Kalem Suresi 68-2
(Kalem)
SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA
- İnsanların yazdığı Kaleme ve Kayıtlarına/Yazdıklarına andolsun ki,
İnsan için hayat ve oluşta Kalem ve yazdıkları önemli bir rol oynar. İlk vahiyde, “Oku” deniyordu; bir uyanış çağrısı, bir bilgelik yolculuğunun başlangıcıydı bu. Ardından gelen ikinci surede ise, “Yaz” emri yer alır. Bu iki fiil, insanın yaratıcı gücünün ve potansiyelinin anahtarıdır. İnsanın kendini bulması, okuması ve ardından öğrendiklerini yazıya dökmesiyle mümkündür. Bilmeden, öğrenmeden yazı yazılmaz; tebliğ, öğretmek, aydınlatmak mümkün olmaz.
Okumak, insana dünyanın sırlarını açan kapıdır. Yazmak ise o sırları gelecek nesillere taşımanın aracıdır. Akıl ve bilgiyle, insan kendini cehaletin, karanlığın pençesinden kurtarır; hayatın her adımında doğru seçimler yapar. Rabbimizin bize verdiği nimetlere nankörlük etmemenin yolu, bu iki gücü; okumayı ve yazmayı, doğru bir şekilde kullanmaktan geçer. Kalemin aydınlığı, insanı ileriye taşır. İnsanın ahlakını yüceltir, düşünceyi berraklaştırır, toplumu aydınlatır. Okuma ve yazma, hayatı anlamanın ve insan olmanın vazgeçilmez öğeleridir.
- Rabbinin lütfundan dolayı deli veya mecnun değilsin.
İnsanlar, kendi ölçülerine, kalıplarına uymayan herkese kolayca “deli” damgası vururlar. Oysa delilik dedikleri, çoğu zaman anlamadıkları ya da korktukları şeydir. Eski zamanlarda, batıl inançların peşinde koşanlar deliliği, şeytani bir varlığın insanı ele geçirmesi olarak yorumlarlardı. Luka İncili’nde geçen bir örnekte, cinlerin musallat olduğu bir adam, İsa tarafından iyileştirildikten sonra “giyinmiş ve aklı başında” olarak betimlenir. “Bunun üzerine halk olup biteni görmeye çıktı. İsa’nın yanına geldikleri zaman, cinlerden kurtulan adamı giyinmiş ve aklı başına gelmiş olarak İsa’nın ayakları dibinde oturmuş buldular ve korktular.” (Luka, 8:35).
Ama Rabb’in duyarsız kaldığını sanmak büyük bir yanılgıdır. Yeryüzünden yükselen vicdan haykırışlarına, samimi arayışlara, Rabb’in kapıları her zaman açıktır. Muhammed’in Hira Dağı’ndaki yalnız manevi yolculuğu, o içten arayışı cevapsız kalmadı. O, Allah’a sığındı ve Rabb’i de O’na karşılığını verdi. Allah’ın planı, Muhammed’i kimsesizlikten çekip çıkardı. Öksüz kalmış olan bu yüce yürek, insanlık için bir ışık, adalet ve iyilik yolunda bir çetin cevher oldu. Allah’a yönelen hiç kimse yalnız bırakılmaz, çaresiz kalmaz. Allah’ın kudreti, O’na içtenlikle yönelenin yardımına her daim koşar.
- Hayır, şüphesiz senin için şaşmaz bir mükâfat vardır:
Resûlullah (s.a.v.), halkın gözünde “delilik” iftirasına uğramış gibi görünse de, aklını yitirmek şöyle dursun, aslında büyük bir manevi itibara ve içsel bir zenginliğe kavuşmuştu. Bu, dünyanın geçici mükafatlarına benzemezdi. Varlığının derinliklerine yerleşen bu lutuf, onu hiçbir şartta sarsılmayacak bir güce ulaştırdı. Onu ne keder, ne iftira, ne de zulmün zehirli okları yıkabilirdi. O’nun doğası ve karakteri, tüm bu yıkıcı güçlerin çok ötesindeydi.
Bu ödül, dünya zenginliğiyle kıyaslanamazdı. Bu yol, mal mülk peşinde koşulan bir yol değildi; insanlardan bir karşılık beklemek için seçilmiş bir yol hiç değildi. İnsanı sömürmek, haksız kazanç elde etmek ya da çıkar peşinde koşmak bu yolda yer bulamazdı. Muhammed’in (s.a.v.) davası, insanlık için saf bir iyilik hareketiydi, sadece Allah’a hizmet etmek için çıkılan, karşılık beklenmeden yürünecek bir yoldu. Yoksulların, mazlumların, hakkı çiğnenmişlerin yolunu aydınlatan bir yoldan başka ne olabilirdi ki?
- Ve sen, yüksek bir ahlâk ölçütü üzerinde duransın.
Bu yolun gerektirdiği karakter çok saf ve sağlam olmalıydı. Üstün bir ahlak ve vicdan insanlığa örnek olmalıydı.
- Yakında göreceksin, ve onlar görecekler,
Mustafa’nın doğası, onu çağının insanlarından farklı kılar, onu sıradan bir insan olmaktan çıkarıp üzerine yükseltir. Ancak o, bu yükseklikle kibirlenmeden, onların akıllarına ve olayların mantığına seslenir. Gerçekte, akıl ve mantık dışı olanlar Muhammed’e karşı çıkanlar değil miydi? Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in sonlarını hatırlayın. Onların inatçılığı, kibri, Allah’ın elçisine karşı duruşları, onları nereye götürdü?
Dünya tarihi bu soruya çoktan yanıtını verdi. Hem kendi zamanlarının insanlarına hem de tüm çağlara ders niteliğinde bir cevap… Elçiyi takip edenlerse, zulme ve baskıya rağmen yollarından dönmediler. Onlar, adaletin, hakkın ve iyiliğin peşinde yürüdüler ve sonunda galip gelenler oldular. Çünkü zaman, sadece bir devrin değil, tüm çağların tanığıdır. Allah’ın mesajı ve ona inananların zaferi, tarihin her sayfasında parıldamaya devam eder.
-
Hanginiz deliliğe tutulmuş.
-
Doğrusu Rabbin, insanlar arasında Kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri daha iyi bilir.
İnsanlar çoğu zaman kendi yanlış yargı ve idrak standartlarını kurarlar. Oysa doğru ölçü, yalnızca Allah’ın ölçüsüdür. Çünkü O’nun bilgisi sınırsızdır, her şeyi kapsar; gözlerimizin gördüğü açık olanın ötesinde, gizli niyetleri de okur. O, yalnızca şimdiyi değil, eylemlerin geçmişten gelen köklerini ve gelecekte nasıl filizleneceğini de bilir. İnsan aklı, olayların sadece bir kısmını görebilir, ancak Allah’ın bilgisi her şeyin derinliğine, tarihine ve sonucuna vakıftır. Doğru olan, insanın kendince yarattığı standartlarda değil, O’nun koyduğu ölçülerde saklıdır.
- O halde hakikati yalanlayanlara kulak asma.
Allah’ın hakikatine düşman olanlar, kendilerini kandırmaya meyillidir. Fakat ne kadar gözlerini kapamaya çalışsalar da, çoğu zaman içlerinde, gerçeğin bir kıvılcımı da olsa yanar. Sonra hakikatle uzlaşmaya çalışırlar ve uygunsuz buldukları öğretilerin, onların isteklerine göre şekillenmesini isterler. Bu noktada, iş bir karşılıklı övgü alışverişine dönüşür.
İki dünyanın da en iyisini elde etme arzusu, bu kolay yol, aramızdaki en dürüst olanlar için bile tehlikeli bir ayartma olabilir. Eğer iradelerini Tanrı’nın iradesine boyun eğdiren doğrularla birlikte yürümek istiyorsak, bu ayartmaya karşı her daim tetikte olmalıyız. Ebu Cehil, Peygamber’e imkansız tavizler teklif ediyor, onu yoldan çıkarmaya çalışıyordu.
Ancak Muhammed’e, çıkar ve menfaat peşinde koşanların tuzağına düşmemesi, onlara yanaşmaması emrediliyordu. O, Allah’ın yolunda dimdik durarak, hiçbir tavize kapı aralamadan, doğruluğun izinde yürüdü.
- Onların arzuları, senin yumuşak/uysal/yağcı/bükülür olmandır: Ki onlar da öyle olsunlar.
Düzenin parçası değil, düzenin kendisini yok edecekti.
- Alçak adamların tipine aldırma,-yeminleriyle hazır olan,
Tefeci bezirganlar, haram lokma peşinde koşanlar, mal ve mülke tapanlar… Bunlar, insanlığın en karanlık köşelerinde birikmiş nefret dolu niteliklerdir. Bu vasıfların her biri, Velid bin Mugire gibi, tek bir kişide toplandığında, o insanı tarifsiz bir şekilde rezil hale getirir. Ancak, bu niteliklere sahip olanlar hiç de nadir değildir. Peygamberimize iftira atanların başını çeken ve Bedir Savaşı’ndan sonra kötü bir sonla ölen El Mugire, işte böyle bir adamdı.
Küçük ya da büyük her fırsatta yemin edenler, çoğu zaman yalancılardır. Onların adi sözüne güven olmaz. Çünkü gerçek, dürüst bir insanın sözü, altın değerinde bir senet gibidir. Söze ihtiyacı yoktur; onun her hali, her hareketi, zaten hakikatin bir yansımasıdır. Ama Velid gibi hırsın ve hilenin peşinde koşanlar, her an bir yalanla kendilerini aklamaya çalışırlar; tıpkı bu dünyada köhneleşen bir ruh gibi. Ne bir vaatleri vardır, ne de bir güvenilirlikleri.
-
Alaycı/Gammaz/Saldırgan/Günahkar/Zorba, iftiralarla dolaşan,
-
Alışkanlık olarak iyiyi engelleyen, haddi aşan sınırların ötesinde, günahın derinliklerinde,
-
Şiddetli ve zalim,- tüm bunlarla birlikte, aşağılık,-
Kendini aldatanların ötesinde, insanın en aşağılık tiplerinden bir başkası daha vardır. Bu tipler, doğruluk, dürüstlük, samimiyet gibi değerlerden bihaberdir. Herkesle dost geçinir, her davaya sadakat yemini etmeye dünden hazırdır. Ama aynı anda arkadan iftira atar, gıybet eder; en temiz, en saf insanların arasına bile fitne tohumları serper.
Bu tipin gözünde kötülük, iyiliktir; iyilikse, kötülük. Kendi kötü yollarında yürümekle yetinmez, başkalarının doğruyu bulmasını da engeller. Ne zaman onu durdurmaya, dizginlemeye kalksanız, hemen şiddetle karşılık verir. Hiç hakkı olmadığı halde, her fırsatta ilişki kurar, güç veya ideoloji iddiasında bulunur, ve kendini seve seve reddedecek çevrelerde bile kendine yer bulmaya çalışır. Servetine aşıktır, emrindeki insanların onu takip etmesiyle gurur duyar. Din ise onun gözünde yalnızca bir batıl inanç, eski bir oyun gibidir.
Bu tip insanlar, servetlerine ve güçlerine yaslanıp kendilerini yüceltirken, Allah’ın gözünde çoktan bir günahkâr olarak damgalanmışlardır. Ve ne kadar büyük görünürse görünsün, o şişkin ego bir gün çökecektir.
- Çünkü onun malı ve sayısız oğlu vardır.
- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, “Eskilerin masalları” diye haykırır!
Allah’ın bizi çağırdığı ayetleri/işaretleri her yerdedir – tabiatta, kalbimizde ve ruhumuzda… Vahiy’de her ayet bir İşarettir, çünkü sembolik olarak söylediğinden çok daha fazlasını temsil eder.
“Onlardan sana kulak verenler, Kur’ân’ı dinleyenler de var. Fakat Kur’ân’ı anlamalarına engel olmak için kafalarına, kalplerine örtüler koyarız, kulaklarına ağırlık veririz. Onlar, Allah’ın birliğini, kudretini anlatan bütün âyetleri, bütün mûcizeleri görseler bile yine ona inanmayacaklar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman/inanç, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, küfre saplananlar:
“- Bu kesinlikle öncekilerin masalları” derler.” : Enam 25
-
Yakında canavarın burnuna damgayı vuracağız!
-
Sabahleyin bahçenin meyvelerini toplamaya karar verdiklerinde, bahçe sahiplerini imtihan ettiğimiz gibi onları da deniyoruz.
Her çağda sorulan o büyük soru, “Zalimler niye serpilip gelişir?” Cevabı öyle basit değil ama derinlikli:
(1) İnsana bahşedilen irade ile kendi seçimini yapma özgürlüğüne,
(2) Ahlaki sorumluluğunu taşıma yükümlülüğüne,
(3) Kendi iradesini Allah’ın iradesine göre ayarlama ihtiyacına,
(4) Allah’ın sabrına, O’nun yaratılışa verdiği geniş fırsatlara,
(5) O’nun rahmetine ve
(6) Son çare olarak gelen, ani veya keyfi bir eylemin aksine, uzun süren, tövbe fırsatlarıyla dolu manevi cezanın doğasına işaret edilebilir.
İnsanın açgözlülüğü, bencilliği, gafleti, suçları başkasına yıkma eğilimi, o olağanüstü Bahçenin İnsanları Benzetmesi’nde tasvir edilir. Bu zaaflar bir bir göz önüne serilir. Ama Allah’ın rahmeti öyle geniştir ki, en büyük günahların, en sert cezaların ardından bile, eğer tövbe sahihse, Allah’a tam bir teslimiyet varsa, kaybedilen bahçeden daha güzelini bekleme ümidi her daim vardır. Fakat, eğer irade aynı bencillikle inat eder, tövbe uzaksa, ahiretteki azap, dünyadaki küçük musibetlerle kıyaslanamayacak kadar büyüktür.
Zalimlerin dünyada geçici bir süre güç bulması, Allah’ın onlara tanıdığı sürelidir. Ama unutulmamalıdır ki, bu süre, sadece tövbe ile kurtuluşa açılan bir kapıdır.
- Oysa Allah’ı hiç hesaba katmıyorlardı/Allah’ın dileği hakkında hiç çekinceleri yoktu.
Her zaman hatırlanması gereken bir şey var: Tüm planlarımız, Allah’ın İradesi ve Planına ne kadar uyuyor, işte başarı dediğin şey buna bağlıdır. O’nun evrensel İradesi, tüm işlerin üstündedir, her adımın sonucunu belirler. Ama ne kadar aptalca olsa da, kimi insanlar gizli kapaklı planlar yaparlar. Yoksulları haklarından mahrum etmek için sinsice tuzak kurarlar. Ama gün gelir, kurdukları o tuzakta kendileri kapana kısılırlar. Başkalarının yolunu kesmeye çalışırken, kendi yollarını tıkarlar, hayal kırıklıkları onları da bulur.
Böyle insanlar servetin ve nüfuzun pençesine düşer. Açgözlüdürler, doymazlar, hep daha fazlasını isterler. Yoksulu, ihtiyaç sahibini görmezden gelirler. Tok açın halinden anlamaz, derler ya hani, işte tam da bu insanlardır. Dünyayı kendi çıkarlarıyla ölçer, insanlık namına ne varsa yıkar geçerler. Oysa Allah’ın İradesi onlara da bir gün elbet varacak, ve o zaman, kimse kaçamayacak adaletin hükmünden.
- Sonra bahçeye Rabbinden bir ziyaret/bir dolaşıcı/bir salgın geldi, onlar uykudayken her tarafı silip süpürdü/sararıp soldurdu.
Mal ve mülk yalandır. Bunlar nimet olarak verildiğinde emanet olarak verilir. Bu emanette yoksulların ve muhtaçların hakkı vardır. Ki bu dünyada hiç bir şeyin garantisi yoktur ve ölüm gelip çattığında kefeninizin cebi de yoktur.
- Böylece bahçe, sabaha karşı, sanki meyveleri toplanmış karanlık ve ıssız bir yer gibi oldu.
Bir kıran ve afetle bahçe mahvolmuştu.
-
Sabah olurken birbirlerine seslendiler:
-
“Meyveleri toplayacaksan, sabahleyin erkenden tarlanıza gidin.”
Kendi bencil rüyalarındaydılar: çok erken giderek fakirlerin paylarını ellerinden alabileceklerini düşündüler.
- Böylece, gizlice alçak sesle konuşarak ayrıldılar. Aralarında fısıldaşıyorlardı:
- “Bu gün bahçeye bir tek muhtaç kimse bile giremesin.”
Hile yapmak istediler ama aldattıklarıyla yüzleşecek cesaretleri yoktu ve daha kimse ayağa kalkmadan sahaya çıkarak, çiğnedikleri haklardan habersiz olduklarını dünyaya göstermek istiyorlardı.
Fakirin mülkte her zaman bir hakkı vardır. Bu hakkı sabah erkenden bahçeye giderek fakirin ellerinden alabileceklerini zannettiler, ama açgözlülükleri cezalandırıldı, böylece kendileri için daha büyük bir kayba yol açtı.
-
Ve sabahı haksız/zalim bir kararlılıkla açtılar.
-
Fakat bahçeyi gördüklerinde: “Andolsun, biz yolumuzu kaybettik” dediler.
Bahçeye adım attıklarında, gördükleri manzara onları şaşkına çevirdi. Tanınmaz hale gelmişti her yer; o açgözlülükle kurdukları hayaller, bir anda yerle bir oldu. Kendi cennet bahçeleri sandıkları yerden, sanki bambaşka bir dünyaya düşmüşlerdi. Zengin bir hasat bekledikleri yerde, harap olmuş bir vahşi doğa vardı sadece. Uzun uzun düşündüler, ama akıllarına ilk gelen şey başkaları değil, yalnızca kendi kayıpları oldu. Emekleri boşa gitmiş, sermayeleri erimişti. Oysa başkalarını meyvelerden uzak tutmak için türlü oyunlar kurmuşlardı. Şimdi ise, o büyük kayıp onların kendi kayıplarıydı.
- “Gerçekten de emeğimizin meyvelerinden dışlandık!”
“Doğrusu mahrum bırakıldık biz.” : Vakia 67
- İçlerinden daha adil/insaflı biri, diğerlerinden daha haklı olarak: “Ben size, Allah’ı niçin tesbih etmeyelim/ hesaba katın?” demedim mi?” dedi.
Bu mutlak olarak doğru bir adam değildi, ama suçluluğun da dereceleri vardır. Bu kişi diğerlerini uyarmıştı, ama yine de onların haksız tasarılarına katılmıştı.
- Dediler ki: “Rabbimiz ne yücedir! Biz gerçekten zulmettik!”
Genelde zenginlik ve güçle şımaran insanlar krizlere neden olurlar. Onlar yaptıklarıyla dünyayı cehenneme çevirirler.
30. Sonra sitem ederek/suçlama içinde birbirlerine karşı döndüler.
Açgözlülük veya adaletsizlik cezalandırıldığında insanlar suçu başkalarına atmaya hazırdır. İnsanların hakkına tecavüzle Allah’ın iradesine meydan okumuşlardı. Hiçbiri sorumluluktan uzak değildi.
- Dediler ki: “Vay bize! Biz gerçekten aşırı gittik!
- “Belki Rabbimiz bize bundan daha hayırlı bahçe verir; çünkü biz tövbe içinde O’na yöneliriz.”
Tövbe doğruysa/haksa, umut vardır. Çünkü Allah, çoğu zaman en büyük kötülükleri bile bizim iyiliğimize döndürür. Ama tövbe içten değilse, sadece diğer günahlara ikiyüzlülüğü eklemiş olursunuz.
Kıssa, bahçenin, Allah’ı unutturacak kadar nimetlere boğulmuş, kendi bahtiyarlıklarına kapılıp kibirlenen bencil insanları anlatır. Bu insanlar, yalnızca Allah’a karşı değil, hemcinslerine de düşüncesiz ve zalim davranmışlardı. Fakir fukaraya hak tanımadan, erkenden kalkıp bahçenin nimetlerini kendi ceplerine doldurmayı planladılar.
Ama bahçeye vardıklarında bir fırtınanın her şeyi yerle bir ettiğini gördüler. Zengin bir hasat hayal edenlerin gözlerinde, sadece yıkıntılar kaldı. Öfkeyle birbirlerini suçladılar, ama sadece içtenlikle tövbe edenler Allah’ın merhametini bulabilir. “Daha iyi bahçe” dedikleri belki de aynı bahçeydi, çünkü Allah dilerse, o harap bahçe bir mevsim sonra yeniden bereketle dolabilir.
- Bu hayatta Azap/Ceza böyledir; ama ahiretteki Azap/Ceza daha büyüktür, bir bilselerdi!
Bu dünyada, gafletin, bencilliğin, kibrin ve günahın cezası, insanın hiç beklemediği bir anda, ansızın gelir. Ne zaman geleceği bilinmez, ama geldiğinde sert olur. O an insanı yakalayıverir, zira dünya adaletini beklemez. Ama insan içtenlikle tövbe ederse, Allah’ın rahmet kapıları her zaman açıktır. Rahmetin genişliği her zaman bir umut ışığıdır.
Şimdi düşünün, bu dünyada aldığımız ceza bile insanı böylesine bunaltıyor, nefesini kesiyor. Peki ya ahirette? Orada cezanın bir sonu yok, tövbe vakti de geçmiş olur. Sonsuz azap karşısında insan ne yapar? O vakit geriye bir tek pişmanlık kalır, ama iş işten geçmiş olur.
- Doğrusu/Aslında/Gerçekte takva sahiplerine, Rablerinin Katında Nimetler cennetleri vardır.
Maneviyatla ifade edilen tüm zevk sembolleri, Allah’ın huzuruna sevk edilerek ruhaniyet kazanır. Cennet bir neşedir, fakat bu manevi cennetin asıl sevinci Allah’a yakınlık duygusudur.
- O halde Ehl-i Müminlere Günah Ehline davrandığımız gibi mi davranacağız?
Allah’ı reddeden manevi küstahlık, belki de insanın işleyebileceği en büyük günahlardan biridir. Killi bir toprağın suyu nasıl emmediğini bilirsiniz, işte bu küstahlık da Allah’ın rahmetine kendini kapatır, su geçirmez bir hale getirir. İnsanoğlu kendi iradesini, kendi kurallarını kurar. Ama nasıl olur da Allah’ın iradesi ve hükmüyle boy ölçüşebilir? Bu kibrin sonu nereye varır?
Bazıları, tıpkı eski zamanlardaki kafirler veya müşrikler gibi, kendi idollerini yaratırlar. Bu idoller bazen altın bir heykel değil de güç olur, para olur, konum olur. Allah’ın lütfu olarak verilmiş nimetleri alır, onları taparcasına yüceltirler. Eğer bu lütuflar, Allah’a rakip hale gelmişse, insanın bu fetişleri sorgulaması gerekir. Yoksa, en büyük ihaneti işlediğini fark edemeden kendi sonuna yürür.
- Sizin sorununuz ne? Nasıl yargılıyorsunuz/değerlendiriyorsunuz/hüküm veriyorsunuz?
- Ya da öğrendiğiniz/okuduğunuz/ders gördüğünüz bir kitabınız mı var-
“Yoksa onlara özel yürüyerek çıkılan merdiven var da çıkıp dinliyorlar mı?” : Tur 38
- Seçimini yaptığınız her şeye onun aracılığıyla rahatça sahip olacağınızı yazan?
Salih ameller işleyen, ömrünü iyiliğe adamış insanlarla, kötülüğe saplanmış, yanlış yollara gitmiş olanların aynı sonu paylaşması ne akla, ne de adalete sığar. Bu, Allah’ın adaletine aykırıdır. Her şeyin bir ölçüsü, bir karşılığı vardır; iyilikle kötülük aynı kefede olamaz.
Bu dünyada bile, insan her şeye hükmedemez. Özgürlüğü sınırlıdır, kendi gücünün yetmediği, hükmünün geçmediği nice şeyler vardır. Peki, bu sınırlı dünyada bile istediğine ulaşamayan insan, sonsuz bir adaletin, mutlak bir hakikatin hüküm sürdüğü yerde nasıl olur da aynı sonucu bekler? Allah’ın adaleti kusursuzdur. Orada her şey yerini bulur, kimsenin hakkı yenmez.
- Yoksa, istediğiniz/dilediğiniz her şeye sahip olacağınız şartıyla, Kıyamet Günü’ne kadar ulaşan Bizimle yeminli andlaşmalarınız mı var?
Evet, belli bir kavmin ya da grubun Allah tarafından özel yetenekleri, kabiliyetleri sebebiyle seçilmiş olması mümkündür. Onlar, Allah’ın gerçeğini savunmak ve o gerçeği insanlara tebliğ etmek için yola çıkarlar. Ama bu, onların Allah’ın kanununa, planına sıkı sıkıya bağlı kalmalarına bağlıdır. Bu yüce görev, kibirle, küstahlıkla ya da bencillikle taşınamaz.
Ne zaman ki bu insanlar kendilerini üstün görmeye başlar, o vakit Allah’ın lütfu ellerinden kayar gider. Kibir ve bencillik, onların o özel konumlarını alır götürür. Çünkü Allah, kendi yolundan sapanı, ne kadar yetenekli olursa olsun, hesapsız bırakmaz. O büyük sorumluluğu taşıyabilen, adalet ve tevazuyla yürüyebilenlerdir Allah’ın gerçek elçileri.
- Sor onlardan, hangisi buna kefil olur!
- Yoksa Allah katında bazı “Ortakları” mı var? O halde eğer doğru sözlülerse, “ortaklarını” getirsinler!
Böyle bir doktrin, Allah’ın tevhid kavramına aykırıdır. Allah’a ortak koşmak şiktir ve Allah’ın hiç sevmediği ve lanetlediği bir eylemdir.
- Baldırın açılacağı/can boğaza geleceği ve secdeye çağrıldıkları gün, ama isteseler de güç yetiremezler,-
Bu an, insanların kıyamet gününden önce ölümün keskin gerçeğiyle yüz yüze geldikleri andır. İşte o zaman, göz kamaştırıcı Hakikat tam olarak ortaya çıktığında, insanlar sözle değil, gerçeklerin mantığıyla inanca çağırılacaklardır: Seçme hürriyetine sahip olduklarında inancı kasten reddetmiş olan kâfirler için reddettikleri izzet onların yolunda Kıyamet gününde engel olarak duracaktır.
- Gözleri yere indirilecek/eğilecek, – onları rezillik/utanç/aşağılık kaplayacak; daha önce iyi durumdayken derin bir sevgi ve saygı ile tapınmak için secdeye çağrıldıklarını ve reddettiklerini gördüler.
Geçmiş anıları, şimdiki konumlarıyla birleştiğinde/bütünleştiğinde, onları derin bir dehşet ve aşağılama duygusuyla dolduracaktır.
- O halde bu Mesajı inkar edenler ile Beni baş başa bırak: Biz onları idrak etmedikleri yönlerden derece derece cezalandıracağız.
Bazen kötüler, bu dünyada serpilir, gelişir. İnsanoğlu bunu gördüğünde sabırsızlanır, isyan eder. Ama bilmez ki, o serpilip gelişme, belki de Allah’ın onlara verdiği mühletin, cezanın bir parçasıdır. Allah, bazen kötülere nimet üstüne nimet vererek, onları büsbütün azgınlaştırır. Günahları gözlerinde güzel görünür, doğru sandıkları yanlışlara daha da dalarlar. O küçük akıllarıyla her şeyi kendilerinin bildiğini sanırlar, daha da küstahlaşırlar.
Ve bir gün, o büyük gün geldiğinde, ansızın yakalanırlar. Hazırlıksız, suçüstü… Küfre boğulmuş, isyan bayrağını çekmişken Allah’ın gazabı tepelerine iner. İşte o vakit, her şey sona erer. Ne dünyadaki zenginlikleri, ne güçleri, ne de kibirleri onları kurtarabilir.
“Ama ayetlerimizi yalanlamaya kalkışan kimselere gelince, onları farkına varmayacakları şekilde yavaş yavaş, basamak basamak, kahrolacakları sonuca yaklaştıracağız.” : 7-182
- Onlara uzun bir mühlet vereceğim: Planım gerçekten güçlüdür/etkilidir.
Allah’ın planı sağlam ince düşünülmüş bir plan, kesinlikle şaşmayan bir hesaptır.
- Yoksa onlardan bir mükâfat mı istiyorsun da onlar bir borç yükü altında eziliyorlar?
Salih adam tebliği veya oluşturduğu örnek için hiçbir ödül veya karşılık istemez. Takdir aramasına bile gerek yoktur.
“Ey Resulüm! Yoksa Sen onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, bu haksız borçtan dolayı ağır bir yük altında eziliyorlarmış gibi davranıp kaçıyorlar?” : 52:40
- Yoksa Gayb kendi ellerinde mi de onu yazabiliyorlar?
Gayb kesinlikle onların bilgisi ve kontrolünde değildir. Her şeyi Bilen’in gönderdiği ilham sözlerine kulak verilmelidir.
“Yoksa görülmeyen bilgi kaynağı kendilerinin yanındadır da, oradan mı yazıp tespit ediyorlar.” : Tur 41
- O halde Rabbinin emrini sabırla bekle, ve Balık’ın Arkadaşı Yunus gibi olma, acı içinde bağırdığında/yakardığında.
Yunus Peygamber’e, zalim bir şehir olan Ninova halkına tebliğ etmesi emredildi. Ama o, büyük bir düşmanlık ve zulümle karşılaştı. Kalbindeki isyanla, düşmanlarından kaçtı ve bir tekneye bindi. O tekneyle dalgaların arasında kayboldu. Derken, bir fırtına koptu, deniz çırpındı, gemi sallandı. Ve sonunda Yunus, denize atıldı. O an, büyük bir balık ya da balina geldi, Yunus’u yuttu. Karanlık, derin bir hapishaneye kapandı, ama bu hapishane yaşayan bir hapishaneydi.
O karanlık yerde Yunus tövbe etti. İçtenlikle Rabbine yalvardı, affedilmeyi diledi. Allah da onun tövbesini kabul etti. Ama bu yalnızca Yunus’un hikayesi değildi. Aynı zamanda Ninova halkı da bu tövbeye ortak oldu. Onlar da günahlarından döndüler, Rabbine yöneldiler. Ve Allah, hem Yunus’u hem de Ninova halkını bağışladı.
İşte Allah’ın rahmeti böyle büyüktür, bağışlayıcılığı böyle geniştir. Sabır ve teslimiyet, insanın her durumda Allah’ın iradesine boyun eğmesiyle mümkündür. Yunus’un bu hikayesi, sabrın, tövbenin ve Allah’a tam bir teslimiyetin çifte alegorisidir. Allah’ın hükmüne sevinçle teslim olanlar, en büyük belalardan bile kurtuluşa ererler.
21:87-88
37:139-148
- Rabbinden bir lütuf/Rabbinin rahmeti kendisine ulaşmasaydı, gerçekten utanç içinde çıplak kıyıya atılmıştı.
Biz onu hasta, halsiz bir halde, bir açık alana çıkardık. Üzerine, bal kabağı cinsinden geniş yapraklı, gölge yapacak bir bitki yetiştirdik.: Saffat 145-146
- Böylece Rabbi onu seçti ve salihler topluluğundan/yararlı kişilerden yaptı.
Yunus, Allah’ın Lütfu ve Rahmeti sayesinde Ninova halkına peygamber olarak seçilmişti. Ama işte insanoğlu, zaaflarla doludur; Yunus da sabırsızlık etti, sebat etmedi. Kendi korkularıyla, zayıflıklarıyla baş edemediği anlar oldu. O an geldiğinde, kaçmayı seçti. Ama bu kaçış, onu cezasından kurtarmadı. Denizin karanlıklarında, dev bir balığın karnında, yalnızlığın en koyu yerinde tövbe etti. Hakiki ve samimi tövbesiyle, Allah’ın rahmetini ve iyiliğini yeniden tanıdı. O nur, yavaş yavaş içine döndü, hem maddi hem manevi sıkıntılarından kurtulup yeniden aydınlığa çıktı.
Adillerin ve salihlerin kardeşliğinde, en yüksek konumdaki kişiden en sıradan insana kadar herkes için ruhsal ilerleme yolu vardır. Bilgisi ve deneyimi ne kadar farklı olursa olsun, doğruluk, samimiyet ve dürüstlük bu büyük kardeşliği birbirine bağlar. Herkesin o nurdan bir payı vardır; kimi çoktan almış, kimi daha yeni yola çıkmıştır. Ama Allah’ın rahmetinde, herkes için bir yer mutlaka bulunur.
“ALLAH’a ve elçisine uyanlar, ALLAH’ın kendilerine iyilikte bulunduğu peygamberler, doğrulayıcılar, şehitler ve salihler ile beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.” : Nisa 69
- Ve inkar edenler, Mesaj’ı işittikleri zaman, neredeyse gözleriyle seni çeldireceklerdi/devireceklerdi/tökezleteceklerdi; ve derler ki: “Şüphesiz o delirdi/çıldırdı/cinlendi!”
İyi bir insan sarsılmaz bir şekilde doğru yolda yürümeye devam eder.
Allah’ın Mesajı haktır, kalıcıdır ve tüm Yaratılışa bir Mesajdır.
- Ama/Oysaki o, tüm dünyalara/alemlere bir Mesajdan/Öğütten/Hatırlatmadan başka bir şey değildir.
Qalam, or the Pen, or Nun (an abbreviated letter)
In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
1. . By the Pen and by the (Record) which (men) write, —
2. Thou art not by the grace of thy Lord, mad or possessed.
3. Nay, verily for thee is a Reward unfailing:
4. And thou (standest) on an exalted standard of character.
5. Soon thou wilt see, and they will see,
6. Which of you is afflicted with madness.
7. Verily it is thy Lord that knowest best, which (among men)
hath strayed from His Path: And He knoweth best those who
receive (True) Guidance.
8. So hearken not to those who deny (the Truth).
9. Their desire is that thou shouldst be pliant: So would they
be pliant.
10. Heed not the type of despicable man, –ready with oaths,
11. A slanderer, going about with calumnies,
12. (Habitually) hindering (all) good, transgressing beyond
bounds, deep in sin,
13. Violent (and cruel), –with all that, baseborn, —
14. Because he possesses wealth and (numerous) sons.
15. When to him are rehearsed Our Signs, “Tales of the
Ancients”, He cries!
16.. Soon shall We brand (the beast) on the snout!
17. Verily We have tried them as We tried the People of the
Garden, when they resolved to gather the fruits of the (garden)
in the morning,
18. But made no reservation, (“If it be Allah’s Will”).
19. Then there came on the (garden) a visitation from thy Lord,
(which swept away) all around, while they were asleep.
20. So the (garden) became, by the morning, like a dark and
desolate spot, (whose fruit had been gathered).
21. As the morning broke, they called out, one to another, –
22. “Go ye to your tilth (betimes) in the morning, if ye would
gather the fruits.”
23. So they departed, conversing in secret low tones, (saying) –
–
24. “Let not a single indigent person break in upon you into the
(garden) this day.”
25. And they opened the morning, strong in an (unjust) resolve.
26. But when they saw the (garden), they said: “We have surly
lost our way:
27. “Indeed we are shut out (of the fruits of our labor)!”
28. Said one of them, more just (than the rest): “Did I not say
to you, `Why not glorify (Allah)?’”
29. They said: “Glory to our Lord! Verily we have been doing
wrong!”
30. Then they turned, one against another, in reproach.
31. They said: “Alas for us! We have indeed transgresses!
32. “It may be that our Lord will give us in exchange a better
(garden) than this: For we do turn to Him (in repentance)!”
33. Such is the Punishment (in this life); but greater is the
Punishment in the Hereafter, –if only they knew!
34. Verily, for the Righteous, are Gardens of Delight, in the
Presence of their Lord.
35. Shall we then treat the People of the Faith like the People
of Sin?
36. What is the matter with you? How judge ye?
37. Or have ye a Book through which ye learn–
38. That ye shall have, through it whatever ye choose?
39. Or have ye Covenants with Us on oath, reaching to the Day of
Judgment, (providing) that ye shall have whatever ye demand?
40. Ask thou of them, which of them will stand surety for that!
41. Or have they some “Partners” (in Godhead)? Then let them
produce their “partners”, if they are truthful!
42. The Day that the Shin shall be laid bare, and they shall be
summoned to bow in adoration, but they shall not be able, —
43. Their eyes will be cast down, –ignominy will cover them;
seeing that they had been summoned aforetime to bow in
adoration, while they were whole, (and had refused).
44. Then leave Me alone with such as reject this Message: By
degrees shall We punish them from directions they perceive not.
45. A (long) respite will I grant them: Truly powerful is My
Plan.
46. Or is it that thou dost ask them for a reward, so that they
are burdened with a load of debt? —
47. Or that the Unseen is in their hands, so that they can write
it down?
48. So wait with patience for the Command of thy Lord, and be
not like the Companion of the Fish, –when he cried out in
agony.
49. Had not Grace from His Lord reached him, he would indeed
have been cast off on the naked shore, in disgrace.
50. Thus did his Lord choose him and make him of the company of
the Righteous.
51. And the Unbelievers would almost trip thee up with their
eyes when they hear the Message; and they say: “Surely he is
possessed!”
52. But it is nothing less than a Message to all the worlds.
