Furkan Suresi 25-42
(The Criterion, Ölçüt, Kriter, Doğruyu Yanlıştan Ayıran, Doğruyu Yanlıştan Ayıran Bir Ölçü, Aydınlık ile Karanlığı Birbirinden Ayıran )
SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA
- Bütün mahlûkat/yaratıklar için bir ibret/uyarıcı olsun diye kuluna Kriteri indiren Allah ne yücedir;
Ey iman edenler! Allah’a karşı takvalı/duyarlı olursanız size furkan, doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği verir; sizden günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir. : Enfal 29
Allah’ın yarattıklarıyla kurduğu bağda, tüm mahlûkatına gösterdiği büyük ihsan öne çıkar. O’nun iradesi, yalnızca uçsuz bucaksız evren ve insan kitaplarında değil, insan dilinde dile getirdiği bir kitapla da karşımıza çıkar. Bu kitap, herkesin faydalanabileceği buyruklar ve öğütler sunar.
Furkan, insanın doğru ile yanlışı seçmesini sağlayan belirgin bir pusuladır. Buradaki Furkan ifadesi, hakikatle yanılgıyı birbirinden ayıran, ışıkla özdeşleşmiş olan Kur’an’a işaret eder. Allah’ın nuru ile salih olanla günah arasında net bir ayrım yapabiliriz; Kur’an, doğruyu ve yanlışı belirlemek için güvenilir bir ölçüttür.
Allah, Kur’an’ı göndererek nimetini tam anlamıyla sunmuştur. Bu kitabı, hükmünün geçerli olduğu bir rehber olarak tüm insanlığa vermiş, takip etmeyi kullarına farz kılmıştır.
Aklı insana bahşeden Allah, onu gerektiği gibi kullanmasını istemiştir. İnsanın fıtratına doğal bir yöneliş koymuş, müjdeleyici ve uyarıcı elçiler göndermiş ve doğru ile yanlışı ayırt edebilsin diye Furkan olan Kur’an’ı indirmiştir.
Allah, sorumluluk bilinciyle hareket eden kullarına destek vereceğini, onlara Furkan; hakla batılı, iyiyle kötüyü ayırt edecek güç ve bilinci bahşedeceğini vaat eder.
Kur’an, âlemlere uyarıcı olarak gelmiştir; Furkan, yani hak ile batıl arasında net bir ölçü olarak indirilmiştir. Kendisine saygı ve sorumluluk bilinciyle yaklaşan kulları için, onlara doğru ile yanlış arasındaki farkı sezecek bir ayrım yeteneği vereceğini müjdelemiştir.
- Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O, çocuk edinmemiştir ve O’nun mülkünde ortağı da yoktur: O, her şeyi yaratan ve ölçü ile ayarlayandır.
“Takdir” kelimesi, kökü “kader” olan ve ölçüye bağlamak anlamına gelen bir kavramdır. Bu, tabiat kanunları ve değişmez ölçüler, yani sünnetullah olarak ifade edilmiştir. Bu anlayışa göre, Ay’ın ve Güneş’in belirlenmiş ölçülerdeki devinimi, gökyüzündeki düzen, kısacası her türlü olayın akışı ve yaratılış Allah’ın takdiridir.
Allah’ın yüceliği ve her türlü yardımdan bağımsız olması, bize iradesini bildirirken gösterdiği ihsanın büyüklüğünü hissettirir.
Kur’an’a göre insana mülk ve saltanat da verilmiştir ama bu güçlerin sınırları vardır. Bu sınırlarda, mülk için “kamu ihtiyacı,” saltanat içinse “doğal ve evrensel adalet” ilkesi gözetilir. Egemenliğin tamamen insandan alınması, Kur’an’ın ruhuna aykırı olduğu gibi, bu gücün sınırsız verilmesi de Kur’an’ın özüne ters düşer.
Mülkiyette, ihtiyaçtan fazlasını paylaşmak, saltanatta ise evrensel ilkelerle sınırlı olmak esastır. Egemenliğin bütünüyle Allah’a ait olduğu, insanın ise bu egemenliği O’nun kontrolü altında kullanması gerektiği öğütlenir. Yani, insanın sahip olduğu güç, ilkelerin denetimindedir.
Kur’an, zenginin malında yoksulun hakkı olduğunu vurgular ve bu hakkın yoksula bir şekilde verilmesi gerektiğini ısrarla hatırlatır.
- Onun dışında, hiçbir şeyi yaratmaya gücü yetmeyen, ancak kendileri de yaratılan, kendilerine zarar verme veya iyilik yapma konusunda hiçbir kontrolleri olmayan; ne ölümü, ne hayatı, ne de dirilmeyi kontrol edebilen ilahlar edindiler.
Bu, Kriter tarafından öğretilen ilk büyük ayrımdır: İnsanların yanlış hayallerine karşı Gerçek Tanrı’nın sıfatını bilmek.
- Ancak kâfirler dediler ki: “Bu, onun uydurduğu bir yalandır ve ona bunda başkaları da yardım etmiştir.” Gerçekte onlar, bir fesat ve iftira ileri sürdüler.
Vahiy bir vahiy değil, düzmece; Ahiret, diriliş, hesap, salihlerin saadeti ve şerlerin azapları hayal ürünüdür ve hiçbirinin aslı yoktur diyorlardı.
- Ve derler ki: “O’nun yazdırdığı eskilerin masalları: ve sabah akşam O’nun huzurunda yazdırılır.”
Kibirlerinden gözü dönmüş bu kişiler, bu sözleri daha önce de işittiklerini söylerler; bunlar eskilerden kalma, eğlencelik masallardan ibarettir, derler. Vahyin güzelliği ve gücüne işaret edilince, bu sözlerin, okuma yazması dahi olmayan bir adamdan geldiğine dikkat çekseler de, iddia edilenin aksine ümmi vahiy kitabı bilgisi olmayan bir insan demektir.
- De ki: “Kur’an göklerde ve yerde olanın sırrını bilen tarafından indirildi: şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Verilmesi gereken cevap aslında apaçık ortadadır: Kur’an, insan gözünün göremediği, derinlerde saklı manevî bilgileri öğretir. Böylesi bir bilgi, tüm Yaradılışın Sırrını sadece Kendisi bilen Allah’tan başka hiçbir kaynaktan gelemez. İnsanın günahına, kusuruna aldırmadan onu bağışlar ve en kıymetli armağanı olan vahyini insanlığa sunar.
- Ve derler ki: “Bu, yemek yiyen, sokaklarda dolaşan ne biçim bir elçidir? Ona, kendisine öğüt verecek bir melek indirilseydi ya?
“Biz senden önce de, ancak kendilerine vahiy ile irtibat kurduğumuz, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, liyâkatli, güvenilir insanları peygamber olarak görevlendirdik. Bilmiyorsanız Allahın kutsal kitaplarda vahyettiği bilgilere vakıf olanlara sorun.
Biz peygamberleri yeyip içmeyen, beşer tabiatından uzak birer varlık haline getirmedik. Onlar bu dünyada ölümsüz, ebedî kalıcı da değiller.” : Enbiya 7-8
“Kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların buna inanmalarını sırf:
“Allah görevli Rasul olarak bir insanı mı gönderdi?” demeleri engellemiştir.
“- Yeryüzünü vatan edinerek hayatlarını sürdürebilme bilgisine, becerisine sahip olanlar melekler olsaydı, elbette onlara, gökten melek rasuller indirirdik.” de.” : Isra 94-95
Eğer elçiler meleklerden gönderilseydi, bu insanlara fayda getirmeyecekti; zira meleklerle insanların dili, halleri birbirinden uzak, Mesajı tam olarak anlamaktan mahrum kalırlardı. Meleklerin gelişi, insanların zihninde daha büyük bir karmaşa ve merak yaratır, onları gerçek anlamda aydınlatmazdı.
Meleğin yeri başkadır. İnsanlık için bir öğretmen, onların doğasını paylaşan, aralarına karışan, sevinçlerini ve kederlerini bilen, onlara yakınlık duyan bir kimse olmalıdır.
Allah, mesajını iletmek üzere elçilerini meleklerden değil, yalnızca insanların arasından seçer. Ancak bu gerçeği yalanlayanlar, kendileri gibi çarşı pazarda gezen, yiyip içen bir elçiyi kabul etmek istemezler.
- “Veya ona bir hazine verilmedi mi, yahut onun için bir keyif bahçesi mi verilmedi?” O zalimler: “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” derler.
“Biz, onların, seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, ortalık bulandırmak için Kur’ân’ı yalanlayan ve alaya alan fısıltılar yaydıklarını; isyan ile, inkâr ile baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zâlimlerin:
“Siz, büyülenerek aklı etki altına alınmış bir adama tâbi oluyorsunuz” dediklerini çok iyi biliyoruz.” : Isra 47
Fâsık müşriklerin bu sözü, kâfirlerin sözlerinden daha acıdır. Öğretmenin çılgın bir aptal olduğunu iddia ediyorlar.
- Bak, senin için ne tür benzetmeler yapıyorlar! Ama onlar sapıtmışlardır ve asla bir yol da bulamayacaklardır!
Resûlullah’a yöneltilen suçlamalar, düşmanlarının kendilerine geri döndü. Elçi hak yolundaydı ve giderek güçlendi; çünkü Allah’ın gerçeği her daim galip gelir.
Hak, doğruluk ve içtenlikle yürüyen yoldan sapıp uzaklaşanlar, yalnızca Yol’u kaybetmekle kalmadılar; aynı zamanda sapıklıklarına kapılarak Hakikat’e dönme imkanını da büsbütün yitirdiler.
Kur’an, “beşer” diyerek insan olmanın örneği olarak sunduğu Peygamber’i günümüzde öylesine erişilmez bir konuma yerleştirmişler ki, sakalından tırnağına, giysisine kadar her şeyini kutsallaştırmış, hatta bundan da öteye gitmişler.
Peygamberleri Allah’ın oğlu gibi görmek, yarı-melek bir varlık gibi düşünmek, günahsız olduklarını söylemek yanlış bir yoldur. O da bir insandı, yalnızca tebliğ görevini üstlenmişti. Bizim aramızdan çıkmış, arkadaşımız olarak bizi uyarmak için bu yola baş koymuştu.
- O, dilerse sana altlarından ırmaklar akan cennetlerden daha hayırlısını verir, Allah’ın şanı ne yücedir; ve içinde oturacağın emin saraylar da verir.
Bu ifade çoğunlukla ahiret mutluluğunun bir simgesi olarak geçer. Allah dileseydi, elçilerine bu dünyada da eksiksiz bir mutluluk ve güç verebilirdi.
Elçiler zulme uğramasalar, alaya alınmasalar, yurtlarından kovulmasalar; inançsız bir dünyada Hak bayrağını yükseltmek için bütün beden, zihin ve karakter güçlerini ortaya koymak zorunda kalmasalar; huzur ve güven içinde yaşayabilirlerdi. Ama bu, insanlığa gerçek bir ders olmazdı; mücadele eden insanlara bizzat kendi hayatlarıyla örnek olup öğretmeye geldikleri hakikat, böyle bir yoldan anlaşılmazdı.
- Hayır, onlar kıyamet saatini yalanlıyorlar: Ama biz, o saati yalanlayanlar için çılgın bir ateş hazırladık:
Kıyamet Saatini inkar etmek, Adaletin ve Gerçeğin muzaffer olma gücünü inkar etmek demektir; Kötülüğün egemenliğini savunmak demektir. Ama Gerçek’in kendisi onları cezalandıracaktır.
- Onları uzak bir yerden görünce, onun gazabını ve iniltisini işitirler.
Onlar cehennemi daha uzaktan gördüğünde, gazabı ve iniltisi duyulmaya başlar.
Açlık ve öfkeyle kudurmuş; cehennem onları çok uzaktan seçer seçmez arzuyla iç geçirir.
O ana dek tehlikenin ne denli büyük olduğunu kavrayamamışlardır. Şimdi, korku yüreklerini titretirken birbirlerine sarılıp benzerleriyle birlikte kükreyen alevlerin içine savrulurlar!
“Bedbaht olanlar, dünyada işledikleri kötülüklerden dolayı Cehennemdedirler. Onlar orada şiddetli iniltiler ve hırıltılar içindedirler.” : Hud 106
- Ve orada dar bir yere atılıp birbirlerine bağlandıkları zaman, orada hemen helâk olmak için yalvaracaklar!
Çekecekleri acı öylesine büyüktür ki, topyekûn bir yok oluş bile bu ıstıraptan daha iyidir diye düşünürler. Ama onlara böylesi bir son verilmez. Yok oluşun getireceği bir rahatlama, yaşadıkları ıstırabı dindirmeye yetmeyecektir. Defalarca son bulmayı dileyecekler; ama bu arzularına asla kavuşamayacaklardır!
- “Bugün tek bir yok oluş için yalvarma yok: Yıkım/İmha/Ölme için sık sık tekrarlayarak yalvarın!”
- De ki: “Bu mu daha hayırlı, yoksa muttakilere vaat edilen ebedî cennet mi? Onlar için bu, hem bir ödül, hem de bir varma hedefidir.
Doğru yolda olanlar için nihai mutluluk, hak edilmiş bir ödül gibi gelecektir. Onlara sunulan saadet, beklediklerinden de büyük olacaktır; çünkü doğruluğun kendisi, en büyük ödüldür.
Bu sonuca varmanın en güzel tarifi, onların en derin dileklerinin artık gerçekleşmiş olmasıdır; ulaşmak istedikleri hedefe varacaklar, Allah’ın huzurunda olacaklar. Bu, en yüce kurtuluştur.
Allah’ı tanımadan, cennet ve cehennem bilgisine, yönetimden ahlaka dek dinin tüm alanlarına yalnızca Kur’an’ın ışığı rehberlik eder.
- “Onlar için orada diledikleri her şey vardır: orada sürekli kalacaklar: Rabbinden kendisine dua edilecek bir söz/vaad.”
Onlar için orada, gönüllerinden ne geçiyorsa hepsi hazır bekliyor; sonsuza kadar o güzelliklerin içinde kalacaklar. Rablerinden kendilerine lütfedilen o söz, dualarında yankılanıyor adeta. İşte, Allah’ın vaadi bu; O’nun rahmetiyle sunacağı, söz verip vermekten geri durmayacağı bir armağan.
- Allah, onları ve Allah’tan başka taptıklarını bir araya toplayacağı gün, “Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa onlar mı yoldan saptılar?” diye soracak.
Bir Adalet Divanında olduğu gibi, yargılananlar sorgulanır.
- Derler ki: “Seni tenzih ederiz! Senden başkalarını veliler edinmemiz bize yaramaz: Ama Sen onlara ve atalarına, Kur’an’ı unutuncaya/unutacak kadar hayatta güzel şeyler ihsan ettin: Çünkü onlar değersiz ve yitik bir kavimdi.”
“Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden, kıyamet gününe kadar, kendilerine cevap veremeyecek olanlara ümit bağlayanlardan, yalvaranlardan daha cahil, hak yoldan daha uzak, kimler olabilir? Oysa ümit bağladıkları kimseler, onların yalvarmalarından bile habersizdirler.
Kıyamet günü, insanlar mahşerde toplandığı zaman, taptıkları şeyler kendilerine düşman kesilirler. Kendilerine tapıldığını inkâr ederler.” : Ahkaf 5-6
Allah’ın kulları tarafından ibadet edilen başka kulları, kendilerine ibadeti asla istemediklerini, bilakis kendileri Allah’a kulluk edip Allah’tan başkasına sığınmadıklarını ispat edeceklerdir.
Allah’ın kulları, kendilerine tapınılmasını asla istemediklerini, aksine yalnızca Allah’a yönelip O’na sığındıklarını açıkça gösterecekler. Üstelik, batıla saplananların günahlarına nankörlüğü de eklediklerini gözler önüne serecekler. Çünkü Allah onlara cömertçe bolluk bahşetmişken, onlar O’nu inkâr ettiler. Gerçekten de değersizdiler, yitip gitmişlerdi; yollarını çoktan kaybetmişlerdi.
- Allah şöyle buyurur: “Söylediklerinizde şimdi sizi yalanladılar: Artık cezanızı ne geri çevirebilirsiniz, ne de yardım alabilirsiniz. Ve sizden kim zulmederse ona elemli bir azap tattırırız.
Eğer sahte tapıcılar, Allah’a ortak koştukları kişiler tarafından kandırıldıklarını öne sürerse, o taptıkları yüzlerini onlara dönecek, bu iddiaların yalan olduğunu bir bir ortaya koyacak. Ne bir el uzanacak yardım için, ne de ceza geri çevrilecek. Oysa her şey apaçık anlatılmıştı; inkar edenlerin hepsi, pişmanlıkla Allah’a dönmeliydi.
Burada sahte tanrılar, adeta günahın kendisiyle eş tutulur; çünkü günah, Allah’a başkaldırmak, O’nun kudretine ve yarattıklarına bahşettiği iyiliğe sırt çevirmekten doğar. Günahkâr insan, davranışlarıyla Allah’a kulluktan kaçar; Allah’tan başka her şeye boyun eğer.
“Onlara:
“Hani, taptıklarınız nerede?” denir.
“Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden taptıklarınız, size yardım edebiliyorlar mı? Veya kendilerine olsun, yardımları dokunuyor mu?”
Artık o putlar ve başkalarını hak yoldan uzaklaştıran, hain düşünceler taşıyan o azgınlar, derin cehennem çukurlarına defalarca yüzüstü atılırlar.” : Şuara 92-94
- Ve senden önce gönderdiğimiz elçilerin hepsi yemek yiyen ve sokaklarda dolaşan insanlardı: Kiminizi kiminize imtihan kıldık: Sabredecek misiniz? Allah her şeyi görendir.
Allah’ın büyük planında her şeyin bir görevi, her varlığın bir amacı vardır. Kimi zenginlik içinde yüzüyorsa, fakir olan onu kıskanıp içerlememeli; belki de o zengin için servet, zorlu bir sınavdır. Diğer yanda, kimileri yokluk içindeyse, dürüst ve vicdanlı bir zengin onları küçümsememeli, yüz çevirmemelidir; çünkü onların hayatına dokunmak, iyiliğin ve kardeşliğin sınandığı bir yoldur belki de.
İnsanlarla olan her deneyim, ruhsal yolculuğumuzda bize bir şeyler katmalı, içimizde bir hayra dönüşmeli. Her şeyin içinde bir anlam, bir iyilik gizlidir. Bu ayet de bize, daha önce gönderilen peygamberlerin bizden biri gibi, çarşı pazarda dolaşan, insanlarla iç içe olan kişiler olduğunu hatırlatır; tıpkı bizim Peygamberimiz gibi.
- Kıyamet için Bizimle buluşmaktan korkmayanlar şöyle derler: “Neden bize melekler indirilmiyor veya neden Rabbimizi görmüyoruz?” Doğrusu onlar kendilerini mağrur/kibirli/haddini bilmez bir küstahlık içinde bulurlar ve onların Allah’a saygısızlıklarının/dinsizliklerinin küstahlığı güçlüdür!
“Ve söylediğinizi hatırlayın:”Ey Musa! Allah’ı apaçık görmedikçe sana asla inanmayacağız.” Fakat siz bakıp dururken bile gök gürültüsü ve ışıktan sersemlemiştiniz, sizi yıldırım çarpmıştı.” : Bakara 55
Bütün inançlarını bir kenara atıp ahirete gülüp geçen kâfirler var ya, onlar için kutsal olan hiçbir şey kalmamıştır. Kibirleri başını almış gitmiş, küstahlıkları sınır tanımaz olmuştur.
Musa’nın zamanında da İsrailoğulları Allah’ı görmek istediler. Ama baktıklarında, gök gürültüsüyle, şimşekle sarsıldılar; adeta dehşet içinde kaldılar. Allah’ın rahmeti olmasa, onların sonu ölüm olacaktı.
- Melekleri gördükleri gün, o gün günahkârlara hiçbir sevinç yoktur: Melekler derler ki: “Size büsbütün haram kılınan bir engel var!”
Gerçekliğin yeni aleminin normal hali/normali olacak olan mutluluk ve huzurun hiçbirinden zevk almalarına izin verilmeyecektir. Kendi geçmişleri, önlerinde bir engel olarak duracaktır.
- Ve onların bu hayatta yaptıkları her amele döneriz ve bu amelleri savrulan toz haline getiririz.
“Ve tabi olanlar: “Keşke bir şansımız daha olsaydı, onların bizden kurtuldukları gibi biz de onlardan uzaklaşırdık” derlerdi. İşte Allah, onlara amellerinin sonuçlarını pişmanlık olarak gösterecektir. Onlar için ateşten bir çıkış da olmayacaktır.” : Bakara 167
Bu dünyada umutlarını kurdukları, üzerine işler inşa ettikleri hayaller, sonunda rüzgârda savrulan toz gibi dağılacak; geride tek bir değeri bile kalmayacak.
O zaman, peşlerinden gidenler şöyle diyecek: “Keşke bir şansımız daha olsaydı! Onların bizden kaçtığı gibi, biz de onlardan yüz çevirseydik.” İşte Allah, o kimselere yaptıkları işlerin sonucunu büyük bir pişmanlık olarak gösterecek. Ve onlar için ateşten bir çıkış yolu da olmayacak. (Bakara 167)
Riya karışmış işlerin ve gösterişle yapılan amellerin Tanrı huzurunda bırakacağı iz, işte bu ayetin söz ettiği sonuçtan başka bir şey değil.
- Cennet ehli o gün meskenlerinde rahat edecekler ve dinlenecekleri yerlerin en güzeli onların olacak.
Allah’ın hoşnutluk cennetinde olacakları için, şerleri kapatan engel/set, salihler için olmayacaktır.
- Göğün bulutlarla yarılacağı ve meleklerin saf saf inerek indirileceği gün,-
Yeni bir dünya kurulacak, ve onu tarif edecek semboller, doğanın en güzel yanlarından alacak ilhamını. Şimdi uzak ve insansız gibi görünen gökyüzü parçalanacak. İhtişam bulutları, meleklerle, her türden ve dereceden ruhani Nurlar’la dolup taşacak. Allah’ın gerçek azameti ve iyiliği, o gün gözler önüne serilecek; insan, onu olması gerektiği gibi görecek, gerçeğin ta kendisi olarak tanıyacak.
- O gün, doğru ve hakikat olarak mülk tamamen Rahman’ındır: O, kâfirler/gerçeği yalanlayanlar için çetin bir zorluk günü olacaktır.
- O gün,Zalim, ellerini ısırarak, “Keşke Resul ile birlikte doğru bir yol tutsaydım!” der.
Hakikate ermiş ve doğru yolda olan bir insan, dünyevî bir dostunun entrikalarıyla o yoldan saptırılırsa, saptıran kişi çok daha suçludur.
- “Ah! Vay başıma! Keşke böyle birini hiç dost edinmeseydim!
- “Bana geldikten sonra Allah’ın mesajından beni saptırdı! Ah! Şeytan/Kötü Olan, insan için bir haindir!”
Kötü Olan’ın baştan çıkarıcı hileleri sadece tuzak içindir. İçlerinde sahtekarlık ve hainlik vardır. Aldatılanlar, kaçış yolu kendilerine imkansız hale getirildikten sonra yüzüstü bırakılır.
- Sonra Resul der ki: “Rabbim! Gerçekten benim kavmim bu Kur’an’ı boş bir saçmalık olarak aldı/bu Kur’an’ı devre dışı tuttular.”
Bağlarını kopardılar, Kur’an’dan uzak düştüler. Kur’an, tüm insanlık için bir bakış, inananlar için yol gösteren bir rehber, kalplere işleyen bir rahmetken, onu terk ettiler, yalnızlığa bıraktılar. Peygamberimiz ahirette, kendi toplumunun Kur’an’ı dışlayıp kenara ittiğini, öksüz bıraktığını şikâyet edecek.
Oysa onlar, İslam’ın başlattığı hayırsever reformlar kendi çıkarlarına dokunan bir avuç insan. Kur’an’ı, sanki atılacak, saçma bir şeymiş gibi gördüler. Peygamberimiz burada ümmetine ciddi bir uyarı yapıyor. Ümmetini Allah’a şikâyet ediyor, çünkü Kur’an’ı dışladılar, önemini yitirdiler, ilkelerini öğrenmekten uzaklaştılar. Kur’an’ı hayatlarına uygulamak yerine, dini Kur’an’dan değil, çevresindeki din tüccarlarından öğrenmeye kalkıştılar. Müslüman coğrafyasında Kur’an devreden çıkarılmış; ona tutunacaklarına, onu iter olmuşlar, uzaklaşmışlar.
Kur’an, dinin dayanağı olması gerekirken insanların yolunu rivayetler, zanlar, mezhep ve tarikat yorumları çizmiş. Yeni bir şirk dini yaratılmış, çıkarlarına uygun bir yol haline getirilmiş. Kendilerine “Müslüman” deseler de, bu yaptıkları İslam değil.
“Yoksa onların, Allah’ın dinde, şeriatta ruhsat vermediği şeyi, kendilerine meşrû kılacak mâbutları mı var? Eğer insanların sorumlu tutularak muhakeme edileceği, mükâfaata nâil olanla cezaya müstehak olanların ayırt edileceği ile ilgili Allah’ın koyduğu-kurduğu mühlet verilen bir düzen olmasaydı, elbette müşriklerle mabut saydıkları putlar arasında acilen yargı gerçekleştirilir, icra edilirdi. Kesinlikle inkârda, isyanda, şirkte ısrar eden, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zâlimler için, can yakıp inleten müthiş cezalar vardır.” : Şura 21
Hz. Muhammed, ömrü boyunca Allah’ın kitabından başka dayanaklara sırtını dönmüş, başka kaynakları engellemeye çalışmıştır. Kendi sözlerinin bile yazılmasına izin vermemiş, yazılanları da yaktırmıştır. Geride, tebliğ ettiği vahiyden başka bir kaynak bırakmamıştır.
Hadis yazanlar, Hz. Muhammed’in adını kullanarak iftira ediyorlar; tarih, akıl ve dine uymayan iddialarla İslam’a onarılması zor yaralar açmışlardır. Uydurulan rivayetler ve sapkın yorumlar, Hz. Muhammed’e ve Allah’a fatura edilmektedir. Allah’ın dini, Allah’ın vahyiyle eksiksiz biçimde tamamlanmış, Peygamberimizin hayatıyla en güzel şekilde yaşanmıştır. “Allah’ın Resulü şöyle buyurdu” diyerek asılsız yorumlarını insanlara dayatanlar, hiçbir ilmi temele dayanmadan Peygamberimizi ve dinimizi istismar etmektedir. Allah’ın sözünden başka hiçbir şeye itimat etmeyin.
Allah’ın saf ve halis dinini çarpıtmak, onu tanınmaz ve yaşanmaz hale getirmek, hesabı verilemeyecek kadar büyük bir günahtır. Münafıklar, müşrikler, mürailer inananları yoldan çıkarmaya çalışır. Allah ve Muhammed adıyla kandırılmayın!
Kur’an’ı dinin merkezine koymalı, Peygamber’e uymanın, ancak Kur’an’a uymakla mümkün olacağını bilmeliyiz. Böylece Peygamberimizi ve dinimizi iftiralardan arındırmalı, saf bir hale getirmeliyiz.
Bu ayet, Kur’an’da geçen, Peygamberimizin ümmetinden yegâne şikâyetidir.
“Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Hâlbuki onların bir kısmı, Allah’ın sözünü işitip kavradıktan sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.” :Bakara 75
İslam dininin öğrenileceği yer Allah’ın sözleridir, Kuran’dır.
“Neyiniz var sizin, nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa bu konuda ders aldığınız size ait bir kitap mı var ki onda keyfinize uyan her şeyi rahatça buluyorsunuz?” :Kalem 36-38
“Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, gökte ne var, yerde ne var hepsini bilir. Allah her şeyi çok iyi bilmektedir.” :Hucurat 16
“De ki: Allah’ın, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah’a haber veriyorsunuz?” :Yunus 18
“İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki, onları sana hak olarak okuyoruz. Hal böyle iken Allah’tan ve onun ayetlerinden sonra hangi hadise inanıyorlar?” :Casiye 6
“Hadis bakımından Allah’tan daha doğru kim vardır!” :Nisa 87
“Yemin olsun ki, resullerin hikâyelerinde, aklını ve gönlünü çalıştıranlar için bir ibret vardır. Bu Kuran, uydurulacak bir hadis/bir söz değildir; aksine o, önündekini tasdikleyici, her şeyi ayrıntılı kılıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve bir rahmettir.” :Yusuf 111
“Bu hadisi, Kuran’ı, yalanlayanı bana bırak; onları bilmedikleri yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.” :Kalem 44
“İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak için hadis/laf eğlencesi satın alır ve onu alay konusu edinir. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır.” :Lokman 6
“Artık bundan sonra hangi hadise/söze iman edecekler?” :Mürselat 50
Kur’an’ın diliyle ve mantığıyla çelişen pek çok hadis, dine Kur’an’ın içinde yer almayan hükümler eklemek için kullanılmıştır. Hadisleri Kur’an gibi dinin kaynağı sayanlar, Kur’an’ı bu uydurma kutsallarla açıklamaya çalışarak, onu kendi bağlamından koparmış, uzak bir noktaya savurmuşlardır.
Oysa tüm bu ayetler ve anlatılar gösteriyor ki, dinin tek kaynağı Kur’an’dır ve bunu en iyi anlatan yine Kur’an’ın kendisidir.
Kur’an’ın rehberliğinden ve hükümranlığından o kadar uzaklaşıldı ki, bu durum Peygamberimizin ahirette ümmetini şikayet etmesine; onların Kur’an’ı terk etmiş olmasından duyduğu üzüntüyü dile getirmesine konu olmuştur.
Dini meselelerde Peygamberimizin Kur’an dışında bir sözü ya da Kur’an’ın rehberliğinden ayrı bir sünneti olması düşünülemez. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizin tek yolu, Allah’ın ona vahyetmiş olduğu Kur’an yoludur.
- İşte böylece Biz, her peygambere, günahkarlar arasında bir düşman kıldık: fakat doğru yola iletecek ve yardım edecek olan Rabbin sana yeter.
Hakikate düşmanlık etmek, günahın tabiatında vardır; fakat bu düşmanlık salihlere zarar vermez, şüpheye yer bırakmaz. Allah, kendi yolunda sabırla yürüyenlere hidayetini sunacak, yardımını esirgemeyecektir. Onun rehberliği ve kudretinden daha yüce ne olabilir ki?
Kuran ile bizlere yol gösteren Allah, bizden yüreği iyilikle dolu, merhametli, adaletli ve dürüst insanlar olmamızı bekler.
Allah, Hâdi ismiyle ve sonsuz rahmetiyle bizi yalnız bırakmamış, bize vahiy ile yol göstermiştir. Zira hidayet veren, doğruya, güzele ve iyiliğe götüren en yüce kudret O’dur.
- İmanı inkar edenler derler ki: “Kur’an ona bir defada indirilse ne olur/Kur’an ona niye bir defa da indirilmiyor? Biz onunla senin kalbini kuvvetlendirelim diye böyle indirildi ve biz onu sana ağır ağır, tertip edilmiş biçimde aşama aşama okuduk.
Kur’an’ın peygamberimize vahyi bir seferde değil, parça parça, yüreğini sağlamlaştırmak için ağır ağır bir tertil ile indirildi.
“Kalbini güçlendirmek” diyorum ya, öyle büyük bir işti ki bu; bütün dünyaya İslam’ı ulaştırmak… İnsanüstü bir sabır, kararlılık ve dirayet istiyordu. Bu nitelikler de, her zorluk karşısında kademeli olarak gelen çözümlerle, adım adım pekişti.
Ayetlerin yıllara yayılan o yirmi üç yıllık yolculuğu, tamamlandığında iyi düzenlenmiş bir ruhani eğitim şeması olarak ortaya çıktı. Allah’ın buyrukları, hükümleri, emirleri ve yasakları; her biri derin hikmetlerle doluydu. Böyle peyderpey gelişiydi ki her söz, her öğüt, yüreklere işleye işleye, dinin sağlam temellere oturmasını sağladı.
- Sana hiçbir soru getirmiyorlar ki, biz sana gerçeği ve onun en güzel açıklamasını vahyetmeyelim.
İlahi bilgi, dipsiz bir okyanus gibi; ama bu okyanusa yönelen, gerçeği gönülden arayan herkes, onun işaretlerini görebilir. Yolu katetmeleri ise ağır ağır olacaktır. Sorular sormaya başladıklarında ve cevaplar bulduklarında, aradıkları gerçeği anlamaya daha bir yaklaşmış olurlar, zira kendilerine dokunan konuların izini zaten sürmüşlerdir.
Olayların doğal akışı içinde somut sorular belirdiğinde, bu sorular sadece bir anlık değil, daha geniş bir bakış açısıyla cevaplandığında, öğretinin insan zihnine işlemesi, davranışa yansıması çok daha güçlü bir ihtimal haline gelir. İşte bu, Kur’an’ın öğretilerini sunma biçimidir.
Görüyorsunuz ya, kâfirler hep Kur’an’la uyarılmıştır; o yüzden onların itirazları da hep Kur’an’a dönüktür.
Rahman: Kuran’ı öğretti. : Rahman 1-2
Allah en güzel yorumu kendisinin verdiğini söylemektedir. Allah’ın dini, insanların yazdığı tefsir kitapları olmaksızın tastamamdır.
- Cehennemde yüzleri üstü toplanacak olanlar, işte onlar, kötü bir durumda ve Doğru/Hak Yola gelince, yoldan çok sapmış olacaklardır.
Burada, sonlarında İyi ile Kötü’nün ayrımına dair söz nihayete ermiştir. İyi olanlar, “dinlenmek için en güzel yerlere” varacaklardır; öyle yerler ki, huzur ve sükûnetle dolu. Öte yandan, Kötüler “yol konusunda, en sapkın olanlardır.” Huzur bulamazlar, yolları onları bir yere götürmez; boşlukta kaybolan gölgeler misali, bir hiçliğe doğru savrulurlar.
- Bundan önce Musa’ya Kitap’ı gönderdik ve onunla birlikte kardeşi Harun’u vekil tayin ettik;
“Ailemden de, bana bir vezir tayin et.” : Taha 29
Ayet, önceki Peygamberlere nasıl davranıldığını, iyi ile kötüyü birbirinden ayırmak için verilen Ölçüye nasıl sıkı sıkıya bağlı kaldıklarını göstermek içindir.
- Ve Biz, “Ayetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin” diye emrettik. Ve o insanları tam bir helak ile mahvettik/ yok ettik.
- Ve Nuh kavmini, peygamberlerini yalanladıkları zaman, onları suda boğduk ve onları insanlar için bir ibret kıldık; ve zalimler için elemli bir azap hazırladık;
Nuh’un, Ad ve Semud’un peygamberlerinin, daha nice geçmiş çağların hakikat elçilerinin kıssaları anlatılmıştır; hepsi de, o vakitler hakikat öğreticilerine ne denli az değer verildiğini göstermek için. Ama Allah’ın gerçeğine bir şey olmaz, o sarsılmaz bir dağ gibi yerinde durur. Yok olanlar, o gerçeği körü körüne reddedenlerdir; ruhlarının çorak topraklarında kaybolup gidenlerdir.
- Ad, Semud ve Rass’ın ashabı ve aralarındaki birçok nesil gibi.
- Her biri için misaller/kıssalar ve örnekler verdik; ve her birini günahlarından dolayı yok etmek için parçaladık.
- Ve inanmayanlar muhakkak ki, üzerine şiddetli bir şer sağanağın yağdığı beldenin yanından geçmişlerdir: Onu gözleriyle görmediler mi? Ama onlar kıyametten korkmazlar.
Burada, Lut’un hikayesine ve Ölü Deniz yakınlarındaki kötülük şehirleri olan Sodom ve Gomorra’nın bir kükürtlü taş yağmuruyla yok edilmesine atıfta bulunur.
- Seni gördüklerinde, seninle alay etmekten başka bir şey yapmıyorlar: “Allah’ın elçi olarak gönderdiği bu mu?”
- “Onlara sadık kalmasaydık, bizi ilahlarımızdan neredeyse saptıracaktı!” – Azabı gördüklerinde, Yolda en çok saptıranın kim olduğunu yakında bilecekler!
“Yol” (Sabil) burada davranış veya yaşam tarzı ile neredeyse eşdeğer kulanılmıştır.
- Kendi tutkusunu veya dürtüsünü tanrısı olarak kabul eden birini görüyor musun? Onun için bir vekil olabilir misin?
Kendi tutkularına, hırslarına, arzularına tapan birine öğüt vermek, onu yola getirmek en umutsuz iştir. Başka bir derdi olsa, Öğretmen onunla tartışabilir, sözünü geçirebilir belki. Ama akıl, kör bir tutkuyla baş edemez, ne yaparsa yapsın, sesini duyuramaz.
O deli arzular dizginlenip sönmeden böyle bir adamı yola getirmenin ümidi boşunadır. Ne bir yasaya uyar ne bir öğüde kulak verir; öyle ki, kimse onun yükünü sırtlanamaz, sorumluluğunu alamaz. Hevasını kendine ilah edinene kimseden yardım gelmez, ne dosttan ne de düşmandan.
“Eğer senin talebini yerine getiremezlerse, bil ki, onlar sırf şahsî arzu ve ihtiraslarına uymaktadırlar. Allah’tan gelen bir hidayet rehberine, hak yolu aydınlatan bilgilere dayanmadan şahsî ihtiraslarına uyandan daha başına buyruk hareket ederek hak yoldan uzaklaşan, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih eden kim olabilir? Belli ki, Allah inkârı, isyanı alışkanlık haline getiren zâlim, hakka, adâlete riâyet etmeyen müşrik bir kavme hidayet, başarı nasip etmeyecek, doğru yola sevketmeyecektir!” : Kasas 50
“Şahsî arzu ve ihtiraslarını, kendisine ilâh haline getireni; hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmeyeceğini bildiği için, Allah’ın hak yoldan uzaklaşmasına, dalâleti tercihine özgürlük tanıdığı, kulaklarını duyarsız, kalbini, kafasını anlayışsız hale getirdiği, gözlerine perde çektiği, basiretini bağladığı kimseyi görmüyor musun? Allah’ın dışında kim onu doğru yola iletebilir? Hâlâ öğüt almayacak mısınız?” : Casiye 23
Hakkıyla yapılan kulluk, insanı disiplinle yoğurur. Disiplinli bir insan ne uykusuna yenik düşer ne iştahına, öfkesine, nefretine, diline ya da nefsine. Kul olmak, insan olmaktır; insan gibi, insan onuruna yakışır bir şekilde yaşamaktır.
Allah’a kulluk etmek, O’nun buyruklarıyla yaşam sürmek, insana kendi üzerinde bir kontrol bahşeder. Kendine hâkim olanı kimse çekip çeviremez, kimse onu istemediği yollara sürükleyemez.
Kur’an, nefsinin bencil arzularından sakınanların kurtuluşa ereceğini söyler.
“Kendi nefsinizi temize çıkarmayın; kimin sakındığını en iyi bilen Allah’tır.” :Necm 32
“Kendini kınayan nefse yemin olsun.” :Kıyamet 2
- Yoksa onların çoğunun işittiğini veya anladığını mı sanıyorsun? Onlar ancak sığır gibidirler; – Hayır, onlar Yol’da daha fena sapıklardır/sapkınlardır.
O, Allah’ın kendisine bahşettiği sağlıklı içgüdüleri anlamasa da, en azından O’nun koyduğu düzene uyan vahşi hayvanlardan bile beterdir. Kanunsuz adam, içgüdülerini öldürmüş, hidayete yüz çevirmiştir; boyun eğmek istemez.
Akıl, yaratılış amacına göre kullanılmayınca, Kur’an’ın diliyle, sürü içgüdüsüyle hareket eden hayvandan bile beter olunur. Yolunu şaşırmış, neyi aradığını bilmez halde dolaşır; doğruya giden yoldan sapmada hayvandan daha şaşkın, daha beter olur.
- Gözünü Rabbine çevirmedin mi?- Nasıl da uzatıyor gölgeyi! Dileseydi onu sabit kılardı! Sonra güneşi kılavuz yaparız;
“Allah, göklerin ve yeryüzünün aydınlığıdır. O’nun aydınlığı, içinde ışık bulunan kandil yuvası gibidir. O kandil, bir fanus içindedir. O fanus, inciden bir yıldız gibidir. Doğuya da batıya da ait olmayan mübarek bir ağacın yağından yakılır. Onun yağı neredeyse kendisine ateş dokunmasa bile ışık verir. Aydınlık üstüne aydınlıktır. Allah, dileyen kimseyi aydınlığına iletir. Allah, insanlara örnekler verir. Allah, her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilendir.” : Nur 35
Yapay hayatımızda ve çevremizde, Işık ve Gölge’nin en güzel gizemlerinden bazılarını göremiyoruz.
- Sonra da onu Kendimize çekeriz, -kolay aşamalarla daraltırız.
Güneş yükseldikçe gölgeler kısalır, küçülür.
Allah, Nur’dur. Gördüğümüz, görmediğimiz, somut ya da soyut her şey, O’nun nuruna bağlı birer gölgedir yalnızca. Ama her gölge de bir değildir. Cisimlere, boylarına, uzunluklarına dilediği gibi anlam verir. Gölgeler durmaz, akar, devinir; yaratılışta gördüğümüz, gönlümüzde arzuladığımız her şey gibi. Ama Allah dilerse o gölgelere bir sabitlik, bir istikrar verir, onları bu akan dünya içinde ayakta tutar.
- Ve O, sizin için geceyi bir örtü, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de bir diriliş gibi yapandır.
Gecenin gölgesi, üzerimize örtülen, bizi sarıp sarmalayan, bizi telaştan uzaklaştıran bir cüppe gibidir; gündüzün ışığıysa emek vermek, çalışmak, çabalamak içindir.
Gece, ölümün bir suretidir; o büyük Yargı’dan önceki geçici ölümümüzdür, duyularımızın Uyku ile mühürlendiği bir an. Gün ise Kıyamet’te hayatın yeniden doğuşu gibidir; ışığın içinde yeniden uyanış, yeniden soluk alıştır.
- Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O’dur ve gökten tertemiz bir su indirdik,-
“Rüzgârları rahmetinin önünden müjdeciler olarak gönderen O’dur: Ağır yüklü bulutları taşıdıkları zaman, onları ölü bir memlekete sürer, oraya yağmur yağdırır ve onunla her türlü ürünü bitiririz: ölüleri işte böyle dirilteceğiz: umulur ki belki hatırlarsınız.” : Araf 57
“Yoksa, karanın ve denizin karanlıkları, sıkıntıları, korkuları içinde size yolunuzu bulduran, rahmetinin, yağmurun önünde rüzgârı müjdeci olarak estiren mi hayırlı? Allah ile birlikte bir başka tanrı olabilir mi? Allah ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında onların kendisine koştukları ortaklardan münezzehtir, çok yücedir.” : Neml 63
Rüzgârlar, Allah’ın Rahmetinin bir ayeti olan Yağmur’u müjdeleyen Sevinç habercisidir.
- Ki onunla ölü bir beldeyi diriltelim ve yarattığımız çok sayıda hayvanların ve insanların susuzluğunu giderelim.
Denizden başlayıp bulutlara, yağmura, doluya, kara, nehirlere ve yeniden denize dönen suyun bu döngüsü, doğanın içinde Allah’ın kudretini en güzel haliyle gözler önüne serer. Deniz, içine dökülen her türlü kiri kendi tuzuyla temizler, arındırır. Su; yağmur, don, buz, göl, nehir gibi türlü şekillerde hareket ederek yer kabuğunu biçimlendirir ve yeryüzünün görünüşünü şekillendirir.
İnsanoğlunun yaşamı suyla iç içedir; hatta yaşamın temelini oluşturan protoplazmanın kendisi bile büyük oranda sudan ibarettir.
- Ve Biz, bizi tesbih etsinler diye suyu aralarına dağıttık, halbuki insanların çoğu nankörlükten başka her şeye karşıdırlar.
Su, tüm canlılara yaşam soluğunu üflemek, her yere ulaşmak üzere dünyaya dağıtılır. Su, hayattır; dünyanın her köşesindeki yaşamın devamı için mutlak bir gerekliliktir. Bu, gözle görülen, elle tutulan bir hakikattir. Fakat su, aynı zamanda manevi bir semboldür; özü Allah’ın iradesiyle, Vahiy yoluyla bize sunulmuştur.
Kimi zaman iç dünyamızın fırtınaları içinde su gibi gelir ruhumuza. Ruhumuzda kopan şiddetli huzursuzluklar, ardından gelen ferahlatıcı bir anlayış sağanağının habercisidir. Bu yağmurlar, kurumuş ruhlarımızı yıkar, temizler; çölleşmiş bir ruhun içinde yeni bir hayat filizlendirir. Allah’ın vahyinin zengin, herkesin nasiplenebileceği sonsuz hazineleri, ruhsal yolculuğumuzda bize durmaksızın yaşam verir, destek olur.
- Dileseydik, her popülasyon merkezine bir uyarıcı gönderirdik.
Allah’ın Mesajı bütün milletlere dağıtılmıştır. Gerekirse her kasaba ve köye bir Peygamber gönderilebilirdi. Ama Allah’ın planı farklıdır. İnsan vicdanındaki, tabiattaki ve vahiydeki âyetleriyle nurunu her kalbe göndermiştir.
- O halde kâfirlere/inkar edenlere kulak asma, onlara karşı Kur’an’la var gücünle cihad et.
Allah’ın ayetleri öylesine evrensel dağıtılmıştır ki, Allah’ın Peygamberi, inancı inkâr eden, alayla gülenlere kulak asmaz. Elindeki en büyük güç, Allah’ın vahyinin kılavuzluğudur; bu güçle yürütür en büyük cihadı.
Kur’an’a göre en büyük cihad, yani en zorlu mücadele, Kur’an’la verilen cihaddır; bu, Kur’an’ın hakikatlerinin insanlara ulaştırılması, onların gönüllerine nakşedilmesi için verilen emektir. Peygamber, bu uğurda yılmadan yol alır; çünkü onun cihadı, Allah’ın sözünün yeryüzüne yayılmasıdır.
- O’dur ki, biri lezzetli ve tatlı, diğeri tuzlu ve acı olan akan suların iki bedenini salıverdi; halbuki O, onların arasına geçilmesi haram olan bir perde koymuştur.
Berzah, dünya ile âhireti ayıran o gizemli orta âlemdir. Sözlükte, araya giren, arada kalan demektir berzah. Kur’an’da denizlerin ve suyun sırlarına dair ayetlerde, tatlı ve tuzlu suların karışmadığı denizler altında görünmez engellere, denizlerin karanlıklarına ve derinlerdeki dip dalgalarına işaret edilir.
Büyük okyanuslar, denizler, nehirler, göller, yeraltı kaynakları ve tüm tatlı su kütleleri yağmurla beslenir. Yağmurdan gelen bu ortak bağ onları bir yapar; yeryüzünde ya da yeraltında olsun, sular er geç okyanusa ulaşır ve orada buluşur. Karışmaya özgürdürler, bir anlamda karışırlar da, çünkü doğada kesintisiz işleyen bir su döngüsü vardır. Nehirler denize akar; gelgitler yükselince, deniz suları nehirlere karışır, kilometrelerce içeri girer.
Yine de Allah’ın koyduğu çekim kanunları, adeta sular arasında görünmez bir perde gibidir; böylece tatlı ve tuzlu sular bir arada akarken bile, birbirinden ayrı ve farklı kalır. Özellikle büyük nehirler denize dökülürken, alüvyon taşıyan nehir suyu, denizden uzak mesafelere kadar kendi rengini, kendi yapısını korur. Ama en şaşırtıcı Ayet, iki su kütlesi birbirine değdiğinde bile, farklı görevlerle farklı dünyaların suları olarak varlıklarını sürdürmeleridir.
“Yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli hale getiren, vâdilerden çaylar, ırmaklar akıtan, yeryüzüne ağır baskılı, oturaklı, derin temellere dayalı dağlar yerleştiren, iki deniz arasına engel koyan mı, daha hayırlı? Allah ile birlikte bir başka tanrı olabilir mi? Doğrusu onların çoğu hakikatleri bilmiyor.” : Neml 61
“Onun için benzerlik ve farklılık yaratmak da kolaydır, iki deniz bir değildir, birbirine benzemez. Bu tatlı, susuzluğu giderici, içimi kolaydır. Şu da, tuzlu ve acıdır, boğazı yakar. Her birinden de taze et, balık, yersiniz. Takıp süsleneceğiniz süs eşyaları çıkarırsınız. Allah’ın lütfundan nasibinizi aramanız, ticaret yapmanız için gemilerin, filoların denizleri yararak her tarafa gittiğini görürsün. Ola ki, bu nimetler şükrünüze vesile olur.” : Fatr 12
Allah’ın genel düzeninde, bitişik ve ayrı ayrı olan tuzlu ve tatlı su kütlelerinin önemli görevleri vardır. Bu farklı liflerden uyumlu bir kumaş dokumak gibi, hem Allah’ın gücünü hem de hikmetini göstermektedir.
Bu gerçek, dünya okyanuslarıyla ilgilidir: Birleşirler ve birbirlerinden ayrı kalırlar, çünkü Allah, onların arasına “bir set, bir perde” koymuştur.
“Böylece ihmal ettiğim salih işleri yaparım. Hayır! Kuşkusuz onun söylediği kesinlikle boş bir sözden ibarettir. Onların tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında bir berzah vardır.” : Muminun 100
- O, insanı sudan yaratandır:sonra soy ve evlilik bağları kurmuştur: çünkü Rabbin her şeye kadirdir.
Fiziksel dünyadaki tüm canlı maddelerin temeli olan protoplazma sudur.
“Allah bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bazıları içgüdülerini kullanarak karnı üstünde sürünüp hayatlarını sürdürür; bazıları bilgi ve becerilerini kullanarak iki ayağı üstünde yürüyüp hayatlarını sürdürür; bazıları da içgüdülerini kullanarak dört ayağı üstünde yürüyüp hayatlarını sürdürür. Allah sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan her şeyi yaratır. Allah kanunlarının cari olduğu her şey üzerinde gücünü kudretini kullanır, düzenlemesini yapar.” : Nur 45
“Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, göklerin, yerin, yaşa-maya, ürün vermeye elverişsiz ve işlevsiz olduğunu, bizim onları, yaşamaya, ürün vermeye elverişli ve işlevli hale getirdiğimizi, göklerde ve yerde hayat-destek ortamları ve imkânları oluşturduğumuzu, bütün can-lıları, hayvanları, bitkileri sudan hazırlayıp var ettiğimizi görmüyorlar mı, anlamıyorlar mı? Bilimden birazcık nasibi olanlar hâlâ iman etmeyecekler mi?” : Enbiya 30
Su akışkandır, hep hareketli, hep kararsızdır; fakat bu dünya üzerinde en yüksek yaşam biçimi olarak bildiğimiz insan, işte o sudan doğar. İnsan yalnızca doğadaki en soylu yaratıkların yetenek ve özelliklerini taşımakla kalmaz; onun doğasında, soyut ilişkiler ve anlamlar kurabilme yetisi de vardır; bu onun en yüksek tabiatını şekillendirir.
İnsan, soyunun izini sürebilir, geçmişine kök salar; bu bağları, sırf kan bağı değil, takva ile kurulan manevi bir silsile olarak görebilir ve onları anabilir. Bunu yaparken, hiç bir hayvanın erişemeyeceği derinlikte bağlara, atalar zincirine ruhuyla dokunur.
Evlilikte ise mistik bir birlik saklıdır: Bu sadece hayvanların fiziksel bir birleşmesi gibi değil, farklı dünyalardan, farklı kimliklerden gelen iki ruhun, birbirine hiç akraba değilken kurduğu o güçlü bağdır. Fiziksel bir gerçek olduğu kadar, manevi bir hakikattir bu; iki ayrı varlığın, ortak bir yolda birlikte yürüme sözü.
Ve bunun arkasında yine sembollerle dolu derin bir ders yatar. Su ile insan arasında ne kadar mesafe varsa, sıradan bir insan ile ilahi Nur’a ulaşmış, Allah’ın aydınlığıyla yıkanmış kişi arasında da o kadar büyük bir yol vardır.
Farklı cinsiyetler, farklı görevler taşır, fakat birbirinin mutluluğuna katkı sağladıkça bir olurlar. Aynı şekilde, yetenekleri ayrı ayrı olan kişiler de, kendi yüksek amaçları ve Allah’a hizmet yolunda birleşebilirler; tıpkı suyun damlaları gibi, bir araya geldiklerinde bir okyanus olurlar.
Ve Kadîr olan Allah: her şeye gücü yeten, varlığı her zerrede hissedilen, tüm bu döngüyü yaratandır.
- Yine de onlar, Allah’ı bırakıp da kendilerine ne fayda ne de zarar verebilen şeylere tapıyorlar. Kâfir/imansız ise, kendi Rabbine karşı kötülüğün yardımcısıdır!
- Ama biz seni ancak müjdelemek ve öğüt vermek için gönderdik.
Peygamberimiz müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiştir.
- De ki: “Ben buna karşılık sizden, dileyen herkesin Rabbine giden doğru yolu bulmasından başka bir ücret istemiyorum.”
- Diri olan ve ölmeyen Allah’a tevekkül edin; ve övgüsünü kutlayın; ve kullarının kusurlarından/günahlarından haberdar olması için O yeter/O’nun haberdar olması yeter;
Allah, kusurlarımızı bizden ve çevremizdeki herkesten daha iyi bilir. O’ndan bir şey saklamanın faydası yok. O’na tamamen güvenmeliyiz. O’nun ilgisi herkes içindir ve O, Allah’tır, Rahmân’dır.
Hayy: Sürekli diri. Hayatın kaynağı. Kendisi için ölüm söz konusu edilemeyen. Ebedi hayat sahibi
Şahit olarak Allah yeter.
- Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan ve Arş’a istiva eden O’dur: Rahman olan Allah: O halde O’nu böyle şeylerden haberdar olanlardan sor.
“Sizin veliniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve hükümranlık tahtına istiva eden Allah’tır: Geceyi gündüzün üzerine bir perde gibi çeker, her biri birbirini izler/hızla takip eder/intikal eder: O, güneşi, ayı ve yıldızları, hepsini kendi emri altında kanunlarla hükmederek yarattı. Yaratmak ve yönetmek O’nun değil mi? Alemlerin Rabbi ve Azizi olan Allah ne yücedir!” : Araf 54
“Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde, altı devirde yaratan Allah’tır. Sonra Arş üzerinde, sınırsız kudret ve iktidar makamında hükümranlığını kurdu. Kâinat ve içindeki varlıklarla, dünya ve ötesi ile ilgili ilâhî planlamayı yapıp yürütüyor, hayatın devamını, aslî düzeni sağlıyor. Benzer sıfatların tecellisiyle kudret ve tasarruf kullanan eş bir varlık yok. Varlık âlemindeki her şey, yalnızca O’nun ilmi, planı ve iradesinin tecellisinden sonra vücut bulur ve işlerlik kazanır, O’nun izninden sonra ilâhî planlamayı yürütenlere görev dağılımı yapılır. İşte O Rabbiniz Allah’tır. O halde, O’nu ilâh tanıyın, candan müslüman olarak O’na teslim olun, saygıyla O’na kulluk ve ibadet edin, O’nun şeriatına bağlanın, O’na boyun eğin. Düşünüp ibret almayacak mısınız?” : Yunus 3
Dünya insanı dünyevi şeylere güvenir: Salih kişi ancak Allah’a güvenir. Gerçek ayrım, bir ilahi bilgi aydınlanmasından oldukça açık ve belli olacaktır. Eğer tam olarak göremiyorsan, ilim sahiplerine sormalısındır.
- Onlara: “Rahman olan Allah’a tapın/tabi olun!” denildiği zaman, “Rahmân olan Allah nedir? Bize emrettiğine mi tapacağız/tabi olacağız?” Ve bu çağrı Hak’tan kaçışlarını arttırır.
Ruhsal Işıktan yoksun olanlar, tüm varlığımızı Allah’a bağlayan, ona güvenip teslim olma kaidesini bir türlü anlayamazlar. Bu, onlara saçma gelir. İnançları ya yoktur ya da yalnızca yüzeyde, rüzgarın götürdüğü bir inançtır.
Belki dillerinde Allah’ın adını zikrederler, fakat O’nun Rahman sıfatının derin anlamını kavrayamazlar. Günahlarından korkarlar belki; ama Allah’ın rahmetinin sonsuz denizlerini göremez, o engin bağışlamayı anlayamazlar.
Allah’a secdeyle bağlanmak, rahmet ve merhametin sırrına ermenin kapısıdır. Gerçek secdeyi içselleştirmeyenler, takvanın yalnızca görüntüsünü sergilerler, sanki birer aktör gibi. Oysa gerçek bir teslimiyetle eğilmek, Allah’ın şefkatine doğru yürekten bir adım atmaktır; her hareketi ve nefesi, Allah’a yakınlaştıran bir yolculuktur.
- Gökte burçlar yaratan, orada bir kandil/Çerağ/ışık saçan/ışık kaynağı ve aydınlatıcı bir Ay var eden Allah ne yücedir.
“Andolsun, biz gökte bir takım burçlar planlayıp yerleştirdik. Göğü, baktığını görebilenler için süsledik.” : Hicr 16
- Ve O’dur ki, gece ile gündüzü birbirini takip eder kılar: O’nu hamd ile tesbih etmek veya şükretmek isteyenler için.
Görünür âlemin manzaraları, gönlü anlayışla dolu olan ve iradesini O’nun iradesiyle birleştirmek isteyenler için Allah’ın Zuhurunun İşaretleriyle doludur.
Bu insanlar, O’nun yüceliğini tabiatın her zerresinde görür, O’nu övgüyle anarlar; çünkü bu, O’nun varlığından bir nebze olsun nasiplenmektir. Allah’a duydukları şükran, yalnızca kendi ruhlarında kalmaz; O’nun İradesini yerine getirerek, hemcinslerine iyilik ve merhamet sunarak gösterirler. Allah’a olan bağlılıkları, yeryüzünde iyiliğin ve insanlığın izini sürmektir; bu da onlara, O’na en derin şükürdür.
- Ve Rahman olan Allah’ın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahiller kendilerine laf attıkları zaman “Selâm!” derler;
Hidayet yoluna erenler, sahip oldukları bilgiyi cömertçe paylaşırlar. Onlara itiraz eden ya da tartışmaya girenlere karşı asla sert sözler söylemezler; “Barış olsun!” diyerek yürür giderler.
Allah’ın has kulları, kendilerine laf atan, düşmanlık besleyenlere bile esenlik diler; kin gütmez, onların yoluna uymazlar. Onlar Allah’ın sevgili kullarıdır; bu yolda tevazu içinde yürürler, başları dik olsa da gönülleri hep alçaktadır. Çünkü bilirler ki Allah, kendini beğenmiş kibirli insanları sevmez; Allah’ın dostları yüreklerinde her daim yumuşaklık taşır.
“Unutmayın ki Allah kendini beğenmiş küstahları sevmez.” :Nisa 36
- Rablerine ibâdet ederek geceleyenler, secde ve kıyam halindedirler;
Mütevazi dualar onları Allah’a yaklaştırır.
- “Rabbimiz! Cehennemin azabını bizden uzaklaştır, çünkü onun gazabı gerçekten elem verici bir azaptır” diyenlerdir,-
Böyle bir insan, yapmış olabileceği herhangi bir iyiliğe değil, Allah’ın lütfuna ve rahmetine güvenir ve her amelin ağır bir şekilde tartılacağı kıyamet gününü canlı bir şekilde ruhunda hisseder.
- “Orası ne kötü bir barınma, dinlenme yeridir” diyenlerdir;
- Onlar ki, harcadıkları zaman israf ve cimrilik etmezler ve bu aşırılıklar arasında adaletli, dengeli dururlar;
Elimizden gelenin en iyisini yaptığımız hayır işlerinde bile savurgan olmamız beklenemez.
Kesinlikle cimrilik yapmamalıyız ama kendimizinki dahil herkesin Hakkını hatırlamalı ve aralarında mükemmel bir denge kurmalıyız.
- Onlar ki, Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın öldürmeyi haram kıldığı cana haklı nedenden hariç haksız yere kıymazlar, zina etmezler. – ve bunları yapanlar sadece cezalandırılmakla kalmaz.
Allah’a karşı bir suç olan şirk/sahte tapınma açıkça lanetlenmiştir.
Hemcinslerimize karşı bir suç olan can alma açıkça kınanmıştır.
Kendimize karşı bir suç olan zina açıkça kınanmaktadır.
Her suç/günah Allah’a, O’nun yaratıklarına ve kendimize karşıdır.
- Fakat Kıyamet günü onun azabı iki kat artırılır ve orada rezil olarak yaşar.
O şöyle diyecek: “Sizden önce gelip geçen insanlar ve cinlerle birlikte ateşe girin.” Ne zaman yeni bir topluluk girse, o önceki kardeş kavmine lanet okur, ta ki onlar birbirinin ardınca ateşe girene kadar. Sonuncusu/Sonrakiler, birincisi/öncekiler hakkında şöyle dedi: “Rabbimiz, bizi saptıranlar işte bunlardır; öyleyse onlara ateşte iki kat azap ver.” O şöyle diyecek: “Herkes için ikiye katlandı”: ama siz bunu anlamıyorsunuz. : Araf 38
“İşte bunlar, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakamazlar, koyduğu kanunların dışına çıkarak, yakayı kurtaramazlar. Onların Allah’ın dışında, kulları durumundakilerden yardım isteyecekleri dostları, koruyucuları da yoktur. Onların cezası katlandıkça katlanır. Onlar hakkı işitmeye tahammül edemiyorlar. Zaten hakikati görmüyorlar, anlamıyorlar.” : Hud 20
“Ey Rabbimiz, onlara iki kat azap ver. Onları büyük bir lânetle lânetle.” : Ahzab 68
- Ancak tövbe edip, iman edip salih ameller işleyenler müstesna, çünkü Allah onların şerlerini hayra çevirir ve Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir,
Ancak büyük suçlar söz konusu olduğunda bile, davranış değişikliğiyle yoklanan/sınanan/test edilen gerçek bir tövbe varsa, Allah’ın rahmeti mevcuttur ve O tövbe eden kişinin tabiatını kötüden iyiye çevirecektir.
“Toplanma günü” için sizi bir araya getirdiği gün, karşılıklı aldatış ve aldanışların ortaya çıktığı gündür. Kim Allah’a iman eder, barışa/hayra yönelik bir iş yaparsa Allah onun çirkinliklerini örter ve kendisini altından nehirler akan cennetlere, içlerinde sürekli kalmak üzere yerleştirir. İşte büyük başarı budur.” : Tegabun 9
- Ve kim tövbe eder ve iyilik yaparsa, gerçekten makbul bir tövbe ile Allah’a yönelmiştir;-
- Hiçbir batıla şahitlik etmeyenler, ve eğer onlar beyhudelik civarından geçerlerse, onurlu bir şekilde kaçınarak/sakınarak geçerler;
Yalana tanıklık etmemek, bu derin anlamlı sözün içinde iki büyük hakikat taşır: Biri, doğru olmayan bir şeyi delilsiz kabul etmemek; diğeri ise dolandırıcılığı ya da yalanı ima eden herhangi bir işe el sürmemek.
İyi bir insan, kendini boş ve anlamsız bir işin içinde bulursa, telaşla ya da kibirle değil, onurlu ve ağırbaşlı bir tavırla o işten sıyrılmasını bilmelidir. Dik duruşunu bozmadan, sessiz ama kararlı bir adımla, değerlerine sahip çıkarak o yolun dışına çekilmelidir. Çünkü gerçek erdem, kendini boş işlerin değil, hakikatin peşinde bulmaktır.
- Onlar ki, kendilerine Rablerinin âyetleri ile öğüt verildiğinde, sağır veya körler gibi onların üzerlerine sarkmazlar/kapanmazlar;
- Ve onlar, “Rabbimiz! Bize göz aydınlığı olacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi salihlere önder kıl” diye dua ederler.
Eşlerimiz ve torunlarımız aracılığıyla, bizden sonra da Allah’ın kanununun korunmasını sağlamak için dua etmeliyiz. Onlar, gözümüzde sadece hayatın gelip geçici süsü, oyunuyla oyalanacak kişiler olmamalı; ruhsal özlemlerimizin gerçek bir tesellisi, iç huzurumuzun kaynağı olmalılar. Belki bir gün, onların aracılığıyla ya da kendi yolumuzla, Allah’ın izniyle hakka öncülük edebiliriz.
Allah’ın sevgili kullarının faziletleri öyle derindir ki:
- Manevi değerde kendilerinden aşağıda olanlara karşı alçakgönüllü ve hoşgörülüdürler; yeryüzünde kibirsiz, tevazu içinde yürürler.
- Her an Allah’ı hayranlıkla anar, O’nunla sürekli bir bağ içinde olurlar.
- Ahireti, kıyameti hep hatırlarında tutarlar; hayatlarını ona göre şekillendirirler.
- Her işlerinde ölçülü, ne az ne fazla, dengede yaşarlar.
- Allah’a, insanlara ve kendilerine karşı hainlikten kaçarlar.
- Yalnız yalandan değil, beyhude her şeyden uzak dururlar; yalan tanıklıktan sakınırlar.
- Rablerinin ayetlerine akıl ve yürekle dikkat kesilirler, her işlerinde ona göre davranırlar.
- En büyük arzuları, ailelerini doğruluk içinde yetiştirmek, her türlü hayırda öncü olmaktır.
- Cahillere bulaşmazlar; onlara hoş, yumuşak bir selamla karşılık verirler.
- Gecelerini ibadette geçirir, Rableriyle baş başa kalırlar.
- Allah’tan başkasına asla kulluk etmezler.
- Cana kıymaz, zinaya yaklaşmazlar.
- Tövbe eder, barışa yönelik amellerle hayatlarına yön verirler.
- Kainatta Allah’ın işaret ettiği ayetlere asla kör ve sağır kalmazlar; evrenin her köşesinde O’nun izini görür, anlamaya çalışırlar.
Bu faziletli kullar, Allah’ın bahşettiği nimetlere hakkıyla layık olan, O’na doğru adım adım yükselen yolda hep dirayetle yürürler.
- İşte onlar, sabretmelerinden dolayı cennetin en yüksek dereceleriyle mükâfatlandırılacaklardır: orada selâm ve esenlikle karşılanacaklardır,
- Orada mesken edecekler;- ne güzel bir mesken ve dinlenme yeri!
- İnkâr edenlere de ki: “Eğer O’na yalvarmazsanız, Rabbim sizden dolayı rahatsız olmaz/sizin için üzülmez: Ama siz O’nu gerçekten inkâr ettiniz ve pek yakında azap da gelecektir!”
Kulluğun en güzel göstergelerinden biri dua ve ibadetlerin yerine getirilmesidir. İbadetler kulluğa anlam kazandırmakta ve insan ile Yaratıcısı arasındaki manevi irtibatı sağlamaktadır.
Fâsıklar, O’na kulluk ve ibâdet etmezlerse, bunun Allah’a bir sıkıntı vereceğini sanmasınlar. O, bütün ihtiyaçlardan yücedir. Ama O, kendisine dua eden herkese rahmetiyle döner.
Allah’ı kibirle inkar edenler için, inkarlarının kötü sonuçları kaçınılmazdır ve yakında gerçekleşecektir.
Furqan, or The Criterion.
In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
- Blessed is He Who sent down the
Criterion to His Servant, that it may be an admonition to all
creatures; —
- He to Whom belongs the dominion of the heavens and the earth:
No son has He begotten, nor has He a partner in His dominion: It
is He Who created all things, and ordered them in due
proportions.
- Yet have they taken, besides Him, gods that can create
nothing but are themselves created; that have no control of hurt
or good to themselves; nor can they control Death nor Life nor
Resurrection.
- But the Misbelievers say: “Naught is this but a lie which he
has forged, and others have helped him at it.” In truth it is
they who have put forward an iniquity and a falsehood.
- And they say: “Tales of the ancients, which he has caused to
be written: And they are dictated before him morning and
evening.”
- Say: “The (Koran) was sent down by Him Who knows the Mystery
(that is) in the heavens and the earth: Verily He is Oft-
Forgiving, Most Merciful.”
- And they say: “What sort of an apostle is this, who eats
food, and walks through the streets? Why has not an angel been
sent to give admonition with him?
- “Or (why) has not a treasure been bestowed on him, or why has
he (not) a garden for enjoyment?” The wicked say: “Ye follow
none other than a man bewitched.”
- See what kinds of comparisons they make for thee! But they
have gone astray, and never a way will they be able to find!
- Blessed is He Who, if that were His Will, could give thee
better (things) than those, –Gardens beneath which rivers flow;
and He could give thee Palaces (secure to dwell in).
- Nay, they deny the Hour (of the Judgment to come): But We
have prepared a Blazing Fire for such as deny the Hour:
- When it sees them from a place far off, they will hear its
fury and its raging sigh.
- And when they are cast, bound together, into a constricted
place therein, they will plead for destruction there and then!
- “This day plead not for a single destruction: Plead for
destruction oft-repeated!”
- Say: “Is that best, or the eternal Garden, promised to the
righteous? For them, that is a reward as well as a goal (of
attainment).
- “For them there will be therein all that they wish for: They
will dwell (there) for aye: A promise to be prayed for from thy
Lord.”
- The Day He will gather them together as well as those whom
they worship besides Allah, He will ask: “Was it ye who led
these My servants astray, or did they stray from the Path
themselves?”
- They will say: “Glory to Thee! Not meet was it for us that
we should take for protectors others besides Thee: But Thou
didst bestow, on them and their fathers, good things (in life),
until they forgot the Message: For they were a people (worthless
and) lost.”
- (Allah will say): “Now have they proved you liars in what ye
say: So ye cannot avert (your penalty) nor (get) help.” And
whoever among you does wrong, him shall We cause to taste of a
grievous Penalty.
- And the apostles whom We sent before thee were all (men) who
ate food and walked through the streets: We have made some of
you as a trial for others: Will ye have patience? For Allah is
One Who sees (all things).
- Such as fear not the meeting with Us (for Judgment) say:
“Why are not the angels sent down to us, or (why) do we not see
our Lord?” Indeed they have an arrogant conceit of themselves,
and mighty is the insolence of their impiety!
- The Day they see the angels, –no joy will there be to the
sinners that Day: The (angels) will say: “There is a barrier
forbidden (to you) altogether!”
- And We shall turn to whatever deeds they did (in this life),
and We shall make such deeds as floating dust scattered about.
- The Companions of the Garden will be well, that Day, in
their abode, and have the fairest of places for repose.
- The Day the heaven shall be rent asunder with clouds, and
angels shall be sent down, descending (in ranks), —
- That Day, the dominion as of right and truth, shall be
(wholly) for (Allah) Most Merciful: It will be a Day of dire
difficulty for the Misbelievers.
- The Day that the wrongdoer will bite at his hands, he will
say, “Oh! Would that I had taken a (straight) path with the
Apostle!
- “AH! Woe is me! Would that I had never taken such a one for
a friend!
- “He did lead me astray from the Message (of Allah) after it
had come to me! Ah! The Evil One is but a traitor to man!”
- Then the Apostle will say: “O my Lord! Truly my people took
this Koran for just foolish nonsense.”
- Thus have We made for every prophet an enemy among the
sinners: But enough is thy Lord to guide and to help.
- Those who reject Faith say: “Why is not the Koran revealed
to him all at once?” Thus (is it revealed), that We may
strengthen thy heart thereby, and We have rehearsed it to thee
in slow, well arranged stages, gradually.
- And no question do they bring to thee but We reveal to thee
the truth and the best explanation (thereof).
- Those who will be gathered to Hell (prone) on their faces, –
-they will be in an evil plight, and, as to Path, most astray.
- (Before this,) We sent Moses the Book, and appointed his
brother Aaron with him as Minister;
- And We commanded: “Go ye both, to the people who have
rejected Our Signs:” And those (people) We destroyed with utter
destruction.
- And the people of Noah, –when they rejected the apostles,
We drowned them, and We made them as a Sign for mankind; and We
have prepared for (all) wrongdoers a grievous Penalty; —
- As also the Ad and Thamud and the Companions of the Rass,
and many a generation between them.
- To each one We set forth Parables and examples; and each one
We broke to utter annihilation (for their sins).
- And the (Unbelievers) must indeed have passed by the town on
which was rained a shower of evil: Did they not then see it
(with their own eyes)? But they fear not the Resurrection.
- When they see thee, they treat thee no otherwise than in
mockery: “Is this the one whom Allah has sent as an apostle?”
- “He indeed would well-nigh have misled us from our gods, had
it not been that we were constant to them!” –Soon will they
know, when they see the Penalty, who it is that is most misled
in Path!
- Seest thou such a one as taketh for his god his own passion
(or impulse)? Couldst thou be a disposer of affairs for him?
- Or thinkest thou that most of them listen or understand?
They are only like cattle; –Nay, thy are worst astray in Path.
- Hast thou not turned thy vision to thy Lord? –How He doth
prolong the Shadow! If He willed, He could make it stationary!
Then do We make the sun its guide;
- Then We draw it in towards Ourselves, –a contraction by
easy stages.
- And He it is Who makes the Night as a Robe for you, and
Sleep as Repose, and makes the Day (as it were) a Resurrection.
- And He it is Who sends the Winds as heralds of glad tidings,
going before His Mercy, and We send down pure water from the
sky, —
- That with it We may give life to a dead land, and slake the
thirst of things We have created, –cattle and men in great
numbers.
- And We have distributed the (water) amongst them, in order
that they may celebrate (Our) praises, but most men are averse
(to aught) but (rank) ingratitude.
- Had it been Our Will, We could have sent a warner to every
center of population.
- Therefore listen not to the Unbelievers, but strive against
them with the utmost strenuousness, with the (Koran).
- It is He Who has let free the two bodies of flowing water:
One palatable and sweet, and the other salt and bitter; yet has
He made a barrier between them, a partition that is forbidden to
be passed.,
- It is He Who has created man from water: Then has He
established relationships of lineage and marriage: For thy Lord
has power (over all things).
- Yet do they worship, besides Allah, things that can neither
profit them nor harm them: And the Misbeliever is a helper (of
Evil), against his own Lord!
-
But thee We only sent to give glad tidings and admonition.
-
Say: “No reward do I ask of you for it but this: That each
one who will may take a (straight) Path to his Lord.”
- And put thy trust in Him Who lives and dies not; and
celebrate His praise; and enough is He to be acquainted with the
faults of His servants; —
- He Who created the heavens and the earth and all that is
between, in six days, and is firmly established on the Throne
(of authority): Allah Most Gracious: Ask thou, then, about Him
of any acquainted (with such things).
- When it is said to them, “Adore ye (Allah) Most Gracious!”,
They say, “And what is (Allah) Most Gracious? Shall we adore
that which thou commandest us?” And it increases their flight
(from the Truth).
- Blessed is He Who made constellations in the skies, and
placed therein a Lamp and a Moon giving light;
- And it is He Who made the Night and the Day to follow each
other: For such as have the will to celebrate His praises or to
show their gratitude.
- And the servants of (Allah) Most Gracious are those who walk
on the earth in humility, and when the ignorant address them,
they say, “Peace!”;
- Those who spend the night in adoration of their Lord
prostrate and standing;
- Those who say, “Our Lord! Avert from us the Wrath of Hell,
for its Wrath is indeed an affliction grievous, —
-
“Evil indeed is it as an abode, and as a place to rest in”;
-
Those who, when they spend, are not extravagant and not
niggardly, but hold a just (balance) between those (extremes);
- Those who invoke not, with Allah, any other god, nor slay
such life as Allah has made sacred, except for just cause, nor
commit fornication; –and any that does this (not only) meets
punishment,
- (But) the Penalty on the Day of Judgment will be doubled to
him, and he will dwell therein in ignominy. —
- Unless he repents, believes, and works righteous deeds, for
Allah will change the evil of such persons into good, and Allah
is Oft-Forgiving, Most Merciful,
- And whoever repents and does good has truly turned to Allah
with an (acceptable) conversion; —
- Those who witness no falsehood, and, if they pass by
futility, they pass by it with honorable (avoidance);
- Those who, when they are admonished with the Signs of their
Lord, droop not down at them as if they were deaf or blind;
- And those who pray, “Our Lord! Grant unto us wives and
offspring who will be the comfort of our eyes, and give us (the
grace) to lead the righteous.”
- Those are the ones who will be rewarded with the highest
place in heaven, because of their constancy: Therein shall they
be met with salutations and peace,
- Dwelling therein; –how beautiful an abode and place of
rest!
- Say (to the Rejecters): “My Lord is not uneasy because of
you if ye call not on Him: But ye have indeed rejected (Him),
and soon will come the inevitable (punishment)!”
