Kamer Suresi 54-37
(Ay)
SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA
- Kıyamet Saati yaklaştı ve ay yarıldı.
Ayın yarılmasının yaklaşan Kıyametin bir İşareti olduğunu belirtiyor.
“Ay, karardığında.
Kıyamet güneşle ay bir araya getirildiği zamandır.” : Kıyamet 8-9
Ayet kıyamet sahnesinden bahsetmektedir.
- Fakat bir âyet görseler, yüz çevirirler ve “Bu, gelip geçici bir sihirdir” derler.
- Uyarıyı yalanladılar ve kendi şehvetlerine uydular, halbuki her işin bir zamanı vardır.
Günahın yaygınlığı ve hakikate yapılan zulüm eninde sonunda sona erecek.
- Onlara zaten Resitaller/Beyanlar geldi, onları kontrol edecek yeterince varken,/ Onlara, onları kontrol etmeye yetecek kadar ibretler gelmiştir.
İbret verici cezalarla imtihan edilen geçmiş nesillerin günahlarının hikayeleri zaten ellerindeydi ve eğer akıllı olsalardı, gözlerini açıp, rasyonel olarak değerlendirip hikayelere kulak verirlerdi.
- Olgun hikmet;- fakat Uyarıcıların vaazları onlara fayda sağlamaz.
- O halde Ey Peygamber onlardan yüz çevir. Davetçinin onları çetin bir işe çağıracağı gün,
Kıyamet Günü’nün büyük Hesabı vardır.
“O gün, hiçbir tarafa sapmadan, o çağrıyı yapana, İsrâfil’e uyarlar. Rahmet sahibi, Rahman olan Allah için, hakkaniyete riayet duyguları gereği sesler kısılmıştır. Artık fısıltıdan başka hiçbir şey işitemezsin.
İzin Günü, şefaat fayda vermez. Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse hariç.” : Taha 108-109
- Ortaya saçılmış çekirgeler gibi uyuşuk kabirlerinden -gözleri faltaşı gibi- çıkacaklar,/Mezarlarından, etrafa dağılmış çekirgeler gibi uyuşuk, gözleri kamaşmış olarak çıkacaklar,
“Onlar:
“Vah, eyvah başımıza gelenlere! Ölüm uykumuzdan bizi kim dirilterek uyandırdı? Rahman olan Allah’ın va’dettiği tehdidi bu imiş, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere gönderilen peygamberler de doğru söylemişler.” derler.” : Yasin 52
- Gözleri büyülenmiş halde Çağırana doğru aceleyle! “Bu gün çetindir!” diyecekler kâfirler.
- Onlardan önce Nuh kavmi elçilerini, kulumuzu yalanladılar ve “İşte bir cinnet geçirmiş!” dediler ve kovdular.
Nuh’u inkar edenlerle Muhammed’I inkar edenler aynı karakterde kişilerdi.
“Nûh:
“Rabbim, onlar bana isyan ettiler, karşı geldiler. Serveti, oğulları, gücü ve iktidarı, kendi zararını, hüsranını artırmaktan başka bir işe yaramayan bir kimseye uydular.”dedi.” : Nuh 21
Ayrıca bakınız : Hud 25-48
Önce onu küstahça aşağılar ve taciz ederler; onlarla alçakgönüllülükle tartışır; kötü bir ruha sahip bir deli olduğunu söylerler, onu küçümsemek için gülerler ve alay ederler; ve Tufan gelir ve o gemide kurtulur ve ancak kötüler yok olmaya mahkumdur.
-
Sonra Rabbine seslendi: “Ben yenilmiş biriyim, öyleyse bana yardım et!”
Kaba kuvvetle ezildiğini, önüne set çekildiğini hissettiği anda, Allah’a sığındı, O’ndan yardım diledi. Zorbalıkla karşısına çıkanlar, yolunu tıkayanlar yüzünden görevini yerine getiremiyordu, yüreğinde derin bir yalnızlık vardı. Ama Allah her şeyi görüyordu, her şeyi biliyordu.
Ancak karşısındaki nesil, kötü yola çoktan sapmıştı. Tövbe kapısı onlar için kapanmış, geri dönüşün yolu yok olmuştu. Ve o nesil, tıpkı kurak toprakta filizlenmeyen bir tohum gibi yok olup gitti. O karanlık, bozguncu güçlerin sonunu hatırlatır bu; zaman gelir, zalimlerin kökü kazınır, yalnızca adalet ayakta kalır. Allah’ın adaleti, en sert rüzgarları durduran dağlar gibi sağlamdır.
-
Böylece biz de sel gibi fışkıran sularla göğün kapılarını açtık.
“Rabbim, beni, anamı, babamı, iman etmiş olarak evime, gemime girenleri, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları koruma kalkanına al, bağışla. İnkâr ile isyan ile, baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri kısıtlayan, suikastler tertipleyen, Allah yolunu ve Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zâlimlerin, müşriklerin de yalnızca helâklerini artır!” : Nuh 28
- Ve yeryüzünü pınarlarla fışkırttık, Böylece sular kararlaştırıldığı ölçüye/yüksekliğe kadar buluştu ve yükseldi./böylece sular buluştu ve kararlaştırılan ölçüde yükseldi.
Yukarıdan gelen sağanak yağmur, yer altı kaynaklarından fışkıran sularla birleşerek ülkeyi sular altında bırakan büyük bir Tufan’a neden oldu.
“Buyruğumuz gelip tandır kaynamağa başladığı zaman, Biz dedik ki: “Her cinsten birer çift ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanlar hariç aileni ve iman edenleri ona yükle.” Zaten onunla birlikte çok az kimse iman etmişti.” : Hud 40
“Biz ona:
“Gözlerimizin önünde, gözetimimiz altında, vahyimiz uyarınca gemileri inşa et” diye vahyettik. Nihayet, gemilerin yapımı bitirilip, planımızın icra vakti geldiğinde, bütün kaynaklardan fışkıran sularla, yeryüzünde sular yükselirken, tan yeri ağardığı sırada; buhar kazanları çalıştırılıp istim yükselmeye başlayınca, biz Nûh’a:
“Her türden erkekli dişili birer çifti, içlerinden, daha önce, aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki aileni, ümmetini gemilere al. Baskı zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyenler, hakkı tanımayanlar konusunda bana başvurma. Onlar kesinlikle boğulacaklar.” diye vahyettik.” : Muminun 27
- Fakat Biz onu geniş kalaslardan yapılmış ve hurma lifi ile kalafatlanmış bir Gemi üzerinde taşıdık:
- Gözlerimizin ve ilgimizin altında süzülüyor: küçümsemeyle reddedilen birine bir ödül!
Her zaman olduğu gibi, Allah’ın merhameti, mümin kullarını kurtarırken gazabını da, azabını da geride bırakır. O’nun rahmeti, en zor anlarda bile, bir nefes kadar yakındır. Dünya sırtını dönse, hor görse de, Allah elini uzatır, dışlanmışlara, reddedilmişlere yardım eder. Onlar, toprağın derinlerine atılan bir tohum gibi, bir gün en güzel meyveleri verir.
Zaman gelir, dünya kimseyi göremez, hakikatin üstünü örtmeye çalışır. Ama Allah, işte o unuttuğu, horladığı kişileri öyle bir ödüllendirir ki, dağlar kadar ağır gelir o lütuf. Allah da her çağda mazlumun, kimsesizin yanında durur. Mükafat, en sonunda hep onların olur.
- Ve Biz bunu bir âyet olarak her zaman/tüm zamanlar için bıraktık: O halde öğüt alacak kimse var mı? / Ve Biz bunu ebedi bir ayet olarak bıraktık: Öğüt alacak kimse yok mu?
“Fakat biz Nûh’u ve gemilerdekileri kurtardık. Bunu âlemlere, insanlara ibret ve uyarı haline getirdik.” : Ankebut 15
“Nuh kavmini de, Nûh’u yalanlayarak bütün peygamberleri inkâr ettikleri zaman tûfanda boğduk. Onların başına gelenleri, insanlar için bir ibret, bir uyarı haline getirdik. İnkâr ile, isyan ile, baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, hakka riâyet etmeyen zâlimlere can yakıp inleten müthiş bir azap hazırladık.” : Furkan 37
“Bunlarda kesinlikle, Allah’ın kudretine, ilmine, hikmet sahibi olduğuna işaretler, insanlar için ibretler vardır. Onların çoğu iman edecek değildi.” : Şuara 121
Ayrıca benzer şekilde, Lut’un kurtarılması, düzlük bir alanda olan Sodom ve Gomora’nın yok edilmesi, anlayacak olanlar için bırakılan bir İşaret olarak anılır:
“Andolsun biz, ilimle ve tecrübeyle gelişmeye devam eden aklını faydalı kullanabilen toplumlar için ikazlar, birçok sosyal konunun çözümü için işaretler bıraktık.” : Ankebut 35
“Can yakıp, inleten müthiş azaptan korkanlar için orada kalıntılar, ibretler, uyarı işareti bıraktık.” : Zariyat 37
- Ama ne korkunçdu Azabım ve Uyarım?/ Ama Cezam ve Uyarım ne kadar korkunçtu?
Allah’ın rahmeti her zaman dillerde, gönüllerde anılır; çünkü O’nun lütfu, her şeyin önündedir, dünyayı aydınlatan bir güneş gibidir. Ama bir de karanlık vardır bu hayatın içinde; şer dediğimiz, kötülük denen o karanlık. Ve insan bazen bu karanlığı unutur, Allah’ın lütfunu ve uyarısını bile bile reddeder, gözlerini kapar. İşte o zaman, karşısına çıkan cezanın ağırlığını küçümsememeli.
Tıpkı doğada büyük bir fırtına koparken, aldırışsız duranın başına gelecek felaket gibi, Allah’ın uyarılarını duymazdan gelen de sonunda bu korkunç cezayla yüzleşir. İnsan, toprağın ve rüzgarın sesine kulak vermezse, doğa intikamını alır. Aynı şekilde, Allah’ın lütfunu hiçe sayan da bir gün bu cezayla sarsılır; kaçacak bir yer bulamaz. Allah’ın rahmeti büyük, ama uyarısı da göz ardı edilecek bir şey değildir.
- Andolsun Biz Kur’an’ı anlaşılması ve öğüt alınması için kolaylaştırdık, peki öğüt alacak kimse yok mu?
Kur’an, insanın iç dünyasının en yüce felsefesini özetler, ama onun getirdiği basit davranış yönergeleri öyle sade, öyle anlaşılırdır ki, her insanın kavrayabileceği şekildedir. Bu da Allah’ın lütfunun en büyük nişanıdır, değil mi? Böylesine açık bir öğüdü duymayıp, ders almayan insanın ne mazereti olabilir ki?
Kur’an, her bir insanın nasibi kadar okuyup anlaması gereken bir kitaptır. Bu kitabı okumak, yalnızca seçilmiş bir zümrenin tekelinde değildir, asla olamaz. Her Müslümanın hakkıdır Kur’an’ı anlamak ve yaşamak. Kelimeleri anlamadan tekrarlamak, Kur’an’ın özünden uzaklaşmaktır. Onu sanki sadece okumak yetermiş gibi düşünmek, Kur’an’ın gerçek mesajını reddetmekle eş değerdir. Anlamadan, düşünmeden, sırf ses olsun diye Kur’an’ı okumak, hem kötü niyetin göstergesidir hem de apaçık bir sapmadır, şirktir.
Kuran’ın dili ne kadar sade ama derindir; Her kelimesi, her ayeti, insanın ruhuna işleyip onu doğruluğa yöneltir. Bu kitabı anlamadan okumak, bir dağın eteğinde durup zirvesini hiç görmemek gibidir. Kur’an’ın zirvesine çıkmak, düşünmek ve anlamakla mümkündür.
“Onlar hâlâ Kur’ân üzerinde gerektiği gibi düşünüp kendilerine neler kazandırabileceğini hesap edemiyecekler mi? Yoksa akıllarında, kalplerinde üstüste kilitler var da, düşünmekten yoksun oldukları için mi Kur’ân’a iman edip uygulamıyorlar?” : Muhammed 24
“Bu, sana indirdiğimiz Kur’ân, hayrı öğreten, insanlara faydalı mübarek bir kitaptır. Akıl ve vicdan sahipleri âyetlerini ciddi ciddi düşünüp, kendilerine neler kazandırabileceğini hesap etsinler, öğüt alsınlar diye indirdik.” :Sad 29
- Ad kavmi de Hakikati/Hakkı yalanladılar; benim azabım ve ikazım ne kadar şiddetliydi?
- Çünkü biz onların üzerine hiddetli bir felaket gününde şiddetli bir rüzgar gönderdik.
“Bundan dolayı, biz de, onlara, dünya hayatında, rezillik, rüsvaylık cezasını tattırmak için, helâk edilecekleri o uğursuz günlerde, dondurucu bir rüzgâr estirdik. Elbette âhiret, ebedî yurt azâbı daha rüsvay edicidir. Onlara yardım da edilmeyecek.” : Fussilet 16
- İnsanları sanki yerden parçalanmış hurma kökleri gibi yoluyordu.
- Evet, azabım ve uyarım ne kadar korkunç idi!
Günahın tanımı Kur’an’da tekrar tekrar önümüze konur, her defasında bizi uyarır. Günah, Allah’ın koyduğu sınırlardan sapmak, O’nun emirlerini hiçe saymaktır. Ama cezası da apaçık ortadadır. Yollarını kaybedenler, kendilerine gelen uyarılara kulaklarını tıkayanlar, güçlerine, istikrarlarına güvenip doğru yoldan saparlar. Bu güven, aslında onların en büyük yanılgısıdır.
Tıpkı sert kayaların, nehrin akışını durduracağını sananların yanılgısı gibi… Nehir, bir gün o kayaları aşar, yerle bir eder. Günahkârlar da güçlerine dayanarak uyarıları reddettiklerinde, bu inat ve ihmalkârlık cezanın büyümesine yol açar. Onlar farkında olmadan kendi sonlarını hazırlarlar. Kur’an’da bu tekrar, bir nehirin sürekli kayaları dövmesi gibi, günahkârların akıbetini hatırlatır. Ama ne kadar tekrar edilirse edilsin, onlar aldırmaz, hep aynı yolda yürürler.
Günahkârlar güçlerine körü körüne bağlanır. Ama her inat, sonunda büyük bir yıkımla biter. Allah’ın uyarılarını hiçe sayanlar, bu sert kayalar gibi, eninde sonunda kırılır, parçalanır. Uyarıları dinlemeyenlerin üzerine gelen ceza, kaçınılmazdır.
- Andolsun Biz Kur’an’ı anlaşılması ve öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde öğüt alacak kimse yok mu?
- Semud da uyarıcılarını reddetmişti.
- Çünkü dediler ki: “Ya! Adama bak! İçimizden bir Yalnız! Biz böyle birine mi uyacağız? O zaman gerçekten aklımızı şaşırmış ve delirmiş oluruz!”
Semud kavminin psikolojisi, Kur’an’da derin bir uyarı ve ibret olarak önümüzde durur. Onlar, Allah’ın gönderdiği vahyi küçümsediler, hafife aldılar. Kendi akıllarına ve güçlerine öylesine güveniyorlardı ki, vahyin getirdiği hakikate sırtlarını döndüler. Bu psikoloji, insanın sığ düşüncesiyle, vahyin derin akıl sağlığı ve hakikat arasındaki keskin zıtlığı gözler önüne serer.
Semud halkı, vahyi basit bir hikaye, sıradan bir öğüt olarak gördü. Oysa vahiy, insanın ruhunu aydınlatan, onu gerçek anlamda özgürleştiren bir ışık. Vahyin içinde gerçek hümanizm, derin bir sosyal değer ve insanın özüne inen bir hakikat vardır. Ama Semud, tıpkı diğer inatçı toplumlar gibi, bu gerçeği görmedi, anlamadı. Güçleriyle, binalarıyla, servetleriyle övündüler, vahyin sunduğu manevi zenginliği küçümsediler.
İnsan, Allah’ın gücünü ya da kendisine sunulan büyük hakikati görmezden gelir. Ama nehir taşar, toprak yarılır, hakikat kendini bir gün gösterir. Semud halkı da, işte bu inatları yüzünden yıkıma sürüklendi. Vahyi sığ düşüncelerle küçümsemek, aslında aklın en büyük yanılgısıdır. Vahyin sunduğu sosyal denge, adalet ve insanlık, onların gözünde bir hiçti. Ama Allah’ın iradesi, her zaman en sonunda galip gelir; Semud’un başına gelen de buydu.
Vahiy, sığ düşüncelere meydan okuyan, derin bir hakikattir. Semud’un akıbeti, bunu anlamayan toplumların kaçınılmaz sonunu hatırlatır.
“Semûd kavmine de hak yolu göstermiştik. Hak yolda, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yolda yaşamak, faaliyet göstermek varken, onu bırakıp dalâleti, sapıklığı, körlüğü tercih ettiler. Onları, işledikleri ameller, yüklenmeye devam ettikleri günahlar sebebiyle alçaltıcı bir ceza olan yıldırım çarptı.” : Fussilet 17
- “Mesaj, aramızdaki bütün insanlardan ona mı indirildi? Hayır, o bir yalancıdır, küstahtır!”
Bakınız : Şuara 141-158
- Ah! yalancının kim olduğunu, küstahın kim olduğunu yakında anlayacaklar!
- Biz dişi deveyi onlar için bir imtihan olarak göndereceğiz. O halde ey Salih onları izle ve sabret!
“Semud’a da kardeşleri Salih’i gönderdik: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabb’inizden açık kanıt geldi. İşte şu Allah’ın dişi devesi size bir âyettir. Onu bırakın, Allah’ın arzında yesin, ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi can yakıcı bir azâp yakalar.” dedi.” : Araf 73
Çünkü dişi deve, fakirlere karşı suyu ve otlakları tekeline almaya çalışan bencil zenginlerin arasına bir imtihan, bir sınav olarak gönderildi. O deve, aslında adaletin sembolüydü. Suyu ve otlakları eşitçe paylaşmaları gerekiyordu. Kur’an, insanlar arasındaki eşitlik kavramına öyle büyük bir değer verir ki, yeryüzünün nimetlerinin herkese adilce dağıtılmasını emreder. Herkes, nasibine düşene razı olmalı, açgözlülük yapmamalıdır.
Ama o bencil, aç gözlü zümre, kendilerine daha fazla pay almak için suyu ve otlağı fakirlerden sakladılar. Halbuki Allah, güç ve kaynakların belirli bir zümrenin tekelinde olmasına asla razı gelmez. Yeryüzü, herkese aittir; su da, toprak da Allah’ın mülküdür. Kur’an’ın mesajı, bu nimetlerin insanlar arasında eşitçe paylaştırılmasıdır. Güç, kudret yalnızca birilerinin değil, herkesin hakkıdır.
Kur’an zulme, haksızlığa karşı durur. Dişi deve, işte bu haksızlıkla yüzleşmenin sembolüdür. Ama zenginler, bu ilahi uyarıyı dinlemediler; suyu, otlağı kendilerine ayırmaya devam ettiler. Sonunda başlarına gelen yıkım, Allah’ın adaletinin tecellisiydi. Çünkü Kur’an’ın öğrettiği gibi, güç ve kaynaklar paylaşıldıkça bereketlenir, zenginleşir; zümrelerin tekeline girdikçe ise yok olup gider.
- Ve onlara suyun aralarında paylaştırılacağını söyle: Her birinin içme hakkı, uygun sırayla öne sürülerek.
Sırası gelen suyu içsin, kimse kimsenin hakkına göz koymasın isteniyor.
“Sâlih:
“İşte mûcize dişi devedir. Onun su içme hakkı vardır. Belirli günlerde sizin de su içme hakkınız vardır.” dedi.
“Ona kötü niyetle el sürmeyin. Yoksa büyük bir günün azâbı sizin işinizi bitirir.”” : Şuara 155-156
Hepsinin zamanı gelince suya erişimi olacaktı. Kimsenin tekeli olmayacaktı. Ve kesinlikle kapılar fakirlere ve onların hayvanlarına karşı kapatılmayacaktı.
“O, yeryüzünde, üstten ağır baskılı, oturaklı, derin temellere dayalı dağlar yerleştirdi. Yeryüzünü bereketli hale getirdi.
Orada, isteyenler, rızık arayanlar için, rızıkları dört devirde, dört mevsim içinde, belli bir seviyede, dengeli, eşit bir şekilde takdir edip, planlayıp düzene koydu.” : Fussilet 10
“Allah lütufta bulunarak, servette, bir kısmınızı diğerlerine üstün kıldı. Lütfa lâyık görülerek üstün kılınanlar, sahip oldukları rızık ve servetten meşrû şekilde sahip oldukları, üzerlerinde meşrû hakları ve otoriteleri, kendileriyle düzgün insanî münasebetleri olan köle, cariye ve hizmetkârlara ve işyerlerinde çalışan sözleşmeli işçilerine kâfi miktarda vermiyorlar. Verseler, o rızkın kullanımında eşit hâle gelecekler. Eşit şekilde kullanmaları söz konusu iken, bile bile Allah’ın ihsan ettiği nimeti inkâr mı ediyorlar? Nankörlük mü ediyorlar?” : Nahl 71
Allah yeryüzünün kaynaklarının ihtiyacı olanlar arasında paylaştırılmasını istiyor.
“Allah’ın zahmet çektirmeden, fethedilen köylerin, kasabaların, memleketlerin halkından alıp, ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Rasulullah’ın tasarrufuna verdiği ganimetler, Allah, peygamber, yakınları, yetimler, dullar, kimsesizler, çevresi, çaresi olmayan yoksullar, göçmenler ve yolda kalan muhtaç yolcular içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet, bir güç kuvvet, bir servet olmaz. Rasulullah’ın size tevdi ettiği sorumlulukları benimseyin, size ne verirse, ne kadar verirse, razı olarak alın, size vermediği şeyi istemekten sakının, ilahi ilmin-hikmetin gereği yasakladığı şeyden, onların savunuculuğunu, sözcülüğünü yapmaktan aklınızı kullanarak vazgeçin. Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Allah, emirlerine muhalefet ve kendisine karşı isyan suçunuza denk, sizi adâletle cezalandırma gücüne sahiptir.” : Haşr 7
Peki buna karşın mal ve servet sahipleri ne yapıyor?
- Ama arkadaşlarına seslendiler ve o eline bir kılıç aldı ve onu boğazladı.
Sahipsiz buldukları deveyi küstahça boğazladılar.
- Ah! Cezam ve Uyarım ne kadar korkunç idi!
- Çünkü biz onların üzerine bir tek Güçlü Sarsıntı/Üfürtü/şiddetli rüzgar gönderdik de sığır güdenlerin kurumuş samanı gibi oldular.
“Bunun üzerine şiddetli bir gürleme halinde âni bir sarsıntı onların işini bitirdi. Sabahleyin yurtlarında yere çarpılarak çakılıp kalanlar oldular.” : Araf 78
“Olacak olan, şiddetli bir gürleme halinde âni tek bir darbeden ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuza ihzarlı getirilirler.” : Yasin 53
- Andolsun biz Kur’an’ı anlaşılması ve öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde öğüt alacak kimse yok mu?
- Lût kavmi onun uyarısını yalanladı.
- Onların üzerine taş yağmurlu şiddetli bir kasırga/hortum gönderdik: Lût’un ev halkı hariç, onları sabah erkenden kurtardık.
“O’nun sizi, kara tarafında yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut üstünüzde taş yağdıran bir kasırga estirmeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinizi savunan bir hâmi, bir koruyan da bulamazsınız.” : Isra 68
“Onlardan her birini, günahları sebebiyle cezalandırdık. Bir kısmının üzerine görevli, taş savuran rüzgârlar estirdik. Bir kısımın işini şiddetli bir gürleme halinde âni bir darbe bitirdi. Bir kısmını yerin dibine batırdık. Bir kısmını da boğduk. Allah onlara zulmetmiş olmadı. Fakat onlar birbirlerine zulmetmeyi, baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engellemeyi, kendilerine yazık etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi.” : Ankebut 40
“Yahut gökte olanın, üzerinize taş yağdıran görevli bir kasırga çıkarmayacağından emin misiniz? Sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan uyarıcının nasıl olduğunu öğreneceksiniz.” : Mülk 17
- Bizden bir rahmet/lütuf olarak: şükredenleri işte böyle mükâfatlandırırız.
Allah’a şükretmek Kuran’ın ifadesiyle Allah’ın kanununa uymak, O’nun iradesini yapmak, salih amelde bulunmak, bütün nimetleri O’nun hizmetinde kullanmaktır.
- Ve Lut onları azabımızla uyardı, fakat uyarı konusunda ihtilafa düştüler.
“Kavmi, izdiham halinde koşarak Lût’un yanına geldi. Bunlar, daha önce o çirkin fiili işleyenlerdi. Lût:
“Ey kavmim, ümmetim içinde evliliğe hazır dolu genç kızlarım var. Onlarla evlenin. Onlar sizin için helâl, daha temiz. Allah’ın emirlerine muhalefetten, azâbından kendinizi koruyun. Misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin. İçinizde, aklı başında, sözü dinlenen bir adam yok mu?” dedi.
Onlar:
“Senin ümmetinin kızlarında bizim gözümüzün olmadığını biliyorsun. Şüphesiz sen bizim ne istediğimizi de biliyorsun.” dediler.”: Hud 78-79
- Ve hatta misafirlerini ondan kapmak istediler de Biz onların gözlerini kör ettik. İşittiler: “Şimdi tadın Gazabımı ve Uyarımı.”
Lût, uzun zamandır halkına kötülüklerinden uzaklaşmaları için nasihatler ediyordu. Ancak felaketleri, iki melek genç ve yakışıklı adamlar kılığına bürünerek Lût’un yanına geldiğinde başladı. Şehrin tüm adamları büyük bir gürültüyle toplandı, Lût’un evine saldırdılar ve bu iki yabancıyı zorla almaya kalktılar. Lût onları durdurmak için elinden geleni yaptı, fakat gücü yetmedi. Cezalarının ilk işareti, gözlerinin kararması oldu. Ertesi sabah olmadan önce, Sodom ve Gomora üzerlerine yağan kükürt sağanağıyla yerle bir oldu. Lût ve ona inanan ailesi ise bu felaketten kurtuldu.
- Ertesi sabah, onları ebedî bir azap yakalayıverdi:
- “Öyleyse Gazabımı ve Uyarımı/Tehdidimi tadın.”
- Andolsun biz Kur’an’ı anlaşılması ve öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde öğüt alacak kimse yok mu?
- Firavun halkına da daha önceden Allah’tan uyarıcılar gelmişti
Bu surede kötülüğün cezalandırılmasıyla anılan son kavim Eski Mısırlılardır. Mısırlılara defalarca işaretler gönderildi. Bilim ve sanat alanında ileri gitmiş, yetenekli bir toplumdular. Ancak tarihten öğrenebilirlerdi ki, en yüce erdemler yok olduğunda, ulusların çöküşü kaçınılmaz olur.
Musa, onların arasında büyüdü ve Allah’ın mesajını iletmekle görevlendirildi. Fakat Mısırlılar kibirliydi; Allah’ın yarattıklarına zulmettiler, aşağılayıcı ibadetlere yöneldiler, Hakikati küçümsediler. Sonunda, kibirli liderleri ve ona bağlı zümreleri Kızıldeniz’de boğularak yok edilme cezasına çarptırıldılar.
Bakınız : Yunus 75-90.
- İnsanlar bütün âyetlerimizi yalanladılar; fakat Biz onları, iradesini yerine getirmeye kadir olan güçlü bir Zât’tan gelen bir azapla yakaladık.
- Ey Kureyş, senin kâfirlerin onlardan daha mı hayırlı? Yoksa Kutsal Kitaplarda dokunulmazlığınız mı var?
Mısırlılar bütün güçleri ve bilimleri ile günahlarının cezasına karşı koyamadıkları halde, Ahmak Kureyş’e şu sorulur: Allah’ın Hakikatine karşı bir güç denemesine girdiğinizde ne yapabilirsiniz ki?
- Yoksa “Birlikte hareket edersek/edenler kendimizi savunabiliriz” mi diyorlar?
Sayılarınıza güvenirlerse, Bedir Savaşı’nda olduğu gibi, fitne geldiğinde onlar sadece kırık bir saz/düdük olacaktır.
Birleşip güçlü olacaklarını sanmaları bir şeye fayda vermeyecek.
- Yakında kalabalıkları uçup gidecek ve sırtlarını/arkalarını gösterecekler.
- Hayır, kıyamet saati, onlara vaat edilmiş olan zamandır. Ve o saat, çok elemli ve çok acı olacaktır.
Zalimlerin bu dünyadaki hesapları, çoğu zaman bekledikleri gibi sonuçlanmaz. Hakikatin peşinden gitmeyenler, eninde sonunda yanlış yolda olduklarını anlarlar. Asıl yerlerini, gerçek değerlerin yeniden inşa edildiği o vakitte bulurlar.
Kıyamet saati ise kaçınılmaz bir son, herkesin yüzleşeceği bir yazgıdır.
- Muhakkak günah işleyenler, akılları dalmış ve deli olanlardır.
- Yüzleri üstü ateşte sürüklenecekleri gün, “Cehennemin dokunuşunu tadın!”’ı duyacaklar.
Yüz, Kişiliğin simgesidir. Tüm Kişilikleri, Istırap Ateşinin ortasında altüst edilecek, alçaltılacak, aşağılanacaktır.
- Muhakkak ki Biz her şeyi bir ölçü ve oran içinde yarattık.
Allah’ın yaratması asla tesadüf değildir. Her şey bir düzenin, bir ölçünün ve ahengin içindedir, kanuna ve orantıya göre gider Evrenin her zerresi, belirlenmiş bir vakit, bir yer ve bir sebebe bağlı olarak işler.
Kader, düzen, takdir, ahenk demektir; hayatın ve kâinatın yasasıdır. Allah’ın yarattığı her şey, O’nun sonsuz hikmetiyle şekillenir. Hiçbir şey rastgele değil, bilinen, görülen ya da görünmeyen bir sebebe dayanır.
“Allah, sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan kayıtları siler, yürürlükten kaldırır, yok da eder; kanunlarına uygun olanları da yazıldığı gibi bırakır, değiştirmez de. Ana kitap, sicil, ana bilgi işlem merkezi onun katındadır.” : Rad 39
Kader Allah’ın her şeyi bir hesaba, bilgiye, ölçüye göre yaratmasıdır. Zamanı bile o yaratmıştır. Allah zamansızdır.
- Ve Bizim Emrimiz, göz açıp kapanıncaya kadar gibi gerçekleşen ancak tek bir fiildir.
Allah’ın lütfu ve rahmeti devreye girmedikçe, O’nun planının dışında hiçbir şey vuku bulmaz. İnsan, her sözüyle, her eylemiyle, her düşüncesiyle bu ilahi yasaya bağlıdır ve her hareketinin eksiksiz sonuçlarını yaşar. Bu, Allah’ın koyduğu düzenin bir parçasıdır.
Allah’ın emrinde Tasarlamak, Söz, Eylem ve Sonuç tek bir bütündür. O’nun “Ol” (kun) demesiyle, başka hiçbir varlık, hiçbir güç müdahale edemez, her şey sadece O’nun iradesine boyun eğer.
Kendi güçlerine kibirle güvenen zalim insanlar ise Allah’ın iradesine bir an dahi karşı duramazlar; çünkü O’nun hükmü kesindir ve kaçınılmazdır.
- Ve geçmişte çok kez sizin gibi çeteleri yok ettik: O halde öğüt alacak kimse var mı?
- Yaptıkları her şey Amel Kitaplarında yazılıdır:
Mesele şu ki, insanların yaptığı hiçbir şey, ne iyi ne de kötü, yok olup gitmez. Her eylem, her söz, ardında kaçınılmaz bir sonuçlar zinciri bırakır. Bu zincirin halkaları birbirine bağlıdır ve her adım, bir sonrakini doğurur. Ancak bu zincirden kurtuluşun tek yolu, Allah’ın rahmetinin devreye girmesiyle mümkündür. İnsan, kendi iradesiyle tövbe edip, içten bir çabayla Allah’a yöneldiğinde kurtuluş elde edilir.
- Küçük büyük her şey kayıt altındadır.
- Salihlere gelince, onlar Cennetler/Bahçeler ve Irmaklar ortasındadırlar,
“Cennete girin. Siz ve eşleriniz en iyi şekilde ağırlanacaksınız.” : Zuhruf 70
- Bir Hakikat Meclisinde, Her Şeye Gücü Yeten/Kadir bir Egemenin/Yücenin Huzurunda.
Hakikat Meclisi, bizim ve arkadaşlarımızın bir araya geldiği o kutsal buluşma. Burada, Gerçekliğin derinlerine inip, yanılsamaların ve yarı gerçeklerin dağılmasını izleriz. Her sohbet, hakikate bir adım daha yaklaşmanın coşkusunu taşır. Bu mecliste, her söylenen sözle, zihinlerdeki sis kalkar ve gerçeğin berraklığına varmanın huzurunu hep birlikte yaşarız.
Qamar, or the Moon.
In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
-
The Hour (of Judgment) is nigh, and the moon is cleft asunder.
-
But if they see a Sign, they turn away, and say, “This is
(but) transient magic.”
- They reject (the warning) and follow their (own) lusts but
every matter has its appointed time.
- There have already come to them Recitals wherein there is
(enough) to check (them),
- Mature wisdom; –but (the preaching of) Warners profits them
not.
- Therefore, (O Prophet,) turn away from them. The Day that the
Caller will call (them) to a terrible affair,
- They will come forth, –their eyes humbled–from (their)
graves, (torpid) like locusts scattered abroad,
- Hastening, with eyes transfixed, towards the Caller! –“Hard
is this Day!”, the Unbelievers will say.
- Before them the People of Noah rejected (their apostle): They
rejected Our servant, and said, “Here is one possessed!”, and he
was driven out.
- Then he called on his Lord: “I am one overcome: Do Thou then
help (me)!”
-
So We opened the gates of heaven, with water pouring forth.
-
And We caused the earth to gush forth with springs. So the
waters met (and rose) to the extent decreed.
- But We bore him on an (Ark) made of broad planks and caulked
with palm fiber:
- She floats under Our eyes (and care): A recompense to one
who had been rejected (with scorn)!
- And We have left this as a Sign (for all time): Then is
there any that will receive admonition?
-
But how (terrible) was My Penalty and My Warning?
-
And We have indeed made the Koran easy to understand and
remember: Then is there any that will receive admonition?
- The Ad (people) (too) rejected (Truth): Then How terrible
was My Penalty and My Warning?
- For We sent against them a furious wind, on a Day of violent
Disaster,
- Plucking out men as if they were roots of palm trees torn up
(from the ground).
-
Yea, how (terrible) was My Penalty and My Warning!
-
But We have indeed made the Koran easy to understand and
remember: Then is there any that will receive admonition?
-
The Thamud (also) rejected (their) Warners.
-
For they said: “What! A man! A solitary one from among
ourselves! Shall we follow such a one? Truly should we then be
straying in mind, and mad!
- “Is it that the Message is sent to him, of all people
amongst us? Nay, he is a liar, an insolent one!”
- Ah! They will know on the morrow, which is the liar, the
insolent one!
- For We will send the she camel by way of trial for them. So
watch them. (O Salih), and possess thyself in patience!
- And tell them that the water is to be divided between them:
Each one’s right to drink being brought forward (by suitable
turns).
- But they called to their companion, and he took a sword in
hand, and hamstrung (her).
-
Ah! How (terrible) was My Penalty and My Warning!
-
For We sent against them a single Mighty Blast, and they
became like the dry stubble used by one who pens cattle.
- And We have indeed made the Koran easy to understand and
remember; then is there any that will receive admonition?
-
The People of Lut rejected (his) Warning.
-
We sent against them a violent tornado with showers of
stones, (which destroyed them), except Lut’s household: them We
delivered by early Dawn, —
-
As a Grace from Us: Thus do We reward those who give thanks.
-
And (Lut) did warn them of Our Punishment, but they disputed
about the Warning.
- And they even sought to snatch away his guests from him, but
We blinded their eyes. (They heard:) “Now taste ye My Wrath and
My Warning.”
-
Early on the morrow an abiding Punishment seized them:
-
“So taste ye My Wrath and My Warning.”
-
And We have indeed made the Koran easy to understand and
remember: Then is there any that will receive admonition?
- To the People of Pharaoh, too, aforetime, came Warners (from
Allah).
- The (people) rejected all Our Signs; but We seized them with
such Penalty (as comes) from One Exalted in Power, able to carry
out His Will.
- Are your Unbelievers, (O Quraish), better than they? Or have
ye an immunity in the Sacred Books?
-
Or do they say: “We acting together can defend ourselves”?
-
Soon will their multitude be put to flight, and they will
show their backs.
- Nay, the Hour (of Judgment) is the time promised them (for
their full recompense): And that Hour will be most grievous and
most bitter.
-
Truly those in sin are the ones straying in mind, and mad.
-
The Day they will be dragged through the Fire on their
faces, (they will hear:) “Taste ye the touch of Hell!”
- Verily, all things have we created in proportion and
measure.
- And Our Command is but a single (Act), –Like the twinkling
of an eye.
- And (oft) in the past, have We destroyed gangs like unto
you: Then is there any that will receive admonition?
-
All that they do is noted in (their) Books (of Deeds):
-
Every matter, small and great, is on record.
-
As to the Righteous, they will be in the midst of Gardens
and Rivers,
- In an Assembly of Truth, in the Presence of a Sovereign
Omnipotent.