Fecr Suresi 89-10
(Şafak)
SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA
- Tan yerinin ağırma vaktine;
Allah’ın kudretini ve adaletini gözler önüne sermek için, dört çarpıcı karşıtlık vardır ki, bunlar anlayan kalplere hitap eder. Birincisi, Şafak Vakti’nin görkemi ve gizemidir. Gecenin en derin karanlığı, yalnızca ilk sabah ışınlarının kırılmasıyla geri çekilir. O büyülü an, karanlığın teslim olduğu, ışığın zafer kazandığı andır. Ama bu kudreti gerçekten hisseden, sadece özbenliğiyle temas halinde olanlardır; doğanın o sessiz ama zorlayıcı gücünü ancak onlar duyabilir.
Şafak, hem güzelliği hem de dehşeti içinde barındırır. Umut ve ilhamla doludur; ani bir aydınlanma ve neşeyle gecenin soğuk sessizliğini bozar. Karanlıktan ışığa geçiş, ölümden dirilişe varan o ruhsal uyanışı temsil eder. Bu kutsal an, sadece doğanın değil, insan ruhunun da yeniden doğuşunu, içindeki karanlıktan aydınlığa yürüyüşünü simgeler. Şafak, hayatın sürekli yenilenişini müjdeleyen bir ilahi işarettir; tıpkı insanın her gün, her nefeste yeniden dirilmesi gibi.
- Gecelere iki kez beş;
Hacca ayrılmış o on gün, Mekke’nin ve hacıların hayatında büyük bir karşıtlık yaratır. Sessiz ve sakin bir şehir olan Mekke, bir anda dünyanın dört bir yanından gelen binlerce hacıyla dolup taşar. Hacılar, renkli ve gösterişli giysilerini, sade ve mütevazı ihrama bırakırlar. Dünya işlerinin kargaşasından, kavgalardan ve çekişmelerden uzak dururlar; lüksten, konfor düşkünlüğünden el ayak çekerler.
Her kim olursa olsun, dünya hiyerarşisinde ne kadar mütevazı bir yer tutarsa tutsun, ihram içinde herkes eşittir. Hacıların her biri, dikkatle düzenlenmiş sembolik fedakarlıklar ile tüm yaşamı kutsal kılmaya adanır. Dünya nimetlerinden el etek çekip, gecelerini dua ve tefekkürle geçirirler. Mekke’nin kalabalığı içinde, binlerce ruh aynı arayışta birleşir. O on gün, sade bir giysi içinde, insan ruhunun en derin yerlerinde yaşanan bir yolculuktur. Mekke, o kalabalığın ortasında bir cennetin habercisi olur; sessizlik, içsel bir huzur ve maneviyatla yankılanır.
- Çifte ve Teke;
Dünyada her şey çiftlerle, birbiri ardına sıralanır. Her biri bağımsız gibi görünse de, hiçbir çift kendi başına yeterli değildir. Sonuçta, her çift sayı, iki tek sayının bir araya gelmesinden oluşur. Varlık, düzenli bir şekilde çiftlerle ilerler; her şey çift çift yaratılmıştır.
“Toprağın verdiği her türlü ürünü, insanların kendilerini ve daha bilmedikleri nice şeyi çift çift yaratan Allah, her türlü eksikliğin üstündedir,” der Yasin suresi. Allah’ın kudretiyle, her varlık, kendi zıttıyla anlam bulur. Tıpkı hayvanlar aleminde olduğu gibi, çiftler birbirini tamamlar; iki birey, birlikte tam olur.
Somut dünyada olduğu gibi, soyut dünyada da her şey, karşıtlıklarıyla anlam kazanır. Karanlık olmadan ışığı, susuzluk olmadan suyu bilemeyiz. Öyleyse, neden bu dünyayı, ahirete göre daha iyi anlayamayalım? Neden yalnızca bu hayata bakarak, ahireti hayal edemediğimiz için onu inkar edelim?
Yaratıcı tektir, ama varlık ve oluş, çiftler üzerinden, zıtlıklar içinde şekillenir. Polarite ve denge, bu dünyanın ruhudur; bu düzenin hikmeti, her şeyin zıtların uyumuyla var olduğu o büyük döngüdedir.
- Ve geçip gittiği zaman geceye;-
Ruhsal uyanışın derecelerine ve onların sembollerine dikkatle bakalım. İlk olarak, gün ışığının ilk kırılan ışınlarıyla gecenin bitişi gelir. Karanlık dağılır, aydınlık ufku sarar, insan ruhu bir nevi uyanışa geçer. İkinci olarak, on hac gecesinde olduğu gibi, dinin sosyal ve toplumsal ritüelleri ile insanlar bir araya gelir, ibadetlerin gücüyle yükselirler. Bu, sadece bir ibadet değil, ruhun topluluk içinde bir arınma ve yüceliş halidir.
Üçüncü olarak, bu dünya ile ahiret arasındaki derin zıtlık kaybolur; cennet ile bu dünya arasında görünmez bir köprü kurulur. Artık insan, ahiretin ışığını bu dünyada bile görebilir, kalbiyle sezer. Dördüncü ve en nihayetinde, bu dünya yok olup gittiğinde, O Gün’ün tüm nuru gelir. Gerçekle yüz yüze kalırız, artık saklı olan hiçbir şey kalmaz; tüm hakikat apaçık karşımızda durur. İşte o an, en büyük uyanışın kendisidir; ruhun, Allah’ın nuruyla bütünüyle aydınlandığı o andır.
- Bunlarda anlayanlar için bir hüküm ya da delil yok mu?
Tüm bu mistik semboller, bizi içsel hayatımızın en derin sırrına götürür. Allah’ın harikulade ışığı, tıpkı bir meşale gibi, bizi karanlığın uçsuz bucaksız derinliklerinden alıp, cehaletin, hatta rezilliğin pençesinden çekip çıkarır. O ışık, bizi ruhani bir sabahın en güzel güneşiyle aydınlatır. Ancak bu büyük tezat, bize bir başka yolu da işaret eder: Allah’ın nuruna sırt çevirmek, bu ışığa direnmek, insanı yavaş yavaş çöküşe, şanını ve azametini helâke sürükler.
Hayatı dar bir ufuktan gören insan, bu uzun ve derin sırları kavrayamaz. Bu büyük hakikatleri anlamak için, inancımızı sağlam tutmak ve Allah’a sığınmak gerekir. Ancak o zaman “anlayanlardan” olabiliriz. Allah’ın nuru bize yol gösterdiğinde, cehaletin karanlık kuyularından kurtulup, ruhun özgürlüğüne ve aydınlığına varabiliriz. Ama o nura direnmek, insanı yok oluşun karanlığına iter, tüm ihtişamı toza, küle çevirir.
- Rabbinin Ad kavmine nasıl muamele ettiğini görmedin mi,-
Ad kavmi, Allah’ın kanunlarını ısrarla çiğnediklerinde yenik düşmüş eski bir medeniyettir.
“Âd kavmine de soydaşları-kardeşleri Hûd’u özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere peygamber olarak gönderdik. Hûd:
“Ey kavmim, Allah’ı ilâh tanıyın, candan inananlar olarak Allah’a bağlanın, saygıyla Allah’a kulluk ve ibâdet edin. Ondan başka tanrınız yok. Hâlâ Allah’a sığınmayacak, emirlerine yapışmayacak, günahlardan arınıp, azaptan korunmayacak, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkmayacak şahsiyetli davranmayacak, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olmayacak mısınız?” dedi.” : Araf 65
- Sütunları yüksek olan İrem şehrine,
İrem bir şehir veya kahramanlarının ismi olabilir.
- Benzeri üretilmeyen tüm topraklarda?
Güney Arabistan’ın bu bölgesi bir zamanlar çok zenginmiş (Arabia Felix) ve bölge harabeler ve yazıtlar içerir.
- Ve vadide büyük kayaları kesen/oyan Semud kavmine?
“O gökleri ve yeri, gerçek bir hesap ve düzende yaratmış olandır. O, ne zaman “ol” dese, emri derhal yerine gelir. En doğru söz, O’nun sözüdür. Mahşer borusu çalındığı günde de, yöneticilik O’nundur. Herşeyi ve akılla bilinemeyen gerçekleri de, bilen sadece O’dur. Herşeyden haberi olan ve yaptığı herşeyi yerli yerince yapan da O’dur.” : Enam 73
Semud kavmi Sağlam kayalardan oyulmuş güzel tapınaklar, mezarlar ve binalar inşa etmişler. Tanrıça Lat kültü aralarında gelişmiş. Sonları hezyan olmuş.
- Ve Kazıkların/ dikili taşların Efendisi, Firavun ile?
“Onlardan önce Nuh kavmi, Âd ve devleti, teşkilâtı, orduları güçlü, şiddeti ve işkencesi meşhur, ülkesi zengin, hazinesi dolu, imkânları geniş, dikili taşları sembol edinen Firavun da peygamberleri yalanlamıştı.” : Sad 12
Verilen üç örnekte, ‘Ad, Semud ve Firavun kavimleri, ne kadar güçlü, müreffeh veya sağlam ve kalıcı gözükseler de, milletlerin ve bireylerin Allah’ın Kanununu çiğnedikleri takdirde Allah’ın iradesinin sonucuna varacaklarını göstermektedir.
- Hepsi bu topraklarda sınırları aştılar,
- Ve orada fitne üzerine fesad yığdılar.
- Bunun üzerine Rabbin onların üzerine çeşitli azaplardan bir bela yağdırdı:
- Çünkü senin Rabbin koruyucu olarak bir gözetleme kulesi üzerindedir.
Allah’ın azabı gecikse de, O’nun her şeyi görmediğini ve kuşatmadığını zannetmemek gerekir – Allah’ın takdiri her zaman uyanıktır.
Zalimlere O’nun cezası, zulmettikleri zayıflara ve salihlere bir adalet sağlama şeklidir. Bu, O’nun Rab sıfatının anlamının bir parçasıdır.
- Şimdi insana gelince, Rabbi onu imtihan edip ona ikramlar ve hediyeler verdiğinde, şişinerek “Rabbim bana ikramda bulundu/ beni onurlandırdı” der.
İnsanın bencilliği, küçüklüğü, Allah’ın büyük adaleti ve merhametiyle derin bir tezat oluşturur. Allah, bize hem bollukta hem de darlıkta imtihan sunar. Bolluk içinde olduğumuzda tevazu göstermemiz, ihsan sahibi olmamız gerekir; darlıkta ise sabır ve inanca sarılmamız. Fakat ne zaman bu dünyaya yanlış anlamlar yükleriz, o zaman dengeyi kaybederiz. Refah içinde kibirle şişer, kendimizi büyük görürüz; sıkıntıya düştüğümüzde ise umutsuzluğa kapılır, zayıflarız. Oysa ki, hayatın iniş çıkışları Allah’ın bir imtihanıdır. Bizi olgunlaştıran, sınayan bu süreçte sabırlı ve teslimiyet içinde olmak gerekir.
Dünyanın malı, zenginliği, insanın şişirdiği kadar büyük değildir. İnsanın asıl büyüklüğü, sıkıntılar karşısında direnç göstermekte, refah içinde ise alçakgönüllü olabilmektedir. Allah’ın adaleti, insanın her haline dengeyi öğretir; bolluğun da darlığın da geçici olduğunu gösterir. Asıl zenginlik, insanın ruhundadır; asıl sınav ise bu dünyada değil, Allah’ın huzurunda verilir.
- Ama onu imtihan edip rızkını kendisine kısıtlayınca, umutsuzluk içinde: “Rabbim beni rezil etti / aşağıladı/ bana ihanet etti!” der.
Allah her kuluna rızkını verir, kimseyi aç ve açıkta bırakmaz. Fakat insanoğlu, eline geçen rızkı ölçülü, ihtiyaçlarına göre ayarlanmış ve kendi koşullarına uygun bulmadığında şikâyet etmeye başlar. Gözleri hep başkalarının sofrasındadır, kendi payına düşen ekmeği küçümser. Rızkı, sadece maddi varlık olarak görüp, ruhunu doyuracak nimetleri unutur.
Bazıları, arzu ve beklentilerine uymayan bir hayat sürerken şikâyet eder; kimisi ise başka insanlara verilenle kendi payını kıyaslayarak yüreğinde huzursuzluk besler. Oysa ki, Allah her kulunun hâlini en iyi bilendir. Herkesin rızkı, ihtiyaçlarına, durumlarına ve kaderine göre şekillenir. Rızkın büyüğü küçüğü yoktur, nasip her zaman en doğru zamanda gelir. Ama insan sabırsızdır, aradığını bulamadığında hemen yakınır. Halbuki şikâyet yerine, sabretmeyi, çabalamayı ve şükretmeyi öğrenmek, insanın ruhunu zenginleştirir, kalbini genişletir.
- Hayır, hayır! Fakat yetimlere saygı göstermiyorsunuz/cömert davranmıyorsunuz/ikramda bulunmuyorsunuz!
Pek çok insan, çaresiz yetimin hakkını zimmetine geçirmeye ve halkın gerçek ihtiyaçlarını karşılamak yerine, anlamsız/değersiz bir isyanla kendi özünü boşa harcamaya hazırdır.
- Yoksulları/muhtaçları doyurmaya da birbirinizi teşvik etmiyorsunuz!-
Nezaket ve cömertlik, bu dünyaya gönül vermiş, mal-mülk peşinde koşan insanların bile, yüksek bir amaç gütmeseler de, toplumun baskısı ve görünürlük uğruna uymak zorunda kaldıkları ölçülerdir. Herkesin bildiği bir gerçektir ki, toplum içinde ayakta kalmak için asgari bir iyilik ve zarafet göstermek gerekir. Ancak bu, samimiyetten uzak, yüzeysel bir kibarlık, yapmacık bir cömertlikten öteye geçmez.
Öte yandan, kötüler, kendi katı yüreklerine hep bir bahane bulur, zalimliklerini aklamak için türlü mazeretler üretirler. Onların kötü örneği, başkalarının içindeki iyiliği boğar, güzellik pınarlarını kurutur. O sertlik, o çıkarcılık, insanların kalplerindeki merhameti, sevgiyi susturur. İnsanlar gördükleri bu çarpıklıkla, içlerinde biriken iyiliği gömmeye, saf duygularını bastırmaya başlar. Kötüler sadece kendilerini değil, etraflarındaki iyiliği de köreltir, güzelliklerin yeşermesine mani olurlar.
“Yoksula yemek vermeye yanaşmıyor, bu yönde çabalayanlara destekçi bile olmuyordu.” : Hakka 34
- Elinize geçenin hepsini açgözlülükle yiyip bitiriyorsunuz,
Küçüklerin, kadınların ya da kendi menfaatlerini gözetme gücüne sahip olmayanların haklarını korumak için, onlara atanan vasiler ve mütevelliler, bu emaneti kendi mal varlıklarından daha fazla bir titizlikle gözetmelidir. Ancak ne yazık ki, kimi zaman bu insanlar bencilce davranıp, emaneti korumak yerine kendi çıkarlarına hizmet eder, başkalarının mülkünü adeta yutup tüketirler.
Mülke sahip olanlar ise unutmamalıdır ki, bu varlıklar aslında onlara verilmiş kutsal bir emanettir. Allah’ın belirlediği prensipler doğrultusunda, bu mülkten ihtiyaçtan fazlasını infak etmek, yani hayra yönlendirmek esastır. Mülkün sadece bir sahiplenme vesilesi değil, insanın sorumluluğudur. Mal, kişiye aylaklık içinde yaşama ya da her türlü isyan ve gösterişle günlerini harcama hakkı vermez. Bilakis, ona verilmiş her varlık, başkalarına yardım etmenin, adaletin ve iyiliğin aracısıdır. Emanet edilen mal, Allah yolunda kullanılmadıkça gerçek anlamda değer kazanmaz. Mülkün asıl sahibi bellidir: Her şeyin sahibi Allah’tır.
- Ve zenginliği/serveti aşırı sevgiyle seviyorsunuz!
İnsanlar nimetlerle donatılınca sevinir. Allah’ı cömert olarak nitelendirir. Allah imtihana çeker ve rızkını keserse hemen O ‘nu ihanetle suçlar. İnsan tutkularla doludur, gözü ne yetimi, ne muhtacı görür, biriktirmek, depolamak ister.
- Hayır! Yeryüzü toz haline getirildiğinde,
Artık dikkatimiz Hesap Günü’ne çevrilmiştir. Buradaki acizlerin, yoksulun, muhtaçların haklarına saygı göstermeyi başaramadıysak ya da dünya malına olan çılgın aşkımızdan dolayı bu hakları gerçekten bastırdıysak, bunun hesabını Hakikat aleminde vermek zorunda kalacağımızın bilincinde olmalıyız.
“Arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman,” : Hakka 14
Bizim gerçeğimiz olan bu yeryüzü, görkemle tecelli eden gerçek Varlık karşısında un gibi ufalanıp toz olacak.
- Ve Rabbin ve melekleri derece üzerine derece/rütbe üzerine rütbe geldiğinde,
- Ve Cehennem, o Gün insanla yüz yüze getirilir – o Gün insan hatırlar, fakat bu zikrin ona ne faydası olur?
Hesap Günü sonunda gelecek ve biz bunu öz benliğimizle de anlayacağız, bu geçici dünyanın tüm yanılsamaları süpürülecek.
- “Keşke bu gelecek hayatım için salih ameller gönderseydim!” der.
- Çünkü o gün, O’nun azabı, başka hiç kimsenin yapamayacağı şekilde olacaktır,
“O’nun azabı”, başka hiçbir yerde veya başka bir kaynaktan hayal edilemeyecek kadar acı ve ıstırap içerir, çünkü ruhumuzun derinliklerine dokunur ve bedenlerimizin çekebileceği veya başkalarının maruz kalabileceği hiçbir şeyle karşılaştırılamaz.
- Ve O’nun bağları, başkalarının bağlayamayacağı şekilde olacaktır.
“Bağlar”, burada hapsetme, özgürlük eksikliği, bir zamanlar açık olan ama bizim bilerek yanından geçtiğimiz, tenezzül etmediğimiz kapı anlamındadır.
- Salih nefse denilecektir: “Ey nefs, tam bir sükûnet/huzur ve hoşnutluk içinde kal!
Salihler muratlarına ererler ve her türlü acıdan, kederden, şüpheden, anlamsız mücadeleden, hayal kırıklığından, tutkudan uzak karşılanırlar: huzur ve barış içinde; bahtiyar olarak tam bir tatmin karlık içinde, ruhun bu aşaması, mutluluğun son aşamasıdır.
“Bununla beraber yine ben, kendimi bütünüyle temize çıkarmaya çalışmıyorum. Çünkü Rabbimin acıyıp esirgediği kimseler hariç, insanın kendi benliği de onu kötülüğe sürükleyen büyük bir zorbadır. Gerçekten de benim Rabbim çok acıyan gerçek bağışlayandır.” : Yusuf 53,
“Fazla söze gerek yok! Kendini kınayan, pişmanlık duyan nefse, vicdanın kınayan sesine yemin ederim.” : Kıyamet 2
- “Rabbine, O senden hoşnut ve sen O’ndan hoşnut olarak dön!
Kötülük kendini tecrit edilmiş bulur ve yalnız bir ıstırap içinde haykırırken,
İyiler, İyiliğin Efendisi’nden sıcak bir karşılama alır – ruhları cennete girer.
Allah’a dönebilmek için mutmain olalım.
- “O halde benim düşkün kullarımın arasına gir!
Benliğimizi temizleyelim ve kurtuluşa erelim.
- “Evet sen, gir Cennetime!
Surenin zirveye ulaştığı nokta şudur: “Cennetime Girin!” İnsanlar tarih boyunca farklı cennetler hayal etmiş olabilirler, ve kutsal kitapta da cenneti anlatan pek çok sembol ve ifade yer alır. Ancak, hiçbir kelime, gerçeğin saf özünü “Benim Cennetim” ifadesinden daha iyi anlatamaz. Allah’ın kendi Cennetini işaret ettiği bu çağrı, Rabbimizin lütfuyla ulaşabileceğimiz en büyük müjde, en derin kavuşmadır. Bu, sadece bir ödül değil, Yüce Yaradan’ın bizi kendi katına, O’nun sonsuz huzuruna kabul ettiği mukaddes bir çağrıdır.
Kendi eliyle yarattığı kullarını, özlem duyulan o Cennet’te, kendi cennetinde ağırlamak için yaptığı davet, cennet tasvirlerinin ötesinde, Allah’ın rahmetiyle sarmalanmış bir kavuşmadır.
Fajr, or The Break of Day.
In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
- By the Break of Day;
- By the Nights twice five;
- By the Even and Odd (contrasted);
- And by the Night when it passeth away; —
- Is there (not) in these an adjuration (or evidence) for those
who understand? - Seest thou not how thy Lord dealt with the Ad (people), —
- Of the (city of) Iram, with lofty pillars,
- The like of which were not produced in (all) the land?
- And with the Thamud (people), who cut out (huge) rocks in the
valley? — - And with Pharaoh, Lord of Stakes?
- (All) these transgressed beyond bounds in the lands.
- And heaped therein mischief (on mischief).
- Therefore did thy Lord pour on them a scourge of diverse
chastisements: - For thy Lord is (as a Guardian) on a watch tower.
- Now, as for man, when his Lord trieth him, giving him honor
and gifts, then saith he, (puffed up), “My Lord hath honored
me.” - But when He trieth him, restricting His subsistence for him,
saith he (in despair), “My Lord hath humiliated me!” - Nay, nay! But ye honor not the orphans!
- Nor do ye encourage one another to feed the poor! —
- And ye devour Inheritance–all with greed,
- And ye love wealth with inordinate love!
- Nay! When the earth is pounded to powder,
- And thy Lord cometh, and His angels, rank upon rank,
- And Hell, that Day, is brought (face to face), –on that Day
will man remember, but how will that remembrance profit him? - He will say: “Ah! Would that I had sent forth (Good Deeds)
for (this) my (Future) Life!” - For, that Day, His Chastisement will be such as none (else)
can inflict, - And His bonds will be such as none (other) can bind.
- (To the righteous soul will be said:) “O (thou) soul, in
(complete) rest and satisfaction! - “Come back thou to thy Lord, –well pleased (thyself) and
well pleasing unto Him! - “Enter thou, then, among My Devotees!
- “Yea, enter thou My Heaven!”
