Leyl Suresi 92-09
(Gece)
SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA
- Işığı gizlediği için Gece’ye;
Geceyle gündüzün sırları, cinsiyetlerin gizemi, evrenin o derin uyumunda üç büyük delil gibi karşımızda durur. İnsanların yolları farklıdır, amaçları başkadır. Nasıl ki geceyle gündüz birbirine zıt ama aynı göğün parçasıdır, insanoğlunun da doğasında zıtlıklar, çeşitlilikler vardır.
Peki, geceyle gündüzün zıtlığından daha büyük bir kontrast var mı? Gece karanlık örtüsünü serdiğinde güneşin ışığı kaybolmuş gibi görünür ama aslında oradadır, hiçbir yere gitmemiştir. Güneş, vakti geldiğinde bütün görkemiyle yeniden doğar, dünyayı aydınlatır.
“Andolsun, güneşi açtığı zaman gündüze,” : Şems 3
İnsan da böyledir. Farklı yollar, farklı gayeler peşinde koşar ve bazen kendi yaptıkları yüzünden Allah’ın nurunu göremez hale gelir. Ama o nur her zaman oradadır. Onu görmek ve tüm ihtişamına kavuşmak için insanın kendini yeniden bulması, çok emek vermesi gerekir. Nur, her daim vardır; asıl mesele, ona ulaşacak yolu bulmaktır.
- Görkemle göründüğü gibi Güne andolsun;
“Andolsun gökyüzüne ve Allahın, göğü kurarken koyduğu kanunlara ve kullandığı tekniğe!” : Şems 5
“Andolsun yeryüzüne ve Allahın, yeryüzünü düzenlediği ölçüye, plana, hesaba!” : Şems 6
- Erkek ve dişinin yaratılış sırrına andolsun ki;-
“Andolsun nefse ve onu yaratılış amacına uygun dengeli muhkem hale getirerek verdiği özelliklere ve kabiliyetlere!” : Şems 7
Cinsiyetlerin gizemi, insanın ömrü boyunca bir sır olarak kalır. Zıtlıkların arasında her zaman bir çekim vardır; biri diğerini tamamlar, her biri kendi içinde bir düzen kurar, birincil ve ikincil özellikleriyle hayatı sürdüren işlevler üstlenir. Ama her ikisi de birçok alanda ortak bir özü paylaşır, birbirlerinin vazgeçilmezidir.
Aşk ise bu zıtlıkların en yüksek ifadesidir. İlahi bir sevgi, en yüce bir bağlılık türüdür. En soylu anlamında, insanı en büyük iyiliğe götürür. Ancak ne zaman ki aşk alçaltılır, değersizleştirilir, işte o zaman insanı en ağır günahlara, en korkunç suçlara sürükler.
O halde aşkı da sevdayı da yüceltmek, en yüksek iyilik için mücadele etmek şarttır. Çünkü sevgi, insanı insan yapan en derin güçtür, onu doğru yolda tutan bir ışıktır.
- Doğrusu, çabaladığınız amaçlar çeşitlidir.
İnsanoğlunun doğasında derin zıtlıklar var, tıpkı dağlar gibi sert, ırmaklar gibi akar gider. Bu zıtlıklar, iyiyle kötü arasında iki büyük kola ayrılır. Nasıl ki gece gelir, gündüzü karanlığın örtüsüyle saklar ama onu yok edemez, kötülük de iyiliği geçici bir süre için gizler ama asla yok edemez. Gündüz er geç geri döner, tıpkı iyiliğin de sonunda ortaya çıkacağı gibi.
İnsanların davası başka başkadır. Kimisi malın, kimisi mevkinin, kimisi de hırsın peşinde. Ama herkesin asli görevi, o tek gerçeği, hakikatin nurunu aramaktır. Kiminin yolu uzun, kimininki kısa, ama sonuçta hepimiz aynı ışığı bulmak için bir gayret içinde olmalıyız.
- Artık kim sadaka verir ve Allah’tan korkarsa,
Bir malı birine hibe etmek veya yetkinliklerinden başkasını yararlandırmak.
- Ve bütün samimiyetiyle en iyiye şehadet eder,-
İyiler, dünyada üç büyük işaretle tanınır. Birincisi, Allah ve insanlar için geniş yüreklerinden kopan fedakarlıklardır. İyilik, sadece kendine değil, başkalarına da yarar sağlayan, toprağa düşen bir tohum gibi büyüyüp serpilen bir güçtür.
İkincisi, takva yolunda yürüyenlerin kalplerindeki Allah sevgisiyle harmanlanmış korkudur. Bu korku, ne bir kaçış ne de bir ürkekliktir; adaletli olmayı, dürüstçe yaşamayı, doğru yolda dimdik durmayı öğretir. Hem eylemlerde hem de zihinde safiyetle kendini gösterir.
Üçüncüsü ise, ahlakın güzelliğini tanıma ve bu güzelliği savunma gücüdür. İyi insan, doğrunun peşinden gider; samimiyetle, içtenlikle güzel olan her şeyi destekler, yanlışın karşısında eğilmez. Bu üç işaretle tanırsın iyiyi, tıpkı bir meyvenin olgunlaştığında dalında parlaması gibi.
- Biz ona saadet yolunu mutlaka kolaylaştıracağız.
İyi bir yaşamda, salihler yaşamlarından giderek daha fazla zevk alacaklar ve Allah, nihai Mutluluğa ulaştırana kadar yollarını daha pürüzsüz ve engelsiz hale getirecektir.
- Ama açgözlü bir cimri olan ve kendini yeterli zanneden,
Kim cimrilik yaparsa, yoksulun ve muhtacın hakkını engeller, hakkını vermez alı koyar, kul hakkına girer.
- Ve En İyisini yalanlar/güzel olanı yalanlarsa,-
Kötülük, bu dünyada üç kara işaretle tanınır. Birincisi, bencil açgözlülükle başkalarının hakkını hiçe saymaktır. Bu insanlar, sadece kendileri için yaşar, ne başkasının ekmeğini düşünür, ne de insanın insana borçlu olduğu merhameti.
İkincisi, kibirdir, kendini yeterli sanmanın o yıkıcı gururudur. “Hayır, o iş öyle değil!” der kutsal kelam. “İnsan sınırları aşar, kudurur, çünkü kendini kendine yeterli görür.” (Alak 6-7) Kibir, insanı önce kör eder, sonra felakete sürükler.
Üçüncü işaret ise, kinle gerçeği bilip de onu çarpıtmaktır. Güzelin olduğu yerde çirkinliği görmek, doğruyu sırf nefretten eğri sanmak… Bu insanlar, hakikatin gözlerine kadar geldiğini görseler bile, onu inatla küçümser, itibarsızlaştırır.
Böylesi kötüler, bir kere yuvarlanmaya başladılar mı, o düşüş gittikçe hız kazanır. Sonunda kendilerini dipsiz bir uçurumda bulurlar. Ve o zaman, övündükleri malları, mülkleri, kibirle güvendikleri kudretleri nerede kalır? Ellerinde yalnızca ruhsal çürümenin derinleştirdiği sefalet, gönüllerinde ise derin bir boşluk…
- Andolsun, biz ona sefalete giden yolu dümdüz yapacağız/kolaylaştıracağız;
- Baş aşağı mezara düştüğünde, malı da ona fayda vermeyecek.
Bu dünya malı, kıyamet günü geldiğinde hiçbir işe yaramaz. Toprağa karışmış altınlar, elden çıkmış topraklar, bir hiç olur. Ne kadar biriktirsen de, bu hayatın maddi menfaatleri, öte dünyada tek başına bir ağırlık taşımaz. Asıl olan, iyilikle dolu bir hayat sürmek; hak ve doğruluk peşinde, Allah’ın yarattığı her cana şefkatle yaklaşmaktır. İşte bu hesaba katılacak, bu bakiye kalacak.
“Ölmeden önce ölünüz,” derler eskiler. Yani, henüz toprağın altına girmeden, malınızı mülkünüzü infak edin. Çünkü ölüm, er ya da geç gelir ve insanı eşitler. O son gün geldiğinde, hepimiz bir oluruz; ne mal, ne mülk fark eder. Hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Kefenin cebinin olmadığını bilmeyen var mı? Ölüm geldiğinde, geride yalnızca yaptıkların kalır.
Varlıkta da, yoklukta da ölüm herkes için aynı. Daha ölümden kaçanı gören olmamış. O yüzden vakit varken, elindekini paylaş, iyilikte bulun, yoksa toprağın altı herkesi bir eder.
- Doğrusunu söylemek gerekirse, hidayet vermeyi/rehberlik etmeyi Kendi üzerimize alırız,
Allah, sonsuz merhametiyle tüm yarattıklarına hidayet sunmuş, doğru yolun işaretlerini evrenin dört bir yanına serpmiştir. Her taşta, her yıldızda, her rüzgarda o işaretler saklıdır. O’nun yarattığı bu koca evrende, yolumuzu bulmamız için izler, işaret tabelaları vardır. İnsan, sadece gözle gördüğü, kulakla işittiğiyle değil, kalbiyle, ruhuyla da bu işaretleri okumalıdır. Allah, insana beş duyunun ötesinde bir bilgelik, bir derinlik vermiştir; duygularını, düşüncelerini daha yüksek bir yola yönlendirsin diye.
İnsan sadece gözüyle bakmaz, kalbiyle de görür. O’nun verdiği zihinsel ve ruhsal yetilerle insan, toprağın altından göğün en yüksek noktasına kadar her şeyi hissedebilir. Ama yolunu kaybetmesin diye Allah, bizlere ilham dolu elçiler göndermiştir. Onlar, insanlığa öğretmen olmuş, ilahi hidayet için manevi rehberlik etmiş, karanlık yolları aydınlatmışlardır.
- Ve andolsun ki son ve başlangıç Bize aittir.
İnsan, nihayetinde döneceği yere, yani Allah’a kavuşacaktır. Daha hayatının ilk adımlarından beri Allah’ın rahmeti ve sevgisi onu bir battaniye gibi sarmıştır. Bu dünya, insan için bir imtihandır; ona belli bir hür irade verilmiştir, ama bu irade başıboş bir rüzgar gibi değil, koca bir dağ gibi sağlam durmalı. İnsan, bu hür iradesini kullanırken, kendini ve özbenliğini evrenin büyük İradesine, o yüce Kanuna uyumlu hale getirmelidir.
Bu dünyada verilen yetenekler, sunulan imkanlar bir sınavdır; doğru kullanıldı mı, yerinde harcandı mı, bunun hesabını ahirette verecektir insan. Eğer insanın iradesi bir anlam taşıyorsa, o zaman Allah’ın hidayetini kabul etmek ya da reddetmek arasında bir seçim yapma özgürlüğü de vardır. Lakin eğer reddederse, bu seçimin ağırlığını sırtında taşımak zorunda kalacaktır. Çünkü her seçimin bir bedeli, her yolun bir sonu vardır.
“I am the Alpha and the Omega/ Ben Alfa ve Omegayım” : Eski Ahit, Old Testament
- Onun için ben sizi şiddetle alevlenen bir ateşe karşı uyarıyorum;
Malından vermeyenler, yoksulun hakkını yiyenler, cimrilik edenler, eşitliğe karşı olanlar, yoksulları ve çaresizleri hor görenler, onlara tepeden bakanlar cehennemle tehdit ediliyor.
- O’na ancak o en bahtsızlar/günaha batmış azgınlar ulaşır
Vicdanlarına karşı kasten günah işleyen ve Allah’ın Hakikatini inkar edenlerden başkasına azap ateşi ulaşmayacaktır.
“Böyleleri Büyük Ateşe girecek.” : A’la 11
- Gerçeği yalanlayan ve sırt çevirenler.
- Ama Allah’a en çok bağlı olanlar ondan uzaklaştırılacaktır,-
“Allah’a en çok bağlı olanlar”: , temiz bir hayat yaşayan ve sadece “Yüce Rablerinin yüzünü ve rızasını” arayan Allah’tan korkan insanlar.
- Mallarını temizlenmek/ bireysel saflıklarını artırmak/kendilerini saflaştırmak için harcayanlar,
“Zenginlik” denince akla yalnızca para ya da maddi mallar gelmemeli. Zenginlik, aynı zamanda bir insanın zevk aldığı, başkalarının hizmetine sunabileceği her türlü nimet, fırsat ya da avantajdır. Birikimler, sadece maddi değildir; bilginiz, yetenekleriniz, hatta bir gülüşünüz bile bu zenginliğin parçasıdır. O zenginlik, hayır işlerinde kullanılmalı, bilimi, bilgiyi, insanlığı ileriye taşımak için harcanmalıdır. İdealleri desteklemek, daha iyi bir dünya için çaba göstermek, işte gerçek zenginliğin manası budur.
Zenginlik, ne bencil zevkler için ne de boş bir gösteriştir. Bir güven üzerine insana emanet edilmiş bir sınavdır. Bu sınavdan başarıyla çıkan, malını hakkıyla kullanabilen bir insan, daha önce de iyi bir insan olsa bile, manevî dünyasında ve ahlakında yükselir. Onun konumu ve itibarı, sadece bu dünyada değil, öte dünyada da artar. Malını doğru yolda kullanmak, insana gerçek paklığı kazandırır.
Malından veren temizlenir. Bu, pek çok para ve mal sevdalısına şaşırtıcı gelebilir. Oysa malından vererek paklaşmak, içindeki kirlerden arınmak, gerçek bir dini ritüeldir. Onca ibadet, onca ritüel belki size ahireti kazandırmaz; eğer özünüzde, kalbinizde paklaşmamışsanız, hiçbir ritüelin anlamı kalmaz. Çünkü Allah, insanın içindeki temizliğe bakar, gösterişe değil.
- İçlerinde/düşüncelerinde normalde karşılık görmeleri gereken bir iyiliğe karşılık ummadan, yaptıkları iyiliğin karşılığında bir mükafat beklemeyenler.
Gerçekten iyi insan, bir başkasının iyiliğine karşılık vermek, kendisine yapılan bir hizmetin karşılığını ödemek ya da kendi iyiliğine karşı bir ödül beklemek için sadaka vermez, iyilik yapmaz. Onun aklında ve yüreğinde tek bir hedef vardır: Yüce Allah’ın rızasını kazanmak, O’nun hoşnutluğunu aramak.
Bu “rızâ” ya da “hoşnutluk” (Arapçada wajh), sadece bir memnuniyet ya da onay anlamına gelmez; çok daha derin bir manayı taşır. Aynı zamanda bir neden, bir gaye demektir. Aristoteles’in felsefesindeki “nihai neden” ya da “etkin neden” gibi; her şeyin özü, her şeyin başlangıcı ve amacı.
Takva sahibi insan, her şeyin kökeninde ve amellerinin çizgisinde ileriye dönük her şeyi Allah’a havale eder. Çünkü Allah, hem iyiliğin kaynağıdır, hem de bu iyiliğin amacı, nihai nedenidir. O’nun rızası için yapılan her şey, dünyadaki geçici menfaatlerden çok daha yüce, çok daha anlamlıdır. Allah’ın hoşnutluğu, insanın asıl yol göstericisidir; ne yaptığını değil, neden yaptığını bilenlerin en büyük rehberidir.
- Ancak sadece Yüce Rablerinin rızasını arama arzusu olanlar;
Doğruluk, hayırseverlik ya da fedakarlığın anlamı, bu şekilde yüksek derecede ruhsallaştırılmış bir boyuta taşınır. Takva, Allah’ın iradesiyle tam bir uyum haline gelmiştir. Artık erdemli davranış, yalnızca dışarıdan bir fedakarlık gibi görünse de, takva sahibi insan için en büyük zevk, en derin tatmin kaynağı olur.
Gerçek erdemli insanlar, mutluluğu dışarıda aramaz; çünkü erdem ve mutluluğun dereceleri vardır. Onlar için bu yüce mutluluk, erdemin bir ödülü değil, onun ayrılmaz bir parçasıdır. Yüksek erdem, yüksek mutluluğu beraberinde getirir. Yüce bir ruh hali, yüce erdemle birlikte gelir. Ve bu, Allah’ın iradesine tam teslimiyetin en saf haliyle insana bahşettiği en büyük nimettir.
- Ve yakında tam doyuma/tatmine/hoşnutluğa/memnuniyete ulaşacaklar/elde edecekler.
Her insan, hayatta ve yaratılışta ayrı bir anlam taşır. Kur’an, sadece yazılı ayetlerden değil, insan ayetlerinden de bahseder; her insan, bir ayettir, bir işarettir. Her bireyin, her mesleğin, bu dünyada kendine has bir görevi, hayata kattığı bir anlamı vardır.
Güzelliği sevmek, cömertlik göstermek, dünyaya iyilik tohumları saçmak demektir. Bu tohumlar filizlendiğinde, hayat daha güzel, daha kolay, daha mutlu hale gelir. İnsan, güzelliğe ve iyiliğe ne kadar sarılırsa, dünya o kadar aydınlanır. Ancak güzelliğe sırt çevirmek, iyiliği görmezden gelmek, hayatı karartır. O vakit dünya da ruhlar da gölgelenir, karanlık bir surete bürünür.
İnsanın kendi ruhuyla, dünyayla ve diğer insanlarla kurduğu bağ, bu anlamda kutsaldır. Çünkü her insan, hayatın büyük resminde bir renk, bir çizgidir; ve bu resim, ancak güzellik ve iyilikle tamamlanabilir.
Lail, or The Night.
In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
- By the Night as it conceals (the light);
- By the Day as it appears in glory;
- By (the mystery of) the creation of male and female; —
- Verily, (the ends) ye strive for are diverse.
- So he who gives (in charity) and fears (Allah),
- And (in all sincerity) testifies to the Best, —
- We will indeed make smooth for him the path to Bliss.
- But he who is a greedy miser and thinks himself self-
sufficient, - And gives the lie to the Best, —
- We will indeed make smooth for him the Path to Misery;
- Nor will his wealth profit him when he falls headlong (into
the. Pit). - Verily We take upon Ourselves to guide,
- And verily unto Us (belong) the End and the Beginning.
- Therefore do I warn you of a Fire blazing fiercely;
- None shall reach it but those most unfortunate ones
- Who give the lie to Truth and turn their backs.
- But those most devoted to Allah shall be removed far from
it, — - Those who spend their wealth for increase in self-
purification, - And have in their minds no favor from anyone for which a
reward is expected in return, - But only the desire for the Countenance of their Lord Most
High; - And soon will they attain (complete) satisfaction.
