Sad Suresi 38-38
Sad 38-38
SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA
- Sad: Andolsun Öğüt Veren Kur’ân’a: Bu gerçektir.
Sad, Arap alfabesinin bir harfi, ama her harf gibi içinde derin bir anlam taşır. “Elif, Lâm, Mîm, Sâd.” Araf 1’de yer alan bu harfler, birer sır kapısı gibidir. Her birinde bir hikmet gizlidir, bir mesaj saklıdır.
Ayette geçen Zikir ise çok yönlü bir anlam dünyası sunar. Zikir, saygı dolu bir kalple Allah’ı anmaktır; aynı zamanda O’nu yüceltmek, O’na şükretmektir. Öğretidir, nasihat ve uyarıdır. En nihayetinde ise Zikir, Allah’tan gelen Mesaj, Vahiy’dir; insanın kalbine ışık tutan, yolunu aydınlatan o sonsuz hakikat.
“Senden önce de vahyimizi iletmede elçi olarak insandan başkasını görevlendirmedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.” : Nahl 43
- Fakat kâfirler, büyüklük taslama/kibir ve bölücülük içindedirler.
Fakat kâfirler, büyüklük taslamanın ve kibirle ayrılık yaratmanın peşindedirler. Şeytanın işaret ettiği gibi, kötülüğün ve küfrün en derin köklerinde kibir yatar; insanın kendini beğenmişliği ve böbürlenmesi en büyük nedenidir.
Bu kibir, insanı Allah’ın tevhidine götürecek ortak inanç ve yaşam zeminini aramak yerine, hasede, bölücülüğe ve ayrılığa sürükler. Kendi çıkarını, kendi yolunu yüceltmek isteyenler, bir doktrin ya da mezhep yaratma arzusuna kapılırlar. Oysa gerçek yol, birleştirici olan Hakikat’tir, ayrılık değil.
Bu Birlik öğretisi, kafirlerin Peygambere karşı çıktıkları şeydi.
- Onlardan önce kaç nesil helâk ettik? Sonunda merhamet için ağladılar – kurtuluşa vakit kalmadığında!
Allah, her devirde ümmetlere öğretici dersler, uyarılar ve mucizeler göndermiştir. Fakat ne yazık ki, bu ümmetler çoğu kez isyan etmiş, doğru yoldan sapmış ve sonunda helak olmuşlardır. Keşke sonraki nesiller, yanlış yapmanın insanı kendi felaketine sürüklediğini anlayabilselerdi! Çünkü Allah’ın adaleti, insanın kendi seçimlerinin ve eylemlerinin sonucuyla işler.
İmtihan sürecinde tövbe edip merhamet bulabilirler, ama kibirleri, kendilerini yüceltme ve ayrılıkçılık tutkuları onların önüne bir engel olarak dikilir. Sonunda kurtuluş için feryat ederler, fakat iş işten geçmiş, geri dönüş yolu kapanmıştır.
- İçlerinden kendilerine bir uyarıcı gelmesine şaştılar! Ve kâfirler: “Bu, yalan söyleyen bir sihirbazdır/aldatıcıdır!” dediler.
İçlerinden birinin çıkıp onları uyarmasına hayret ediyorlar! Kendi topraklarından, kendi içlerinden bir uyarıcının gelmesini kabullenemiyorlar. Kâfirler hemen bu adamı yalanlayıp, “Bu adam sihirbazdır, yalancıdır!” diyorlar.
Onların şaşkınlığı, kıskançlık ve kinin bir araya gelip koca bir yumak oluşturmasından başka bir şey değil. Allah, aralarından birini peygamber seçmiş ama onlar bu seçimi hazmedemiyor, öfkeyle dolup taşıyorlar. Ağızlarından iftiralar dökülüyor, dur durak bilmiyorlar.
Oysa gerçeği bilen, doğruyu gören bir insana kalkıp “büyücü ve yalancı” diyecek kadar körleşmişler!
“Geçmişteki peygamber-toplum ilişkileri böyle cereyan etmişti. Onlardan öncekilere de herhangi bir Rasul geldiğinde ona mutlaka:
“Büyüleyici söz söyleyerek aklı etkileyen biridir veya cinlere mahkum olmuştur, delidir.” dediler.” : Zariyat 52
- “İlahların hepsini bir tek Allah mı kıldı? Gerçekten bu şaşılacak bir şey!”
“Bu ne tuhaf şey böyle!” diyorlar şaşkın şaşkın.
Tevhid’in elçisinin suçu ne peki? Fantastik tanrılarını ortadan kaldırıp, kaosun yerine düzeni, çatışmanın yerine barışı getirmesi mi? İşte bu yüzden mi ona karşı bu kadar kin dolular?
O, koca bir dağ gibi dikilmiş karşımıza; göklerin ve yerin düzenini yeniden kurmuş, kalpleri birleştirmiş. Ama onlar, eskiye, o kargaşa dolu günlerine dönmek istiyorlar.
- Ve onların ileri gelenleri sabırsızca uzaklaşıp: “Yürüyün ve ilahlarınıza yönelin! Çünkü bu gerçekten sizin aleyhinize bir düzendir!” demişlerdi.
İslam’ın mesajı daha yeni filizlenirken, Peygamber ve yoldaşları Mekkeliler’in acımasız zulmüne uğruyordu. Mekke’nin önde gelen liderlerinin izlediği yollardan biri de, Peygamber’in amcası Ebu Talib’e baskı yaparak onu yeğenine karşı kışkırtmaktı. “Vazgeç ondan,” diyorlardı, “bu genç başına bela açacak.”
Ama yetmezmiş gibi, Mekkeliler, Muhammed’in davetini kendi nüfuzlarına karşı bir tehdit olarak gördüler. “Bu büyük hareket,” diyorlardı, “bütün gücü Muhammed’e vermeyi amaçlıyor, bize meydan okuyor!” Böylece yalan ve iftiralarla bu yüce davayı itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Ama hakikat, dağ gibi, göğe yükseliyordu; onların yalanları ise çöl rüzgarında savrulan kum taneleri gibi dağılıp gidiyordu.
- “Biz bu ahir zaman ehli arasında böyle bir şey duymadık: Bu, uydurma bir hikâyeden başka bir şey değildir!”
“Bu, düpedüz uydurma bir masaldan başka bir şey değil!” diye homurdandılar.
“Geçmişte ne olduysa oldu,” dediler, “bizim babalarımız, atalarımız Mekke’de hem Allah’a hem de bu putlara tapıyordu. Neden şimdi onlardan vazgeçelim ki?”
Bir zamanlar taşın, ağacın önünde diz çökmüşlerdi, şimdi de o yoldan sapmamaya kararlıydılar. Atalarının gölgesinde kalmaya razıydılar, kök salmış bir hurma ağacı gibi, kıpırdamadan o eski geleneklere tutunuyorlardı. Ama o ağacın dalları artık kuruyup dökülüyordu, göremiyorlardı.
- “Ne o! Aramızda bütün insanlardan mesaj ona mı gönderildi?” …ama onlar Benim Kendi Mesajımdan şüphe içindeler! Hayır, onlar azabımı henüz tatmadılar!
İşte büyük bir kıskançlıkla “Eğer bir mesaj gelecekse neden Abdullah’ın yetim oğluna gelsin de bizim büyük adamlarımızdan birine gelmesin?” dediler.
- Yoksa kudret ve hesapsız lütuf sahibi Rabbinin rahmet hazineleri onlarda mı?
Yoksa kudret ve rahmet sahibi Rabbinin hazineleri bunların elinde mi? Sanırsın ki, göklerin, yerin bereketi onların avuçlarında!
Eğer Allah’a hükmetmeye kalkarlarsa, neyle kıyaslayacaklar O’nun rahmetini, kudretini? Ellerinde ne var ki O’nun sonsuz gücüne denk gelsin? Allah’ın rahmeti denizler kadar, kudreti dağlar gibi. Onlarsa ellerinde bir avuç kumla o sonsuzluğa meydan okumaya kalkıyorlar!
Oysa Allah, dilediğine hesapsız verir, dilediği anda her şeyi kuşatan bir güçle ortaya çıkar. Onlar ise bu kudretin gölgesinde bile titremeyi bilmezler.
- Yoksa göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin mülkü onların mı? Eğer öyleyse, o amaca ulaşmak için iplerle ve araçlara binsinler de/öyleyse sebepler içinde yükselsinler!
Zayıf, cılız yaratıklar… Ama bak, sanki evrenin dümenini ellerinde tutuyorlarmış gibi, baş kaldırıyorlar Her Şeye Gücü Yeten’e. Koca dağların karşısında küçücük bir böcek kadarlar ama kibirle bakıyorlar göğe, sanki yarattıkları bir şey varmış gibi!
Eğer güçleri yetiyorsa, çıksınlar bakalım göklere! Tüm imkanlarını seferber etsinler, var güçleriyle Allah’ın maksadını bozmaya çalışsınlar. Bakalım, O’nun kudretine nasıl kafa tutacaklar? Ama nafile… Onların gücü, fırtınadaki bir yaprağın gücü kadar; savrulup gidecekler, geriye sadece rüzgarın sesi kalacak.
- Ama orada – bir dizi konfederasyon/müttefik bile kaçacak.
Elbette Allah’ın amacını boşa çıkaramazlar! Dünya üstünde ya da ruhlar aleminde, en güçlü kötülük güçlerini bir araya getirseler, tüm karanlıkları aynı safta toplasalar bile, sonları rezil bir bozgun olacak.
Birbirine kenetlenen bu karanlık müttefikler, en güçlü orduyu kursalar bile, Allah’ın kudreti karşısında zerre kadar dayanamazlar. Çünkü O’nun hükmü, fırtına gibi gelir; nehirler gibi çağlar, dağları kökünden söker. Ve o vakit, kötülük güçleri kumdan kaleler gibi yıkılıp savrulur. Onların kurduğu bütün tuzaklar, kendi ayaklarına dolanır.
- Onlardan önce elçileri yalanlayan çokları vardı,- Nuh kavmi, Ad kavmi ve Firavun Kazıkların Efendisi,
Bunlar, Allah’a karşı büyüklük taslama ve isyan örnekleriydi: Elçilerinin getirdiği ilahi mesajı yalanladılar ve hepsinin sonu kötü oldu. Gelecek nesiller derslerini almayacak mı?
- Semud, Lût kavmi ve Eyke ehli; – müttefikler böyleydi/ işte onlar müttefikti.
“Eyke halkı da kesinlikle inkârda, isyanda ısrar eden zâlimler idi.” : Hicr 78
- Onlardan biri bile elçileri yalanlamadan duramadı, fakat benim azabım hak ve kaçınılmaz olarak onların üzerine geldi.
““Sana, haklı bir gerekçe ile, hikmete dayalı, kesinlik kazanan bir cezayı uygulamak için geldik. Biz kesinlikle doğru söylüyoruz.” dediler.” : Hicr 64
- Bunlar bugün ancak, geldiği zaman gecikmeye tahammülü olmayan tek bir kudretli Patlamayı/Sarsıntıyı beklerler.
“Sadece şiddetli bir gürleme halinde âni bir darbe indirildi. Onlar sönen ocaklara dönüverdiler, yeryüzünden silindiler.” : Yasin 29
- Derler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bile cezamızı bize çabuk ver!”
“Yanlış mı duyduk? Azâbımızı küstahça çabuk istemiyorlar mıydı?” : Şuara 204
- Onların dediklerine sabret ve kudret sahibi kulumuz Davud’u hatırla; çünkü o hep Allah’a yönelmiştir…
Savaştan önce düşmanları onunla alay etti, küçümsediler. Hatta kendi öz ağabeyi bile onu azarladı, “Sen kimsin ki bu koca orduya karşı koyacaksın?” dedi. Ama o, dimdik durdu, Allah’a sığındı, gücünü ondan aldı.
Ve sonra, savaş meydanında zafer onun oldu. Alay edenler, küçümseyenler hepsi sustu. O, inançla koca orduları yıktı geçti. Gün geldi, taht onun oldu, başına tacı koydular. Zayıf görünen, yoksul sayılan o adam, Allah’ın yardımıyla kral oldu, hüküm sürdü.
- Biz, dağlara, O’nunla birlikte, Akşam vakti ve sabah vakti, Hamd’imizi ilan ettirdik./ Akşam ve gün ağarırken O’nunla birlikte dağlara tesbihlerimizi ilan ettiren Bizdik.
“Süleyman’ın dava konusu yapılan ihtilâfı daha iyi anlamasını biz sağlamıştık. Biz onların her birine hikmete dayalı hükümranlık yargı ve icra yetkisi, şeriat ve ilim vermiştik. Dâvûd ile beraber tesbih etsinler, namaz kılarak ibadet etsinler diye dağları ve kuşları da emrimize boyun eğdirmiştik. Bunları biz yapmaktaydık.” : Enbiya 79
Bütün tabiat ahenk içinde şarkı söyler ve Allah’ı tesbih eder.
- Kuşlar da küme küme toplandılar: onunla beraber hepsi Allah’a yöneldi.
“Allah sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri doğru, muhkem, güvenli yola, İslâmî hayata davet ederken, teşvik ederken, sevk ederken, insanları hukukun üstün, hakkın ve adâletin belirleyici güç, barışın hakim olduğu, güvenli bir dünyaya, selâmet yurduna, cennete davet ediyor.” : Yunus 25
- Biz onun saltanatını kuvvetlendirdik ve ona söz ve karar vermede erdem ve sağlam hüküm verdik.
Davud kararlarında sağlam muhakeme gücüne sahipti; Mezmurlarda tanıklık ettiğimiz gibi kendini uygun bir şekilde ifade edebiliyordu.
- Sana ihtilaf edenlerin haberi ulaştı mı? Hani onlar, mahrem odanın duvarını aşarak gelmişlerdi;
Davut dindar bir adamdı ve Dua ve Övgü için iyi korunan özel bir odası (mihrap) vardı.
- Davud’un huzuruna girdiklerinde, o onlardan korkmuştu, dediler ki:” Korkma biz biri diğerine zulmetmiş ihtilafa düşen iki kişiyiz, artık aramızda bize adaletsizlikle kötü muamele de bulunmadan hak ile hükmet, bizi doğru yola ilet…”
David, ibadet saatlerinde, sessizliğe çekilir, kendi özel odasında Rab’biyle baş başa kalırdı. Bir gün, yine böyle bir vakitte, ansızın iki adam belirdi. Duvara tırmanıp içeri sızmışlardı. David, karşısında bu adamları görünce bir an irkildi, kalbi hızla çarptı.
Ama adamlar hemen konuştu: “Korkma! Kral olarak adaletini aramaya geldik. Biz iki kardeşiz, aramızda bir anlaşmazlık var ve bunu ancak sen çözebilirsin,” dediler. David, şaşkınlıkla dinledi, içindeki korkuyu bastırdı. Çünkü onlar, adalet için kralın kapısına dayanmışlardı, adalet istemek de herkesin hakkıydı.
- “Bu adam benim kardeşimdir: Onun dokuz ve doksan koyunu var, benim ise bir tane koyunum var; fakat ‘Onu da bana ver’ diyor ve üstelik tartışırken bana karşı sert konuşuyor.”
Rencide edilen kardeş, içindeki sıkıntıyla söze girdi: “Bu kardeşimin doksan dokuz koyunu var, benim ise sadece bir tane. Ama o bir koyunumu da kendisine vermemi istiyor, hem de hiç adil davranmıyor.” David, bu sözleri duyunca gözlerinde derin bir anlam belirdi. Bu hikâye, ne kadar eski, ne kadar tanıdık…
Burada anlatılan zulüm, hep aynı zulümdü: Çok mala, imkana sahip olanın, az olanın hakkına göz dikmesi. Zengin olanın fakiri ezip, elindekini de almaya çalışması. İnsanoğlu işte böyleydi; gözü hiç doymaz, ne kadar çok olursa olsun, hep daha fazlasını isterdi. Hırsı, her şeyin önüne geçerdi; adaletin, kardeşliğin bile…
- Davud dedi ki: “O, bir koyununun kendi koyun sürüsüne eklenmesini istemekle şüphesiz sana zulmetmiştir: gerçekten birbirine zulmeden ticarette pek çok ortak vardır: İman edip salih ameller işleyenler böyle değildir, ne kadar azlar?”… ve Davud, kendisini denediğimizi anladı: Rabbinden bağışlama diledi, rüku, secde ederek yere kapandı ve Allah’a tövbe ederek yöneldi.
Gizemli bir hal vardı etrafta; haksız kardeşin, şikayetçiyle neden geldiği ve bekçiden kaçmak için duvara tırmanarak canını tehlikeye atmasının sebebi açık değildi. O ise sessizdi, tek bir söz dahi etmedi. David, onları tam anlamıyla kendi gördüğü gibi aldı. Elinde ne varsa onunla yetinmesi gereken, ama hep daha fazlasına göz diken insanların hileleri ve aldatmacaları hakkında vaaz vermeye başladı.
David, özellikle şunu söyledi: Kardeşlerin ya da ortakların birbirinden faydalanması yanlıştı; dürüst insan sayısı ne kadar da az, dedi. Kendi sadakatini ve adalet duygusunu aklında tutuyordu. Fakat ne olduysa oldu! Adamlar, geldikleri gibi yine sessizce kayboldular. O an David anladı ki bu yaşadığı bir sınav, belki de bir ayartma idi. Bir kral, bir yargıç olarak her ne kadar kudretli olsa da, kendi erdemine olan güveniyle baş başa kaldığı an erdemi yok olmuştu. Diğer insanlar gibi sıradandı; ona bilgelik ve adalet bahşeden Allah’ın inayetiydi bu ve ona alçakgönüllü olması gerektiğini hatırlatıyordu.
David’e göre o yanlış bir şey yapmamıştı, zira kendi standartlarında iyi ve adil bir kraldı. Fakat Allah’a en yakın olanların yüksek standartları altında yargılandığında, kendini beğenmiş düşüncelerini fark edip tövbe etmeliydi. Allah, David’in bu farkındalığını ve içten tövbesini kabul etti.
Peygamberler de yanılabilirler; fakat hata ettiklerini anladıkları anda tövbe edip af dilerler. İnsan olmanın getirdiği zaafları taşırlar, fakat bu zaafların farkına varıp tövbe etmeleri tüm insanlığa bir ders, örnek teşkil eder.
- Biz de onun bu ihmalini affettik: gerçekten o, Bize Yaklaşmaktan ve güzel bir Son Dönüş/Varış yerinden memnun kaldı.
- Ey Davud! And olsun ki biz seni yeryüzünde halife kıldık: öyleyse insanlar arasında hak ve adaletle hükmet: Kalbindeki şehvetlere uyma/ Nefsinin heveslerine uyma, çünkü onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Allah yolundan sapanlar için hesap gününü unutmalarından dolayı elem verici bir azap vardır.
Davut’un krallık gücü ve bilgelik, adalet, mezmurlar ve peygamberlik lütfu ona bir emanet olarak bahşedildi. Bu büyük hediyeler bir kendini beğenmişlik meselesi olmayacaktı.
“Hani Rabb’in meleklere;
“Ben yeryüzünde dünya düzeni kurmaya, ilâhi hükümleri icraya, yeryüzünü imâra yetkili halifeler hazırlayıp yerleştireceğim” demişti. Melekler:
“Orada bozgunculuk yapacak, karışıklık çıkaracak, kan dökecek birilerini mi hazırlayıp yerleştireceksin? Oysa biz sana hamdederek zikrediyor, seni tesbih ediyoruz. Senin kutsallığını biliyor, kabul ediyor, Seni takdis ediyoruz” dediler. Rabbin:
“Ben, sizin bilmediklerinizi biliyorum” buyurdu.” : Bakara 30
Gerçek bir devlet yöneticisi, ömrümü Allah ile yürümeye adamalı, adalet ile hükmetmeli, her yapılanı kendinden bilmemeli, her durum ve koşulda alçakgönüllü ve mütevazı olmalıdır.
- Biz göğü, yeri ve ikisinin arasındakileri boş yere yaratmadık! Bu kafirlerin düşüncesiydi! Fakat cehennem ateşinden dolayı vay kâfirlerin haline!
“Onlar; ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarlarken, Allah’ı anarlar.¹ Göklerin ve yerin yaradılışı hakkında düşünürler: “Rabb’imiz! Sen, bunu boşuna yaratmadın, Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederiz. Bizi ateşin azabından koru.” : Ali İmran 191
İnançsızlık, düzenin, güzelliğin, bir amacın ve sonsuz yaşamın içsel dünyadaki yankısını boşa çıkaran bir güçtür. İnanç için inkâr neyse, kosmos için kaos, saadet bahçesi için sefalet ateşi odur.
- İman edip salih ameller işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla aynı mı tutacağız? Takva sahibi olanları, haktan yüz çevirenler gibi mi tutacağız?
Eğer ahiret olmasaydı, şu dünyanın içinde kabaran haksızlıkları nasıl bir çözüme kavuşturacaktık? O vakit kâfirler, sanki tüm yaratılış, hayat denen bu büyük çaba boşunaymış gibi davranmakta haklı olmazlar mıydı? Ama ahiret vardır, ve Allah, iyiyi kötüyle bir tutmaz. O adalet sahibidir ve bu dünyada bozulmuş olan dengeyi tüm gücüyle yeniden kuracaktır.
- İşte bu, âyetleri üzerinde vesile olsunlar ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereket dolu bir kitaptır.
Vahiy, rastgele ya da tesadüfen insanın karşısına çıkan bir şey değil; Allah’ın insanoğluna sunduğu en büyük ve gerçek nimetlerden biridir. Anlayış sahibi, aklını kullanan kişiler, bu nimetin ışığında zihinlerindeki her türlü kuşkuyu çözebilir, ruhlarının derinliklerinde saklı gerçek dersleri keşfedebilirler.
Kur’an, kutsal ve bereketle dolu bir kitaptır. O’nun bereketine ulaşmak isteyen, ayetler üzerinde derin derin düşünmelidir. Aklını ve gönlünü açanlar, anlayarak ve kavrayarak bu ilahi öğüdü içlerinde hissederler. Zira Kur’an’ı anlamadan okumak, onun insandan beklediğinin tam tersine düşer.
- Davud’a Süleyman’ı oğul olarak verdik,- Ne güzel bir kulumuzdu! O hep bize yöneldi.
- İşte, akşam saatlerinde önüne en yüksek cinsten ve hızlı ayakları olan yarışçı atlar getirildi;
Babası Davut gibi Süleyman da ruhi erdemlerinden en ufak bir ödün vermemek konusunda son derece titizdi. Atlara düşkündü: büyük orduları ve serveti vardı; ama hepsini Allah’ın hizmetinde kullandı.
“Süleyman onun sözlerine tebessüm ederek güldü:
“Rabbim, bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve hâlis niyet ve amaçlarla, hoşnut olacağın, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirmemi, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlamamı, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olmamı, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işlememi gönlüme ilham et, gazabını davet eden şeylerden uzak tut. Rahmetinle beni dindar, ahlâklı, hayır-hasenât sahibi mü’minlerin, sâlih kullarının arasına kat.” dedi.” : Neml 19
“Kitaptaki-Levh-i Mahfuzdaki ilmin bir kısmına sahip olan biri ise:
“- Bakışının üzerinde olduğu eşyanın görüntüsü daha sana ulaşmadan, ben onu sana getiririm” dedi. Süleyman kraliçenin tahtını yanıbaşına yerleştirilmiş görünce:
“- Bu Rabbimin lütuf ve ihsanındandır. Şükür mü edeceğimi, nankörlük mü edeceğimi denemek istiyor. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki, benim Rabbim zengindir, muhtaç değildir, af, merhamet ve kerem sahibidir.” dedi.” : Neml 40
Savaşları kan şehveti için değil, doğruluk yolunda cihad olarak yapıldı. Atlara olan sevgisi, sadece bir yarışçının ya da bir savaşçınınkine benzemiyordu: İçinde ruhani bir unsur vardı.
Maneviyatı yüksek olan bir tür sevgiyle severdi – en yüksek İyinin sevgisi.
- Ve dedi ki: “Gerçekten ben, Rabbimin şanı/öğüdü/izzeti için hayır sevgisini seviyorum,”- ta ki güneş gecenin perdesine gizleninceye kadar:
- “Onları bana geri getirin.” Sonra sevgiyle elini bacaklarının ve boyunlarının üzerinden geçirmeye başladı.
- Süleyman’ı da imtihan ettik. Tahtı üzerine ölü cansız bir ceset koyduk; fakat o gerçek bir bağlılıkla Bize yöneldi:
“Bilin ki, mallarınız, servetleriniz ve evlatlarınız azgınlık, sıkıntı ve ihtilâf sebebidir, imtihan aracıdır. Büyük mükâfat Allah katındadır.” : Enfal 28
Ona bahşedilen bunca güç, zenginlik ve ihtişam, aslında onun için büyük bir manevi sınavdı. Başka biri olsa yolunu şaşırır, şımara bilirdi belki, ama o sadakatini ve dürüstlüğünü hiç yitirmedi; sahip olduğu her kudreti —ister ruhlar, ister insanlar, ister doğaüstü güçler üzerinde olsun— hep Allah’a hizmet için kullandı.
Süleyman, kalpten bir bağlılıkla Allah’a yöneldi; gücünün kaynağı da buradan geliyordu. Putperestliği kökünden söküp atmak için tüm gücünü harcadı, Tek Gerçek Tanrı’ya ibadet için Kudüs’teki Tapınağı tamamladı. O tapınağın bulunduğu yer, bugün Kubbetü’s-Sahra’nın yükseldiği yerdir.
İnsanlar dünyevi güce, bir puta tapar gibi tapabilirler, işte bu güç Süleyman için de büyük bir sınavdı. Ama o, bu ayartmaya karşı durdu, kendini Allah’a adadı.
- Dedi ki: “Rabbim, beni bağışla, ve bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra hiç kimseye yaramasın: çünkü Sen, sınırsız lütuf sahibisin.”
Kendisinin veya başkasının kötüye kullanmayacağı bir Güç istedi.
“Malları, mülkleri, güçleri, saltanatları varmış da, insanlara bir hurma çekirdeğindeki oyukta kalan minnacık lif artığı kadar bir pay bile vermeyecekler miymiş?” : Nisa 53
- Sonra Rüzgârı onun emrine verdik, dilediği yere usulca akıp gitmesi için.
“Süleyman’ın faydalanması için de, bereketli, kutsal kıldığımız topraklara doğru, onun planlamasına göre kasırga gibi şiddetli esen rüzgârı verdik. Her şey bizim ilmimiz, irademiz, planımız dâhilinde ger-çekleşmeye devam etmektedir.” : Enbiya 81
- Her türden inşaatçı ve dalgıç da dahil olmak üzere kötü olanlar gibi,-
“Şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık yapan ve bunun dışında başka işler görenleri de onun hizmetine verdik. Onları biz denetim altında tutuyorduk.” :Enbiya 82
- “Onlar, Allah’ın sünnetine, düzeninin yasalarına uygun iradesinin tecellisi içinde Süleyman’ın, isabetli isteklerini yaparlardı. Yüksek binalar, kaleler, heykeller, resimler, havuz büyüklüğünde çanak leğenler, sabit kazanlar, ne dilerse yaparlardı. Onlara:
- “Hedef belirleyerek planlı çalışın! Ey Dâvûd hanedanı, devlet büyükleri! Şükretmek için hâlis niyet ve amaçlarla ibadette daim olun. Kullarımdan şükreden ne kadar da az.” demiştik.
- Süleyman’ın ölümüne karar verip, icra ettiğimiz zaman, cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız ağaç kurdu, Süleyman’ın dayandığı asâsını yiyordu. Asânın yenmesi sonucu, Süleyman yere yıkılınca, cinler aldatıldıklarını öğrendiler. Eğer cinler bilgi alanları ötesini, gaybı bilmiş olsalardı, o zillet içinde bırakan, alçaltıcı ruhi cezaya, mahkûmiyete benzeyen ameleliğe devam etmezlerdi.”
- Sebe 13-14
- Zincirlerle birbirine bağlanmış diğerleri gibi.
“O gün İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsilerin, suçluların, günahkârların zincire vurulmuş olduğunu görürsün.” : İbrahim 49
- “İşte bizim nimetlerimiz: Onları başkalarına versen de vermesen de, hesaba çekilmez.”
Allah, Süleyman’a öylesine büyük güçler ve sayısız nimetler bahşetti ki, onları ne ölçmek ne de saymak mümkündü. Dilediğine verir, dilediğinden alırdı; bu, sıradan bir insan için dayanılması güç bir ayartmaydı.
Fakat Süleyman, bir peygamber olarak, bu ağır imtihanda sebat etti. Gücün ve kimselerin sahip olamayacağı bir krallığın cazibesine kapılmadan, Allah’tan yalnızca bağışlanmayı diledi. Bu dünya krallığı, o göçüp gittikten sonra darmadağın oldu, ama Süleyman, azmiyle Allah’a en yakın olanların safında yer aldı.
- Ve gerçekten O, Bizlere Yaklaşmayı ve güzel bir Son Dönüş Yeri’ne sahip oldu.
- Eyub Kulumuzu zikret. Hani o, Rabbine şöyle nida etmişti: “Şeytan bana sıkıntı ve elem verdi!”
“Eyyûb’u da hatırlayarak insanlara anlat. Hani Rabbine:
“Bana bir dert, başıma uzun süren bir hastalık geldi. Sana sığındım. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” diye niyaz etmişti.
Onun duasını kabul ettik. Başına gelen dertten, hastalıktan onu kurtardık. Katımızdan bir rahmet, bizi tanımada, candan müslüman olarak bize bağlanmada, saygıyla bize kulluk ve ibadette daim olanlara bir hâtıra, inkâr edenlere de bir uyarı olmak üzere, kaybettiği nüfusunu bir kat artırarak ona yeni bir nesil verdik.” : Enbiya 83-84
Evini, eşyalarını ve ailesini kaybetti. İğrenç yaralardan acı çekti; ve neredeyse aklının dengesi kaybediyordu. Ama imanını kaybetmedi, Allah’a yöneldi ve iyileşme süreci başladı.
- Emir verildi: “Ayağını vur: işte yıkanacak, serinletilecek ve tazelenecek ve içilecek su.”
İyileşme süreci başladıktan sonra, ayağını yere veya bir kayaya vurması emredildi ve bir fıskiye fışkırdı – onun kendisini yıkaması ve vücudunu temizlemesi, moralini tazelemesi ve içip dinlenmesi için.
- Biz ona, katımızdan bir lütuf olarak ve akıl sahipleri için bir hatıra olarak, kavmini geri verdik ve onların sayısını iki katına çıkardık.
- “Eline bir parça ot al ve onunla vur: yeminini bozma.” Gerçekten biz onu sabırlı ve sebatlı bulduk. Hizmetimizde ne kadar mükemmel bir kuldu! O hep Allah’a yöneldi.
Eyüp, en büyük sıkıntısında bile sabırlıydı ve inancında sabitti, ama görünüşe göre karısı öyle değildi. Eyüp kitabına göre (2:9-10):
9 Karısı, “Hâlâ doğruluğunu sürdürüyor musun?” dedi, “Tanrı’ya söv de öl bari!”
10 Eyüp, “Aptal kadınlar gibi konuşuyorsun” diye karşılık verdi, “Nasıl olur? Tanrı’dan gelen iyiliği kabul edelim de kötülüğü kabul etmeyelim mi?”
- Ve kudret ve basiret sahipleri olan kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an.
Saffat Suresi’nde (83-113), İbrahim ve İshak’tan —ve ima yoluyla Yakup’tan— kötülüğe karşı durup galip gelen yüce kişiler olarak söz edilir. Onlar, ahiret gerçeğine tanıklık eden, Hakikat’i öğretip halklarına bir nimet olan, derin manevi güç ve basiret sahibi yol göstericilerdi. Halklarının karanlıklarına ışık, yanlışlarına kalkan oldular; bu yüzden yalnızca kendi zamanlarının değil, tüm çağların büyüklerindendi onlar.
- Biz onları, ahiret mesajını tebliğ etmek için özel bir amaçla seçtik.
- Onlar, Bizim nezdimizde gerçekten Seçilmişler ve İyiler topluluğundandı.
- Ve İsmail’i, Elişa/Elyasa’yı ve Zülkıfl’ı an: Her biri İyilik Topluluğu’ndandı.
Bu üçü de acı karşısında sebat ve sabır örnekleriydi.
- Bu bir öğüt mesajıdır: ve şüphesiz, Salihler için, güzel bir Nihai Dönüş Yeridir,-
Ahirette istikbal, Kötülüğe karşı zaferle kazanılır.
- Kapıları kendilerine açık olan ebedî cennetler;
- Orada rahatlıkla yaslanırlar. Orada bolca meyve ve lezzetli içecekler için zevkle çağırabilirler;
“Onlara, orada her çeşit meyve vardır. Dünyada söyledikleri, iddia ettikleri gibi her arzuları, siparişleri yerine getirilir.” : Yasin 57
- Ve onların yanında, bakışlarını zapt eden iffetli, yaşıtları olan eşler/dostlar vardır.
“Onlar ve eşleri, gölgelerde, koltuklar üzerinde yaslanarak otururlar.” : Yasin 56
“Yanlarında süzgün bakışlı, alımlı, hasretlik çekmiş gibi gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş, çılgınca seven, iri gözlü güzeller var.” : Saffat 48
O mutlu durumdaki herkes için ortak olan gençlik dinamizmi ve tazeliktir.
- İşte Hesap Günü için size verilen söz budur!
- İşte size böyle bir lütfumuz vardır; asla bitmez tükenmez;-
- Evet, böyle! fakat – zalimler için ne kötü bir Nihai dönüş yeri vardır!-
- Cehennem!- orada yanacaklar, – gerçekten üzerinde yatılacak ne kötü bir yatak !-
“Onlar cehennemde yanacaklar. Orası ne kötü bir yerleşim yeridir.” : İbrahim 29
- Evet, böyle! – sonra onlar, kaynayan bir sıvıyı ve koyu, buğulu, çok soğuk kokuşmuş bir sıvıyı tadacaklar!-
“Hepiniz hesap vermek üzere O’nun huzuruna götürüleceksiniz. Bu Allah’ın kesinlikle gerçekleştireceği bir va’didir. O mahlûkâtı ilk önce yoktan var ediyor, yaratmaya aralıksız devam ediyor.
Sonra, iman edenleri, sosyal adâleti, sosyal güvenliği temin etmek, refah payını artırarak toplumda dengeyi sağlamak maksadıyla, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenleri, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanları, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanları, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenleri âdil bir şekilde mükâfatlandırmak için yeniden diriltiyor.
Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlere, kâfirlere, inkâr etmekte oldukları şeyler sebebiyle kaynar sudan bir içecek ve can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.” : Yunus 4
- Ve bunlara benzer türden çeşit çeşit Cezalar!
- İşte size doğru koşan bir birlik! Onlara hoşgeldin yok! Şüphesiz onlar ateşte yanacaklardır!
Şaşırılacak olan şey bu kadar çok insanın Kötülüğü kucaklaması ve hem de bu kadar acele ve şevkle!
- Takipçileri/müritleri, yanıltıcılara şöyle seslenecekler: “Hayır, siz de! Size de hoş geldin yok! Bunu başımıza siz getirdiniz! Artık ne kötü bir yerdir bu konaklanacak yer!”
Suçu başkalarına atmak Kötülüğün doğasıdır. Takipçileri/müritleri liderleri kınayacak, ancak hiç kimse kendi eylemleri ve yaptıkları için kişisel sorumluluktan kaçamaz!
“Allah onlara:
“Sizden önce yaşamış, geçip gitmiş cehennemdeki cin ve insan topluluklarının içinde yerinizi alın.” buyurur. Her millet Cehennem’e girdiğinde, hak yoldan uzaklaşarak, sapıklığa düşmesine sebep olan yakınlarına, idarecilerine güç ve iktidar sahiplerine lânet eder. Nihayet, birbirlerinin peşinden girip, hepsi Cehennem’de toplandığında, halk, iktidar sahibi liderleri kastederek:
“Rabbimiz, işte bunlar, bizi hak yoldan uzaklaştırarak, başımıza buyruk hale getirip, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihimize imkân sağladılar. Onlara Cehennem ateşinden kat kat, katmerli bir ceza ver.” derler. Allah da:
“Herkesin azabı katmerlidir. Fakat kime ne kadar ceza verildiğini siz bilemeyeceksiniz.” buyurur.” : Araf 38
“İşte bunlar, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakamazlar, koyduğu kanunların dışına çıkarak, yakayı kurtaramazlar. Onların Allah’ın dışında, kulları durumundakilerden yardım isteyecekleri dostları, koruyucuları da yoktur. Onların cezası katlandıkça katlanır. Onlar hakkı işitmeye tahammül edemiyorlar. Zaten hakikati görmüyorlar, anlamıyorlar.” : Hud 20
- Derler ki: “Rabbimiz! Bunu bize kim getirdiyse, artık ona ateşten iki kat azap ver!”
- Ve derler ki: “Bize ne oldu da kötülerden saydığımız kimseleri görmüyoruz?
- “Biz mi onları alaya aldık, yoksa buradalarda gözlerimiz mi onları görmedi?”
- Doğrusu bu, ateş ehlinin karşılıklı suçlamaları haktır ve uygundur!
Karşılıklı suçlamalar ve kin, Ceza’nın bir parçasıdır, çünkü bu tür duygular onların mutsuzluğunu artırır.
- De ki: “Şüphesiz ben bir uyarıcıyım: tek ilah olan, üstün ve karşı konulmaz olan Allah’tan başka ilah yoktur.-
“Ey benim, zindan arkadaşlarım, helâller ve haramlar koyan itaati zaruri, ayrı ayrı birçok otorite mi daha hayırlı, yoksa gücüne karşı konulmayan, her şeye hâkim olan bir tek Allah mı?” dedi. : Yusuf 39
İnsanlık için önemli olan tek yüce Mesaj, Allah’ın birliği idi : O, her şeyin Yaratıcısı ve Azizi/Sürdürülebiliridir; O’nun İradesi en üstündür; hiç bir kötülük onu yenemez; ve O lütfuyla tekrar tekrar bağışlar.
- “Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin Rabbi, her şeye ve iradesine gücü yeten, tekrar tekrar bağışlayan.”
“Onlar, sadece,
“ Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılanlardır. Eğer Allah insanların bir kısmıyla diğer bir kısmının devletlerini, medeniyetlerini ortadan kaldırmasa, iktidarlarından uzaklaştırmasa, zulümlerine karşı koydurmasa, azgınlarını, kötülük yapanlarını engelletmese, insanlara savunma imkânı vermeseydi, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok zikredilen mescitler, camiler elbette yıkılırdı. Allah, cihadı benimseyerek, emirlerini yerine getirerek dinine, peygamberine yardım edene, elbette yardım edecektir. Allah güçlü, kudretli, üstün ve hükümrandır.” : Hac 40
“Ben tevbe ederek, isyandan vazgeçip bana itaate yönelenleri, iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenleri, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanları, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanları, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenleri, artık doğru yolda sebat eden kimseleri daima koruma kalkanına alırım, bağışlarım.” : Taha 82
- De ki: “Bu, her şeyden önce Yüce bir Mesajdır-“
- “Ondan yüz çeviriyorsunuz!
- “Yüceler kendi aralarında meseleleri tartıştıklarında benim bilgim yoktur.
İnsan için en önemli şey, Allah’ın çok merhametli olduğunu, tekrar tekrar bağışladığını ve Allah’a güvenenler üzerinde kötülüğün hiçbir gücünün olmadığını bilmektir.
- “Bana ancak şu vahyedildi: açıkça ve alenen uyarıda bulunacağım.”
“Onlar, çocukluğundan beri tanıdıkları hemşerileri, arkadaşları Muhammed’de bir delilik, cinlere mahkum olmuşluk belirtisi olmadığını hiç düşünemediler mi? O sadece sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayarak âşikâre uyarıcılık görevi yapan birisidir.” : Araf 184
Uyarı açık ve anlaşılır olmalıdır; meseleler belirlenmeli, muğlaklık olmamalı, kötülüğe kesinlikle taviz verilmemelidir. Uyarı, muhalefete, mukavemete, baskı ve zulme rağmen, alenen, tüm insanların önünde yapılmalıdır,
“Ben kesinlikle, sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayan apaçık bir uyarıcıyım.” : Şuara 115
-
Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben insanı çamurdan yaratmak üzereyim:
Allah insanı yaratmadan ve ona ruhundan üflemeden önce kainat ve dünya Allah tarafından yaratılmıştır. Jeoloji, insanın bu gezegenin tarihinde çok geç bir aşamada sahneye çıktığını gösteriyor.
-
“Onu ölçüde biçimlendirip/uygun bir şekle soktuktan sonra Ruhumdan ona üflediğim zaman, ona secdeye kapanın.”
Kötülüğün kendisine teslim olanlar dışında hiçbir gücünün olmayacağına dair bir güvence verilir.
“Onu yaratılış amacına uygun olarak şekillendirdiğim, rahmetimle, varettiğim düzenin bir bölümü olan ruhumdan nûrani dalgalar halinde onun bütün hücrelerine ruh yayarak hayat verdiğim, onu bilinçlendirdiğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanarak saygı gösterin” demişti.” : Hicr 29
- Bunun üzerine melekler hep birlikte secdeye kapandılar:
- İblis öyle yapmadı: O kibirlendi ve inkar edenlerden oldu.
Kibir (kendini sevme) bu nedenle Kötülüğün ve İnançsızlığın köküdür.
- Allah dedi ki: “Ey İblis! Ellerimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirli misin? Yoksa sen yüce ve güçlülerden misin?”
Adem’in simgesinde görülen insan, aslında kendi başına kırılgan, çamurdan yaratılmış bir varlıktan başka bir şey değildir. Ancak Allah’ın kudretiyle ve O’nun ruhundan kendisine üflenmiş olan o nefesle, insana şekil verilir. İşte o vakit, insan en yüce mahlûkların bile üstüne yükselebilir, izzetiyle varlığa hükmeden bir konuma gelir.
- İblis dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
Şeytan reddeder, Allah’a isyandadır. İsyan, kibir veya gururdan, abartılı bir Ego / Öz Benlik fikrinden kaynaklanır.
- Allah buyurdu ki: “Öyleyse defol buradan, çünkü sen kovulmuşlardansın, lanetlilerdensin.
- “Kıyamet gününe kadar lanetim senin üzerine olsun.”
“Herkesin vahyedilen dinin, şeriatın, İslâmî sorumluluğun hesabını vereceği yalnız ilâhî mevzuatın yürürlükte olduğu mukâfât ve ceza gününe kadar, sana lânet yağacaktır.” : Hicr 35
- İblis dedi ki: “Rabbim! O halde bana mühlet ver, ölülerin diriltilecekleri güne kadar.”
“Şeytan:
“Rabbim, öyleyse, insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.” : Hicr 36
- Allah dedi ki: “Öyleyse sana mühlet verildi.-
- “Belirlenen Zamanın Gününe Kadar.”
Bu süre sonsuz değildir; bize tanınan mühlet, sadece bu dünyada, sınırlı bir süre içindir. Şu hayatta, sınırlı özgür irademizi nasıl kullandığımız, bize verilmiş olan büyük sınavın bir parçasıdır. Gün gelir, tüm varlığımız bambaşka bir düzlemde var olur. Hayır ve şer dizilmiş, bu dünyanın sonuç zinciri kopmuş, yerine “yeni bir Yaratılış” geçmiştir artık. Şimdiki dünyanın yerini bambaşka bir varlık alır; bu büyük dönüşümle her şey sil baştan yazılır.
- İblis dedi ki: “Öyleyse senin kudretine yemin olsun ki ben de onların hepsini saptıracağım.”
“İblis:
“Rabbim, azgınlığımdan ötürü aleyhimde hüküm vermene mukabil, ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyip güzel göstereceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım” dedi.” Hicr 39
- “İçlerinden ihlâslı ve temiz kulların müstesna.”
Şeytan, sahip olduğu gücün bile, Allah’ın hikmetli ve evrensel planı doğrultusunda işlemesine izin vermediği sürece hiçbir gerçekliğinin olmadığını, Allah’ın gerçek ve samimi kullarına zarar veremeyeceğini kabul ediyor.
- Allah dedi ki: “Öyleyse o haktır, ben de hak/gerçek olanı söylerim.
“Sana, haklı bir gerekçe ile, hikmete dayalı, kesinlik kazanan bir cezayı uygulamak için geldik. Biz kesinlikle doğru söylüyoruz.” dediler. : Hicr 64
- “And olsun ki, seni ve sana uyanların hepsini cehenneme dolduracağım.”
“Allah:
“Haydi oradan çabuk çık. İtibarın kalmadı, kovuldun. Andolsun ki, onlardan sana uyanlarla, sizden olanlarla, hepinizle Cehennem’i dolduracağım.” buyurdu.” : Araf 18
“Andolsun biz, özgürce seçme hakkına sahip cin ve insan neslinin hak dine itibar etmeyen çoğunu, sonuçta cehennemi boylayacaklarını bile bile yaratıp çoğalttık. Onların akılları ve kalpleri var. Onları, hakkı ve hayrı anlamakta kullanmıyorlar. Onların gözleri var. Onları, Allah’ın birliğinin, kudretinin, düzeninin delillerini görmekte kullanmıyorlar. Onların kulakları var. Onları Allah’ın kitabını, peygamberinin tebliğini, öğütlerini duymakta kullanmıyorlar İşte onlar duyu organlarında insanlara mahsus mânâ ve anlayış bulunmayan hayvanlar gibidir. Belki hayvanlardan daha başıboş, daha şaşkın, daha başıbozuk, daha çok helâke maruzdurlar. Onlar, işte onlar büsbütün gaflet içindedirler.” : Araf 179
“Ancak Rabbinin rahmetiyle muamele yaptığı kimseler ihtilâfa düşmediler. Allah, hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar edip, ilâhî lütfa nail olmaları için onları yarattı. Rabbinin:
“Andolsun ki, Cehennem’i cinler ve insanlarla tamamen dolduracağım” hükmü böylece gerekçeli olarak kesinleşti.” : Hud 119
“Onlar, imandan vazgeçirilip hak yoldan bâtıla döndürüldükleri gibi, hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, peygamberlere ve kutsal kitaplara itibar etmedikleri için, Rabbinin doğru ve mantıklı düşünmenin, hak dinin dışına çıkan fâsıklar, âsiler, bozguncular hakkındaki:
“Onlar artık iman etmeyecekler” gerekçeli hükmü gerçekleşir.” : Yunus 33
- De ki: “Ben sizden bu Kur’an için bir ücret istemiyorum ve ben sahtekar da değilim.
“Kur’ân’a ve tebliğe karşılık Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları ve iradesinin tecellisi içinde sizden, kendi iradesi ve tercihi ile Rabbine giden doğru bir yol, İslâmî bir hayat tarzı tutmayı dileyen kimseler olmanızın dışında herhangi bir ücret istemiyorum” de. : Furkan 57
“Tebliğ görevime karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, mükâfatım âlemlerin, bütün varlıkların Rabbine aittir.” : Şuara 109
Allah’ın peygamberi, insanlardan hiçbir karşılık beklemez, böyle bir isteği yoktur. Aksine, onların elinde pek çok acı çeker, bencillik bilmez ve hizmetlerini Allah’ın ilhamıyla sunar. “Dileyen, Rabbine giden dosdoğru yola ulaşsın” diye umut eder, onun gerçek ödülü de işte bu umuttur. Allah’tan beklediği karşılık da dünyevi bir menfaat değil; O’nun hoşnutluğunu kazanmak, O’nun yüzünü görmeyi içtenlikle ummaktır.
- “Bu, tüm Alemlere bir Mesajdan daha başka bir şey değildir.
Vahiy’de ilan edilen Mesaj’da herhangi bir yanlış veya bencil saik olması şöyle dursun, bu, tüm insanlığa şifa veren bir rahmettir. Dahası, Allah’ın yaratışının tüm parçalarıyla uyum içindedir ve bizi tüm Yaratılışla akraba kılar; bu Tek Gerçek Tanrı’nın eseridir.
- “Ve siz onun hepsinin gerçekliğini bir süre sonra mutlaka bileceksiniz.”
Eğer sadece doğru yolu izlersek, ahiretteki Hedefe varırız ve o zaman her şey bizim için netleşir.
Sad, being one of the Abbreviated Letters.
In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
- Sad: By the Koran,
Full of Admonition: (This is the Truth).
- But the Unbelievers (are steeped) in Self-glory and
Separatism.
- How many generations before them did We destroy? In the end
they cried (for mercy) –when there was no longer time for being
saved!
- So they wonder that a Warner has come to them from among
themselves! And the Unbelievers say, “This is a sorcerer telling
lies!
- “Has he made the gods (all) into one God? Truly this is a
wonderful thing!”
- And the leaders among them go away (impatiently), (saying),
“Walk ye away, and remain constant to your gods! For this is
truly a thing designed (against you)!
- “We never heard (the like) of this among the people of these
latter days: This is nothing but a made-up tale!”
- “What! Has the Message been sent to him–(of all persons)
among us? But they are in doubt concerning My (own) Message!
Nay, they have not yet tasted My Punishment!
- Or have they the Treasures of the Mercy of thy Lord, –the
Exalted in Power, the Grantor of Bounties without measure?
- Or have they the dominion of the heavens and the earth and
all between? If so, let them mount up with the ropes and means
(to reach that end)!
- But there–will be put to flight even a host of
confederates.
- Before them (were many who) rejected apostles, –the People
of Noah, and Ad, and Pharaoh the Lord of Stakes,
- And Thamud, and the People of Lut, and the Companions of the
Wood; –such were the Confederates.
- Not one (of them) but rejected the apostles, but My
Punishment came justly and inevitably (on them).
- These (today) only wait for a single mighty Blast, which
(when it comes) will brook no delay.
- They say: “Our Lord! Hasten to us our sentence (even) before
the Day of Account!”
- Have patience at what they say, and remember Our Servant
David, the man of strength: For he ever turned (to Allah).
- It was We that made the hills declare, in unison with him,
Our Praises, at eventide and at break of day,
- And the birds gathered (in assemblies): All with him did
turn (to Allah).
- We strengthened his kingdom, and gave him wisdom and sound
judgment in speech and decision.
- Has the Story of the Disputants reached thee? Behold, they
climbed over the wall of the private chamber;
- When they entered the presence of David, and he was
terrified of them, they said: “Fear not: We are two disputants,
one of whom has wronged the other: Decide now between us with
truth, and treat us not with unjustice, but guide us to the even
Path. .
- “This man is my brother: He has nine and ninety ewes, and I
have (but) one: Yet he says, `Commit her to my care,’ and is
(moreover) harsh to me in speech.”
- (David) said: “He has undoubtedly wronged thee in demanding
thy (single) ewe to be added to his (flock of) ewes: Truly many
are the Partners (in business) who wrong each other: Not so do
those who believe and work deeds of righteousness, and how few
are they?”. ..And David gathered that We had tried him: He asked
forgiveness of his Lord, fell down, bowing (in prostration), and
turned (to Allah in repentance).
- So We forgave him this (lapse): He enjoyed, indeed, a Near
Approach to Us, and a beautiful Place of (final) Return.
- O David! We did indeed make thee a vicegerent on earth: So
judge thou between men in truth (and justice): Nor follow thou
the lusts (of thy heart), for they will mislead thee from the
Path of Allah: For those who wander astray from the Path of
Allah, is a penalty Grievous, for that they forget the Day of
Account.
- Not without purpose did We create heaven and earth and all
between! That were the thoughts of Unbelievers! But woe to the
Unbelievers because of the Fire (of Hell)!
- Shall We treat those who believe and work deeds of
righteousness, the same as those who do mischief on earth? Shall
We treat those who guard against Evil, the same as those who
turn aside from the right?
- (Here is) a Book which We have sent down unto thee, full of
blessings, that they may meditate on its Signs, and that men of
understanding may receive admonition.
- To David We gave Solomon (for a son), –how excellent in Our
service! Ever did he turn (to Us)!
- Behold, there were brought before him, at eventide, coursers
of the highest breeding, and swift of foot;
- And he said, “Truly do I love the love of Good, with a view
to the glory of my Lord,” –Until (the sun) was hidden in the
veil (of Night):
- “Bring them back to me.” Then began he to pass his hand over
(their) legs and their necks.
- And We did try Solomon: We placed on his throne a body
(without life): But he did turn (to Us in true devotion):
- He said, “O my Lord! Forgive me, and grant me a Kingdom
which, (it may be), suits not another after me: For Thou art the
Grantor of Bounties (without measure).
- Then We subjected the Wind to his power, to flow gently to
his order, whithersoever he willed, —
- As also the evil ones, (including) every kind of builder and
diver, —
-
As also others bound together in fetters.
-
“Such are our Bounties: Whether thou bestow them (on others)
or withhold them, no account will be asked.”
- And he enjoyed, indeed, a Near Approach to Us, and a
beautiful Place of (final) Return.
- Commemorate Our Servant Job. Behold, he cried to his Lord:
“The Evil One has afflicted me with distress and suffering!”
- (The command was given:) “Strike with thy foot: Here is
(water) wherein to wash, cool and refreshing, and (water) to
drink.”
- And We gave him (back) his people, and doubled their number,
–as a Grace from Ourselves, and a thing for commemoration, for
all who have Understanding.
- “And take in thy hand a little grass, and strike therewith:
And break not (thy oath).” Truly We found him full of patience
and constancy. How excellent in Our service! Ever did he turn
(to Us)!
- And commemorate Our Servants Abraham, Isaac, and Jacob,
Possessors of Power and Vision.
- Verily We did choose them for a special (purpose) —
proclaiming the Message of the Hereafter.
- They were, in Our sight, truly, of the company of the Elect
and the Good.
- And commemorate Ismail, Elisha, and Zulkifl: Each of them
was of the company of the Good.
- This is a Message (of admonition): And verily, for the
Righteous, is a beautiful place of (final) Return, —
- Gardens of Eternity, whose doors will (ever) be open to
them;
- Therein will they recline (at ease); therein can they call
(at pleasure) for fruit in abundance, and (delicious) drink;
- And beside them will be chaste women restraining their
glances, (companions) of equal age.
-
Such is the Promise made to you for the Day of Account!
-
Truly such will be Our Bounty (to you); it will never fail;–
-
Yea, such! But for the wrongdoers will be an evil place of
(final) Return! —
- Hell! –They will burn therein, –an evil bed (indeed, to
lie on)! —
- Yea, such! –Then shall they taste it, –a boiling fluid,
and a fluid dark, murky, intensely cold! —
-
And other Penalties of a similar kind, to match them!
-
Here is a troop rushing headlong with you! No welcome for
them! Truly, they shall burn in the Fire!
- (The followers shall cry to the misleaders:) “Nay, ye (too)!
No welcome for you! It is ye who have brought this upon us! Now
evil is (this) place to stay in!”
- They will say: “Our Lord! Whoever brought this upon us, —
add to him a double penalty in the Fire!”
- And they will say: “What has happened to us that we see not
men whom we used to number among the bad ones?
- “Did we treat them (as such) in ridicule, or have (our) eyes
failed to perceive them?”
- Truly that is just and fitting, –the mutual recriminations
of the People of the Fire!
- Say: “Truly am I a Warner: No god is there but Allah the
One, Supreme and Irresistible, —
- “The Lord of the heavens and the earth, and all between, —
Exalted in Might, able to enforce His Will, Forgiving again and
again.”
-
Say: “That is a Message Supreme (above all), —
-
“From which ye do turn away!
-
“No knowledge have I of the Chiefs on high, when they
discuss (matters) among themselves.
- “Only this has been revealed to me: That I am to give
warning plainly and publicly.”
- Behold, thy Lord said to the angels: “I am about to create
man from clay:
- “When I have fashioned him (in due proportion) and breathed
into him of My spirit, fall ye down in obeisance unto him.”
-
So the angels prostrated themselves, all of them together:
-
Not so Iblis: He was haughty, and became one of those who
reject Faith.
- (Allah) said: “O Iblis! What prevents thee from prostrating
thyself to one whom I have created with My hands? Art thou
haughty? Or art thou one of the high (and mighty) ones?”
- (Iblis) said: “I am better than he: Thou createdst me from
fire and him thou createdst from clay.”
- (Allah) said: “Then get thee out from here: For thou art
rejected, accursed.
-
“And My Curse shall be on thee till the Day of Judgment.”
-
(Iblis) said: “O my Lord! Give me then respite till the Day
the (dead) are raised.”
342
-
(Allah) said: “Respite then is granted thee–
-
“Till the Day of the Time Appointed.”
-
(Iblis) said: “Then by Thy Power, I will put them all in the
wrong, —
- “Except Thy Servants amongst them, sincere and purified (by
Thy grace).”
- (Allah) said: “Then it is just and fitting–and I say what
is just and fitting–
- “That I will certainly fill Hell with thee and those that
follow thee. –Every one.”
- Say: “No reward do I ask of you for this (Koran), nor am I a
pretender.
-
“This is no less than a Message to (all) the Worlds.
-
“And ye shall certainly know the truth of it (all) after a
while.”
