and the earth: He has
made for you pairs from among yourselves, and pairs among
cattle: By this means does He multiply you: There is nothing
whatever like unto Him, and He is the One that hears and sees
(all things).
- To Him belongs the keys of the heavens and the earth: He
enlarges and restricts the Sustenance to whom He will: For He
knows full well all things.
- The same religion has He established for you as that which
He enjoined on Noah–the which We have sent by inspiration to
thee–and that which We enjoined on Abraham, Moses, and Jesus:
Namely, that ye should remain steadfast in Religion, and make no
divisions therein: To those who worship other things than Allah,
hard is the (way) to which thou callest them. Allah chooses to
Himself those whom He pleases, and guides to Himself those who
turn (to Him).
- And they became divided only after knowledge reached them, –
-through selfish envy as between themselves. Had it not been for
a Word that went forth before from thy Lord, (tending) to a term
appointed, the matter would have been settled between them: But
truly those who have inherited the Book after them are in
suspicious (disquieting) doubt concerning it.
- Now then, for that (reason), call (them to the Faith), and
stand steadfast as thou art commanded nor follow thou their vain
desires; but say: “I believe in the Book which Allah has sent
down; and I am commanded to judge justly between you. Allah is
our Lord and your Lord. For us (is the responsibility for) our
deeds, and for you for your deeds. There is no contention
between us and you. Allah will bring us together, and to Him is
(our) final goal.
- But those who dispute concerning Allah after He has been
accepted, –futile is their dispute in the sight of their Lord:
On them is Wrath, and for them will be a Penalty Terrible.
- It is Allah Who has sent down the Book in truth, and the
Balance (by which to weigh conduct). And what will make thee
realize that perhaps the Hour is close at hand?
- Only those wish to hasten it who believe not in it: Those
who believe hold it in awe, and know that it is the Truth.
Behold, verily those that dispute concerning the Hour are far
astray.
- Gracious is Allah to His servants: He gives Sustenance to
whom He pleases: And He has Power and can carry out His Will.
- To any that desires the tilth of the Hereafter, We give
increase in his tilth; and to any that desires the tilth of this
world, We grant somewhat thereof, but he has no share or lot in
the Hereafter.
- What! Have they partners (in godhead), who have established
for them some religion without the permission of Allah? Had it
not been for the Decree of Judgment, the matter would have been
decided between them (at once). But verily the wrongdoers will
have a grievous Penalty.
- Thou wilt see the wrongdoers in fear on account of what they
have earned, and (the burden of) that must (necessarily) fall on
them. But those who believe and work righteous deeds will be in
the luxuriant meads of the Gardens: They shall have, before
their Lord, all that they wish for. That will indeed be the
magnificent Bounty (of Allah).
- That is (the Bounty) whereof Allah gives Glad Tidings to His
Servants who believe and do righteous deeds. Say: “No reward do
I ask of you for this except the love of those near of kin.” And
if any one earns any good, We shall give him an increase of good
in respect thereof: For Allah is Oft-Forgiving, Most Ready to
appreciate (service).
- What! Do they say, “He has forged a falsehood against
Allah”? But if Allah Willed, He could seal up thy heart. And
Allah blots out Vanity, and proves the Truth by His Words. For
He knows well the secrets of all hearts.
- He is the One that accepts repentance from His Servants and
forgives sins: And He knows all that ye do.
- And He listens to those who believe and do deeds of
righteousness, and gives them increase of His Bounty: But for
the Unbelievers there is a terrible Penalty.
- If Allah were to enlarge the provision for His Servants,
they would indeed transgress beyond all bounds through the
earth; but He sends (it) down in due measure as He pleases. For
He is with His Servants Well-acquainted, Watchful.
- He is the One that sends down rain (even) after (men) have
given up all hope, and scatters His Mercy (far and wide). And He
is the Protector, Worthy of all Praise.
- And among His Signs is the creation of the heavens and the
earth and the living creatures that He has scattered through
them: And He has power to gather them together when He Wills.
- Whatever misfortune happens to you, is because of the things
your hands have wrought, and for many (of them) He grants
forgiveness.
- Nor can ye frustrate (aught), (fleeing) through the earth;
nor have ye, besides Allah, any one to protect or to help.
- And among His Signs are the ships, smooth running through
the ocean, (tall) as mountains.
- If it be His Will, He can still the Wind: Then would they
become motionless on the back of the (ocean). Verily in this are
Signs for everyone who patiently perseveres and is grateful.
- Or He can cause them to perish because of the (evil) which
(the men) have earned; but much doth He forgive.
- But let those know, who dispute about Our Signs, that there
is for them no way of escape.
- Whatever ye are given (here) is (but) a convenience of this
Life: But that which is with Allah is better and more lasting:
(It is) for those who believe and put their trust in their Lord;
- Those who avoid the greater crimes and shameful deeds, and,
when they are angry even then forgive;
- Those who hearken to their Lord, and establish regular
prayer; who (conduct) their affairs by mutual consultation; who
spend out of what We bestow on them for Sustenance;
- And those who, when an oppressive wrong is inflicted on
them, (are not cowed but) help and defend themselves.
- The recompense for an injury is an injury equal thereto (in
degree): But if a person forgives and makes reconciliation, his
reward is due from Allah: For (Allah) loveth not those who do
wrong.
- But indeed if any do help and defend themselves after a
wrong (done) to them, against such there is no cause of blame.
- The blame is only against those who oppress men with
wrongdoing and insolently transgress beyond bounds through the
land, defying right and justice: For such there will be a
Penalty grievous.
- But indeed if any show patience and forgive, that would
truly be an exercise of courageous will and resolution in the
conduct of affairs.
- For any whom Allah leaves astray, there is no protector
thereafter. And thou wilt see the wrongdoers, when in sight of
the Penalty, say: “Is there any way (to effect) a return?”
- And thou wilt see them brought forward to the (Penalty), in
a humble frame of mind because of (their) disgrace, (and)
looking with a stealthy glance. And the Believers will say:
“Those are indeed in loss who have given to perdition their own
selves and those belonging to them on the Day of Judgment.
Behold! Truly the wrongdoers are in a lasting Penalty!”
- And no protectors have they to help them, other than Allah.
And for any whom Allah leaves to stray, there is no way (to the
Goal).
- Hearken ye to your Lord, before there come a Day which there
will be no putting back, because of (the ordainment of) Allah!
That Day there will be for you no place of refuge nor will there
be for you any room for denial (of your sins)!
- If then they turn away, We have not sent thee as a guard
over them. Thy duty is but to convey (the Message). And truly,
when We give man a taste of a Mercy from Ourselves, he doth
exult thereat, but when some ill happens to him, on account of
the deeds which his hands have sent forth, truly then is man
ungrateful!
- To Allah belongs the dominion of the heavens and the earth.
He creates what He wills (and plans). He bestows (children) male
or female according to His Will (and Plan),
- Or He bestows both males and females, and He leaves barren
whom He will: For He is full of Knowledge and power.
- It is not fitting for a man that Allah should speak to him
except by inspiration, or from behind a veil, or by sending of a
Messenger to reveal, with Allah’s permission, what Allah wills:
For He is Most High, Most Wise.
- And thus have We, by Our Command, sent inspiration to thee:
Thou knewest not (before) what was Revelation, and what was
Faith; but We have made the (Koran) a Light, wherewith We guide
such of Our servants as We will; and verily thou dost guide
(men) to the Straight Way, —
- The Way of Allah, to Whom belongs whatever is in the heavens
and whatever is on earth. Behold (how) all affairs tend towards
Allah!
