← Listeye Dön

Maide Suresi

2025-04-20

kuranquranfurkan

Maide Suresi 5-110

Maide Suresi 5-110 ( Öğün, Yemek, Yemek Zamanı )

SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA

  1. Ey iman edenler! tüm yükümlülüklerinizi yerine getirin. Dört ayaklı hayvanlar size helâl kılındı, ancak şu istisnalar vardır: Haram/kutsal yerlerde veya hac kıyafetine girmişken av hayvanları size haram kılındı: Çünkü Allah, iradesi ve planına göre hükmeder.

    Sözlerin/Ahdlerin yerine getirilmesi, Allah’ın emridir.

    “Allah’a ahit verdiğiniz/yaptığınız zaman yerine getirin ve sağlamlaştırdıktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Allah’ı kendinize kefil kıldınız; Allah yaptıklarınızı bilir.” : Nahl 91

    Ey insan!
    Söz verdin mi, tutacaksın. Çünkü söz, insanın ağırlığıdır.
    İnancın, elinin emeğin, komşunun kapısındaki hakkın… hepsi aynı yükümlülüğün parçasıdır.
    Kur’an der ki: “Ey iman edenler, yükümlülüklerinizi yerine getirin.”
    Bu, yalnızca bir cümle değildir. Bu, insanın kendine, Yaradan’a ve birbirine karşı borcudur.

    Allah seni yarattı. Aklını verdi, kalbini titretti, seni yönlendiren işaretleri önüne serdi.
    Sen de bunun karşılığında dürüst olacaksın, sözünde duracaksın, emanete hıyanet etmeyeceksin.
    Çünkü ihanet, önce insanın kendi yüreğinde başlar.

    Birinin elini sıkarsan, o artık bir sözdür.
    Bir işe girersen, alın teri karşılığı haktır.
    Bir topluluğa ait olursan, onun adaletine, düzenine katkın olacak.
    Yalanla, suskunlukla, korkuyla yükümlülükten kaçarsan—Allah’tan değil, insandan kaçmış olursun.
    Ve bil ki, sorumluluktan kaçarak çöle çekilip yalnız ibadet edenin kaçışı ibadet değildir; korkunun saklandığı yerdir.

    Sadakat, dürüstlük, adalet… bunlar dinin değil, insan olmanın taşlarıdır.
    Biri eksik olursa, bina yıkılır.

    Ayet devam eder:
    “Dört ayaklı hayvanlar size helâldir, ancak bazıları hariç.”
    Yani nimet boldur ama ölçü vardır.
    Helâlin sınırı, insanın nefsini dizginlediği yerdedir.
    İhramlıyken av yasaktır; çünkü orası sığınaktır.
    Kutsal bölge, yalnızca taş duvar değil, merhametin alanıdır.
    Orada ne kuş ürker, ne ot ezilir.

    Ve sonunda Allah buyurur:
    “O, dilediğini emreder; çünkü hükmü hikmetle doludur.”
    Yani her yasak, her emir bir dengeye dayanır.
    Keyif yoktur bunda; adalet vardır, düzen vardır.

    Bu ayet insana şunu hatırlatır:
    İman, secdede başını eğmek değil sadece.
    Eğilmek, birinin hakkına dokunmamakta da gizlidir.
    İbadet, sözünü tutmakla başlar;
    ve adaletin yanında durmakla tamamlanır.

    Çünkü Allah’ın huzurunda en büyük dua, dürüst yaşamaktır.

  2. Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarına, haram/mübarek aya, kurban edilen hayvanlara, onları süsleyen gerdanlıklara ve lütuf ve rızık dileyerek ve Rablerinin hoşnutluğunu arayarak Beyt-i Haram’a sığınanlara karşı husumet etmeyin. Fakat Harem-i Haram’dan ve hacı elbisesinden kurtulduğunuz zaman avlanabilirsiniz ve bazı kimselerin sizi Mescid-i Haram’dan uzaklaştıran kinlerinin sizi haddi aşmaya ve kendi açınızdan düşmanlığa sevk etmesine izin vermeyin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve kin konusunda yardımlaşmayın: Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.

    Ey insan,
    Allah’ın işaretlerine el uzatma. Ne Hac’ın kutsal günlerine, ne o yola adanmış hayvanlara, ne de onların boynuna takılan gerdanlıklara. Çünkü onlar sadece taş, zaman, ya da hayvan değildir — hepsi bir inancın, bir teslimiyetin, bir sözün simgesidir.

    Kutsal olanla alay etme. Çünkü kutsala saygı, insanın kendine saygısıdır.
    Bir topluluk düşün: Beyt-i Haram’a yönelmiş, gönlünde rızık değil, rıza arayan bir kalabalık. Onlara el kaldırma, yollarını kesme. Çünkü onlar Allah’a yürürken senin önüne geçmen, senin kendi vicdanına engel olmandır.

    İhramdan çıktığında av serbesttir. Yani hayat döner, dünya yine işini ister.
    Ama bil ki, her yasak, her sınır, insanın kendi nefsine çekilmiş bir çizgidir.
    Ve sakın… sakın, seni bir zamanlar kutsaldan alıkoyanların kiniyle dolma.
    Kin, insanın kalbinde büyüyen kara bir ot gibidir — önce adaleti, sonra merhameti boğar.

    Sana yapılan haksızlık, sana haddi aşma hakkı vermez.
    Onlar seni engelledi diye, sen de onların yolunu kesemezsin.
    Çünkü adalet, intikamla değil, sabırla ölçülür.
    Müslüman, öfkesini dizginleyendir — çünkü dizginlenmeyen öfke, imanı yıkar.

    İyilikte yardımlaş. Doğrulukta omuz ver.
    Ama günaha, yalana, kini besleyen işlere el uzatma.
    Birinin yanlışına ortak olan, o yanlışın yükünü de taşır.
    Birinin kötülüğüne susan, kötülüğün ortağı olur.

    Gerçek iman, kardeşinin elini tutmaktır.
    Onun yıkıldığı yerde yanında durmaktır.
    Kardeşin yükseldiğinde, içten sevinmektir.
    İnananlar, ormandaki ağaçlar gibidir —
    birinin gölgesi, diğerine serinlik verir;
    kökleri birbirine geçmiştir, rüzgâr onları yıkamaz.

    Ve en sonunda, Allah şöyle der:
    “Takvadan ayrılmayın, çünkü Benim azabım çetindir.”
    Bu söz, korkutmak için değil, uyandırmak içindir.
    Çünkü Allah’tan korkmak, zulümden kaçmak, vicdanı diri tutmaktır.

    Gerçek takva, sessiz bir dua değil;
    haksızlık karşısında adaletle, öfke karşısında sabırla,
    yalnızlık karşısında dayanışmayla cevap vermektir.

    İman, taş duvarların içinde değil;
    birbirine güvenen yüreklerin arasında yaşar.

    İnananlar, bir dağın eteklerinde birleşen sular gibi, ortak bir amaç uğruna bir araya gelmelidir. Allah’ın taraftarları olarak, aynı çatı altında toplanıp, birbirlerine destek olmaları gerekir. Ayetler, açık bir şekilde, inananların hayırlı işlerde yardımlaşmalarını, birbirlerine destek olarak doğruluktan ayrılmamalarını emreder. Gerçek inananlar arasında, hayırlı işlerin gerçekleştirilmesi noktasında kıskançlık ya da haset olmaz.

    Gerçek bir müslüman, kardeşi olarak gördüğü başka bir müslümanın başarılı, adaletli, dirayetli ve kabiliyetli olmasını ister. Onun yükselmesini, ilerlemesini arzular. Hak ve hukuk çerçevesinde, ona destek olur, arka çıkar. Bu, bir ormanın ağaçları gibidir. Her biri, diğerine gölge olur, kökleriyle birbirine kenetlenir, rüzgârlara birlikte direnir.

    İnananlar da böyle olmalıdır. Birbirlerine destek olmalı, hayırlı işlerde yarışmalı, kıskançlık ve hasetten uzak durmalıdır. Çünkü gerçek inanç, kardeşliği, dayanışmayı, adaleti gerektirir. İnananlar, birbirlerinin yanında durdukça, Allah’ın rızasına daha da yaklaşır. Bu, bir nehrin denize ulaşması gibidir. Her bir damla, diğerine katılır, birlikte büyük bir güce dönüşür. İnananlar da böyle birleşmeli, birlikte hakikatin denizine ulaşmalıdır.

  3. Size yemek için haram kılınanlar: Ölü et, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilenler, boğularak veya şiddetli bir darbeyle veya baş aşağı düşerek veya boynuzlanarak öldürülenler; kısmen vahşi bir hayvan tarafından yenenler; usulüne uygun olarak kesmeye gücünüz yetmedikçe taş sunaklarda kurban edilenlerdir; ayrıca oklarla çekilişle etin bölünmesi de haramdır: bu Allah’a saygısızlıktır. Bugün, inkâr edenler, sizin dininizden ümidlerini kestiler; onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim. Ama kim, haddi aşmaya meyletmeden, açlıktan dolayı mecbur kalırsa, şüphesiz Allah, gerçekten çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    Göklerin ve yerin sahibi olan Allah, dinini eksiksiz indirdi. O, ne bir ortağa ihtiyaç duyar ne de hükmüne bir başkasını ortak eder. İnsanlar ne söylerse söylesin, hangi yola saparsa sapsın, Allah’ın bildirdiğinden ötesi yoktur.

    Dağların doruklarında yankılanan bir ses gibi, Allah’ın kelamı, insanlığa inmiştir. O kelam ki, göklerin ve yerin sırrını taşıyor. Allah, bir ve tek, eşi benzeri olmayan, her şeyin yaratıcısı, dinini de kendisi bildirmiştir. Hiçbir şeye muhtaç değildir O, hiçbir ortağı yoktur, hiçbir yardımcıya ihtiyacı olmadan, kendi iradesiyle, kendi hikmetiyle, dinini tamamlamıştır.

    Kur’an’ın vahyi tamamlandığında, Allah bize olan en büyük lütfunu tamamlandı. Artık ne eksiltilecek bir söz kaldı ne de eklenecek bir hüküm İslam için. Ne bir el ona yeni bir satır ekleyebilir ne de bir dil ondan bir harf eksiltebilir.

    Allah’ın dini, O’nun sonsuz bilgisiyle, kusursuz adaletiyle, insanlığa bir rehber olarak tamamlanmıştır. Artık insanların önünde, dosdoğru bir yol uzanıyor. Bu yol, Allah’ın yoludur, başka hiçbir gücün, hiçbir varlığın müdahalesi olmadan, yalnızca O’nun tarafından çizilmiştir.

    İnsanlar bilir bilmez konuşur, kendi yollarını kendileri çizer, ama Allah’ın yolu bellidir. O yol, peygamberin kalbine inen vahiyde tamamlanmış, insanlara bir nur gibi bırakılmıştır. Kim o ışığın peşine düşerse yolunu bulur, kim sırt çevirirse karanlıklara gömülür.

    Ve işte böylece, Kur’an’ın indirilmesiyle, Allah’ın dini tamamlanmış, insanlık için bir rahmet, bir nur, bir hidayet olmuştur. Bu, Allah’ın insanlara son mesajıydı, sonsuza dek kalacak, hiçbir zaman değişmeyecek, hiçbir zaman eksilmeyecek bir mesaj.

    İslam, göklerden inen en büyük nimettir; insana verilen en yüce armağandır. O, ne insanların kurduğu bir yol, ne de zamanın akışıyla değişen bir inanıştır. Bizzat Allah tarafından indirilmiş, Kur’an vahyiyle tamamlanmış, kullar için seçilip benimsenmiştir.

    İnsan, yeryüzünde nice yollar dener, gönlünü türlü inançlara kaptırır, ama gerçek huzuru yalnız Allah’ın razı olduğu dinde bulur. Çünkü o din, insanın fıtratına en uygun olanıdır; adaletin, merhametin, doğruluğun özü oradadır.

    Bütün yollar zamanla aşınır, bütün sözler eskir, ama Allah’ın indirdiği din, ne eksilir ne de değişir. O, sabah güneşi gibi apaçıktır; göğe uzanan ulu dağlar gibi sağlamdır. Kim ona tutunursa yolunu bulur, kim yüz çevirirse uçurumların eşiğinde kalır.

    Allah’ın Dini, insana yol gösteren bir ışık, yüreğine serinlik veren bir pınardır. O, aklı en doğru şekilde kullanmayı öğretir, insanın fıtratına uygun yaşamasını sağlar. Hak ile batılı birbirinden ayırır, adaleti gök kubbenin direği gibi dimdik tutar. Merhameti öğütler, insanın gönlünü taş kesilmekten korur.

    Allah’ın Dini olmasa, insan rüzgârın önünde savrulan kuru bir yaprak gibi olurdu. Ne doğrunun ne eğrinin farkına varabilir, ne hakka ne de hukuka riayet edebilirdi. İşte bu yüzden din, insana bahşedilmiş en büyük nimetlerden biridir. O, susuz topraklara yağan yağmur gibi, karanlıkta yolunu kaybetmiş yolcuya doğan gün ışığı gibi bir rahmettir. Kim ona tutunursa selamette kalır, kim ondan yüz çevirirse rüzgârların savurduğu bir yaprak gibi kaybolur gider.

    Kur’an’dan başka hiçbir söz, din adına hüküm koyamaz, onun yanına bile konulamaz. O, Allah’ın tamamladığı, eksiksiz kıldığı bir yol haritasıdır. Onun dışında kalan sözler, olsa olsa birer tarih, birer kültür mirasıdır; ama din değildir.

    Resulullah, dini de imanı da Kur’an’dan öğrendi. İlk Kur’an neslini de onunla eğitmekten başka bir yolu yoktu, o da öyle yaptı. Geride ne bıraktığını soranlara, Kur’an’ı bıraktığını söyledi. Ona sarıldıklarında doğruyu bulacaklarını, bıraktıklarında ise yollarını kaybedeceklerini anlattı. Ve onun bıraktığı Kur’an’da Allah buyuruyordu: “Dininizi kemale erdirdim.”

    Dağların ardından yükselen güneşin ışığı, toprağın her köşesine dokunur, her bir taşa, her bir ot parçasına can verir. İşte İslam da böyledir; kökleri Âdem’e kadar uzanan, dallarıyla tüm insanlığı kuşatan bir ağaç gibi. Bu ağacın gölgesinde, Allah’ın kelamı, insanın yüreğine işler, onu şekillendirir, ona yol gösterir. Kim ki bu ağacın gölgesinden çıkar, başka yollar arar, o, kendini çölde kaybetmiş bir yolcu gibi olur. Çünkü Allah’ın dini, İslam’dır; tamamlanmış, kemale ermiş, insanlığa bir rehber olarak sunulmuştur. Bu din, yalnızca Allah’a teslim olmayı emreder. O’nun yasaları dışında hiçbir kural, hiçbir inanç, hiçbir düşünce kutsal değildir.

    Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar, Allah’ın gönderdiği tüm peygamberler, aynı mesajı taşımıştır: “Allah’a teslim olun.” Bu, bir nehrin yatağından akıp gitmesi gibi, insanlığın yüreğine işleyen bir gerçektir. İslam, bu nehrin adıdır. Kim ki bu nehrin dışında bir su arar, o, susuzluğunu dindiremez. Çünkü hakikat, yalnızca İslam’dadır. Allah, din olarak İslam’ı seçmiştir. Bu, bir dağın doruklarına tırmanan bir yolcunun, en yüksek noktadan etrafı seyretmesi gibidir. Orada her şey net, her şey açıktır. İslam, işte bu doruktur. Ve kim ki bu doruğa ulaşır, o, hakikati bulur.

    İslam, bir çınar ağacı gibidir. Kökleri derinlerde, dalları göklere uzanır. Bu ağacın gölgesinde, insanlık huzur bulur. Kim ki bu gölgeden çıkar, o, kendini güneşin kavurucu sıcağına bırakır. İslam, Allah’ın insanlığa sunduğu son ve tek dindir. Ve bu din, tüm insanlığı kucaklar, onlara yol gösterir, onları karanlıktan aydınlığa çıkarır.

    İslam aslında bir tavırdır. yalnızca O’na teslimiyetin. Bir şemsiye gibi bütün dinleri altına alır ve Kuran ezelden beri vahyedilen tek arı duru dinden(yöntem,yoldan) bahsetmektedir. İnsanın yaratıcısının kılavuzunu okuyup idrak etmesi önemlidir.

    Kur’ân’ın indirilmesiyle din tamamlanmıştır.

  4. Kendilerine yiyecek olarak neyin helâl kılındığını sana soruyorlar. De ki: İyi ve temiz olan her şey ve Allah’ın size emrettiği/buyurduğu şekilde yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yemeniz size helal kılındı, fakat üzerlerine Allah’ın adını anın ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah hesabı çabuk görendir.

    Ayetler, insanların hayatını kolaylaştıran, onlara yol gösteren bir rehber gibidir. Avcılık konusunda da bu böyledir. Eğitilmiş köpekler, şahinler, doğanlar… Bu hayvanlar, insanlar için avlanır, yakaladıklarını tutar. Ayetler, bu tür eğitilmiş avcı hayvanların yakaladıklarının yenilebileceğine dikkat çeker. Bu, adeta doğanın insana bir lütfudur. Dağların, ovaların, ormanların içinde, insanla hayvan arasında kurulan bu kadim ilişki, Allah’ın izniyle şekillenir.

    Avcılık, yalnızca bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir sanattır. Eğitilmiş köpekler, şahinler, insanın yanında, onunla birlikte hareket eder. Yakaladıkları av, insan için helal kılınmıştır. Bu, Allah’ın insana verdiği bir nimettir. Doğanın dengesi içinde, insanla hayvan arasında kurulan bu bağ, ayetlerle desteklenir. İnsan, avcılık yaparken, bu nimetin kadrini bilmeli, Allah’ın koyduğu sınırlara riayet etmelidir. Çünkü her şey, O’nun izniyle olur. Eğitilmiş hayvanların yakaladıkları, insan için bir rızık kaynağıdır. Bu, doğanın ve dinin bir uyumudur.

    İnsanlar, peygambere sorular sordular, cevaplarını Kur’an’da buldular. Demek ki Allah, bu soruların açıklığa kavuşmasını diledi ve gönderdiği ayetlerle her şeyi aydınlığa kavuşturdu.

  5. Bugün size temiz ve güzel olan her şey helal kılındı. Kitap Ehli’nin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Yalnızca iffetli mümin kadınlar değil, aynı zamanda sizden önce indirilmiş Kitap Ehli’nden iffetli kadınlar da, mehirlerini verdiğiniz ve iffeti arzuladığınız, fuhuş ve gizli entrikalar olmadığı takdirde size helâldir. Eğer İnsan/herhangi biri imanı reddederse, yaptığı iş boşa gider/meyvesizdir ve ahirette bütün manevî güzellikleri yitirenlerin saflarından olur.

  6. Ey iman edenler! Salata hazırlandığınız zaman yüzlerinizi, ellerinizi ve dirseklerinize kadar kollarınızı yıkayın. Başınızı suyla ovun/mesh edin; ve ayaklarınızı bileklere kadar mesh edin. Eğer cünüplük içindeyseniz, bütün vücudunuzu yıkayın. Fakat hasta veya yolculukta iseniz veya biriniz tabiat işlerinden gelmiş veya kadınlarla temas etmiş ve su bulamamışsanız, o halde kendinize temiz bir toprak veya kum alın ve onunla ellerinizle yüzünüzü mesh edin. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.

    Allah senin önüne zor bir din koymadı. Temizlik dedi, sade dedi, kolay dedi.
    Ama insan, Allah’ın kolayını bırakıp kendi zorunu icat etti.

    Namaza kalktığında yüzünü, ellerini yıka. Başını mesh et, ayaklarını bileklerine kadar ov.
    Cünüpsen, tüm bedenini yıka.
    Ama hasta isen, yolda isen, su bulamıyorsan—toprağa elini sür, yüzünü mesh et.
    Hepsi bu.
    Ne eksik, ne fazla.

    Allah, senden zorluk değil, bilinç ister.
    Temizliğin özünü, suyun dokunuşunu, toprağın kokusunu hatırlamanı ister.
    Çünkü abdest, sadece bir yıkanma değildir; insanın kendini yeniden fark etmesidir.
    Su, bedeni arındırır ama niyet kalbi temizler.

    Sonra bakarsın ki, insanlar Allah’ın koymadığı şartları birbirine zincir etmiş:
    “Kur’an’a dokunmak için abdest gerekir,” der biri.
    “Abdestsiz okuma, günah olur,” der bir diğeri.
    Oysa Kur’an’da bunun adı bile geçmez.
    Bu konuda ne tek bir ayet vardır ne de kayda değer bir rivayet.
    Şayet Kur’an’ı tutmak ya da okumak için de abdestli olunması gerekli olsaydı Allah bunu belirtirdi.

    Ama insanlar kendi elleriyle kutsalın üstüne perde örer, sonra da o perdenin arkasında kaybolurlar.

    Din, Allah’ın söylediği kadardır; fazlası insanın kibridir.
    Kimi hükmü ağırlaştırır, kimi kolayını küçümser.
    Böylece Allah’ın indirdiği berrak su, bulanık bir gölete döner.

    Kur’an’ın söylediğini işit. Onun suskun kaldığı yerde sen de sus.
    Çünkü din, insanın Allah’a kendi yorumunu değil, kendi teslimiyetini sunmasıdır.
    Abdest, temizliğin sembolüdür; zorun değil, kolayın adıdır.

    Allah senin elini, yüzünü yıkamanı ister —
    kalbini yormamanı, inancını taş gibi katılaştırmamanı ister.
    Çünkü O, senin yükünü hafifletmek, nimetini tamamlamak ister.
    Sen şükret diye.

    İlaveler, hem dini tanınmaz hale getiriyor hem de kendi içinde çelişkiler yaratıyor.
    Bağlayıcı olan, mezheplerin görüşleri değil, Allah’ın ayetleridir.

    Allah’ın dini, sadedir, anlaşılırdır.
    İnsanların ona yaptığı eklemeler ise bu sadeliği bozar, dini anlaşılmaz bir hale sokar.
    İnananlar, mezheplerin görüşlerine değil, Kur’an’ın açık hükümlerine tabi olmalıdır.
    Çünkü gerçek rehber, Allah’ın kelamıdır.
    Allah’ın dinini, asıl kaynağından öğrenmek gerekir.

  7. Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve şöyle dediğiniz zaman sizinle tasdik etmiş olduğu ahdini anın: “İşittik ve itaat ettik”: Allah’tan korkun, çünkü Allah kalplerinizin içindekini/sırlarını çok iyi bilir.

  8. Ey iman edenler/inananlar! Adaletin/adil davranışın şahitleri olarak Allah için sımsıkı sarılın/direnin/dik durun ve başkalarına olan buğzunuz/nefretiniz sizi yanlış yola/haksızlığa saptırmasın ve adaletten /uzaklaştırmasın/ayırmasın/adaletin yolundan saptırmasın. Adil olun, bu takvanın yanındadır / takvadan sonra gelir ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

    Kur’an’dan doğrudan bir yönetim biçimi çıkarmak mümkün değildir. Ancak içinde, yönetime dair sarsılmaz temel ilkeler vardır. Hangi sistem bu ilkelere ne kadar sadık kalırsa, o ölçüde Allah’ın rızasına uygun bir düzen olur. Bir devlet, adaletle hükmeder; adalet, bir şeyi yerli yerine koymak, olması gerektiği gibi yapmaktır. Liyakat, ehliyet, emanet ve meşveret ilkeleri gözetilerek, istişare ve sosyal anlaşmaya dayanılarak yönetilir. Ve tüm bunlar yapılırken kimseye inancı, ırkı, dili, mezhebi nedeniyle ayrımcılık uygulanmaz; herkes hukuk önünde eşittir, hak neyi gerektiriyorsa ona göre muamele görür.

    Sistem, hiç kimseyi kayırmadan, adaletin hakkını vererek ayakta durmalıdır. Anne babamızın, yakınlarımızın aleyhine bile olsa hakikati söylemekten çekinmemek gerekir. Aynı şekilde, düşman bildiklerimizin lehine bile olsa şahitliği adaletle yerine getirmeliyiz. Zengin olsun, fakir olsun fark etmez, hak kime aitse ona teslim edilmelidir. Bu, her Müslümanın üzerinde bir farzdır. Allah’ın her şeyden haberdar olduğunu, kimsenin gizlisi saklısı olmadığını bilerek hareket etmek gerekir. Ve unutulmamalıdır ki, bir insana ya da topluluğa duyulan nefret bile, adaletten sapmaya bahane olamaz.

  9. İman edip salih ameller işleyenlere Allah mağfiret ve büyük bir mükafat vaad etmiştir.

  10. İnkar edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, cehennem ehli olacaklardır.

  11. Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini zikredin, bazı kimseler size el uzatmak istedikleri için plan yaptıklarında Allah onların ellerini sizden çekti, öyleyse Allah’tan korkun. Ve müminler Allah’a tevekkül etsinler.

    Tevekkül, bir dağın eteklerinde durup, rüzgârın önüne bırakmak gibidir kendini. Güvenip dayanmak, Allah’a sığınmak, O’nun kudretine teslim olmaktır. Kur’ân’da, inananların yalnızca Allah’a tevekkül etmeleri, imkân dâhilinde tüm tedbirleri aldıktan sonra sonucu O’ndan beklemeleri emredilir. Bu, bir çiftçinin tarlasını sürüp, tohumu ektikten sonra yağmuru beklemeye benzeyen bir haldir. Çiftçi, elinden geleni yapar, gerisini Allah’a bırakır.

    Yüce Allah, kullarını çeşitli zorluklarla, sıkıntılarla imtihan edeceğini söyler. Bu imtihanlar, dağların yamaçlarında yürüyen bir yolcu gibidir. Bazen dik yokuşlar, bazen derin vadiler çıkar karşısına. Fakat sabredenler, bu yolda yürürken, sonunda müjdelenir. Tevekkül, bu yolculukta insanın yanındaki en büyük dosttur. İnsan, tüm çabasını gösterir, sonra Allah’a güvenir. Çünkü O, her şeyin en doğrusunu bilendir.

    Tevekkül, bir nehrin akışına bırakmak gibidir kendini. Nehir, önüne çıkan taşları aşar, engelleri yarar, sonunda denize ulaşır. İnsan da öyle, tüm zorluklara rağmen, Allah’a güvenerek yoluna devam eder. Sabırla, tevekkülle, sonunda huzura erer. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.

  12. Allah daha önce İsrailoğullarından söz almıştı ve içlerinden on iki komutan/lider tayin etmiştik. Allah buyurdu ki: “Ben sizinleyim. Eğer siz salatı düzenli ikame eder, zekatı verirseniz, elçilerime inanır, onlara ikramda bulunur, onurlandırır ve yardım eder ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz ben sizin kötülüklerinizi örterim ve Sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım, fakat sizden kim bundan sonra imana karşı çıkarsa, gerçekten yoldan veya doğruluk/dürüstlükten sapmış olur.”

  13. Fakat ahdlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimeleri yerlerinden değiştirirler ve kendilerine gönderilen mesajın büyük bir kısmını unuturlar ve onları -bazısı müstesna olmak üzere- sürekli olarak yeni hileler peşinde koşarken bulursun: ama onları bağışla ve kötülüklerini görmezden gel: Çünkü Allah nazik davrananları sever.

  14. Kendilerine Hıristiyan diyenlerden de söz aldık, fakat onlar kendilerine gönderilen mesajın büyük bir kısmını unuttular; böylece onları, aralarındaki düşmanlık ve kinle, kıyamet gününe kadar uzaklaştırdık. Allah onlara ne yaptıklarını yakında gösterecek.

  15. Ey Kitap ehli! Kitapta gizlediğiniz birçok şeyi size açıklayan ve artık gereksiz olan birçok şeyi de aşan elçimiz size geldi. Size Allah’tan yeni bir nur ve apaçık bir kitap geldi.-

  16. Allah bununla, rızasını arayan herkesi selamet ve güvenli yollarına iletir ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onları dosdoğru yola iletir.

  17. Allah’ın Meryem oğlu İsa olduğunu söyleyenler gerçekten küfre düşmüşlerdir. De ki: “Eğer O, Meryem oğlu Mesih’i, onun anasını ve yeryüzündekilerin hepsini helak etmek istese, Allah’a karşı kimin gücü yeter? Çünkü göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah’ındır.” O, dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir.”

  18. Hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevilenleriyiz/sevdikleriyiz” dediler. De ki: “Öyleyse neden günahlarınıza karşılık size azap ediyor? Hayır, siz ancak insansınız, O’nun yarattığı insanlardansınız.” O, dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı Allah’ındır ve her şeyin nihai hedefi O’nadır.”

  19. Ey Kitap Ehli! Elçilerimizin serisinin/arasının kesilmesinden sonra, “Bize ne bir müjdeleyici, ne de bir kötülükten sakındırıcı gelmedi” demeyesiniz diye, işte size her şeyi apaçık açıklayan Resulumuz geldi! Ancak şimdi artık size müjdeler getiren ve kötülüklerden uyaran bir öğütleyici geldi ve Allah her şeye kadirdir.

  20. Musa kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar yaptı ve ümmetlerin arasında hiçbirine vermediğini size verdi.

  21. “Ey kavmim, Allah’ın size nasip ettiği mukaddes topraklara girin ve horlanarak/rezil olarak geri dönmeyin. Çünkü o zaman kendi yıkımınız için devrileceksiniz.”

  22. Dediler ki: “Ey Mûsâ! Bu memlekette kuvvetli bir kavim vardır ki onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyiz. Onlar giderse biz o zaman girelim.”

  23. Fakat onların Allah’tan korkan erlerinden iki kişi vardı ki, Allah kendilerine lütufta bulundu: Dediler ki: “Onlara doğru kapıdan saldırın; bir kez girdiğiniz zaman zafer sizindir; eğer inanıyorsanız Allah’a güvenin.”

  24. Dediler ki: “Ey Mûsâ, onlar orada kaldıkları müddetçe biz kıyamete kadar asla giremeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, biz burada oturup seyrederken siz ikiniz savaşın.”

  25. Dedi ki: “Rabbim! Benim ancak kendime ve kardeşime gücüm yeter: öyleyse bizi bu asi topluluktan ayır!”

  26. Allah buyurdu ki: “Artık o diyar kırk yıl onların erişemeyeceği bir yer olacak; onlar yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar; ama bu azgın topluluktan dolayı üzülme.

  27. Onlara Adem’in iki oğlunun kıssası hakkında gerçeği oku. İşte bakın! Her biri Allah’a bir kurban sundu: Birinden kabul edildi, diğerinden kabul edilmedi. İkincisi, “Emin ol seni öldüreceğim” dedi. “Şüphesiz ki” dedi birincisi, “Allah, takvâ sahibi olanların kurbanlarını kabul eder.

  28. “Sen beni öldürmek için bana elini uzatırsan, seni öldürmek için sana elimi uzatmam bana düşmez; çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.

  29. “Ben, kendi günahını olduğu gibi benim günahımı da üzerine çekmeni istiyorum, çünkü sen cehennemliklerden olacaksın ve bu, zalimlerin cezasıdır.”

  30. Diğerinin bencilliği onu kardeşini öldürmeye sürükledi: onu öldürdü ve kendisi de kaybedenlerden oldu.

  31. Sonra Allah, kardeşinin ayıbını nasıl gizleyeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir kuzgun gönderdi. “Yazıklar olsun bana!” dedi o; “Bu kuzgun gibi olup da kardeşimin ayıbını saklayamadım mı?” İşte o zaman pişmanlıklarla doldu-

  32. Bunun içindir ki: Biz İsrailoğullarına şöyle yazdık: Kim bir cinayete veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir cana kıyarsa, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur: Kim bir canı kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. Sonra onlara peygamberlerimiz apaçık delillerle geldiği halde, sonrasında bile onlardan birçoğu yeryüzünde haddi aşmaya devam ettiler.

  33. Allah’a ve Resûlü’ne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak için güç ve kuvvetle uğraşanların cezası: idam veya çarmıha germe veya çaprazlama el ve ayaklarını kesmek veya bulundukları yerden sürmektir: bu onların dünyada rezil olmalarıdır ve ahirette ise onlar için ağır bir azap vardır.

  34. Elinize geçmeden önce tövbe edenler müstesna: O halde bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

  35. Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmak için vesileler arayın ve O’nun yolunda var gücünüzle cihad/mücadele edin ki kurtuluşa eresiniz.

  36. İnkâr edenlere gelince, eğer yeryüzündeki her şey onların elinde olsa ve kıyamet günü azabı için hepsini iki kere fidye bile verselerdi, onlardan asla kabul edilmezdi. Onlarınki ağır bir ceza olacak.

    Ne kadar pişman olursak olalım o gün telafisi olamayan bir gündür.

  37. Ateşten çıkmak isterler, fakat oradan asla çıkamazlar: onların azabı sürekli olandır.

  38. Hırsızın erkek olsun, kadın olsun, onların ellerini kesin/güçlerini ellerinden alın/yok edin. Bu yaptıklarına karşılık Allah tarafından ibret verici bir cezadır. Allah, her şeye gücü yetendir.

    Ayetlerde hırsızlık, açık bir şekilde yasaklanmış ve boyutuna göre kimilerince sert görülebilecek bir ceza ile karşılık bulmuştur. Hırsızlık yapan kişinin elinin kesilmesi emri, oldukça net bir ifadedir. Fakat burada önemli olan iki nokta vardır. Birincisi, hırsızlığın doğru bir şekilde tanımlanması; ikincisi ise, “elin kesilmesi” ifadesinin, küçük bir çizikten koparılmaya kadar geniş bir anlam taşıyor olmasıdır. Bu cezanın uygulanmasında bir tereddüt yoktur, ancak hangi durumlarda ne ölçüde uygulanacağı, ayrı bir tartışma konusudur.

    Çoğu zaman, insanların güç yetirebildikleri kişileri yargıladıkları, ekmek ya da baklava çalan bir çocuğun şiddetle cezalandırıldığı, ama binlerce insanın hakkına girerek yolsuzluk yapan bir zenginin görmezden gelindiği bir dünyada, bu ölçüyü belirleyebilmek için akıl ve vicdan sahibi olmak, adaleti tam anlamıyla sağlama endişesi taşımak gerekir.

    Hırsızlık, bir dağın eteklerinde gizlenen bir yılan gibidir. Kimi zaman küçük bir ısırıkla kalır, kimi zaman ise zehrini bulaştırır. Fakat adalet, bu yılanı nerede yakalarsa yakalasın, onu durdurmalıdır. Ekmek çalan çocukla, binlerce insanın hakkını yiyen zengin arasında bir ayrım yapılmamalıdır. Çünkü adalet, herkese eşit davranmalı, güçlüyü de zayıfı da aynı ölçüyle yargılamalıdır.

    Bu, bir nehrin akışı gibidir. Nehir, önüne çıkan her taşı aşar, her engeli yarar. Adalet de böyle olmalıdır. Önüne çıkan her haksızlığı durdurmalı, her suçu cezalandırmalıdır. Yoksa adalet, bir dağın tepesinde donup kalmış kar gibi, eriyip gider. İnsanların vicdanı, adaletin temelidir. Ve bu vicdan, herkese eşit davrandığı sürece, adalet gerçek anlamını bulur.

  39. Ama hırsız, suçundan sonra tövbe eder ve davranışını düzeltirse, Allah onu bağışlar; Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    Kim işlediği zulümden sonra tövbe eder ve davranışlarını düzeltirse, şüphesiz.

    Allah onun tövbesini kabul eder. Çünkü Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.

    İçten gelen bir pişmanlıkla yönelirse insan Allah’a, affı umabilir elbet. Çünkü Allah, hatasından döneni, yolunu düzelteni bağışlar. Yeter ki gönülden olsun, yeter ki samimi olsun…

  40. Göklerin ve yerin mülkünün yalnız Allah’a ait olduğunu bilmiyor musunuz? O, dilediğine azap eder, dilediğini bağışlar. Ve Allah her şeye kadirdir.

  41. Ey Elçi. İster dudaklarıyla “inandık” deyip de kalpleri iman etmeyenlerden olsun, ; ya da sana olduğu kadar gelmeyenleri bile dinleyecek, her türlü yalanı dinleyen Yahudiler arasında olsun, küfre yarışanlar seni üzmesin. Sözcükleri doğru yerlerinden ve zamanlarından değiştirirler: “Size bu verilirse alın, verilmezse sakının!” derler. Kimin için Allah fitne isterse, senin o kimse için Allah karşısında zerre kadar bir yetkin yoktur. Çünkü onların kalplerini temizlemek Allah’ın dilediği değildir. Onlar için dünyada rezillik, ahirette de ağır bir azap vardır.

  42. Yalanı dinlemekten, haramı yemekten hoşlanırlar. Eğer sana gelirlerse, ya aralarında hükmet veya karışmayı reddet. Eğer reddedersen, sana en ufak bir zarar veremezler. Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adaletle hükmedenleri sever.

    Yalanın sesine kulak kabartanlar, haramın tadına doymayanlar… Eğer ki sana gelirlerse, ya onların arasında hükmü sen vereceksin ya da uzak duracaksın. Uzak durursan, sana zerre kadar dokunamazlar. Ama eğer hükmedersen, adaletin terazisini eline al, dosdoğru tart. Çünkü Allah, adaletle hükmedenleri sever, onların yanındadır.

    Haram lokmayı ağzına sürmemek… İşte budur insanın asaleti, işte budur onurunu korumanın yolu. Toprak gibi temiz, su gibi duru kalmanın sırrı…

    Adalet, her Müslümanın omuzunda bir farzdır. Allah’ın her şeyi bildiğini, her şeyden haberdar olduğunu unutmamak gerek. Bir insana ya da bir topluluğa duyulan kin, bizi adaletten saptırmamalı. Hak neyse, kim içinse ona teslim edilmeli. Bu, yalnızca insanlar karşısında değil, Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olmanın da bir gereğidir. Adaletten şaşmayan, ölçülü davranan kulları, Allah sever, onlara rahmet eder.

  43. Fakat önlerinde kendi kanunları varken neden karar vermek için sana geliyorlar? -Onda Allah’ın apaçık emri vardır; ama ondan sonra bile yüz çevirirler. Çünkü onlar gerçekten iman ehli değillerdir.

  44. Musa’ya şeriatı biz indirdik: onda hidayet ve nur vardı. Yahudiler, İslam’da olduğu gibi Allah’ın iradesine boyun eğen peygamberler, hahamlar ve hukukçular tarafından onun standardına göre yargılandı/hükmedildi: çünkü Allah’ın kitabının koruması onlara emanet edilmişti ve onlar buna şahitlerdi: bu nedenle İnsanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi ucuza satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerden daha iyi/üstün değillerdir.

    Hatim, bir şeyi tamamlamak, sonuna ulaştırmak demektir. Kur’an’ı baştan sona okumaya da hatmetmek, hatim indirmek denir. Şüphesiz ki Kur’an’ın her ayeti, her harfi değerlidir. Onu baştan sona okumak büyük bir hayırdır, mühim bir iştir. Ama asıl mesele, Kur’an’ı sadece okumak değil, onu anlayarak, özümseyerek ve hayatın içine katarak okumaktır. Okuma sayısı üzerinden sevap hesabı yapmak, Kur’an’ın indiriliş amacına ters düşer. Aceleye getirilmeden, sindirilerek, kavranarak okunmalıdır.

    Kur’an, inanan herkesin hesap gününde sorumlu tutulacağı ilahi bir kelamdır. Müslüman olduğunu söyleyen birinin, Allah’ın ayetlerinden habersiz, bu ilahi mesaj karşısında kayıtsız olması düşünülemez. Kur’an’ı, anlamını bilmeden, merak etmeden, sadece yüzünden okuyup sevap umulan bir metne çevirmek, en büyük saygısızlıklardan biri olur. Mühim olan, hatim sayısını artırmak değil, hatmedilen Kur’an’ın, insanın aklında, gönlünde derin izler bırakmasıdır.

    Bir başkasına sevap kazandırmak için Kur’an okumak da mümkün değildir. Sevap alınacaksa, bu ancak kişinin kendi okuyuşuyla elde edilebilir. Hele ki para karşılığı Kur’an okutmak, bu hatimleri başkalarına bağışlamak, ayetleri ticarete alet etmek, Kur’an’a da ihlasa da sığmaz. Daha önce kendilerine kitap verilenler bu hususta açıkça uyarılmışken, aynı hataya düşmek, Kur’an’ın ruhuna yabancı bir tutum olur.

  45. Biz orada onlara şöyle yazdık: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara eşit karşılık” yazdık. Ama kim bir sadaka olarak kısasdan dönerse/bağışlarsa, bu kendisi için bir kefarettir. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zalimlerden daha üstün/farklı değillerdir.

    Din, insanın keyfine göre eğip bükebileceği bir şey değildir. Allah’ın indirdiği kitap, tercihe değil, O’nun apaçık emrine dayanır. Göklerin, yerin ve içindekilerin sahibi olan Allah, hükmünü bildirmiş, sözünü eksiksiz söylemiştir.

    Vaktiyle kitap verilenlere de aynı emir ulaşmıştı. Onlara denilmişti ki: “Allah’ın indirdiğiyle hükmedin, başka yollara sapmayın.” Ama insan, kimi zaman menfaatine, kimi zaman nefsine yenik düşer. Kim Allah’ın hükmünden yüz çevirirse, nankörlüğe sapar; kim kendi adaletini Allah’ın adaletinin üstüne koyarsa, zulme düşer; kim kendi bildiğini okursa, sapkınların yoluna girer.

    Gök kubbenin altında zaman değişir, nesiller birbirini kovalar, ama hakikat değişmez. Allah’ın emri açıktır: Onun indirdiği ile hükmetmek, adaletin kendisidir; aksi ise karanlığa yürümektir.

  46. Ve onların izinden, kendisinden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve ona İncil’i gönderdik: onda yol gösterme ve nur ve kendisinden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı, Allah’tan korkanlar için hidayet ve nasihat vardı.

  47. İncil ehli, Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsin. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, isyan edenlerden daha iyi/farklı değillerdir.

    Hüküm vermek, insanoğlunun boyunu aşan bir iştir; çünkü hüküm, yalnızca Allah’a aittir. Kimse O’nun hükmüne ortak koşulamaz, kimse O’nun sözünü değiştiremez.

    İnsanların gerçeği bulmasının tek yolu vahiydir, çünkü ancak vahiy, yol gösteren bir kandil gibi karanlığı aydınlatır. İşte bu yüzden Kur’an, yalnızca okunmak için değil, hayatın içinde yaşayan bir kılavuz olarak indirilmiştir. İnsanlar arasında adaletle hükmedilsin, doğru yol kaybolmasın diye gönderilmiştir.

    Kim ki Allah’ın indirdiği ile hükmetmez, işte o, sapmışların yoluna düşer. Çünkü vahyin dışında kalan her söz, her hüküm, insanın şaşkın adımları gibi puslu bir yola sürükler onu. Evrensel kanunlar, kurallar Allah’ın Sözü ile çelişmez. Adaletin terazisi eğrilirse, toprak susuz kalmış bir dere gibi çatlar, dağlar bile sabrını yitirirdi.

  48. Sana da kendinden önceki Kitabı doğrulayıcı ve onu koruyucu olarak hak ile indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen Hak’tan ayrılıp onların hevalarına uyma. Her biriniz için bir şeriat ve açık bir yol yazdık. Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı, fakat O’nun planı, size verdiği şeylerde sizi denemektir/imtihan etmektir, öyleyse tüm erdemlerde bir yarıştaymış gibi çabalayın. Hepinizin hedefi Allah’adır. İhtilafa düştüğünüz şeylerin hakikatini size gösterecek olan O’dur;

    İnsan ya Allah’ın indirdiğiyle hükmeder ya da kendi hevesinin peşine düşer. Kendi arzularıyla, başkalarının keyfiyle yol alan, gerçeğin izini kaybeder. Gerçek, gökyüzü gibi apaçıktır, ama gözleri kör olan onu göremez.

    Allah, yolunu şaşıranları uyardı, onlara vahyi indirdi, adaletin terazisini ellerine verdi. Ama kim ki o teraziyi bırakır, kendi bildiğini okursa, işte o zaman yolunu kaybeder, uçurumların eşiğinde dolaşır. Allah açıkça buyurdu: Kendi hükmünü benim hükmümün önüne koymayın. Ama insanoğlu bazen hırsına kapılır, bazen korkuya yenilir, bazen de sadece dünya nimetlerinin peşine düşer. İşte o vakit, hakikat ondan uzaklaşır, gölgeler içinde kaybolur.

    Peygamberimiz Din Adına Sadece Kur’ân İle Uyarmış ve Hükmetmiştir

  49. Ve şunu emrediyor: Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevalarına uyma. Allah’ın sana indirdiği öğretiden seni saptırmalarından sakın. Ve eğer yüz çevirirlerse, şundan emin olun ki, işledikleri bazı suçlar için Allah’ın amacı onları cezalandırmaktır. Ve gerçekten çoğu insan isyankardır.

  50. Onlar cahiliye günlerinin hükmünü mü arıyorlar? Ancak imanı kesinleşmiş bir toplum için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim olabilir?

    Gerçeği kavrayan bir toplum için Allah’tan başka en adil hükmü kim verebilir?

  51. Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost ve koruyucu edinmeyin: Onlar ancak birbirlerinin dostları ve koruyucularıdır. Ve sizden dostluk için onlara yönelen onlardandır. Muhakkak ki Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

    Ayetleri, önündeki ve ardındaki ayetlere bakmak ve diğer alakalı bütün ayetler bağlamında okuyup aklın süzgecinden geçirmek gerekir. Yani bir konuda hüküm çıkartmak için o konu ile ilgili tüm ayetlerin bir arada dikkate alınması gerekir.

    “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin!” denmekte ve hangi Yahudi ve Hıristiyanlar ile dostluk edilmeyeceği aslında netlik kazanmaktadır. : Maide 57

    Zalimler dışında kitap ehli ile tartışıp mücadele ederken içlerinden haksızlık edenler hariç olmak üzere olabilecek en güzel tavrı takınmamız söylenir.

    Bütün Yahudi ve Hıristiyanları bir tutmamak yani aynı kefeye koymamak gerekir. Kitap ehlinin hepsinin aynı olmadığı ve içlerinden Allah’a ve ahiret gününe iman eden, iyiliği öğütleyip kötülüğü engelleyen ve iyiliklerde yarışan ve yapmış oldukları iyilikler karşılıksız bırakılmayacak olanların varlığı da bildiriliyor. Dolayısıyla Yahudi ve Hristiyanlardan şirke bulaşmamış olan, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve güzel işler üretenlerin bağışlanarak cennete girecekleri haber verilmektedir.

    İnananlar, Yahudilerin kitaplarına uyanlar, Sabiiler ve Hıristiyanlar – Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih amel işleyenler; – Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.: Maide Suresi 69

  52. Kalplerinde hastalık bulunan kimselerin, aralarında ne kadar hararetle koşuştuklarını ve şöyle dediklerini görürsün: “Talihimiz değişmez ise bize felaket getirmesinden korkuyoruz.” Ah! umulur ki Allah sana bir zafer verir veya dilediği gibi/iradesine göre bir hüküm verir. İşte o zaman kalplerinde gizli tuttukları düşüncelerinden tövbe edeceklerdir.

  53. Ve iman edenler diyecekler ki: “Sizinle beraber olduklarına dair bütün güçleriyle Allah adına yemin edenler bunlar mı?” Bütün yaptıkları boşa gidecek ve yıkımdan başka bir şeye düşmeyecekler.

  54. Ey iman edenler! Sizden kim dîninden dönerse, Allah yakında öyle bir toplum çıkarır ki, onların da kendisini sevdiği gibi O da onları sever, müminlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden ve kusur bulanların kınamalarından asla korkmayan/kusur bulmak için olan suçlamalardan asla korkmayan. Bu, Allah’ın rahmetidir, onu dilediğine verir. Ve Allah her şeyi kuşatmıştır ve O, her şeyi bilir.

    Kur’an apaçık bir kitaptır, hakikati güneş gibi ortadadır. O’nda ne eksik vardır ne de fazlalık. Allah’ın sözünde eğrilik olmaz, adaletin terazisi şaşmaz. Dinden dönenlerle ilgili ayetler de böyledir, açık ve nettir.

    Nice söz dolaşır, nice hüküm konuşulur, ama bazı beşeri mezhep dayatma iddialarının aksine, Kur’an’da dinden dönenin öldürülmesi emredilmez. Allah’ın kitabında böyle bir hüküm yoktur. İnsan, aklı ve iradesiyle yaratılmıştır; iman da küfür de onun tercihidir.

    İnsan kendi yolunu kendi seçer. Ama kim döner de hakikati inkâr ederse, bilmelidir ki onun hesabı Allah’a aittir. Toprak adaletle durur, gökyüzü adaletle ayakta kalır; zulümle değil.

  55. Sizin gerçek dostlarınız, Allah’tan, O’nun Resulü’nden ve mü’min kardeşlerinden başkası değildir. Onlar ki, salatı ve zekatı düzenli ikame ve ibadetlerinde tevazu ile rükû ederler.

  56. Allah’a, Resûlü’ne ve mü’minlerin dostluğuna yönelenlere gelince, şüphesiz zafere ulaşacak olan Allah’ın kardeşliğidir/birlikteliğidir/arkadaşlığıdır.

  57. Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden veya inkar edenlerden olsun, dininizle alay edenleri ve onları oyun ve alay konusu edinenleri dost ve veli edinmeyin. Eğer gerçekten inanıyorsanız, Allah’tan korkun.

  58. Salata çağrıldığınız zaman onu ancak alay ve eğlence olarak algılarlar. Bunun nedeni, onların anlayışsız/aklını kullanmayan bir topluluk olmalarıdır.

  59. De ki: “Ey kitap ehli! Allah’a, bize indirilene ve bizden önce gelenlere inanmamızdan ve belki de çoğunuzun isyankar ve itaatsiz olmanızdan başka bir nedenden dolayı mı bizi beğenmiyorsunuz/kabul etmiyorsunuz?

  60. De ki: “Allah’tan gördüğü muameleye göre, Allah’ın lânet ve gazabına uğradıkları, bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği, kötülüğe tapan kimselerden daha kötü bir şeyi size göstereyim mi? – Ki bunlar derece bakımından kat be kat daha kötüdürler ve düz/doğru yoldan çok daha fazla sapmışlardır!”

  61. Sana geldiklerinde: “İnandık” derler; halbuki onlar, imana aykırı bir düşünceyle girerler ve yine aynı şekilde çıkarlar. Fakat Allah, onların gizlediklerini çok iyi bilir.

  62. Onlardan birçoğunun günahta, kin ve haramdan yemekte yarıştıklarını görürsün. Gerçekten onların yapmakta oldukları şeyler ne kötüdür.

    Görürsün ya, kimileri günaha, kine, harama düşkün… Koşa koşa giderler, sanki aç kurdun avına atılması gibi. Yaptıkları iş mi? İş değil, zulüm, kokuşmuşluk…

    Kulak verirler yalana, doyamazlar harama…

    Oysa insan dediğin, kursağına haram lokma sokmaz. İşte asıl mertlik budur, işte insan dediğin böyle onurunu korur. Toprak gibi temiz, su gibi arı duru kalmanın yolu buradan geçer…

    Kur’ân ayetleri, inananların temiz ve helal rızıkları aramalarını, haksız kazançtan uzak durmalarını emreder. Haram yollarla elde edilen mal, ne bu dünyada ne de âhirette bir fayda sağlar. Meşru olmayan yollardan kazanılan mal ve imkânlar, âhirette hesabı verilemeyecek bir yük haline gelir. Bu dünyada çeşitli faydalar sağladığı zannedilse de, haram bulaşan maldan her iki dünyada da hayır gelmez.

    Bu, bir tarlaya ekilen tohum gibidir. Temiz tohum, bereketli toprakta yeşerir, meyve verir. Fakat çürük tohum, ne kadar sulanırsa sulansın, asla filizlenmez. Haram kazanç da böyledir. Geçici bir tatmin sağlasa da, sonunda insanı mahcup eder, pişmanlığa boğar. İnananlar, helal rızık peşinde koşmalı, haksızlıktan uzak durmalıdır. Çünkü Allah’ın rızası, temiz kazançla, dürüst emekle kazanılır.

    Haram mal, bir dağın eteklerinde biriken çamur gibidir. İnsanı ağırlaştırır, ilerlemesini engeller. Helal rızık ise, berrak bir nehir gibidir. İnsanı ferahlatır, yoluna devam etmesini sağlar. İnananlar, bu nehrin suyundan içmeli, temiz kazançla beslenmelidir. Çünkü her iki dünyada da gerçek mutluluk, helal rızıkla mümkündür.

  63. Hahamlar ve din bilginleri neden onları günahkâr sözler söylemekten ve haram yemekten men etmiyorlar? Gerçekten onların işleri ne kötüdür.

  64. Yahudiler: “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Elleri bağlı olsunlar ve söyledikleri küfürden dolayı lanetlensinler. Hayır, O’nun iki eli de geniştir: O, lütfundan dilediği gibi verir ve harcar. Fakat sana Allah’tan gelen vahiy, onların çoğunda inatlarını ve küfürlerini artırır. Onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin yerleştirdik. Savaş ateşini her tutuşturduklarında, Allah onu söndürür; fakat onlar, yeryüzünde bozgunculuk yapmak için sürekli çaba harcarlar. Ve Allah bozgunculuk yapanları sevmez.

  65. Keşke Kitap Ehli inansa ve salih olsalardı, şüphesiz Biz onların kötülüklerini örter ve onları nimetlerle dolu cennetlere sokardık.

  66. Keşke onlar, Tevrat’a, İncil’e ve Rableri katından kendilerine indirilen bütün vahiylere bağlı kalsalardı, her tarafları mutluluk içinde olurdu/her yönden mutluluğun tadını çıkarırlardı. Onlardan doğru yolda olan bir grup vardır; fakat onların çoğu, kötü bir yol izlemektedir.

  67. Ey Elçi. Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmasaydın, O’nun görevini yerine getiremez ve ilan edemezdin. Ve Allah seni bozgunculuk yapan insanlardan koruyacak. Çünkü Allah, inkar edenleri doğru yola iletmez.

    Peygamber’e emredilmiştir: Kimseden çekinmeden, korkmadan ne vahyedildiyse anlatacak, bildirecek. Eğer bunu yapmazsa, elçilik görevini eksik bırakmış olur. Çünkü hakikat saklanmaz, hakikatten sakınılmaz; Allah’ın buyruğu apaçık söylenir!

  68. De ki: “Ey Kitap Ehli! Tevrat’a, İncil’e ve Rabbinizden size indirilen her şeye sımsıkı sarılmadıkça hiçbir dayanağınız yoktur.” Çoğunda inatlarını/isyanlarını ve küfürlerini artıran, Rabbinden sana gelen vahiydir. Ama imansız bu insanlar için üzülme.

  69. İnananlar, Yahudilerin kitaplarına uyanlar, Sabiiler ve Hıristiyanlar – Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih amel işleyenler; – Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

  70. İsrailoğullarından söz aldık ve onlara elçiler gönderdik, her defasında onlara, arzu etmedikleri şeylerle bir elçi geldiğinde, – bunlardan kimine sahtekar dediler, kimini de öldürecek kadar ileri gittiler.

  71. Yargılama ya da ceza olmayacağını düşündüler; böylece kör ve sağır oldular; Yine de Allah rahmetiyle onlara yöneldi. Yine birçoğu kör ve sağır oldu. Ama Allah onların yaptıklarını çok iyi görmektedir.

  72. “Allah, Meryem oğlu İsa’dır” diyenler, küfretmiş olurlar. Ama İsa dedi ki: “Ey İsrailoğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.” Kim Allah’a ortak koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar ve varacağı yer ateştir. Zalimlere yardım edecek kimse yoktur.

  73. Allah Teslis’te üçten biridir diyenler, küfretmiş olurlar, çünkü tek ilah olan Allah’tan başka ilah yoktur. Eğer küfür sözlerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara elem verici bir azap dokunacaktır.

    Göklerde, yerde, denizlerin engin maviliğinde, rüzgârın uğultusunda, toprağın bereketinde tek bir kudret vardır. Ondan başka ne bir ilah vardır ne de O’na denk bir güç.

    İnsan nice putlar yontar, nice isimler uydurur, ama hakikat birdir: Her şeyin sahibi, her canın nefesini veren, toprağa yağmuru indiren, güneşi doğuran yalnız O’dur. Dağların başında esen rüzgâr da, gecenin karanlığını delen yıldız da, susuz gönüllere inen rahmet de O’ndan gelir.

    Nice zamanlar geçer, krallar, padişahlar, beyler gelir gider, ama O’nun hükmü ebedidir. İnsan yolunu şaşırsa da, unutsa da, uzaklara düşse de gökyüzünün altında tek bir ilah vardır ve O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Allah üçün üçüncüsü değildir.

  74. Niçin Allah’a yönelip O’ndan mağfiret/bağışlama dilemiyorlar? Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

  75. Meryem oğlu İsa, bir elçiden başka bir şey değildi; ondan önce de nice elçiler gelip geçmiştir. Annesi hakikat kadınıydı. İkisi de günlük yemeklerini yemek zorundaydı. Bak, Allah onlara âyetlerini nasıl açıklıyor; halbuki bak, hangi yollarla nasıl hakikatten saptırılıyorlar!

  76. De ki: “Allah’ı bırakıp da size ne zarar ne de fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, her şeyi işiten ve bilendir.”

  77. De ki: “Ey kitap ehli, dininizde haktan saparak haddi aşmayın, hakikatın dışına çıkmayın, birçoklarını saptırmış ve kendilerini de doğru/düz yoldan saptırmış geçmiş zamanlarda sapmış insanların hevalarına da uymayın.

  78. İsrailoğullarından inkar edenlere, Davud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetler yağdırıldı: Çünkü onlar itaatsizlik ettiler ve aşırılıkta ısrar ettiler.

  79. Genellikle işledikleri kötülükleri de birbirlerine yasaklamıyorlardı: Gerçekten onların yaptıkları işler ne kötüydü.

  80. Onlardan birçoğunun kâfirlere dostluk gösterdiğini/dostluk içinde döndüğünü görürsün. Sonuç olarak, Allah’ın gazabının onların üzerine olduğu ve azap içinde ebedî kalacakları, kendilerinden önce nefslerinin hazırlayıp sunduğu işler gerçekten ne kötüdür.

  81. Keşke Allah’a, Peygamber’e ve O’na indirilene inansalardı, kafirleri asla dost ve veli edinmezlerdi; fakat onların çoğu fasık/isyankar zalimlerdir.

  82. İnsanlar arasında müminlere en şiddetli düşmanlıkta Yahudileri ve müşrikleri bulacaksın. İçlerinde müminlere sevgide en yakın olanı da “Biz Hıristiyanız” diyenleri bulursun: çünkü onların arasında ilim adamları ve dünyayı bırakmış kimseler vardır ve onlar kibirlenmezler.

  83. Ve Resul’e indirileni işittikleri zaman, gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün, çünkü onlar gerçeği bilirler ve şöyle dua ederler: “Rabbimiz, biz inandık, bizi şahitler arasında yaz.

  84. Rabbimizin bizi salihler topluluğuna katmasını arzu ettiğimizi görerek “Allah’a ve bize gelen hakka inanmamak için ne sebebimiz olabilir?

  85. Ve bu yüzden ettikleri duadan Allah onları, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerle ödüllendirdi. İyilik yapanların ödülü/karşılığı işte böyledir.

  86. Fakat inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar cehennemliklerin ehlidirler.

  87. Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın, aşırı gitmeyin: çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.

    Ey iman edenler! Allah’ın size bahşettiği o helal nimetleri, o temiz rızıkları kendi ellerinizle haram etmeyin. Sınırı aşmayın, yolun dışına sapmayın. Çünkü Allah, zulmedenleri, fitne çıkaranları, haddi aşanları sevmez. Bunu iyi belleyin, iyi bilin!

    Toprağın bereketi gibi temiz olanı kirletmek, suyun duruluğunu bulandırmak değil midir? İnsan, kendi eliyle kendi rızkını karartmamalı. Adaletin, merhametin, doğruluğun yolundan şaşmamalı. Çünkü Allah, dosdoğru yolda yürüyenleri, sınırlarını bilenleri sever. Bunu unutma, unutturma!

    Özellikle de yemek konusunda sonradan Müslüman olanlar, eski alışkanlıklarını, yeme içme kültürlerini nasıl düzenleyeceklerini düşünür olmuşlardır. Kimi, içinde bulunduğu toplumun yemek kültürünü devam ettirmek ister, kimi ise dinin emirlerine göre yaşamaya çalışır.

    Allah’ın Kitabı, bu konuda açık ve nettir. Haram olanlar, ayetlerle bellidir. Kur’an’da sayılanlar dışında, insanları kendi kültürlerinden alıkoyacak bir yasak yoktur. Allah’ın haram ettiği şeyler bellidir, insanların kültürel olarak kaçındıkları şeyler değil. Fakat mezhepler, bu konuda bir nehir gibi genişlemiş, kollara ayrılmıştır. Hanefi mezhebine göre haram olan midye ve karides, Şafii mezhebine göre helaldir. Bu, geleneksel din algısının kendi içindeki bir çelişkidir adeta. Bir yanda, büyük bir restoranın menüsünü dolduracak kadar haramlar listesi, diğer yanda ise Kur’an’ın açık ve net hükümleri.

    Oysa, haram ve helal yetkisi sadece Allah’ındır. İnsanlar, kendi kültürlerini, geleneklerini dinin önüne geçirmemelidir. Denizlerin dalgaları gibi, insanların düşünceleri de birbirine karışır. Kimi, midyenin haram olduğunu söyler, kimi ise denizden çıkan her şeyin helal olduğunu. Fakat gerçek, Kur’an’ın ayetlerinde saklıdır. Allah’ın haram kıldıkları dışında, insanların kendi kültürlerini yaşamalarında bir sakınca yoktur.

    Bu ayet daha genel anlamda da alınabilir. Helal ve haram uydurmak, Allah’a şirk koşmaktır. İnsanoğlu Allah’ın belirledikleri dışında haram ve helal koymamalı, diğer insanlara dayatarak onları Allah’tan soğutmamalıdır. Bu insanları Allah’ın yolundan alıkoymakla aynıdır.

  88. Allah’ın size verdiği rızıklardan helal ve temiz olarak yiyin. Ancak kendisine inandığınız Allah’tan korkun.

    Allah’ın sunduğu rızkı alın, yiyin, ama helalinden, temizinden… Toprağın bağrından çıkan ekmeği, alnınızın teriyle kazandığınızı bilin. Ve unutmayın, inandığınız Allah’a karşı duyarlı olun, vicdanınızı diri tutun!

  89. Allah sizi boş yere yeminlerinizden sorumlu tutmaz, bilakis kasten yaptığınız yeminlerden dolayı sizi hesaba çeker: Kefaret olarak, ailelerinizin yiyeceği yiyeceklerin/yediği yemeklerin averaj oranında/ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on yoksulu doyurun; veya giydirin; ya da bir köleye özgürlüğünü verin. Buna gücünüz yetmiyorsa üç gün oruç tutun. Ettiğiniz yeminlerin kefareti işte budur. Ama yeminlerini tutun. Şükredesiniz diye Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor.

  90. Ey iman edenler! Sarhoşluk ve kumar, adanan/dikili taşlar ve oklarla falcılık şeytanın işi olan iğrenç bir şeylerdir: böyle iğrenç şeylerden kaçının ki kurtuluşa eresiniz.

  91. Şeytanın planı, içki ve kumarla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve salattan alıkoymaktır: o halde çekinmeyecek misiniz/kaçınmayacak mısınız?

    İçki ve kumar, insanın kanına sinsi bir zehir gibi sızar; dostu dosta düşman eder, kardeşi kardeşe kin güttürür. Nice ocaklar bu yüzden sönmüş, nice yürekler bu yüzden yanmıştır.

    İnsan bir kez bu bataklığa saplandı mı, ne Allah’ı anacak vakit bulur ne de ibadetin huzurunu hisseder. Gözünü kör eden heveslerin peşinde savrulur, kendini kaybeder. Oysa insanın yolu bellidir; ama içkiyle, kumarla o yolu unutur, ışığını kaybeder, karanlığın içine düşer.

    Nice vakitler gelir geçer, ama bu gerçeğin hükmü değişmez: İçki de kumar da insana mutluluk, heyecan vaadiyle yanaşır, ama sonunda elinde yalnız pişmanlık bırakır. Kim bu girdaptan uzak durursa, gönlü de aklı da selamette kalır.

    Kur’an’da yasak kılınan, satranç ya da tavla gibi oyunlar değil, kumardır. Kumara dönüştürülmediği sürece, bu tür oyunların oynanmasında bir sakınca yoktur. Satranç, insan zekâsını geliştiren, aklı ve dikkati yoğun şekilde kullanmayı gerektiren bir oyundur. Fakat kumara dönüştürüldüğünde, yazı tura atmak gibi basit bir şey bile yasak hükmüne girer. Her şeyde olduğu gibi, bu tür oyunlarda da ölçülü olmak, vakti daha faydalı işlerle geçirmek gerekir. Ancak buradan hareketle, bu oyunların haram ya da sakıncalı olduğunu söylemek doğru değildir.

    Eğer her şeyi bu şekilde yasaklamaya kalkarsak, yemek yemek, spor yapmak, uyumak, gezip dolaşmak, hatta kitap okumak bile haram sayılabilir. Çünkü her şey, gereğinden fazla vakit alabilir. Bazı işlerin yararlı ya da zararlı görülmesi, kişiden kişiye değişir. Bu tür bir anlayışla sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Din, insanların hayatını kolaylaştırmak, onları doğru olana yönlendirmek, yanlış olan şeylerden alıkoymak için vardır. Dini, bir engizisyon mahkemesine dönüştürüp, insanlar için yaşanmaz hale getirmeye kimsenin hakkı yoktur.

    Her konuyu dini kavramlarla açıklamaya çalışmanın da bir gereği yoktur. Din, insanların hayatını zenginleştirmek, onlara yol göstermek için vardır. Onu, insanların özgürlüğünü kısıtlayan bir araç haline getirmek, dinin asıl amacından uzaklaşmaktır. Satranç, tavla gibi oyunlar, kumara dönüşmediği sürece, insanlar için bir eğlence, bir zihin jimnastiği olabilir. Önemli olan, ölçüyü kaçırmamak, vakti doğru kullanmaktır. Din, insanları bunun için uyarır, onlara rehberlik eder.

  92. Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve kötülükten sakının. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, elçimize düşen, mesajı en açık şekilde tebliğ etmektir.

    Elçiye itaat, onun getirdiği mesajdan ötürüdür. Zira ayetlerin dediği açıktır: Elçilerin görevi, sadece apaçık bir tebliğden ibarettir, bundan ötesi değildir.

  93. İman edip salih ameller işleyenlere, kötülüklerden sakınıp, iman edip, salih amel işledikleri zaman geçmişte yediklerinden dolayı bir vebal yoktur. Yine kötülüklerden sakının ve iyilik yapın. Yine kötülüklerden korunun ve salih ameller işleyin. Çünkü Allah iyilik yapanları sever.

  94. Ey iman edenler! Allah, ancak, görmeden kendisinden korkanları imtihan etmek için, ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği bir avla sizi imtihan ediyor: Bundan sonra kim haddi aşarsa, onlar için elemli bir azap vardır.

  95. Ey iman edenler! Kutsal bölgelerde veya hacı kıyafetindeyken av hayvanlarını öldürmeyin. Sizden biri kasten böyle yaparsa, tazmin, aranızdan iki adaletli kişinin hükmedeceği üzere, öldürdüğü hayvanın dengi kadar bir evcil hayvanı Kâbe’ye getirmesi, veya kefaret olarak/kefaretin yoluyla, amelinin cezasını tatsın diye yoksulu doyurması; ya da dengi oruçtur. Allah geçmişi bağışlar: tekrarı için Allah ondan cezasını alır. Çünkü Allah yücedir ve intikam sahibidir.

  96. Kendiniz ve yolcular için su avı ve onu yemek size helâl kılındı. ama kara avı peşinde koşmak yasaktır; – mukaddes bölgelerde veya hacı kıyafetinde olduğunuz müddetçe. Huzurunda toplanacağınız Allah’tan korkun.

  97. Allah, Beyt-i Haram olan Kâbe’yi insanlar için , haram ayları, kurbanlık hayvanları ve üzerlerindeki çelenkleri de, bir sığınak kıldı ki Allah’ın göklerde ve yeryüzünde olanları bildiğini ve Allah’ın her şeyden haberdar olduğunu bilesiniz diye.

  98. Bilin ki, Allah’ın cezası çetindir/cezalandırmada katıdır ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

  99. Elçinin görevi, mesajı ancak tebliğ etmektir. Fakat Allah, açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir.

    Peygamber’in asıl görevi, Allah’ın kelamını, o kutsal ayetleri, insanlara ulaştırmaktır. Onlara doğru yolu göstermek, karanlıkta kalmış gönüllere bir meşale yakmaktır. O, yalnızca sözleriyle değil, yaşayışıyla da bir örnektir. Her adımı, her nefesi, her bakışı bir rehberdir. O, sözüyle de haliyle de bir ışıktır, yolu aydınlatan, yürekleri tutuşturan…

    İnsanların yolu uzun, karanlık ve çetindir. Ama Peygamber, o yolu aydınlatır, insanı doğruya, güzele, hakikate çağırır. O, yalnızca bir elçi değil, bir önder, bir yol göstericidir. Onun izinden yürüyen, asla sapmaz, asla kaybolmaz. Çünkü o, Allah’ın kelamını taşıyan, insanlığa umut olan bir kandildir.

  100. De ki: “Kötü olanla iyi olan şey bir olmaz, her ne kadar şerrin çokluğu/bolluğu gözünüzü kamaştırsa da/büyülese de, öyleyse Allah’tan korkun ki ey akıl sahipleri, kurtuluşa eresiniz.”

  101. Ey iman edenler! Size açıklanırsa canınızı sıkabilecek şeyler hakkında soru sormayın. Ama Kur’an indirilirken bir şeyi sorarsanız, size açıklanır, Allah onları bağışlayacaktır: çünkü Allah çok bağışlayandır, halimdir.

    Kur’an’ın söz etmediği, insana kendi aklıyla yol alması için serbest bıraktığı meseleler, Allah’ın özgür kıldığı alanlardır. Göklerin ve yerin sahibi, her şeyi bilen Allah, neyi bildirmesi gerekiyorsa bildirmiş, neyi açıklaması lazımsa açıklamış, gerisini insanın iradesine bırakmıştır.

    Geniş bir ovanın ortasında, hangi patikadan yürüyeceğine karar veren bir yolcu gibi, insan da bu serbest bırakılan alanlarda kendi tercihini yapar. Ama bilmelidir ki, Allah’ın sustuğu yerde, başkaları hüküm koymaya kalkışırsa, orada gölgeler uzar, yollar bulanır. Çünkü Allah’ın söz etmediği yerde bir başkası söz söylemeye kalkarsa, suyun akışını değiştirmeye çalışan bir adam gibi olur; ne suyu tutabilir ne de önüne set çekebilir.

    İşte o patikalar, yollar, insanın aklına, vicdanına, yüreğine emanet, iradesine edilmiştir. Allah, gerekeni, her konuyu açmamıştır. Kimi konular, insanın tercihine, insanın hikmetine bırakılmıştır.

    Bu, bir lütuftur aslında. İnsana verilmiş bir özgürlük, bir sorumluluk. Allah, insanı yalnızca kendi buyruklarına mahkûm etmemiş, ona düşünecek, seçecek, yolunu çizecek bir alan bırakmıştır. Bu alan, insanın yaratılışının bir gereğidir. İnsan, bu alanda kendi aklıyla, kendi vicdanıyla, kendi yüreğiyle yürür. Kimi zaman doğruyu bulur, kimi zaman yanılır, ama her adımında kendi olur, kendi kalır.

    İşte bu, Allah’ın insana bahşettiği bir hikmettir. Kur’an’ın açmadığı kapılar, insanın kendi hikmetiyle, kendi aklıyla açılır. Bu, insanın yaratılışının bir sırrıdır. Allah, her şeyi söylemez, her şeyi açmaz, çünkü insan, kendi yolunu kendi bulsun, kendi aklıyla, kendi yüreğiyle yürüsün ister. Bu, insana verilmiş bir özgürlüktür, bir emanettir. Ve bu emanet, insanın yaratılışının ta kendisidir.

    Kur’an’da, “Sana soruyorlar…” diye başlayan ayetlerin yanı sıra, doğrudan “De” diye başlayan nice ayet vardır ki bunlar da insanların sorularına, tereddütlerine cevap verir. Bütün bunlar gösterir ki açıklık getiren de, hüküm veren de Allah’tır. Rabbimiz, ayetlerini yine ayetleriyle açıklar. Kur’an, kendi kendisinin tefsiridir. Onu anlamanın tek yolu, onu yine kendisiyle anlamaktır. Eğer bir mesele ayetlerle açıklanmamışsa, bilin ki o, dinin bir gereği değildir; insana bırakılmış bir tercih meselesidir.

    Allah’ın hakkında ayet indirmediği, insanların kendi tercihine bıraktığı konuları dini bir mesele haline getirmek, doğru değildir. Bu, adeta bir nehrin yatağını değiştirmeye çalışmak gibidir. Allah, dinini açık ve net bir şekilde bildirmiştir. Hangi konuların ibadet, hangilerinin insanların özgür iradesine bırakıldığı bellidir. İnsanlar, kendi tercihlerini, kültürlerini, geleneklerini dinin önüne geçirip, bunları dini bir emir gibi göstermemelidir.

    Allah’ın hükmünün olmadığı yerde, insanların özgürlüğü vardır. Bu özgürlük, dini bir zorunluluk haline getirilmemelidir. Din, insanların hayatını kolaylaştırmak, onlara yol göstermek için vardır. Onu, insanların ekledikleriyle karmaşık hale getirmek, Allah’ın mesajını bulandırmaktan başka bir şey değildir. İnsanlar, Allah’ın belirlediği sınırlar içinde kalmalı, O’nun hükmünün olmadığı yerde kendi tercihlerini özgürce yapmalıdır. Çünkü din, insanların hayatını zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak için gelmiştir.

    Kur’an ayetleri, tüm insanlık için gelmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed de âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla Kur’an’ın hükümleri, herhangi bir kültür ya da toplumsal yapıyla sınırlandırılamaz. Bizim kültürümüzde bir şeyin olmaması ya da yaygın olmaması, o şeyin yapılamayacağı anlamına gelmez. Din, kültür değildir. Kültür de din değildir. Bir şeyin dini açıdan yasak olabilmesi için, Kur’an’da açıkça yasak kılınmış olması gerekir. Bir şeyin yasak olmaması, onun yapılmasını zorunlu kılmaz. Yılbaşı ya da Noel kutlamak istemeyen biri, kutlamayabilir. Kutlamak isteyen birine de dini açıdan yanlış yapıyormuş gibi bakmak doğru değildir.

    Kur’an’ın çerçevesi içinde, peygamberlerin doğum günleri kutlanabilir. Fakat kimse kutlamak zorunda değildir. Bu, kişinin kendi tercihine kalmış bir meseledir. Kimi zaman bazı Müslümanlar, “Noel kutlamak istemiyoruz.” ya da “Yılbaşı kutlamak istemiyoruz.” gibi pankartlar açarak bu kutlamaları protesto ederler. Oysa ülkemizde kimse, bu kutlamaları yapmaya zorlanmıyor. Ayrıca, bu topraklarda Hıristiyan vatandaşlarımızla birlikte yaşıyoruz. Karşılıklı olarak birbirimizin inanç ve kültürlerine saygı göstermek zorundayız.

    Kur’an’da açıkça yasaklanmamış olan şeyler, insanların kişisel tercihlerine bırakılmıştır. Herkes, kendi inancına, kültürüne göre hareket edebilir. Önemli olan, birbirimize saygı göstermek, farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görmektir. Din, insanları birleştirmek, onlara yol göstermek için vardır. Onu, ayrılık sebebi haline getirmek, dinin asıl amacından uzaklaşmaktır. Yılbaşı, Noel gibi kutlamalar, kişisel tercihlere bırakılmalı, kimse bu konuda baskı görmemelidir. Çünkü Kur’an, insanlara özgürlük tanır, onları kendi tercihleriyle baş başa bırakır.

  102. Sizden öncekiler de böyle sorular sormuşlar ve bu yüzden inançlarını kaybetmişlerdir.

  103. Kulağı kesik dişi deve, otlakta serbest bırakılan dişi deve, ikiz doğum için put kurbanları, yükten bırakılan aygır develeri / Bahire, Saibe, Vasile, Ham gibi hurafeleri yaratan Allah değildi: Bunlar kâfirlerdir. Onlar Allah’a karşı yalan uydururlar, halbuki onların çoğu akıldan yoksundur.

  104. Onlara: “Allah’ın indirdiğine gelin; Peygamber’e gelin” denildiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler. Ne! Ataları bilgiden ve hidayetten yoksun olduğu halde mi?

  105. Ey iman edenler! Nefsinizi koruyun: Eğer doğru yola uyarsanız, sapıtanlardan size bir zarar gelmez. Hepinizin hedefi Allah’adır. Yaptığınız her şeyin doğrusunu size gösterecek olan O’dur.

  106. Ey iman edenler! Sizden herhangi birinize ölüm geldiği zaman, vasiyette aranızda şahit tutun; kendi kardeşliğinizden iki adil kişi veya yeryüzünde sefere çıkıyorsanız, dışarıdan başka kimseler; Eğer onların doğruluğundan şüphe ederseniz, ikisini de salattan sonra alıkoyun ve ikisi de Allah’a yemin etsinler: “Biz bunda dünyevî bir menfaat istemiyoruz, yakın akrabamız da olsa, delilleri Allah’a saklamayacağız/gizlemeyeceğiz. Bunu yaparsak, işte o zaman, günah bize/üzerimize olsun!”

    Ticaret hayatı, vadeli alışveriş, borçlanma, şahitlik… Bunlar, insanların birbirine güvenmesi, sözünü tutması, hakkını koruması gereken konulardır. Kur’an, bu konuda açık ve nettir. Vadeli borçların yazılıp kayıt altına alınmasını emreder. İki erkeğin şahitliğini ister. Fakat iki erkeğin bulunmadığı durumlarda, bir erkek ve iki kadın şahitlik edebilir. Bu, kadının ahlaki ya da akli melekeleriyle ilgili bir durum değildir. Daha çok, kadınların o dönemde ticari işlere erkekler kadar aşina olmaması, bu konuda hata yapma ihtimallerinin daha yüksek olmasıyla ilgilidir. İki kadın şartı, birinin unutması ya da işin içinden çıkamaması durumunda diğerinin devreye girmesi içindir. Yoksa, bir kadın gerekli şahitliği yapabiliyorsa, ikinci kadının görüşüne başvurmaya gerek yoktur.

    Günümüzde ise kadınlar, erkekler gibi ticaret hayatının içinde, işlerin merkezinde yer alıyor. Artık bir kadın, tek başına gerekli şartları taşıyabiliyor. Fakat ayetin hükmü gereği, iki erkeğin olmadığı durumlarda bir erkek ve iki kadın şahitlik etmeli. Bu, kadını koruma altına almak, olası bir mağduriyet durumuna karşı onu güvenceye almaktır. Kur’an, kadın ile erkeğin şahitliğini bir tutar. Hiçbir yerde “bir erkeğin şahitliği iki kadına eşittir” denmez. Şahitlik, cinsiyet meselesi değil, adalet meselesidir.

    Öte yandan, ayet, şahitlerin ve borcu kayıt altına alan kişilerin zarara uğratılmaması gerektiğini de vurgular. Olası bir anlaşmazlık durumunda, şahitler baskıya, tehdide maruz kalmamalı, borçtan sorumlu tutulmamalıdır. Bu, adaletin temelidir. Kur’an, insanları korumak, haksızlığa uğramalarını engellemek için bu tür düzenlemeler getirir. Vadeli borç ya da alışveriş gibi hassas konularda şahitliğin iki erkeğe yüklenmesi, kadını aşağılamak değil, onu olası zorluklardan korumaktır.

    Kadın ve erkek, bu nehrin iki yakası gibidir. Biri diğerinden üstün değildir. İkisi de, hakikatin sularında birleşir. Kur’an, bu birleşmeyi sağlamak, insanları korumak, adaleti tesis etmek için bu tür düzenlemeler getirir. Ve bu düzenlemeler, insanlığın yüzyıllardır süregelen yolculuğunda, bir rehber niteliğindedir.

  107. Fakat bu ikisinin yalan yere yemin günahı işledikleri anlaşılırsa, yerlerine helal hak iddia edenlerden en yakın akraba iki kişi öne geçsinler ve “Biz şahitliğimizin bu ikisinden daha doğru olduğunu ve hakikatten öteye geçmediğimizi tasdik ederiz: eğer geçmişsek, işte o zaman, zulm bize/üzerimize olsun” diye Allah’a yemin etsinler.

  108. En uygunu, şehadetlerini gerçek mahiyet ve şekliyle vermeleridir, yoksa yeminlerinden sonra başka yeminlerin alınmasından korkmalarıdır. Ama Allah’tan korkun ve O’nun öğüdünü dinleyin: çünkü Allah, azgın bir toplumu doğru yola iletmez:

  109. Allah bir gün elçileri bir araya toplayacak ve soracak: “Öğretilerinize insanlardan ne cevap/tepki/karşılık aldınız?” Derler ki: “Bizim hiçbir bilgimiz yok; gizli olanı en iyi/tam olarak bilen Sensin.”

  110. O zaman Allah şöyle buyurur: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi anlat. Bak, ben seni ruh-kudüsle güçlendirdim ki, çocuklukta ve olgunlukta insanlarla konuştun. Bak, ben seni kutsal ruhla güçlendirdim.” Sana Kitab’ı, Hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim de, benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yaptın, ona üfledin de benim iznimle kuş oluverdi. Benim iznimle anadan doğma körlere ve alacalılara şifa verdin ve bak, benim iznimle ölüleri çıkardın ve bak, İsrailoğullarına apaçık âyetleri gösterdiğin zaman, ben İsrailoğullarını sana karşı şiddetten alıkoydum. İçlerinden kâfir olanlar: “Bu, apaçık bir sihirden/aldatmadan başka bir şey değildir” dediler.

  111. “Ve bak, ben havarilere Bana ve Resûlüme iman etmelerini ilham ettim. “Biz iman ettik ve sen de şahit ol ki, biz Müslümanlar olarak Allah’a boyun eğiyoruz/teslim oluyoruz” dediler.”

    Kur’an’a göre, tüm peygamberler İslam peygamberidir ve onlarla birlikte gelen ilahi vahye uyanlar da Müslümandır. Peygamberlerin getirdiği vahiylerin özü aynıdır. Bu yüzden, Allah’tan gelen Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an, dört farklı kitap değil, yalnızca farklı zamanlarda gönderilmiş, özü bir olan aynı ilahi Mesajtır.

  112. İşte bakın! Havariler dediler ki: “Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten yiyeceklerle dolu bir sofra indirebilir mi?” İsa dedi ki: “Eğer inanıyorsanız Allah’tan korkun.”

    Maide: Ziyafet (Sofra) Suresi, 112. ve 114. ayetlerinde Hz. İsa’nın Allah’tan istediği sofradan söz edildiğinden bu adı almıştır.

  113. Dediler ki: “Biz ancak ondan yemek, kalplerimizi tatmin etmek ve senin bize doğruyu söylediğini bilmek ve mucizeye bizzat kendimiz şahitler olmak istiyoruz.”

  114. Meryem oğlu Îsâ dedi ki: “Ey Rabbimiz, bize gökten şerbetli bir sofra gönder ki, bizim için -ilkimiz/öncemiz ve sonucumuz/sonramız için- bir bayram ve Senden bir mucize olsun. Ve rızkımızı ver, çünkü sen bizim ihtiyaçlarımıza rızık verenlerin en hayırlısısın.”

  115. Allah dedi ki: “Size onu indireceğim: Bundan sonra sizden kim iman etmezse, onu bütün ümmetlerden hiçbirine vermediğim bir azapla azaplandırırım/cezalandırırım.”

  116. Ve işte! Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, Allah’ı bırakıp anneme ve bana ilahlar olarak kulluk edin dedin mi?” Der ki: “Sen yücesin/Sana hamd olsun! Söylemeye hakkım olmayan şeyi asla söyleyemem. Böyle bir şey söylemiş olsaydım, sen onu bilirdin. Sen benim kalbimdekini bilirsin, ben ise Seninkinin içindekini bilemem.” Çünkü Sen gizli olan her şeyi tam olarak bilirsin.

  117. “Onlara, senin bana emrettiğin şeyden başka bir şey söylemedim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.” Aralarında bulunduğum müddetçe onların üzerine şahit idim. Beni yanına aldığın zaman onların üzerinde gözetleyici olan sendin ve her şeylere şahit olan sensin.

  118. “Eğer onlara azap edersen, onlar Senin kulundurlar; eğer onları bağışlarsan, Sen güçlüsün, Hakimsin.”

  119. Allah şöyle buyurur: “Bugün, doğruların doğruluklarından yararlanacakları bir gündür. Onların yeri, altından ırmaklar akan cennetlerdir, ebedi yurtlarıdır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan. İşte bu büyük kurtuluştur, tüm arzuların yerine getirilmesidir.”

  120. Göklerin ve yerin ve bunlarda bulunanların tümününün mülkü Allah’ındır ve O, her şeye kadirdir.


Maida, or the Table Spread.

In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.

  1. O ye who believe! Fulfill (all) obligations.
  2. Lawful unto you (for food) are all four-footed animals with
    the exceptions named: But animals of the chase are forbidden
    while ye are in the Sacred Precincts or in pilgrim garb: For
    Allah doth command according to His Will and Plan.
  3. O ye who believe! Violate not the sanctity of the Symbols of
    Allah, nor of the Sacred Month, nor of the animals brought for
    sacrifice, nor the garlands that mark out such animals, nor the
    people resorting to the Sacred House, seeking of the bounty and
    good pleasure of their Lord. But when ye are clear of the Sacred
    Precincts and of pilgrim garb, ye may hunt and let not the
    hatred of some people in (once) shutting you out of the Sacred
    Mosque lead you to transgression (and hostility on your part).
    Help ye one another in righteousness and piety, but help ye not
    one another in sin and rancor: Fear Allah: For Allah is strict
    in punishment.
  4. Forbidden to you (for food) are: Dead meat, blood, the flesh
    of swine, and that on which hath been invoked the name of other
    than Allah; that which hath been killed by strangling, or by a
    violent blow, or by a headlong fall, or by being gored to death;
    that which hath been (partly) eaten by a wild animal; unless ye
    are able to slaughter it (in due form); that which is sacrificed
    on stone (alters); (forbidden) also is the division (of meat) by
    raffling with arrows: That is impiety. This day have those who
    reject Faith given up all hope of your religion: Yet fear them
    not but fear Me. This day have I perfected your religion for
    you, completed My favor upon you, and have chosen for you Islam
    as your religion. But if any is forced by hunger, with no
    inclination to transgression, Allah is indeed Oft-Forgiving,
    Most Merciful.
  5. They ask thee what is lawful to them (as food). Say: Lawful
    unto you are (all) things good and pure and what ye have taught
    your trained hunting animals (to catch) in the manner directed
    to you by Allah: Eat what they catch for you, but pronounce the
    name of Allah over it: And fear Allah; for Allah is swift in
    taking account.
  6. This day are (all) things good and pure made lawful unto you.
    The food of the People of the Book is lawful unto you and yours
    is lawful unto them. (Lawful unto you in marriage) are (not
    only) chaste women who are believers, but chaste women among the
    People of the Book, revealed before your time, –when ye give
    them their due dowers, and desire chastity, not lewdness, nor
    secret intrigues. If any one rejects faith, fruitless is his
    work, and in the Hereafter he will be in the ranks of those who
    have lost all spiritual good.
  7. O ye who believe! When ye prepare for prayer, wash your
    faces, and your hands (and arms) to the elbows; rub your heads
    (with water); and (wash) your feet to the ankles. If ye are in a
    state of ceremonial impurity, bathe your whole body. But if ye
    are ill, or on a journey, or one of you cometh from offices of
    nature, or ye have been in contact with women, and ye find no
    water, then take for yourselves clean sand or earth, and rub
    therewith your faces and hands. Allah doth not wish to place you
    in a difficulty, but to make you clean, and to complete His
    favor to you, that ye may be grateful.
  8. And call in remembrance the favor of Allah unto you, and his
    Covenant, which he ratified with you, when ye said: “We hear and
    we obey”: And fear Allah, for Allah knoweth well the secrets of
    your hearts.
  9. O ye who believe! Stand out firmly for Allah, as witnesses to
    fair dealing, and let not the hatred of others to you make you
    swerve to wrong and depart from justice. Be just: That is next
    to Piety: And fear Allah. For Allah is well acquainted with all
    that ye do.
  10. To those who believe and do deeds of righteousness hath
    Allah promised forgiveness and a great reward.
  11. Those who reject faith and deny Our Signs will be Companions
    of Hellfire.
  12. O ye who believe! Call in remembrance the favor of Allah
    unto you when certain men formed the design to stretch out their
    hands against you, but (Allah) held back their hands from you:
    So fear Allah. And on Allah let Believers put (all) their trust.
  13. Allah did aforetime take a Covenant from the Children of
    Israel, and We appointed twelve captains among them. And Allah
    said: “I am with you: If ye (but) establish regular Prayers,
    practice regular Charity, believe in My apostles, honor and
    assist them, and loan to Allah a beautiful loan, verily I will
    wipe out from you your evils, and admit you to Gardens with
    rivers flowing beneath; but if any of you, after this, resisteth
    faith, he hath truly wandered from the path of rectitude.”
  14. But because of their breach of their Covenant, We cursed
    them, and made their hearts grow hard: They change the words
    from their (right) places and forget a good part of the Message
    that was sent them, nor wilt thou cease to find them–barring a
    few–ever bent on (new) deceits: But forgive them, and overlook
    (their misdeeds): For Allah loveth those who are kind.
  15. From those, too, who call themselves Christians, We did take
    a Covenant, but they forgot a good part of the Message that was
    sent them: So We estranged them, with enmity and hatred between
    one and the other, to the Day of Judgment. And soon will Allah
    show them what it is they have done.
  16. O People of the Book! There hath come to you our Apostle,
    revealing to you much that ye used to hide in the Book, and
    passing over much (that is now unnecessary):
  17. There hath come to you from Allah a (new) light and a
    perspicuous Book, –
  18. Wherewith Allah guideth all who seek His good pleasure to
    ways of peace and safety, and leadeth them out of darkness, by
    His Will, unto the light, –guideth them to a Path that is
    Straight.
  19. In blasphemy indeed are those that say that Allah is Christ
    the son of Mary. Say “Who then hath the least power against
    Allah, if His Will were to destroy Christ the son of Mary, his
    mother, and all–every one that is on the earth? For to Allah
    belongeth the dominion of the heavens and the earth, and all
    that is between. He createth what He pleaseth. For Allah hath
    power over all things.”
  20. (Both) the Jews and the Christians say: “We are the sons of
    Allah, and His beloved.” Say: “Why then doth He punish you for
    your sins? Nay, ye are but men, –of the men He hath created: He
    forgiveth whom He pleaseth. And He punisheth whom He pleaseth:
    And to Allah belongeth the dominion of the heavens and the
    earth, and all that is between: And unto Him is the final goal
    (of all).”
  21. O People of the Book! Now hath come unto you, making
    (things) clear unto you, our Apostle, after the break in (the
    series of) our apostles, lest ye should say: “There came unto us
    no bringer of glad tidings and no warner (from evil)”: But now
    hath come unto you a bringer of glad tidings and a warner (from
    evil). And Allah hath power over all things.
  22. Remember Moses said to his people: “O my People! Call in
    remembrance the favor of Allah unto you, when He produced
    prophets among you, made you kings, and gave you what He had not
    given to any other among the peoples.”
  23. “O my People! Enter the holy land which Allah hath assigned
    unto you, and turn not back ignominiously, for then will ye be
    overthrown, to your own ruin.”
  24. They said: “O Moses! In this land are a people of exceeding
    strength: Never shall we enter it until they leave it: If (once)
    they leave, then shall we enter.”
  25. (But) among (their) Allah-fearing men were two on whom Allah
    had bestowed His grace: They said: “Assault them at the (proper)
    Gate: When once ye are in, victory will be yours;
  26. But on Allah put your trust if ye have faith.”
  27. They said: “O Moses! While they remain there, never shall we
    be able to enter, to the end of time. Go thou, and thy Lord, and
    fight ye two, while we sit here (and watch).”
  28. He said: “O my Lord! I have power only over myself and my
    brother: So separate us from this rebellious people!”
  29. Allah said: “Therefore will the land be out of their reach
    for forty years: In distraction will they wander through the
    land: But sorrow thou not over these rebellious people.
  30. Recite to them the truth of the story of the two sons of
    Adam. Behold! They each presented a sacrifice (to Allah): It was
    accepted from one, but not from the other. Said the latter: “Be
    sure I will slay thee.” “Surely,” Said the former, “Allah doth
    accept of the sacrifice of those who are righteous.”
  31. “If thou dost stretch thy hand against me, to slay me, it is
    not for me to stretch my hand against thee to slay thee: For I
    do fear Allah, the Cherisher of the Worlds.”
  32. “For me, I intend to let thee draw on thyself my sin as well
    as thine, for thou wilt be among the Companions of the Fire, and
    that is the reward of those who do wrong.”
  33. The (selfish) soul of the other led him to the murder of his
    brother: He murdered him, and became (himself) one of the lost
    ones.
  34. Then Allah sent a raven, who scratched the ground, to show
    him how to hide the shame of his brother. “Woe is me!” said he;
    “Was I not even able to be as this raven, and to hide the shame
    of my brother?” Then he became full of regrets–
  35. On that account: We ordained for the Children of Israel that
    if any one slew a person–unless it be for murder or for
    spreading mischief in the land–it would be as if he slew the
    whole people: And if any one saved a life, it would be as if he
    saved the life of the whole people. Then although there came to
    them Our Apostles with Clear Signs, yet, even after that, many
    of them continued to commit excesses in the land.
  36. The punishment of those who wage war against Allah and His
    Apostle, and strive with might and main for mischief through the
    land is: Execution, or crucifixion, or the cutting off of hands
    and feet from opposite sides, or exile from the land: That is
    their disgrace in this world, and a heavy punishment is theirs
    in the Hereafter;
  37. Except for those who repent before they fall into your
    power: In that case, know that Allah is Oft-Forgiving, Most
    Merciful.
  38. O ye who believe! Do your duty to Allah, seek the means of
    approach unto Him, and strive with might and main in His cause:
    That ye may prosper.
  39. As to those who reject Faith, –if they had everything on
    earth, and twice repeated, to give as ransom for the penalty of
    the Day of Judgment, it would never be accepted of them. Theirs
    would be a grievous Penalty.40. Their wish will be to get out
    of the Fire, but never will they get out therefrom: Their Penalty
    will be one that endures.
  40. As to the thief. Male or female, cut off his or her hands: A
    punishment by way of example, from Allah, for their crime: And
    Allah is Exalted in Power.
  41. But if the thief repent after his crime, and amend his
    conduct, Allah turneth to him in forgiveness; for Allah is Oft-
    Forgiving, Most Merciful.
  42. Knowest thou not that to Allah (alone) belongeth the
    dominion of the heavens and the earth? He punisheth whom He
    pleaseth, and He forgiveth whom He pleaseth: And Allah hath
    power over all things.
  43. O Apostle! Let not those grieve thee, who race each other
    into Unbelief: (Whether it be) among those who say “We believe”
    with their lips but whose hearts have no faith; or it be among
    the Jews, –men who will listen to any lie, –will listen even
    to others who have never so much as come to thee. They change
    the words from their (right) times and places: They say, “If ye
    are given this, take it, but if not, beware!” If any one’s trial
    is intended by Allah, thou hast no authority in the least for
    him against Allah. For such–it is not Allah’s will to purify
    their hearts. For them there is disgrace in this world, and in
    the Hereafter a heavy punishment.
  44. (They are fond of) listening to falsehood, of devouring
    anything forbidden. If they do come to thee, either judge
    between them, or decline to interfere. If thou decline, they
    cannot hurt thee in the least. If thou judge, judge in equity
    between them. For Allah loveth those who judge in equity.
  45. But why do they come to thee for decision, when they have
    (their own) law before them? –Therein is the (plain) command of
    Allah; yet even after that, they would turn away. For they are
    not (really) People of Faith.
  46. It was We who revealed the Law (to Moses): Therein was
    guidance and light. By its standard have been judged the Jews,
    by the Prophets who bowed (as in Islam) to Allah’s Will, by the
    Rabbis and the Doctors of Law: For to them was entrusted the
    protection of Allah’s Book, and they were witnesses thereto:
    Therefore fear not men, but fear Me, and sell not My signs for a
    miserable price. If any do fail to judge by (the light of) what
    Allah hath revealed, they are (no better than) Unbelievers.
  47. We ordained therein for them: “Life for life, eye for eye,
    nose for nose, ear for ear, tooth for tooth, and wounds equal
    for equal.” But if any one remits the retaliation by way of
    charity, it is an act of atonement for himself. And if any fail
    to judge by (the light of) what Allah hath revealed, they are
    (no better than) wrongdoers.
  48. And in their footsteps We sent Jesus the son of Mary,
    confirming the Law that had come before him: We sent him the
    Gospel: Therein was guidance and light, and confirmation of the
    Law that had come before him: A guidance and an admonition to
    those who fear Allah.
  49. Let the People of the Gospel judge by what Allah hath
    revealed therein. If any do fail to judge by (the light of) what
    Allah hath revealed, they are (no better than) those who rebel.
  50. To thee We sent the Scripture in truth, confirming the
    scripture that came before it, and guarding it in safety: So
    judge between them by what Allah hath revealed, and follow not
    their vain desires, diverging from the Truth that hath come to
    thee. To each among you have We prescribed a Law and an Open
    way. If Allah had so willed, he would have made you a single
    People, but (His Plan is) to test you in what He hath given you:
    So strive as in a race in all virtues. The goal of you all is to
    Allah; it is He that will show you the truth of the matters in
    which ye dispute;
  51. And this (He commands): Judge thou between them by what
    Allah hath revealed, and follow not their vain desires, but
    beware of them lest they beguile thee from any of that
    (teaching) which Allah hath sent down to thee. And if they turn
    away, be assured that for some of their crimes it is Allah’s
    purpose to punish them. And truly most men are rebellious.
  52. Do they then seek after a judgment of (the Days of)
    Ignorance? But who, for a people whose faith is assured, can
    give better judgment than Allah?
  53. O ye who believe! Take not the Jews and the Christians for
    your friends and protectors: They are but friends and protectors
    to each other. And he amongst you that turns to them (for
    friendship) is of them. Verily Allah guideth not a people
    unjust.
  54. Those in whose hearts is a disease–thou seest how eagerly
    they run about amongst them, saying: “We do fear lest a change
    of fortune bring us disaster.” Ah! Perhaps Allah will give
    (thee) victory, or a decision according to His Will. Then will
    they repent of the thoughts, which they secretly harbored in
    their hearts.
  55. And those who believe will say: “Are these the men who swore
    their strongest oaths by Allah, that they were with you?” All
    that they do will be in vain, and they will fall into (nothing
    but) ruin.
  56. O ye who believe! If any from among you turn back from his
    Faith, soon will Allah produce a people whom He will love as
    they will love Him, –Lowly with the Believers, Mighty against
    the Rejecters, Fighting in the Way of Allah, and never afraid of
    the reproaches of such as find fault. That is the Grace of
    Allah, which He will bestow on whom He pleaseth. And Allah
    encompasseth all, and He knoweth all things.
  57. Your (real) friends are (no less than) Allah, His Apostle,
    and the (Fellowship of) Believers, –those who establish regular
    prayers and regular charity, and they bow down humbly (in
    worship).
  58. As to those who turn (for friendship) to Allah, His Apostle,
    and the (Fellowship of) Believers, –it is the Fellowship of
    Allah that must certainly triumph.
  59. O ye who believe! Take not for friends and protectors those
    who take your religion for a mockery or sport, –whether among
    those who received the Scripture before you, or among those who
    reject Faith; but fear ye Allah, if ye have Faith (indeed).
  60. When ye proclaim your call to prayer, they take it (but) as
    mockery and sport; that is because they are a people without
    understanding.
  61. Say: “O People of the Book! Do ye disapprove of us for no
    other reason than that we believe in Allah, and the revelation
    that hath come to us and that which came before (us), and
    (perhaps) that most of you are rebellious and disobedient?”
  62. Say: “Shall I point out to you something much worse than
    this, (as judged) by the treatment it received from Allah? Those
    who incurred the curse of Allah and His wrath, those of whom
    some He transformed into apes and swine, those who worshipped
    Evil; –these are (many times) worse in rank, and far more
    astray from the even Path!”
  63. When they come to thee, they say: “We believe”: But in fact
    they enter with a mind against Faith, and they go out with the
    same. But Allah knoweth fully all that they hide.
  64. Many of them dost thou see, racing each other in sin and
    rancor, and their eating of things forbidden. Evil indeed are
    the things that they do.
  65. Why do not the Rabbis and the doctors of law forbid them
    from their (habit of) uttering sinful words and eating things
    forbidden? Evil indeed are their works.
  66. The Jews say: “Allah’s hand is tied up.” Be their hands tied
    up and be they accursed for the (blasphemy) they utter. Nay,
    both His hands are widely outstretched: He giveth and spendeth
    (of His bounty) as He pleaseth. But the revelation that cometh
    to thee from Allah increaseth in most of them their obstinate
    rebellion and blasphemy. Amongst them We have placed enmity and
    hatred till the Day of Judgment. Every time they kindle the fire
    of war, Allah doth extinguish it; but they (ever) strive to do
    mischief on earth. And Allah loveth not those who do mischief.
  67. If only the People of the Book had believed and been
    righteous, We should indeed have blotted out their iniquities
    and admitted them to Gardens of Bliss.
  68. If only they had stood fast by the Law, the Gospel, and all
    the revelation that was sent to them from their Lord, they would
    have enjoyed happiness from every side. There is from among them
    a party on the right course: But many of them follow a course
    that is evil.
  69. O Apostle! Proclaim the (Message) which hath been sent to
    thee from thy Lord. If thou didst not, thou wouldst not have
    fulfilled His Mission. And Allah will defend thee from men (who
    mean mischief). For Allah guideth not those who reject Faith.
  70. Say: “O People of the Book! Ye have no ground to stand upon
    unless ye stand fast by the Law, the Gospel, and all the
    revelation that has come to you from your Lord.” It is the
    revelation that cometh to thee from thy Lord, that increaseth in
    most of them their obstinate rebellion and blasphemy. But sorrow
    thou not over (these) people without Faith.
  71. Those who believe (in the Koran), those who follow the
    Jewish (scriptures), and the Sabians and the Christians, –any
    who believe in Allah and the Last Day, and work righteousness, -
    -on them shall be no fear, nor shall they grieve.
  72. We took the Covenant of the Children of Israel and sent them
    apostles. Every time there came to them an apostle with what
    they themselves desired not–some (of these) they called
    impostors, and some they (go so far as to) slay.
  73. They thought there would be no trial (or punishment); so
    they became blind and deaf; yet Allah (in mercy) turned to them;
    yet again many of them became blind and deaf. But Allah sees
    well all that they do.
  74. They do blaspheme who say: “Allah is Christ the son of
    Mary.” But said Christ: “O Children of Israel! Worship Allah, my
    Lord and your Lord” Whoever joins other gods with Allah, –Allah
    will forbid him the Garden, and the Fire will be his abode.
    There will for the wrongdoers be no one to help.
  75. They do blaspheme who say: Allah is one of three in a
    Trinity: For there is no god except One God. If they desist not
    from their word (of blasphemy), verily a grievous penalty will
    befall the blasphemers among them.
  76. Why turn they not to Allah, and seek His forgiveness? For
    Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.
  77. Christ the son of Mary was no more than an Apostle; many
    were the apostles that passed away before him. His mother was a
    woman of truth. They had both to eat their (daily) food. See how
    Allah doth make His Signs clear to them; yet see in what ways
    they are deluded away from the truth!
  78. Say: “Will ye worship besides Allah, something which hath no
    power either to harm or benefit you? But Allah, –He it is that
    heareth and knoweth all things.”
  79. Say: “O People of the Book! Exceed not in your religion the
    bounds (of what is proper), trespassing beyond the truth, nor
    follow the vain desires of people who went wrong in times gone
    by, –who misled many, and strayed (themselves) from the even
    way.
  80. Curses were pronounced on those among the Children of Israel
    who rejected Faith, by the tongue of David and of Jesus the son
    of Mary: Because they disobeyed and persisted in excesses.
  81. Nor did they (usually) forbid one another the iniquities
    which they committed: Evil indeed were the deeds which they did.
  82. Thou seest many of them turning in friendship to the
    Unbelievers. Evil indeed are (the works) which their souls have
    sent forward before them (with the result), that Allah’s wrath
    is on them, and in torment will they abide.
  83. If only they had believed in Allah, in the Apostle, and in
    what hath been revealed to him, never would they have taken them
    for friends and protectors, but most of them are rebellious
    wrongdoers.
  84. Strongest among men in enmity to the Believers wilt thou
    find the Jews and Pagans; and nearest among them in love to the
    Believers wilt thou find those who say, “We are Christians”:
    Because amongst these are men devoted to learning and men who
    have renounced the world, and they are not arrogant.
  85. And when they listen to the revelation received by the
    Apostle, thou wilt see their eyes overflowing with tears, for
    they recognize the truth: They pray: “Our Lord! We believe;
    write us down among the witnesses.”
  86. “What cause can we have not to believe in Allah and the
    truth which has come to us, seeing that we long for our Lord to
    admit us to the company of the righteous?”
  87. And for this their prayer hath Allah rewarded them with
    Gardens, with rivers flowing underneath, –their eternal home.
    Such is the recompense of those who do good.
  88. But those who reject Faith and belie Our Signs, –they shall
    be Companions of Hellfire.
  89. O ye who Believe! Make not unlawful the good things which
    Allah hath made lawful for you, but commit no excess: For Allah
    loveth not those given to excess.
  90. Eat of the things which Allah hath provided for you, lawful
    and good; but fear Allah, in Whom ye believe.
  91. Allah will not call you to account for what is futile in
    your oaths, but He will call you to account for your deliberate
    oaths: For expiation, feed ten indigent persons, on a scale of
    the average for the food of your families; or clothe them; or
    give a slave his freedom. If that is beyond your means, fast for
    three days. That is the expiation for the oaths ye have sworn.
    But keep to your oaths. Thus doth Allah make clear to you His
    Signs, that ye may be grateful.
  92. O ye who believe! Intoxicants and gambling, (dedication of)
    stones, and (divination by) arrows, are an abomination, –of
    Satan’s handiwork: Eschew such (abomination), that ye may
    prosper.
  93. Satan’s plan is (but) to excite enmity and hatred between
    you, with intoxicants and gambling, and hinder you from the
    remembrance of Allah, and from prayer: Will ye not then abstain?
  94. Obey Allah, and obey the Apostle, and beware (of evil): If
    ye do turn back, know ye that it is Our Apostle’s duty to
    proclaim (the Message) in the clearest manner.96. On those who
    believe and do deeds of righteousness there is
    no blame for what they ate (in the past), when they guard
    themselves from evil, and believe, and do deeds of
    righteousness, –(or) again, guard themselves from evil and
    believe, –(or) again, guard themselves from evil and do good.
    For Allah loveth those who do good.
  95. O ye who believe! Allah doth make a trial of you in a little
    matter of game well within reach of your hands and your lances,
    that He may test who feareth Him unseen: Any who transgress
    thereafter, will have a grievous penalty.
  96. O ye who believe! Kill not game while in the Sacred
    Precincts or in pilgrim garb. If any of you doth so
    intentionally, the compensation is an offering, brought to the
    Kaba, of a domestic animal equivalent to the one he killed, as
    adjudged by two just men among you; or by way of atonement, the
    feeding of the indigent; or its equivalent in fasts: That he may
    taste of the penalty of his deed. Allah forgives what is past:
    For repetition Allah will exact from him the penalty. For Allah
    is Exalted, and Lord of retribution.
  97. Lawful to you is the pursuit of water-game and its use for
    food, –for the benefit of yourselves and those who travel; but
    forbidden is the pursuit of land-game; –as long as ye are in
    the Sacred Precincts or in pilgrim garb. And fear Allah, to Whom
    ye shall be gathered back.
  98. Allah made the Kaba, the Sacred House, as an asylum of
    security for men, as also the Sacred Months, the animals for
    offerings, and the garlands that mark them: That ye may know
    that Allah hath knowledge of what is in the heavens and on earth
    and that Allah is well acquainted with all things.
  99. Know ye that Allah is strict in punishment and that Allah
    is Oft-Forgiving, Most Merciful.
  100. The Apostle’s duty is but to proclaim (the Message). But
    Allah knoweth all that ye reveal and ye conceal.
  101. Say: “Not equal are things that are bad and things that are
    good, even though the abundance of the bad may, dazzle thee; so
    fear Allah, O ye that understand; that (so) ye may prosper.”
  102. O ye who believe! Ask not questions about things which, if
    made plain to you, may cause you trouble. But if ye ask about
    things when the Koran is being revealed, they will be made plain
    to you, Allah will forgive those: For Allah is Oft-Forgiving,
    Most Forbearing.
  103. Some people before you did ask such questions, and on that
    account lost their faith.
  104. It was not Allah who instituted (superstitions like those
    of) a slit-ear she-camel, or a she-camel let loose for free
    pasture, or idol sacrifices for twin-births in animals, or
    stallion-camels freed from work: It is blasphemers who invent a
    lie against Allah; but most of them lack wisdom.
  105. When it is said to them: “Come to what Allah hath revealed;
    come to the Apostle”: They say: “Enough for us are the ways we
    found our fathers following.” What! Even though their fathers
    were void of knowledge and guidance?
  106. O ye who believe! Guard your own souls: If ye follow
    (right) guidance, no hurt can come to you from those who stray.
    The goal of you all is to Allah: It is He that will show you the
    truth of all that ye do.
  107. O ye who believe! When death approaches any of you, (take)
    witnesses among yourselves when making bequests, –two just men
    of your own (brotherhood) or others from outside if ye are
    journeying through the earth, and the chance of death befalls
    you (thus). If ye doubt (their truth), detain them both after
    prayer, and let them both swear by Allah: “We wish not in this
    for any worldly gain, even though the (beneficiary) be our near
    relation: We shall hide not the evidence before Allah: If we do,
    then behold! The sin be upon us!”
  108. But if it gets known that these two were guilty of the sin
    (of perjury), let two others stand forth in their places, –
    nearest in kin from among those who claim a lawful right: Let
    them swear by Allah: “We affirm that our witness is truer than
    that of those two, and that we have not trespassed (beyond the
    truth): If we did, Behold! The wrong be upon us!”
  109. That is most suitable: That they may give the evidence in
    its true nature and shape, or else they would fear that other
    oaths would be taken after their oaths. But fear Allah, and
    listen (to His counsel): For Allah guideth not a rebellious
    people.
  110. One day will Allah gather the apostles together, and ask:
    “What was the response ye received (from men to your teaching)?”
    They will say: “We have no knowledge: It is Thou Who knowest in
    full all that is hidden.”
  111. Then will Allah say: “O Jesus the son of Mary! Recount My
    favor to thee and to thy mother. Behold! I strengthened thee
    with the holy spirit, so that thou didst speak to the people in
    childhood and in maturity. Behold! I taught thee the Book and
    Wisdom, and behold! Thou makest out of clay, as it were, the
    figure of a bird, by My leave, and thou breathest into it, and
    it becometh a bird by My leave, and thou healest those born
    blind, and the lepers, by My leave. And behold! Thou bringest
    forth the dead by My leave. And behold! I did restrain the
    Children of Israel from (violence to) thee when thou didst show
    them the Clear Signs, and the unbelievers among them said: ‘This
    is nothing but evident magic’.”
  112. “And behold! I inspired the Disciples to have faith in Me
    and Mine Apostle: They said: ‘We have faith, and do thou bear
    witness that we bow to Allah as Muslims’.”
  113. Behold! The Disciples said: “O Jesus the son of Mary! Can
    thy Lord send down to us a Table set (with viands) from heaven?”
    Said Jesus: “Fear Allah, if ye have faith.”
  114. They said: “We only wish to eat thereof and satisfy our
    hearts, and to know that thou hast indeed told us the truth; and
    that we ourselves may be witnesses to the miracle.”
  115. Said Jesus the son of Mary: “O Allah our Lord! Send us from
    heaven a Table set (with viands), that there may be for us–for
    the first and last of us–a solemn festival and a Sign from
    Thee; and provide for our sustenance, for Thou art the best
    Sustainer (of our needs).”
  116. Allah said: “I will send it down unto you: But if any of
    you after that resisteth faith, I will punish him with a penalty
    such as I have not inflicted on any one among all the peoples.”
  117. And behold! Allah will say: “O Jesus the son of Mary! Didst
    say unto men, ‘Worship me and my mother as gods in derogation of
    Allah’?” He will say: “Glory to Thee! Never could I say what I
    had no right (to say). Had I said such a thing, Thou wouldst
    indeed have known it. Thou knowest what is in my heart, though I
    know not what is in Thine. For Thou knowest in full all that is
    hidden.”
  118. “Never said I to them aught except what Thou didst command
    me to say, to wit, ‘Worship Allah, my Lord and your Lord’; and I
    was a witness over them whilst I dwelt amongst them; when Thou
    didst take me up Thou wast the Watcher over them, and Thou art a
    witness to all things.”
  119. “If Thou dost punish them, they are Thy servants: If Thou
    dost forgive them, Thou art the Exalted in power, the Wise.”
  120. Allah will say: “This is a day on which the truthful
    willprofit from their truth: Theirs are the Gardens, with rivers
    flowing beneath, –their eternal home”: Allah well-pleased with
    them, and they with Allah: That is the great Salvation, (the
    fulfillment of all desires).
  121. To Allah doth belong the dominion of the heavens and the
    earth, and all that is therein, and it is He who hath power over
    all things.