Bakara Suresi 2/92
Bakara Suresi 2/92 (Düve)
SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA
- Elif. Lam. Mim.
Elif, Lam, Mim harfleri, bu surenin ve 3, 29, 31 ve 32. surelerin başında durur. 2. ve 3. sureler, ulusların yükselişi ve düşüşü üzerine kuruludur. Geçmişleri, tarihteki yerleri ve İslam’ın yeni insanları için gelen yönetmelikler üzerine konuşur. 29. sure de benzer bir yol izler; ulusların tarihine değinirken, Yaşam ve Ölüm’ün büyük gizemine, Başarı ve Yenilgi, Geçmiş ve Gelecek, bireysel ruhların kaderine kapı açar. 30. surenin ana teması ise, her şeyin kaynağının Allah olmasına ve sonunda her şeyin O’na döneceğidir. Bu ders, 31. ve 32. surelerde daha da güçlendirilir. Allah, Yaratandır ve Ahiret Günü’nün Yargıcıdır. Bu sureler, Yaşam ve Ölüm, Başlangıç ve Sonun derin sırrını taşır.
Elif, Lam, Mim harflerinin anlamı hakkında çok şey söylenmiştir. Ancak çoğu varsayımdan öteye geçmez. Anlamlarını tartışmak yerine, bu harflerin birer mistik sembol olduğunu kabul etmek en doğrusudur. Onların sırrı, Allah’ın katında saklıdır.
- Bu bir kuşku, çelişme, tutarsızlık olmayan kitaptır; O, şüphesiz Allah’tan korkanlar/sakınanlar için kılavuzdur.
Takva dediğimiz şey, aslında üç anlama gelir. Birincisi, Süleyman’ın Özdeyişleri’nde de geçtiği gibi, Allah’a karşı duyulan korku ve saygı, bilgelik yolunda atılan ilk adımdır. İkincisi, insanın kendini kısıtlaması, dilini, elini, kalbini kötülükten uzak tutmasıdır. Üçüncüsü ise, doğruluk, dindarlık ve iyi davranışın temelidir.
“Allah, doğru, hak yolu, hayrı tercihe istekli olanların, hür iradeleriyle tercih edenlerin, hak yolda, imanda sebat edenlerin, hakkı, hayrı aydınlatıcı bilgilerini, imandaki şevklerini artırır. Onlara takva esaslarını-Kur’an esaslarını, takva esaslarının hayata geçirilmesiyle ilgili sorumluluğu, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranma, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olma ilkelerini, takvaya dayalı düzenlerini gerçekleştirecek kanunları-kuralları tevdi eder.” 47:17
“Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olması halinde onlar da öğüt alabilirler. O, takva esaslarını-Kur’ân esaslarını ortaya koymaya, korunmaya-takvaya dayalı düzeni kurdurmaya, kulluk ve sorumluluk şuurlarıyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkararak şahsiyetlerini korumaya, dinî ve sosyal görevleri konusunda insanları bilinçlendirmeye, azabından korunulmaya tek ehil olan varlıktır, koruma kalkanına almakta, bağışlamakta da kudret ve hükümranlık sahibidir.” 74:56
“Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?” : Ankebut Suresi 51
Bugün Müslüman dünyasına bakınca, her yerinde kuşku, çelişki ve tutarsızlık görüyoruz. Mezhepler, tarikatlar, cemaatler… Her biri kendi yolunun en doğru olduğunu savunuyor. Ama asıl mesele şu: Bu iddiaların hiçbiri Kuran’dan kaynaklanmıyor. Kuran’a dayanmıyor. Kuran’ın kelimelerine dışarıdan anlamlar yüklemek işte bu kaosu yaratıyor. Çünkü Kuran’da ne bir çelişki var, ne de bir tutarsızlık. O, baştan sona apaçık. Eğer bir yerde bir karmaşa varsa, bu Kuran’dan değil, insanın kendisinden kaynaklanıyor. Şüphe dolu sözlerle net olanı karıştırmaya gerek yok. Kuran’ı, kendi çıkarlarınıza göre eğip bükmeyin.
Hadis adı verilen rivayetlere Kuran’mış gibi değer vermek, kutsal saymak, İslam’a çelişki sokmaktan başka bir şey değil. Hz. Muhammed’in ölümünden iki asır sonra yazılan yüzbinlerce hadis metnine inanmak, akıl dışıdır. Eğer böyle yazılara ihtiyaç olsaydı, peygamberin kendisi onları yazdırırdı. Ama o, bu rivayetlere karşıydı ve sünnetin tek kaynağı olarak Kuran’ı gösterirdi. Hadislere inanmak, Yahudilerin Tevrat varken kendi yazdıkları Talmud’a ve Mişna’ya sarılmalarından ne farkı var? Müslümanlar, Yahudilerin düştüğü tuzağa aynen kendileri de düştü. Üstelik bunu Kuran’ın açık uyarılarına rağmen yaptılar. Kuran, mezhep ve politika sevdalılarına karşı defalarca uyarır. Ve bunu Kuran’ın uyarılarına karşı yapmışlardır. Kuran mezhep ve politika tutkunlarına karşı defalarca uyarmasının nedeni, riyakarların ve Allah ile aldatanların insanlardan faydalanmasını ve menfaat elde etmelerini engellemektir. Çünkü bunlar, insanları kandırıp Allah’ın adını kullanarak çıkar sağlamaya çalışırlar. Hadisler Kuran’a ters düşer, ve her hadis içinde zan, kuşku ve şüphe barındırır.
Zan, gerçek adına hiç bir şey ifade etmez. : Yunus 36 , Necm 28
- Onlar, görünmeyene inanırlar, salatı yaparlar/sarsılmazca iman ederler, kendilerine sağladığımız rızıktan verirler/harcarlar.
Bütün nimetler Allah’tan gelir. Bunlar, ekmeğimizden, giysilerimizden, evlerimizden, bahçelerimizden, servetimize kadar elle tutulur şeyler olabilir. Ya da güç, nüfuz, fırsatlar, sağlık, yetenek gibi gözle görülmeyen şeylerdir. Bir de, manevi nimetler vardır; iyiyi kötüden ayırt etme sezgisi, insanı anlama yetisi, sevme kabiliyeti gibi. Her bir nimeti alçakgönüllülükle, ölçüsünde kullanmak bizim görevimizdir. Ama sadece kendimize saklamak için değil, başkalarının iyiliği ve refahı için de paylaşmalıyız. Ne kendimizi hayattan soyutlayıp çileye sokmalı, ne de lüksün ve zevkin peşinde savrulmalıyız. Ne bencilce biriktiren cimri olmalı, ne de bilinçsizce savuran müsrifler olmalıyız.
Salat, destek olma ve dayanışma anlamına gelir; elbette namaz da bunun bir parçasıdır, ama her türlü dua ve ibadet de dahildir. Kuran’da “namaz” kelimesi geçmez. Salat, daha geniş bir anlama sahiptir ve dayanışmanın, desteğin, birbirimize olan bağlılığın sembolüdür.
Görünmeyene inanmak, yaratılışın temel bir gerçeğidir. Bilmediğimiz, çözemediğimiz düşünceleri ve bilgileri açığa çıkarma süreci, insanın varoluşunun bir parçasıdır. İnsan, aklıyla ve yaratıcılığıyla bilimde ve düşüncede ilerleyecek, bilinmeyeni bilinir hale getirecektir. Bu yolculuk, insanoğlunun varoluşu boyunca süren çabasıdır.
- Ve sana indirilen ve senin zamanından önce indirilen vahye inananlar ve kalplerinde ahiret güvencesi bulunanlardır.
- Peygambere indirilen Kur’an’a; ondan önce indirilenlere, diğer kutsal kitaplara iman edenlerdir. Âhiretin, ebedî yurdun varlığına, delilleriyle, gerekçeleriyle bilerek kesinlikle inananlardır.
- Doğruluk, sağlam bir imandan, Allah’a ihlaslı bir bağlılıktan ve insanlara bencil olmayan hizmetten gelir.
- “26- Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.
- 27- Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kudret yoktur.”
- Kehf Suresi 26-27
Bütün peygamberler aynı kaynaktan, tek bir hakikatten beslenmişlerdir. İnsanlığa getirdikleri gerçekler hep aynıdır, özü birdir. Vahiy ve peygamberlik, Allah’ın bir düzenidir. Kuran’ın en büyük gayelerinden biri, Tevhid, yani Allah’ın birlik mesajını insanlara iletmektir. Onun Mesajı bütün insanlığa hitap eder, evrenseldir. Kuran, insanları ayırmayı, bölmeyi zulmün en büyüğü sayar. Kuran’ın gayesi, bütünü parçalamaya çalışan, ayrımcılık ve fitneye yol açan düşünce ve davranışları önlemek, düzeltmek ve doğru yola çekmektir.
- Onlar, Rablerinden doğru bir hidayet üzerindedirler ve kurtuluşa erenler bunlardır.
Refah, her türlü lütuf/nimet olarak kabul edilebilir. Nimetin doğru kullanımı, o nimette ve diğer lütuflarda artışa yol açacaktır ve bu da daha fazla refaha neden olacaktır.
- İmanı/İnancı inkar edenlere gelince, onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar.
Şu bir gerçek ki, inkara gömülmüş olanları sen ne kadar uyarırsan uyar, fark etmez, onlar inanmazlar. “Küfür” kelimesi, gerçeği bile bile reddedenler için kullanılır. “Kafara”, “küfr” gibi türevler, yanlış bir Allah inancına ya da hatalı bir düşünceye saplanıp kalmış kimselerden değil, gerçeği bilerek ve isteyerek inkar edenlerden söz eder.
Allah’ın sevgisi ve merhameti, insanlara doğru yolu gösterir, onlara kılavuzluk eder. Ancak bu rehberlik, kasıtlı bir reddediş karşısında etkisiz kalır. Reddetme, insana verilen özgür iradenin bir sonucudur. Allah, insana bu iradeyi vermiştir ki, insan O’nunla özgür bir bağ kurabilsin. Ama eğer insan bu bağı reddederse, ruhsal melekeleri körelir, daha iyi olan etkilerden, yüce hakikatlerden mahrum kalır.
- Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de perde vardır; aldıkları ceza büyüktür.
Allah onların kalplerine ve kulaklarına mühür vurmuş, gözlerinin önüne de kalın bir perde çekmiştir. Onlar için korkunç bir azap hazırlanmıştır. Bütün yaptıklarımız, eylemlerimiz Allah’ın adalet terazisine bırakılmıştır. Günahlarımızla bilerek ve isteyerek yoldan çıktığımızda, duygularımız ve vicdanımız iyiliğe körleşir. İşte o zaman ceza kaçınılmazdır. Bu ceza, 2:5’te anlatılan refahın zıttı olarak gelir.
Nasıl ki iyilik, daha fazla iyiliği doğurursa, günahın yoluna düşen insan, yuvarlandıkça hızlanır, ivme kazanır ve cezasını kendi elleriyle hazırlar. Kalp sadece kan basan bir organ değildir, aynı zamanda vicdanın, ruhun tahtıdır. Vicdan, aklın ve duyguların buluştuğu, insanın özünün yattığı yerdir. Onu temiz tutmak zorundayız. İç dünyamız karardığında, yıkım kaçınılmaz olur. Kuran buna “kalp hastalığı” der. Bu hastalığın en belirgin belirtisi ise ikiyüzlülüktür; riyakarlıktır. İnsanın içi boş, imansızdır, ama dışarıya inançlı gibi görünmeye çalışır. Hem kendini, hem insanları, hem de Allah’ı kandırmaya çalışır. Ancak kandırdığı aslında kendisidir.
Kalbi kararmış, kötü niyetle dolu bir insanın Kuran’dan pay alması mümkün değildir. Onlar kördür, sağırdır, hakikate kapalıdır. Aydınlığı ellerinin tersiyle iter, karanlığa sarılırlar. 2:16’da geçtiği gibi, Allah’ın nurunu bırakıp, kendi elleriyle çıkardıkları yapay kıvılcımlara tutunurlar, fakat o kıvılcımlar onları asla kurtaramaz.
- İnsanlardan öylesi vardır ki: “Allah’a ve ahiret gününe inandık.” derler ama gerçekten inanmazlar.
İnsanlar arasında, aslında inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler vardır. İşte bunlar, 3. tür insanlardır: Riyakârlar. Aslında kendilerine yalan söyler, kendilerini kandırırlar. Bu yüzden kalpleri hasta, vicdanları kirlenmiştir. Kuran, 2:10’da bu hastalıktan bahseder; bu kalp hastalığı, diğer kötülükler gibi yayılmaya meyillidir. Tedavisi mümkündür, ancak kalplerini katılaştırırlarsa, çok geçmeden bilerek ve isteyerek aydınlanmayı reddedenler arasına düşerler.
Bu riyakârlar, kendilerine yalan söylemekle başlarlar, sonra da bu yalanı gerçek sanıp çevrelerine yayarlar. Kalpleri her geçen gün biraz daha katılaşır, vicdanları kararıp gerçeği görmez hale gelir. Oysa vicdan, insanın içindeki pusuladır; onu kaybederlerse, yönlerini de kaybederler. Bu tür insanların tedavisi, gerçeği kabullenmekle başlar. Ama gerçeği bile bile reddederlerse, artık dönüşü olmayan bir yola girmiş olurlar.
- Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya bayılırlar, oysa onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunu bilmezler.
Allah’ı ve inananları aldatmaya çalışırlar. Ama farkına varmadan kendilerini aldatırlar. Allah riyakarları, insanları aldattıklarından ve haklarını yediklerinden dolayı hiç sevmez, hatta onlardan açıkça nefret eder.
- Kalplerinde bir hastalık vardır; Allah onların hastalıklarını daha da artırır; Ve onların uğradıkları azap acıklıdır, çünkü onlar kendilerine yalan söylerler/yanlış yaparlar.
İnsanların bazılarının gönüllerinde bir hastalık vardır; bu hastalık, doğruluktan sapmaları, samimiyetsizlikleri ve inkârcı tutumlarıdır. Allah, onların bu hastalıklarını artırır, çünkü kalpleri gerçeği kabul etmekten kaçındıkça kötülüğe daha da derinlemesine gömülürler. Yalanlarının, inatlarının, kendilerini ve çevrelerini aldatmalarının cezası olarak onlara acı bir azap öngörülmüştür.
İyiyi ve kötüyü harmanlayarak her iki dünyanın da nimetlerinden faydalanabileceğini düşünen bu samimiyetsiz insanlar, aslında kendi vicdanlarındaki hastalığı körüklerler. Gerçekten uzaklaştıkça, iyiliği bile kendi karanlık yollarına alet ederler. Tıpkı toprağa düşen yağmurun buğday başağını beslediği gibi, aynı yağmur dikenli bitkilere ve zehirli otlara da güç verir. İnsan, içindeki kötülüğe sarıldıkça, bu kötülük büyür, kalbi taşlaşır ve sonunda hakikati tamamen yitirir. Kalplerinde hastalık olanların inkârı daha da pekişir ve onlar kâfir olarak yaşamlarını tamamlarlar.
“İnen sûreler, kalpleri kararmış, aklından zoru olanların, hasta ruhluların da şüphelerini, küfürlerini ve nifaklarını artırır, üzerlerindeki lâneti, gazabı, azabı çoğaltır. Onlar artık kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfir olarak ölürler.” 9:125
- Onlara: “Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın” dendiğinde, onlar derler ki: “Biz sadece barış istiyoruz!”
Onlara, “Yeryüzünde bozgun çıkartmayın” dendiğinde, “Tam tersine, bizler barış ve esenlik getirenleriz” demişlerdir.
- Şüphesiz onlar bozgunculuk yapanlardır, fakat bunun farkında değillerdir.
Bakın, asıl bozguncular onlardır, ama farkında bile değiller. Doğruyu yanlıştan ayırt etme yetisinden yoksunken, kendilerini barış elçisi sanan insanlar, çoğu kez farkında olmadan büyük felaketlerin tohumunu ekerler. Ülkemizde de böylelerini gördük, adaletin canına kastedildiği zaman yetmez ama evet diyerek alkış tutanları… O kibirli körlükleriyle iyiliği hor görüp, kötülüğe yol açtılar. Farkında değillerdi ama asıl bozgunculuk, onların kendi elleriyle yeşerttiği fitneydi. Onlar kendi heveslerinin peşinde koşarken, bu topraklarda adaletin sesi kısıldı.
- Onlara: “Başkalarının inandığı gibi siz de inanın” denildiğinde, onlar dediler ki: “Aptalların inandığı gibi mi inanacağız?”, Hayır, ahmak olan onlardır/şüphesiz onlar ahmaklardır, fakat bilmezler.
Onlara, “İnsanların inandığı gibi siz de inanın” dendiğinde, “Yani biz de kafası çalışmayan zavallılar gibi inanalım mı?” derler. Haberiniz olsun ki, kafası çalışmayan düşük seviyeliler onların ta kendileridir; fakat bilmiyorlar.
Bu, münafık ve kötümser/alaycı tipin başka bir aşamasıdır. “İnanç” der, “aptallar için yeterince iyidir.” Ama onların alaycılığı, Allah katında en büyük budalalık olabilir.
- İman edenlerle/inançlılarla karşılaştıklarında: “İnandık” derler: Fakat kötüleriyle baş başa kaldıklarında: “Gerçekten biz sizinle beraberiz” derler; “Biz sadece şaka yapıyorduk.”
İnananlarla karşılaştıklarında “İnandık” derler, elebaşlarıyla baş başa kaldıkları vakit, “Doğrusu biz sizinleyiz, ancak biz alay etmekteyiz” derler.
Samimiyetsizliğin daha derin bir aşaması olan gerçek riyakarlık, ikiyüzlülüktür. Ama riyakar sonunda umduğunu asla bulamaz. Bunları eğer bir tüccara benzetirsek, bu tipler pazarlıkta/yaptıkları işte eninde sonunda kaybederler.
- Allah onların alaylarını üzerlerine geri çevirecek ve suçlarında onlara izin verecektir/süre tanıyacaktır; böylece bir ileri bir geri körler gibi dolaşacaklar/bocalayacaklar.
Asıl, Allah onları taşkınlıkları içinde bocalamaya bırakarak alaya alır. Allah onlarla alay ediyor ve onları, kendi azgınlıkları içinde bocalar bir halde sürüklüyor.
- İşte onlar, hidayeti/Allah’ın kılavuzluğunu sapıklıkla/hata için takas edenlerdir; Ancak trafikleri kârsızdır ve gerçek yönü kaybetmişlerdir.
İşte, onlar doğruluk yerine sapkınlığı satın alırlar, ne var ki, alışverişleri kâr getirmez, çünkü doğru yolda değillerdir. İşte bunlar, doğruluk ve aydınlığı verip/hiçe sayıp karanlık ve sapıklığı satın alırlar ve aslında ticaretleri hiç bir kazanç sağlamaz. Bir yol yordama girebilmiş de değillerdir.
- Onların durumu, ateş yakan bir adamın durumu gibidir; Etrafını aydınlattığı zaman, Allah onların nurunu giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı. Bu yüzden göremiyorlardı.
Onların hali ateş yakmak isteyen birinin hali gibidir. Adam bir ışık istedi, ama eline geçen sadece bir ateşti. Ateş etrafını kısa bir süreliğine aydınlattı, çevrede alkışlar duyuldu. Fakat o alev çok geçmeden söndü, karanlık daha önce olduğundan da beter bir şekilde üzerlerine çöktü. Yolunu şaşırmışlardı hepsi. İkiyüzlülük, aldatma, kibirle kötülükle uzlaşmak, belki bir süre alkış getirebilir, ama inancın, samimiyetin ışığı onlardan uzaktır. Ve bu yüzden, o nur eksik olduğu için her adımları onları felakete sürükler. Artık çılgınca, dehşet içinde el yordamıyla yollarını bulmaya çalışırlar; dilsiz, sağır, kör olmuşlardır. Ne konuşabilirler ne duyabilirler, ne de görebilirler. Sonları, imanı kasten reddedenlerinki gibi olur.
- Sağır, dilsiz ve kör, doğru yola dönmezler.
Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden geri de dönemezler.
- Veya başka bir benzetme, gökten gelen yağmur yüklü bir bulutun benzeşmesidir: İçinde karanlık bölgeler, gök gürültüsü ve şimşek vardır: Ölüm korkusu içindeyken çarpıcı gök gürültüsünü dışarıda tutmak için parmaklarını kulaklarının içine bastırırlar. Ama Allah, inkarcıların daima yanındadır/çevresindedir!
Onlar, gökten boşanırcasına inen, içinde gök gürültüsüyle çakan şimşekler ve koyu karanlıklar barındıran sağanağa tutulmuş insanlar gibi. Yıldırımlardan ürküp ölmekten korkarak parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Ama bilmezler ki Allah, inkar edenleri her yandan kuşatmıştır.
İnançsızların sonunu öyle güçlü bir benzetmeyle anlatır ki bu, gök gürültüsüyle sarsılan bir dünyanın ortasında, çaresizlikle kulaklarını kapatırlar. Şimşekler çakar; gözlerini kör eder. Korkunun içinde kıvranırlar ama Allah onları sarıp sarmalamıştır. Allah her zaman her şeyi kuşatır; onlara nefes alacak kadar boşluk bırakır. Gürültüyle yankılanan karanlıkta, arada bir şimşeğin ışığı etrafı aydınlatır, onlar da o ışıkla yol alırlar. Ama sonra tekrar karanlığa gömülürler. Kimi lanet okur bu duruma, kimi de o geçici aydınlığı kendi aklına yorar. Halbuki biraz tevazu gösterip Allah’ın nurunun peşinden gitmeye çalışsalar, yolları çok daha aydınlık, yürüyüşleri çok daha sağlam olurdu.
- Çakan şimşek neredeyse gözlerini alır; nur onlara her yardım ettiğinde orada yürürler ve üzerlerine karanlık çöktüğünde hareketsiz kalırlar. Ve Allah dileseydi onların işitme ve görme yetilerini alırdı; çünkü Allah her şeye kadirdir.
Şimşek neredeyse gözlerini kapıverir, onları aydınlattıkça ışığında yürürler, üzerlerine karanlık basınca durakalırlar. Allah dileseydi işitmelerini ve görmelerini de giderir. Doğrusu, Allah’ın her şeye gücü yeter.
- Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, doğru olanı öğrenesiniz;
Sizi de sizden öncekileri de yaratan Rabb’inize ibadet edin ki, korunabilesiniz. Allah’a hayran olmak, kulluk etmek, hürmet/derin saygı ile ibadet eylemidir. Yaratıcınız ve Veliniz/Koruyucunuz olan Allah ile bu ilişkiye girdiğinizde, inancınızla salih işler üretme şansına sahip olursunuz. Bu size verilmiş bir şanstır: özgür iradenizi kullanıp kabul edecek misiniz? Bunu yaparsanız, tüm doğanız değişecektir. Çok sağlam bir eli tutmuş olacaksınız.
İnanç insanın var edeni fark edişinin bir ifadesidir.
“Dinde baskı-zorlama-tiksindirme yoktur. Doğru bilgiye dayalı eriş, bozuk bilgiye dayalı sapıştan açık bir biçimde ayrılmıştır. Her kim tâğuta/kötülüğe sırt dönüp Allah’a inanırsa hiç kuşkusuz sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Kopup parçalanması yoktur o kulpun. Allah, hakkıyla işiten, en iyi biçimde bilendir.” 2:256
- Yeri divan, gökleri örtün yapan; gökten yağmur indiren; onunla rızkınız için meyveler çıkaran O’dur; O halde gerçeği bildiğiniz halde Allah’a ortak koşmayın.
Yeri döşek, göğü örtü yapıp, gökten yağmuru indiren, o yağmurla toprağı yeşertip size rızık olarak meyveler sunan O’dur. O halde, gerçeği böylesine açıkça bildiğiniz halde, nasıl olur da Allah’a ortak koşarsınız?
Bu ayette Allah’ın size olan iyiliğinin daha pek çok delili var. Hayatınızın her zerresi, ruhunuzdan bedeninize, maddiyatınızdan maneviyatınıza kadar O’na bağlı. Ruhunuz, göğün kubbesi altında şekillenir; maneviyat orada kök salar. Hakikat gözlerinizin önüne serildi, apaçık bir yol olarak getirildi. Ama hâlâ bu gerçeğe sırtınızı dönüp, hayallerinizin yarattığı sahte tanrıların, boş inançların peşinden mi gideceksiniz?
Allah’a ortak koştuklarınız kim bilir neler? Belki altından dökülmüş putlar, belki de içten içe büyüttüğünüz gururunuz, kimliğiniz, ırkınız, doğduğunuz yer, servetiniz, mevkiniz, gücünüz, ya da öğrendikleriniz. İbadetin özünde, Allah’ın kudretiyle tek ve eşsiz olduğunu bilmek yatar. Var etti bizi, nimetler verdi. O’na karşı minnet duyup şükretmekten başka ne düşer bize?
- Ve eğer kulumuza zaman zaman indirdiğimizden şüphede iseniz, haydi onun benzeri bir sûre/bölüm meydana getirin; Şüpheleriniz doğruysa Allah’tan başka varsa şahitlerinizi ve yardımcılarınızı da çağırın.
Bir vahyin Allah’tan geldiğini nasıl anlarız? İşte size sapa sağlam bir mihenk taşı. Allah, önünüze sayısız sûre indirdi, onları okuyun. Peki, siz onlara benzer tek bir tanesini yazabilir misiniz? Eğer yüce hakikati Allah’tan başka insanlara ilham eden biri varsa, çıkarın delillerinizi görelim. Yoksa içinizdeki ışığa, vicdanınıza karşı duyduğunuz o şüpheler, sadece boş inatçılıktan, kuru bir tartışmacılıktan mı ileri geliyor?
Her gerçek vahiy, kendi başına bir mucizedir; ayağı yere sağlam basar, başka bir desteğe ihtiyacı yoktur. Allah’ın sözü, nerede olursa olsun kendini belli eder, tanınır. Yüce dağlar gibi yükselir; ne kadar uzaktan bakarsanız bakın, onun ihtişamını görebilirsiniz. Allah’ın sözünde öyle bir kuvvet, öyle bir gerçeklik vardır ki insanın ruhunu titretir, kalbine işler. Kimin sözü onunla boy ölçüşebilir?
“Yoksa, Onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allah’tan başka, gücünüzün yettiklerini çağırın da (hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin.” 10:38
“Yoksa, «Onu (Kur’an’ı) kendisi uydurdu» mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin.” 11:13
“Biz bu kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, inananlara bir müjde olarak indirdik.” : Nahl Suresi 89
-
Ama eğer yapamazsanız -ki kesinlikle yapamazsınız- o halde İmanı/İnancı inkar edenler için hazırlanan yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korkun.
-
Fakat inanan ve salih amel işleyenlere ise, kendilerine altından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Orada bir meyve rızık olarak kendilerine verildikçe, “Bu daha önce de rızıklandığımızdır” derler. Bu onlara benzer olarak sunulmuştur; ve onların orada pak/saf ve mukaddes/tertemiz dostları vardır; ve orada ebedî kalacaklardır.
İnanan ve güzel işler yapanlara, altında ırmaklar çağlayan cennetleri müjdele! O bahçelerde onlara meyveler sunulur; her aldıklarında, “Bu bize daha önce de verilmişti,” derler. Ama aslında, her defasında farklı bir lezzet, yeni bir tat saklıdır içinde. Geçmişten aşina oldukları gibi görünse de, her biri bambaşka bir ikramdır. Orada tertemiz dostlar vardır, saflık ve mukaddesiyetle dolu. Ve o bahçelerde sonsuza dek kalacaklardır.
Düşün, yüksek bir tepeden bakıyorsun, etrafında uçsuz bucaksız güzellikler. Önünde kristal sularla akan nehirler, meyve ağaçları dallarını yere kadar eğmiş. Dallarında en güzel, en olgun meyveler… Bir ısırık aldığında tanıdık bir tat gelir damağına, ama her seferinde farklı bir his kaplar içini. O meyveler, belleğinde yer eden tatlarla bezeli, ama her biri yepyeni bir dünya sunar sana. Öyle bir bahçe ki, her nefes, her bakışta yepyeni bir keyif, bir huzur. Allah’ın ikramı sonsuz, insanın ruhuna nakış gibi işlenmiş bir cennet…
26.Allah, en altta olduğu gibi en yüksekte de olan şeylerin misâlini/benzetme kullanmaktan çekinmez. İnananlar bilirki o, Rablerinden bir gerçektir; Ama inkar edenler: “Allah bu benzetmeyle neyi kastediyor?” derler. O bununla birçoklarını saptırır, birçoğunu da doğru yola iletir; Ama yoldan sapanlardan başkasını saptırmaz.
Allah, bir sivrisineği ya da ondan daha küçüğünü örnek vermekten çekinmez. İnananlar, bunun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu hemen anlarlar. Ama inkârcılar ise hayretle, “Allah bu küçücük şeyle ne anlatmak istedi?” diye sorarlar. Oysa Allah, bu benzetmeyle birçoklarının saptığını, birçoklarının da doğru yolu bulduğunu gösterir. Fakat unutmayın, sadece yoldan çıkmış olanlar bu örneklerle sapar.
Arapça’daki “en aşağı” kelimesi, sivrisinek anlamına gelir. Oysa Allah’ın gözünde her canlının bir anlamı, bir amacı vardır. Örümcek misali de daha önce anlatılmıştır; sinek örneği de öyle. Allah, en zayıf dediğimiz bu varlıklara öyle harika yetenekler bahşetmiştir ki, onları küçümsemek cehalettir. Ama işte bu tür benzetmeler, Allah’ın ayetlerini görmezden gelenler için bir sınav, bir tökezleme noktası olur. İnançsızlar, derinlemesine bakmayı reddettikleri için bu basit örnekler onların gözünde anlamsız kalır. Fakat hemen belirtmek gerekir, bu tökezleme, tamamen inkârcının kendi seçimi, kendi günahıdır.
Ayetlerin devamı ise bir bütün olarak ele alınmalıdır. Günahkârın yoldan sapmasının asıl sebebi, 2:27’de açıklandığı gibi, içindeki vicdanın onayladığı ahitleri bozmasıdır. İnsanlık tek bir kardeşlik olması gerekirken, bu ahlaksızlar bölücülük yapar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarır. Kötülüğe izin verilen bu dünya, elbet bir gün sona erecek; ötedeki yaşamda, kötülüğün hükmü kalmayacak. Allah’ın düzeni her şeyi kuşatır, iyilik de kötülük de kendi karşılığını bulur.
- Allah’ın ahdini onaylandıktan sonra antlaşmayı bozanlar, ve Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayıranlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar: Bunlar sadece kendilerine zarar verirler.
Ahit deyince, bunun iki anlamı vardır: biri özel, diğeri genel. Özel anlamda, “İbrahim Baba” ile Allah arasında yapılan büyük bir sözleşmeden söz ediyoruz. Yahudi geleneğinde, Allah İbrahim’e büyük bir lütuf bağışlamış; karşılığında ise İbrahim’in soyu, Allah’a sadakatle hizmet edeceğine dair söz vermiştir. Ama ne yazık ki, İbrahim’in soyunun büyük bir kısmı, tarih boyunca kendi peygamberlerine ve vaizlerine karşı çıkmış, Allah’a isyan etmişlerdir. Muhammed el-Mustafa da bunun tanığıdır.
Genel anlamda ise, Allah her mahlûkatla bir Misak, yani bir ahit akdetmiştir. Bu, Allah’ın sonsuz sevgisi ve ilgisi karşısında, en azından tam bir şükran ve teslimiyetle O’na itaat borcu olan bir ahittir. Her insan, içindeki vicdan ışığı kararmadan önce bu hakikati bilir. Ama günahkâr, sadece yoldan çıkmakla kalmaz; Allah’ın onu kurtarmak için gönderdiği lütfa da direnir. Bu yüzden, o insanın durumu umutsuz hale gelir. Ama kaybeden yalnızca kendisidir; Allah’ın tasarısını bozamaz, iradesine zarar veremez. İyi bir insan ise, yaptığı hatalardan geri dönmekten memnun olur. Vicdanı onu rahat bırakmaz, ve Allah’ın Mesajı ona, tam bir anlayışla yeniden kabul kapılarını açar.
Bu ahit, sadece İbrahim’in soyuna değil, yeryüzündeki her cana bir çağrıdır: Allah’a gönülden bağlılık, O’nun sevgisine ve lütfuna duyulan minnetle, içten gelen bir itaat borcu…
- Siz hayata sahip değil iken ve O size hayat verdi; sonra sizin ölmenize neden olacak ve tekrar diriltecek. Allah’a inancınızı niye inkar edersiniz?; ve nihayet tekrar O’na döneceksiniz.
Cansızken size can veren, sonra öldürüp yine diriltecek olan, sonunda da huzuruna döneceğiniz Allah’ı nasıl inkâr edersiniz?
Allah, daha önce size delillerini gösterdi; iyiliğini hatırlattı. Size sunduğu nimetleri düşünün, şüphelerinizi giderdi, yanlışın cezasını apaçık önünüze serdi. Ve ardından müjde verdi, size ışığı gösterdi. Ama bir de bu ışığı bilerek reddedenleri, Ahit’e sırt çevirenleri anlattı. Şimdi ise (2:28 – 29), sizi yaratan Allah, kendi özünüzle yüzleşmenizi istiyor. Sizi hayata o getirdi, ruhunuza nefes üfledi. Yaşamın ve ölümün sırları O’nun elindedir. Ölümle bu dünya sona ermiyor. Siz O’ndansınız ve O’na döneceksiniz.
Bir düşün, çevrene bak, Allah’ın sana verdiği haysiyeti fark et. Başını kaldır, o sonsuz derinliklere bir bak. Üstünde, etrafında, gözünün ermediği genişlikteki bu âlemler, yedi kat sema, her biri O’nun kusursuz düzenine tanıklık ediyor. Her şey O’nun mükemmelliğiyle örülmüş, bir planın parçası. O’nun ilmi, her şeyi kavrayan bir okyanus; sizinki ise onun yanında bir damla bile değil. Yine de, size verilen bu inanç ışığını reddedip, bilerek karanlığa mı çekileceksiniz? Allah, her şeyi kuşatan kudretiyle sizi çağırıyor, ama siz hâlâ o ışığı görmezden mi geleceksiniz?
-
Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur; Üstelik O’nun tasarımı gökleri kapsadı, çünkü O yedi semaya düzen ve mükemmellik verdi; ve her şey hakkında O’nun mükemmel bilgisi vardır.
-
Bakın!, Rab meleklerine şöyle dedi: “Yeryüzünde bir halife yaratacağım.” Dediler ki: “Biz senin övgülerini kutlarken ve kutsal ismini yüceltirken orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi yerleştireceksin? O Dedi ki: “Ben sizin bilmediğinizi biliyorum.”
Melekler, saf ve kutsal varlıklar olsalar da, yaratılışın sadece bir yüzünü yansıtıyorlardı. Allah vergisi kudretleri vardı, ama duyguları yoktu; hele ki insanı en yücelere çıkarabilecek en büyük duygu olan sevgiye sahip değildiler. İnsan ise duygularla donatılmıştı; bu duygular onu zirvelere çıkarabileceği gibi, dipsiz çukurlara da sürükleyebilirdi. İnsana verilen irade gücü, yani seçim hakkı, bu duygularla birlikte verilmek zorundaydı. Çünkü bu irade, doğru kullanıldığında insana kendi kaderini ve doğasını yönetme yetisini kazandırıyordu.
Melekler bu özgür iradeyi anlayamamışlardı. Onlar, şaşmadan Allah’ı tespih ederken, insanın hem kan dökücü hem de bozguncu olduğu halde yeryüzünde halife seçilmesine şaşırdılar. Onların gözünde itaat ve ibadet, üstünlük ölçüsüydü. Oysa Yaratıcı, isyan edebilme gücü olan bir varlığın iyiliği ve hayrı seçmesini büyük bir değer olarak görüyordu. Bu, insanı Tanrı benzeri bir mizaca yaklaştırıyordu. İnsan, artıları ve eksileriyle, yücelikleri ve alçaklıklarıyla, sevgileri ve nefretleriyle, ışıkları ve karanlıklarıyla onurlu bir varlıktı. Kuran’ın yolu da insanı sevmeye, iyiliğe ve güzelliğe çağırıyordu.
Meleklerin kendi bağımsız iradeleri yoktu; onların mükemmelliği, Allah’ın mükemmelliğini yansıtıyordu. Ama böyle bir mükemmellik yeryüzünde halife yapmaya yetmezdi. Asıl halife, irade gücüne sahip olup, bu iradeyi her zaman Yaratıcısının iradesiyle uyumlu bir şekilde kullanandı. Melekler, tek yanlılıklarında, insanın duygusal mizacından doğabilecek fesadı görmüşlerdi. Ama belki de onlar, sevgi gibi büyük bir duyguyu anlamamışlardı. Onların kıskançlık gibi kötü hislerden uzak olduklarını bilmeliyiz. Melekler, Allah’ın sevgi dolu tabiatını anlamadıkları için, sevginin gizemini fark edemediler. O yüzden onlara bilmediklerini itiraf ettikleri öğretilir (2:32), ve insanın gerçek kapasitesi onlara gösterildiğinde, bu sır ortaya çıkmış olur.
İnsanlık, evrensel bir emanetin taşıyıcısı olarak kozmik bir göreve sahiptir. Allah, insana büyük bir mertebe verdi; bu da onun imtihanıydı. İnsan, bu dünya hayatında Allah’ın ona verdiği rütbeye layık şekilde seçimler yapmalı, amelleriyle Allah’ın sevgisini ve güvenini boşa çıkarmamalıdır. Bu, insanın en büyük sınavıdır; yaratılışın sırrı, insanın yücelişi bu emanetin altında gizlidir.
- Ve Adem’e her şeyin isimlerini öğretti. Sonra onları meleklerin önüne koydu ve: “Eğer haklıysanız, bunların mahiyetini bana söyleyin” dedi.
Adem’e Allah isimleri öğretti. İsimler, yalnızca nesnelerin adları değil, onların içsel doğaları, nitelikleri ve duyguları da kapsıyordu. Allah insana, meleklerden farklı olarak düşünme, anlama, hissetme ve isimlendirme yetisini bahşetti. Bu öyle bir yetiydi ki insan, çevresindeki her şeyi kavrayabilir, hissettiklerini anlamlandırabilir ve onları bir düzene sokabilirdi. İşte bu, insanın yeryüzünde halifelik makamına layık olmasının temelinde yatan gücüydü. İnsan, sevmeyi öğrendi, sevgiyi anladı; plan yapmayı bildi ve planlarını hayata geçirebildi. Bu meziyetler, meleklerin ötesindeydi; çünkü melekler bu hisleri dışarıdan gözlemleyebilir, ancak içlerinde yaşayamazlardı. Ama onların imanları tamdı. Gayb’a, yani görünmeyene, Allah’ın her şeyi bildiğine ve gördüğüne iman ediyorlardı. Görüneni de, görünmeyeni de, gizlenmek isteneni de Allah bilirdi.
İnsan ise, içindeki fırtınaları saklayabilir, kimi zaman hislerini bastırabilir ya da kendi aleyhine olacak duyguları derinlerde saklamaya çalışabilirdi. İnsanın tabiatı böyleydi; karmaşıktı, gizemliydi. Ama bu karmaşıklık, insanı halifelik makamına yükselten en önemli özelliklerden biriydi. Melekler, Allah’ın bu derin planını kavradıklarında, insanın bu görev için yaratıldığını kabul ettiler. Ve böylece, Adem’in bu dünyada taşıdığı emaneti anlamaya başladılar.
İnsanın içinde sakladığı, belki farkında bile olmadığı güçler vardı. Sevgisi, hırsı, planları, hayalleri, hepsi bu büyük görev için bir araya gelmişti. Bu emanet, insana verilen en büyük sorumluluktu. Allah’ın kendisine duyduğu güveni boşa çıkarmamalıydı. İnsan, kendine verilen bu derin anlamın farkına vararak, yeryüzünde bu emaneti taşımaya layık olmalıydı.
- Melekler: “Seni tesbih ederiz/Senin şanın Yücedir, ilim hakkında bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yok” dediler.” Doğrusu ilimde ve hikmette tam olan sensin.”
Dediler ki: “Yücedir şanın senin. Bize öğretmiş olduğunun dışında bilgimiz yok bizim. Sen, yalnız sen Alîm’sin, her şeyi en iyi şekilde bilirsin; Hakîm’sin, her şeyin bütün hikmetlerine sahipsin.”
Kuran bilgiyi temel değer olarak vermektedir. Allah meleklere yarattığı varlığın üstünlüğünü bilgi ve erdemle göstermiştir.
- Allah Dedi ki: “Ey Adem! Onlara mahiyetlerini/isimlerini anlat.” Adem Onlara bildirince Allah: “Size göklerin ve yerin sırlarını bildiğimi söylemedim mi? Ve Ben sizin açığa vurduğunuzu da, gizlediğinizi de bilirim?”
RAB korkusudur bilginin temeli. Ahmaklarsa bilgeliği ve terbiyeyi küçümser.
Kuran insana değil akla, insanın ruhuna hitap eder. Allah insanın aklını kullanmasını, sağduyulu seçimleriyle hareket etmesini ve davranmasını ister. Meleklerden üstün olmanın yolu budur, aksi de hayvanlardan aşağı bir mahlukat olmaktan geçer.
- Ve işte sonra, meleklere dedik: “Adem’e secde edin/önünde eğilin” ve secde ettiler/önünde eğildiler. İblis öyle yapmadı: O reddetti ve kibirlendi: O, imanı/inancı inkar edenlerdendi.
Hani, meleklere “Adem’e boyun eğin” demiştik. Hepsi itaat etti, saygıyla eğildi. İblisin dışında hepsi saygı gösterirken, o dikleşti, büyüklük tasladı ve inkarcılardan oldu. İşte o an, İblis’in varoluşundaki asi ruh ortaya çıkmıştı. İblis, meleklerin arasında ama onlardan farklıydı. Melekler, Allah’ın emrine kayıtsız şartsız bağlıydılar. Ama İblis, başka bir soydan mıydı, cinlerden. “İblis dışında onlar secde ettiler.” Bu durumda İblis (Şeytan) meleklerden biri oluyordu. Her ne kadar Müslüman teolojisinde düşmüş melekler teorisi Müslüman teolojisinde kabul edilmese de, cinin melekler arasında ne işi vardı? 18:50’de İblis’ten Cin olarak bahsedilir. İnsan çamurdan yaratılmış, karbon bazlı hayat formudur. Ayeti kerime Cinlerin ateşten yaratıldığını söylüyor. Melekler belki de cin türüne giriyor. O da tıpkı insanlar gibi bir seçim yapma kudretine sahipti, ama bu seçim onu hakikatten uzaklaştırdı.
Melekler nurdan, saf ve lekesiz bir varlık. İblis ise ateşten, ateşin hırçınlığını, öfkesini, başına buyrukluğunu taşıyan bir yaratık mı? Ayetlerde de denir ya, İblis bir cin idi. İnsan çamurdan, yerin topraklarından doğmuş; cinler ise ateşin özünden. Melekler, belki de cinlerle aynı türden değillerdi, ama bir vakit meleklerin arasında dolaşmış, onlarla aynı emrin muhatabı olmuştu İblis. Ancak onu farklı kılan, o gün Allah’ın emrine karşı gelerek büyüklük taslamasıydı.
Şeytan, kendi ateşinden gelen gururla “Ben ondan üstünüm!” diye haykırmıştı. İşte bu kibir, onu Allah’ın huzurundan uzaklaştırdı. Oysa Allah’ın önünde eğilmek, her varlığın boynunun borcuydu. Melekler bunu kavramıştı, secde etmişlerdi. Ama İblis, ateşin asi aleviyle Allah’ın emrine sırtını döndü. İnsan çamurdan geldiği halde, bu yükseklikte bir mertebeye layık görüldü. İblis ise, yaratılışındaki ateşin hırçınlığına yenik düştü, isyan bayrağını çekti ve sonsuza kadar lanetlendi.
İblis’in kibri, insanın zaaflarına ayna tutar. İnsan da tıpkı İblis gibi, kimi zaman büyüklük taslar, baş kaldırır, Allah’ın emrine sırt döner. Ancak insanın farkı, tevbe edebilmesidir. İnsanın yolu, meleklerin itaati ile İblis’in isyanı arasında, ince bir çizgide uzanır. Allah, insana hem secde etmeyi, hem de iradesiyle yükselmeyi bahşetmiştir. Bu, insanın yeryüzündeki en büyük sınavıdır.
- Dedik ki: “Ey Adem, sen ve eşin cennette kalın; ve oradaki nimetlerden dilediğiniz yerde ve dilediğiniz zaman yiyin; Ama bu ağaca yaklaşmayın, yoksa zarara ve aşırılığa/zulme düşersiniz.”
Adem’e şöyle seslenildi: “Ey Adem, sen ve eşin cennetin bağrında kalın; oradaki tüm nimetlerden dilediğiniz gibi yiyip için. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa kendinize zarar verir, yanlışa düşersiniz.”
Cennet Bahçesi bu dünya üzerinde bir yer miydi? Pek sanmıyorum. Çünkü 36. ayette, düşüşten sonra şu sözlerle karşılaşıyoruz: “Artık yeryüzü sizin meskeniniz olacak.” O halde, düşüşten önce insanın başka bir düzlemde olduğunu kabul etmeliyiz; mutluluğun, masumiyetin, güvenin kol gezdiği, düşmanlık, şüphe ve kötülüğün henüz var olmadığı bir yer.
“Zulm”, sadece başkalarına değil, insanın kendisine yaptığı haksızlığı, yanlışı, zararı da ifade eder. Karanlıkla özdeşleştirilen bu kavram, tıpkı gece gibi bir örtü çekerek insanın gözlerini gerçeğe kapatan, onu yanlışın pençesine düşüren bir gölge gibidir. Kişi kendine zulmedince, ışığını kaybeder, kendi iç karanlığında boğulur. Başkalarına yanlış yapıldığında, genelde bu tiranlık, baskı ve şiddet yoluyla olur.
- Sonra Şeytan onların ayaklarını bahçeden kaydırdı ve içinde bulundukları saadet, mutluluk halinden çıkardı. Dedik ki: “Ey insanlar, aranızda düşmanlık olarak inin. Bir süre için meskeniniz ve geçim kaynağınız yeryüzünde olacaktır.”
Sonra Şeytan onları adım adım kaydırdı cennetin huzur dolu bağrından, saadet içindeki o masum hallerinden koparıp attı. Dedi ki: “Ey insanlar, artık birbirinize düşman olarak inin yeryüzüne. Bir süreliğine meskeniniz de geçim kaynağınız da orası olacak.”
Ayette geçen “İblis” kelimesi, çaresizlik ve isyanın içinden doğar. “Şeytan” ise sapkınlık ve düşmanlığı temsil eder. Her iki durumda da kullanılan terimlerin derin anlamlarına dikkat etmek gerekir. Bahçe’den “kayma”, kötülüğün insanı yavaş yavaş yüksek bir mertebeden aşağıya, daha karanlık bir duruma çekmesi demektir. Kötülük insanı sinsice avlar; fark ettirmeden, yavaşça… (7:20)
Allah’ın hükmü, insanın yaptığı fiillerin sonucudur. Arapça metinde de bu açıktır; 2:33’te tekil, 2:35’te ikil, 36. ayette ise çoğul kullanılır. Adem, bütün insanlığın bir temsili olarak karşımızda durur. Erkek ve kadın, tüm manevi meselelerde el ele yürür, birlikte sınanırlar. Adem, Havva ve Şeytan’ın sınır dışı edilişi hepimize bir ders niteliğinde; burada kullanılan çoğul form, Arapça’da ikiden fazlasını ifade eder.
İnsan, bu dünyanın bir parçasıdır, yarı hayvani yarı ruhani bir varlık. Onun yeryüzündeki kalışı sınırlıdır, fakat bu geçici hayatta hayvani tarafını da eğitmesi gerekir. O aşağı form, ruhsal gelişimin bir parçasıdır; insan bu dünyada içindeki ışıkla karanlıkla savaşmayı öğrenir. Bir yandan yapar, bir yandan yıkar, bir yandan yeniden doğurur.
- Sonra Adem Rabbinden vahiy sözlerini öğrendi ve Rabbine yöneldi. O da onun tövbesini kabul etti. Çünkü O, Çok Bağışlayıcı, Çok Merhametlidir.
Sonra Âdem, Rabb’inden gelen bazı kelimeleri öğrendi, belledi. O kelimeler, ona doğru yolu gösteren birer ışık gibi düştü gönlüne. Âdem Rabb’ine yöneldi, tövbesini sundu. Ve Gerçekten de O, evet O, Tevvâb’dır, tövbeleri cömertçe kabul eder; Rahîm’dir, rahmetini yani acıma ve sevgisini cömertçe yayar.
Ayette geçen “isimler” nasıl ki eşyanın hakikati, özü için kullanılıyorsa, buradaki “kelimeler” de ilhamdır, maneviyattan gelen bilgeliktir. Allah’ın rahmet kapısı, Âdem’in çabasıyla birleşip ona yol gösterir. O çaba, Allah’ın lütfuna çağrı gibi gelir; Allah da karşılık verir.
“Tövbe”, pişmanlık, “dönüş” demektir; hatadan, yanlış olandan dönüp, doğruya yönelmek… Allah’ın mağfireti, bağışlayıcılığını tanımlayan Tevvab’ta aynı kökten gelir. Tövbenin üç şartı vardır: İlk olarak insan, hatasını kabul edecek. Sonra o hatadan vazgeçecek. Ve gelecekte aynı yanlışa düşmemeye niyet edecek. Ama insanoğlu zayıftır; ne kadar azmetse de bazen yine o karanlığa düşer, yine kaybolur. Ama yeter ki samimiyetle dönebilsin Rabb’ine, Allah onu her defasında kabul eder. Bunu samimiyetle yaptığı müddetçe Allah, tövbeyi kabul edendir, esirgeyendir. Çünkü O’nun lütfu, günahkârın yaralarını sarar, içindeki ateşi söndürür.
Dağlarında esen fırtına da gibi; önce sert rüzgarlar savurur insanı, ama ardından gelen rahmet/yağmurla toprak yeşerir, umut yeniden filizlenir. İnsan ne zaman düşse, yerden kalkmayı bilen bir fidandır, çünkü onun toprağı merhamettir. Allah’ın rahmeti, işte o toprağa düşen su gibidir; hayat verir, diriltir, büyütür.
- Dedik ki: “Hepiniz buradan aşağı inin; Ve eğer Benden size bir hidayet/kılavuzluk gelirse, kim Benim hidâyetime uyarsa, onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Dedik ki: “Hepiniz buradan inin; fakat unutmayın, size Benden bir hidayet geldiği zaman, kim Benim yoluma uyarsa, onlar ne korkuya kapılacak ne de keder içinde olacaklar.”
Ayetin başındaki “Biz” ifadesi, yüceliği, onuru, büyüklüğü anlatır. Allah, genelde Kendisinden “Biz” diye bahseder. Bu, sadece O’nu değil, yarattığı sistemi, sistemin iştirakçilerini, düzeni, evreni(belki de evrenleri) ve her şeyi kapsayan bir büyüklüğü işaret eder. Ama ne zaman ki O, kişisel bir ilişkiye, kuluyla doğrudan bir bağa girer, o zaman “Ben” der. Bu, Allah’ın insanla kurduğu en samimi, en kişisel bağdır; işte o anda yalnızca O konuşur.
İnsanın düşüşü her ne kadar bir kırılma olsa da, bu yolun sonunda hidayet güvencesi/vaadi vardır. Allah, insanı yalnız bırakmaz; her düşüşün ardından bir yol gösterir. Eğer İnsan, o hidayet yoluna tâbi olduğu takdirde, şimdi ve gelecek için herhangi bir korkudan, geçmiş için herhangi bir üzüntü, dert, acı ve kederden kurtulur; ne gelecek için bir korku yaşar ne de geçmişin yükü altında ezilir. Böylece, ruh özgürleşir, Allah’a yakınlaşır, korkularından, acılarından arınır, saf bir huzura kavuşur.
Yol zorludur, bazen düşer insan, bazen yaralanır. Ama yolun sonunda bir zirve vardır. O zirveye vardığında, insanın yüreği de hafifler, keder yerini umuda bırakır.
- “Fakat İmanı/İnancı inkar edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar ateşin ehlidirler; orada kalacaklar”
İmanı/inancı reddetmeleri kasıtlı ve kesin olduğu için, sonuçların kalıcı karakteristik özelliklere sahip olması gerekir.
- Ey İsrailoğulları! Sana verdiğim özel nimetimi/iltimas/sevilmeyi/lütfu/yardımı hatırla ve Benimle olan ahdini yerine getir ki Ben de seninle olan Ahdimi yerine getiriyim, ve Benden başkasından korkmayın.
İsrail’in , kendi gelenekleri açısından öznel olarak dikkatleri çekilmektedir. İmtiyazlı bir topluluk olduğunuzu iddia ediyorsunuz: Benim nimetlerimi unuttunuz mu? Benimle özel bir Ahit talep ediyorsunuz: Sizi kölelik ülkesinden çıkararak ve size “süt ve bal akan” Kenan diyarını vererek, Antlaşma’daki üzerime düşeni yerine getirdim: Ahit’teki kendi üzerinize düşeni yerine getirdiniz mi? Varlığınız için endişeleniyor musunuz? Benden korkarsanız, başka hiçbir şeyin önemi kalmaz.
- Ve sizinle olan vahyi doğrulayıcı olarak indirdiğime iman edin ve onu ilk inkar edenlerden olmayın ve âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın; Benden korkun ve sadece Benden korkun.
Ve size daha önce gelen vahyi tasdik eden bir vahyi indirdiğimde ona iman edin; sakın ha, onu ilk inkâr edenlerden olmayın! Âyetlerimi, dünyanın üç kuruşluk çıkarları için satmayın; yalnız Benden korkun, sadece Benden korkun.
Siz zaten daha önce vahiy aldınız, şimdi gelen vahiy ise onu doğruluyor. Önce sizin dikkatinizi/ilginizi çekmeli, çünkü o İnananlara bir sesleniş. Onu ilk reddeden siz mi olacaksınız? Ve ne uğruna reddedeceksiniz, hangi küçük hesaplar için itiraz edeceksiniz? Allah’ın âyetleri, sizin bütün değersiz hesaplarınızdan, değerlendirmelerinizden daha kıymetlidir. Unutmayın, görev ve takva, halkın boş geleneklerinden, din adamlarının sözlerinden değil, doğrudan Allah’tan alınmalıdır. Allah’tan korkun, başkalarından değil.
-
Hakkı/Gerçeği batıl ile örtmeyin ve onun ne olduğunu bildiğiniz halde Hakkı gizlemeyin.
-
Ve salatınızda/ibadetinizde dosdoğru olun; düzenli sadaka/hayır işi/yardım gerçekleştirin; rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin .
Söylem hala öncelikli olarak Yahudilere yöneliktir, ancak Kuran’ın tüm öğretilerinde olduğu gibi tatbiki evrenseldir. Yahudi ibadetinin başlıca özelliği başın eğilmesiydi ve uygulama hala da öyledir.
-
İnsanlara iyiliği/doğru davranışı emreder de kendinize/özbenliklerinize uygulamayı unutur musunuz? Ve üstelik Kutsal Yazıtları okuyorsunuz? Anlayıp kavramayacak mısınız?
-
Hayır, sebatla sabrederek ve salatla/ibadetle Allah’tan yardım isteyin: Alçakgönüllü/samimi ve içten bir ruh getirenler müstesna, bu gerçekten zordur,-
Salat kelime olarak namaz dahil bütün dua ve ibadetleri kapsadığı gibi aynı zamanda destek ve dayanışma içinde kullanılır.
Sabır ise tek bir kelimeyle anlatılamayacak kadar derindir; içinde birçok anlam barındırır. Acele etmeden, vakarla bir işi sona erdirmek; sabırlı azimle, kararlılıkla bir yola baş koymak. Sabır, rastgele, düzensiz hareketin aksine, sistemli ve planlı bir tutumdur. Sebat ve istikrarla dolu, ama pasiflikle veya kayıtsızlıkla karıştırılmayacak kadar canlıdır. Kederde, yenilgide veya acıda bile insanın içinde neşeli bir teslimiyet, derin bir anlayış taşıyan bir duruştur sabır. İsyana kapılmadan, içten bir kabullenişle yaşanan bir bilgeliktir.
Sabır, tıpkı fırtınanın ardından gelen sessiz yağmura benzer; önce ortalığı kasıp kavurur hayat, sonra insan ağır ağır sakinleşir, derin bir nefes alır, toprağa çekilir. Yağmurun altındaki o çoban gibidir insan; her damlada yenilenir, her adımda daha da köklenir. Sabır, o köklere can veren yağmurdur.
-
Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini kesin olarak bilirler.
-
Ey İsrailoğulları! Sana verdiğim nimetleri ve seni Mesajım için diğerlerine tercih ettiğimi hatırla.
Bu sözler, Allah’ın İsrail’e lütfunun genel bir kaydını sunan 2:40’tan itibaren tekrarlanmıştır; şimdi İsrail tarihindeki olayların belirli bir açıklamasıyla karşı karşıyayız. Her olay, Arapça Idh kelimeleri kullanılarak çeviride Hatırla diye tanıtılmaktadır.
- O halde öyle bir günden sakının ki, bir nefis/benlik diğerine fayda vermez, ondan şefaat kabul olunmaz, ondan fidye/tazminat alınmaz ve dışarıdan hiç kimseye yardım edilmez.
Kimsenin kimseye yararı olmayacağı, kimseden bir aracılık kabul edilmeyeceği, kimseden bedel alınmayacağı ve kimsenin yardımının görülmeyeceği günden sakının. O gün, ne bir dostun dostuna yararı dokunur, ne bir başkasının aracılığı kabul edilir. Kimse fidye veremez, kimse başka birinin yükünü hafifletemez.
Belirli olaylara geçmeden önce, sonuç belirtilir. Tetikte olun: sahip olduğunuz özel iyiliklerin/nimetlerin sizi, her bir ruhun/bireyin kişisel sorumluluğundan muaf tuttuğunu sanmayın.( 2:123 ve 2:254) Her ruh, kendi hesabını verecek.
- Ve unutmayın, sizi Firavun’un kavminden kurtardık: Size ağır görevler ve cezalar verdiler, oğullarınızı katlettiler, kadınlarınızı hayatta bıraktılar; Orada Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.
Mısır’ın esareti İsrailoğulları için gerçekten de muazzam bir sınavdı. Mısırlıların İsrailli erkekler katledildiğinde İsrailli kadınların hayatlarını bağışlama arzuları İsrail’in acısına acı katmıştı. Nefretleri acımasızdı ama “sevgileri” daha da acımasızdı, gösterdikleri merhamet daha beterdi. 14:6
Ağır görevler hakkında bkz. Mısır’dan Çıkış. 1:14:”Her türlü tarla işi, harç ve kerpiç yapımı gibi ağır işlerle yaşamı onlara zehir ettiler. Bütün işlerinde onları amansızca kullandılar.”
“Kerpiç yapmak için artık halka saman vermeyeceksiniz. Gitsinler, kendi samanlarını kendileri toplasınlar” :Mısırdan Çıkış 5:5-19.
“Bunun üzerine firavun bütün halkına buyruk verdi: “Doğan her İbrani erkek çocuk Nil’e atılacak, kızlar sağ bırakılacak.”: Mısır’dan Çıkış 1:22 .
Mısırlıların ağır işkence ve eziyetleri altında İsrailoğulları eziliyordu. Kerpiç yapmak, tarlalarda çalışmak, her türlü ağır iş, onların hayatlarını cehenneme çevirmişti. Samanı bile kendileri toplamak zorunda bırakıldılar. Firavun’un acımasız buyruğu, her doğan İbrani erkek çocuğun Nil’e atılmasını emretti, kızlar ise sağ bırakıldı.
Mısır’dan Çıkış 2:2-10 ve Ta’ha Suresi 20:37-40:
Musa da bu karardan nasibini aldı. Ailesi onu üç ay boyunca sakladı, daha fazla gizleyemediklerinde onu bir saz sepetine koyup Nil’e bıraktılar.(28:9) Firavun’un kızı ve karısı tarafından bulundu ve Firavun’un sarayında büyütüldü. Düşmanlarının ortasında, onların bilgisi ve gücüyle yetişti. Ancak Allah’ın hikmeti, onu halkını kurtarmak için seçti. Mısır’ın zalim düzeni, sonunda Musa’nın kavminin özgürlüğü için bir vesile oldu.
- Ve hatırla ki, biz denizi sizin için ayırdık ve sizi kurtardık ve Firavun’un kavmini gözünün önünde boğduk.
İsrailoğulları sonunda Mısır’dan kaçtıklarında, Firavun ve ordusu tarafından takip edildiler. İsrailoğulları bir mucizeyle Kızıldeniz’i geçtiler ama Firavun ordusu boğuldu: Mısır’dan Çıkış 14:5-31.
- Ve hatırla biz Musa’ya kırk gece ayırdık ve onun gıyabında buzağıyı taptınız ve büyük bir zulm işlediniz/zalimlik yaptınız.
Bu, Sina yani Tur Dağı’nda On Emir, Kanun ve Nizamlar verildikten sonraydı. Musa Dağa çağrıldı :”Musa bulutun içinden dağa çıktı. Kırk gün kırk gece dağda kaldı: Mısır’dan Çıkış 24:18.
Halk Musa’nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce erimiş altından bir buzağı yapıp ona tapındı ve kurban sundu: Mısır’dan Çıkış 32:1-8
- O zaman bile sizi bağışladık; minnettar olmanız için bir şans vardı.
O zaman bile sizi affettik; şükretmeniz için bir fırsat verdik.
Musa, kavmi için dua etti ve Allah onları bağışladı. Kur’an’ın dili budur. Eski Ahit’teki anlatım ise daha serttir: “RAB, halkına yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti.” (Mısır’dan Çıkış 32:14). Müslümanlar, Yahudi ve Hristiyan kutsal kitaplarının bugünkü haliyle doğrudan Musa ya da İsa’ya dayandırılamayacağını, daha sonraki derlemeler olduğunu kabul ederler. Modern bilim ve eleştiriler de bu konuda pek çok gerçeği ortaya koymuştur. Ancak bu kutsal kitaplardaki hikayeler, manevi bir bakış açısıyla anlamlandırılabilir; burada ve 2:54’te olduğu gibi, onlardan ders çıkarmak mümkündür.
- Ve Doğru yola girersiniz diye Musa’ya Kutsal Kitab’ı ve hak ile batıl arasındaki Ölçüyü/Furkan’ı verdiğimizi hatırlayın.
“Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız, Allah size hak ile bâtılı ayırt etmek için bir ölçü verir, başınıza gelen bütün kötülükleri üzerinizden giderir ve sizi bağışlar. Şüphesiz Allah, sınırsız lütuf sahibidir.” : Enfal 29
Allah’ın vahyi, Allah’ın iradesinin ifadesi, hak ile batılın, doğruyla yanlışın gerçek ölçüsüdür. Bir Kitap’ta veya Allah’ın tarihteki ilişkilerinde/insanlarla iletilim ve etkileşiminde ve hükümlerinde olabilir. Bütün bunlara O’nun İşaretleri/Ayetleri veya Mucizeleri denilir.
“Geçmişte Musa’ya ve Harun’a hüküm vermek için bir delil/ölçüt, iyilik edenler için bir nur ve bir Mesaj vermiştik.” : Enbiya 48
“Bütün mahlûkat/yaratıklar için bir ibret/uyarıcı olsun diye kuluna Kriteri indiren Allah ne yücedir;” : Furkan 1
- Ve Musa’nın kavmine şöyle dediğini hatırlayın: “Ey kavmim! Siz gerçekten buzağıya tapmakla kendinize zulmettiniz: Öyleyse Yaratıcınıza/Bari’nize tövbe edin ve zalimleri öldürün; bu, Yaradan’ın katında sizin için daha hayırlıdır.” Sonra O bağışlayarak size yöneldi: Çünkü O bağışlayan ve esirgeyendir.
Mısır’dan Çıkış 32:27-28: Musa şöyle dedi: “İsrail’in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün.” Levililer Musa’nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü.
Burada Yaratıcı (Bari’) olarak tercüme edilen kelime, aynı zamanda “kurtarıcı” anlamında bir anlama da sahiptir. – Mısır’daki esaretten yeni kurtulmuş olan İsrailoğullarına atıfta bulunur.
- Ve söylediğinizi hatırlayın:”Ey Musa! Allah’ı apaçık görmedikçe sana asla inanmayacağız.” Fakat siz bakıp dururken bile gök gürültüsü ve ışıktan sersemlemiştiniz, sizi yıldırım çarpmıştı.
Musa’ya dediniz ki: “Ey Musa! Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayacağız.” Oysa gözlerinizle bakıyordunuz, tam o anda gök gürledi, yıldırımlar çaktı, ve siz neye uğradığınızı şaşırdınız, yıldırım çarpmış gibi oldunuz.
Tevrat’a kadar anlattıklarımızda bu var, evet, ama şimdi elimizde Talmud’dan, yani Yahudilerin ilahiyat okullarından çıkma yorumlar var. Talmud, Yahudiler için neyse, bizim için hadis geleneği de odur. Hatta Yahudiler, kendi hadislerine yani Talmud’a Tevrat’tan bile fazla değer verir hale gelmiş. Müslümanların yaşadığı benzer sorunları onlar da yaşıyorlar; Allah’ın kitabı yerine kendi yazdıklarına sarılmışlar. Bu da dinin özünün kaybolmasına, Mesajın, yorumların çarpıtılmasına yol açıyor. Zaten ileriki ayetlerde de göreceğimiz gibi, din adamları din bezirganlığı, din tüccarlığı yaparak güç ve paranın peşinde koşuyorlar. Kur’an’ın ruhban sınıfına, din adamı kavramına karşı duruşu, insanın Allah ile arasına aracı koymasına karşı çıkışı da işte bu yüzden.
Allah’ı görme meselesine gelince, Mısır’dan Çıkış kitabında(33:20) şöyle der: “Ancak yüzümü göremezsin, çünkü yüzümü gören yaşayamaz.” Allah’ın varlığı, insan aklının kavrayamayacağı, sınırları aşan bir varlık. Onu ne akıl alır ne göz görür; o, akıl ve tahayyül ötesidir.
-
Sonra ölümünüzden sonra sizi dirilttik: Şükretmek için fırsatınız oldu.
-
Ve Size bulutların gölgesini verdik ve size Manna/Kudret Helvası ve bıldırcın indirdik, “Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin.” dedik: Ama isyan ettiler; Bize zarar vermediler, ama kendi canlarına/ruhlarına zarar verdiler.
Mana Mısır’dan Çıkışta söyle tasvir ediliyor.
Mısır’dan Çıkış 16:13-14-15 :Akşam bıldırcınlar geldi, ordugahı sardı. Sabah ordugahın çevresini çiy kaplamıştı. Çiy eriyince, toprakta, çölün yüzeyinde kırağıya benzer ince pulcuklar göründü. Bunu görünce İsrailliler birbirlerine, “Bu da ne?” diye sordular. Çünkü ne olduğunu anlayamamışlardı.
Musa, “RAB’bin size yemek için verdiği ekmektir bu” dedi,
Mana ayrıca Kuran’da 7:160’da geçiyor: “Biz onları, on iki torun kabileye ayırdık. Toplumu kendisinden su istediğinde de Mûsa’ya, “Asanı taşa vur!” diye vahyettik. Taştan, on iki göze fışkırdı. Her oymak, su içeceği yeri belledi. Onların üzerlerine bulutları gölgelik yaptık, kendilerine kudret helvası ve bıldırcın indirdik. “Yiyiniz size verdiğimiz rızıkların temizlerinden.” Onlar bize zulmetmediler, ama öz benliklerine zulmediyorlardı.”
Manna genellikle ertesi güne bırakılırsa çürür, sıcak güneşte erir. Her insan için gerekli olan miktar, yaklaşık 2 1/2 litreye eşit bir İbrani kapasite ölçüsü olan bir Omer kadardı. Bu İbranice hesap, muhtemelen geleneksel abartı ile çarpıtılmış olabilir. Bu güne kadar bulunan gerçek Manna, Sina yani Tur Dağı bölgesinde bir Tamarisk türünde bulunan sakızlı bir sakarin salgısıdır. Cochineal gibi bir böcek türünün Tamarisk’in delmesiyle ortaya çıkar. Bıldırcınlara gelince, Doğu Akdeniz’de yılın belirli mevsimlerinde sürüler halinde uçuşları rüzgarlar tarafından yönlendirilir.
- Ve hatırlayın, biz demiştik ki: “Bu şehre girin ve orada bulunanlardan dilediğiniz gibi yiyin; fakat duruşunuzda ve hitapta, kapıdan alçakgönüllülükle girin, Biz de sizin kusurlarını bağışlayacağız ve iyilik edenlerin payını artıracağız.”
Burada bahsedilen şehir akasya ağaçlarıyla bilinen Ürdün’ün hemen doğusunda bulunan Shittim yerleşim yeri olabilir. İsraillilerin sefahatten, sahte tanrılara tapınmaktan ve sahte tanrılara kurban kesmekten suçlu olduğu “akasya kasabası” olarak bahsedilir. (Sayılar 25:1-2, ayrıca 8-9): Bu yerleşimde veba dahil olmak üzere 24000 kişinin öldüğü korkunç cezalardan bahsediyor. Bu olaydan daha genel bir ders çıkarılabilir: zafer saatinde Allah’ın huzurunda olduğumuz gibi alçakgönüllü davranmalıyız ve davranışlarımız Allah’ın sözüne göre örnek davranış olmalıdır; aksi halde kibir ve küstahlığımız O’nun cezasını üzerimize çeker. Bu ayetler 58-59, 7:161-162 ile karşılaştırılabilir. Arada iki sözel fark bulunuyor. Burada ( 2:58 ) “şehre girin” kullanılıyor ve 7:161’de “şehirde yaşayın”. Yine 2:59’da kullanılan “emrimizi çiğnediler” ve 7:162’de ise “ihlal ettiler”. Sözel farklılıklar anlam açısından bir fark yaratmıyor.
- Fakat zalimler, kendilerine verilen sözü başka sözle değiştirdiler, Biz de zalimlerin üzerine gökten bir veba gönderdik. Çünkü Emrimizi defalarca çiğnediler.
Burada tüm insanlığa seslenen bir mesaj var. Hadisler, ritüeller, kutsallar icat edip, insanların duygularını sömürerek, onları şirk bataklığına sürükleyenler, dini adeta bir esaret zinciri gibi boyunlarına vuruyorlar. Allah’ın yolundan saptırıyorlar insanları. Kendi çıkarları uğruna dini bir kılıf haline getirmişler, oysa Allah’ın dini tertemiz ve özgür.
Dini bir korku ve ilkel bir hayat biçimi gibi gösterenler, Kur’an’ı dinin tek kaynağı olarak görmeyenlerdir. Bunlar, uydurdukları hikayeleri, kendi imamlarını, mollalarını, şeyhlerini dinin temeli yapmışlar. Allah’ın kitabıyla çelişen düzenler kurmuşlar, çıkarları uğruna dini eğip bükmüşler. Oysa Allah’ın dini sade, temiz, herkesin anlayacağı kadar yalın ve şefkatlidir. Kur’an’ı bırakıp, kendi yazdıklarıyla dini yozlaştıranlar, hem kendilerini hem de insanları o yoldan uzaklaştırıyorlar.
- Ve Musa’nın halkına su için dua ettiğini hatırlayın;”Asanla taşa vur” dedik. Sonra oradan on iki pınar fışkırdı. Her grup su için kendi yerini biliyordu. O halde Allah’ın rızkından yeyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.
Burada Arap çöllerinde kırk yıllık yürüyüşlerinde (Sayılar 1 ve 2) ve daha sonra Kenan diyarına yerleşmelerinde (Yeşu 13 ve 14) büyük rol oynayan Yahudilerin kavimsel organizasyonuna referans vardır. On iki kabile, Allah’ın askeri olarak adlandırılan(Israil) Yakup’un oğullarından türemiştir: (Yaratılış 32:28). İsrail’in Levi ve Yusuf dahil olmak üzere on iki oğlu vardı.(Yaratılış. 35:22-26) Bu on iki oğlun çocukları İsrailoğullarını oluşturuyordu. Levi’nin ailesi rabbilik makamını aldı ve Tapınaktan sorumlu oldu; kabilesi, oybirliğiyle askeri görevlerden (Sayılar 1:47-53) ve dolayısıyla Kenan’daki Arazi dağıtımından (Yeşu 14:3) muaf tutuldular. Levi kavmi tüm Kabileler arasında dağıtıldılar ve ayrıcalıklı bir kast olarak tutuldular. Kavim kabile olarak sayılmadı. Musa ve Harun da Levi’nin kavmine ait sayıldı. Öte yandan Yusuf, Mısır’da Firavun’un veziri olarak yükseldiği yüksek konumu nedeniyle, iki oğlu, Efraim ve Manaşşe adına birer kabilenin atasıydı. Böylece Levi kavim sayılmadığı ve Yusuf iki kabileyi temsil ettiği için toplamda on iki Kabile oldu. Daha sonra Vaat Edilen Topraklar’da kamp ve sulama alanlarının sabit olması, karışıklık ve karşılıklı kıskançlıkları önlemiş ve bu Allah’ın Peygamberi Musa vasıtasıyla tecelli eden inayetinin bir delili olarak gösterilmektedir. 7:160 Bir kayadan on iki pınarın fışkırması, açıkça Mustafa’nın zamanında Yahudiler ve Araplar tarafından iyi bilinen yerel bir geleneğe işaret eder. Horeb yakınlarında, Musa’ya Kanunun verildiği Sina Dağı’na yakın bir yerde, Avrupalı gezginlerinden Breydenbach’ın 15. Yüzyılda 3 metre yüksekliğinde ve yaklaşık 15 metre çevresi olan büyük bir kırmızı granit kütlesi var olduğunu ve burada sayısı on ikiyi bulan su kaynağını gördüğünden bahsedilir. “Ben Horev Dağı’nda bir kayanın üzerinde, senin önünde duracağım. Kayaya vuracaksın, halk içsin diye su fışkıracak.” Musa İsrail ileri gelenlerinin önünde denileni yaptı.”: Mısır’dan Çıkış 17:6. Ayetin son kısmından da anlaşılacağı gibi, hikaye bir benzetme, kıssa olarak kullanılmıştır. İnsanlar bu hayatın kimsesizliğinde ve zorlukları karşısında homurdanır. Fakat insanlar manevi hayatta aç veya susuz bırakılmayacaklardır. Kuran hayatın zorluklarında, en ümitsiz anlarda bile bol miktarda manevi rızık sağlayabilir. Ve tüm uluslar, her biri farklı olsa da, mükemmel bir düzen ve disiplin içinde onun etrafında toplanabilir. Allah’ın rızıklandırdığı her türlü manevî yiyecek ve içeceği/nimet ve rızkı minnetle kullanmalıyız, ve unutmayın Allah bazen umulmadık yerlerden bile rızık verir. Kendimizi fesattan, gururdan ve her türlü kötülükten uzak tutmalıyız, çünkü öteki boyuttaki yaşamımız bu dünyadaki imtihanımıza dayanıyor.
- Ve hatırlayın söyle demiştiniz: “Ey Musa, biz tek bir yiyeceğe her zaman tahammül edemeyiz; öyleyse Rabbine dua et bizim için yerin bitirdiklerinden, baharatlarından, salatalıklarından, sarımsaklarından, mercimeğinden ve soğanlarından çıkarsın. ” Musa Dedi ki: “İyiyi kötüyle mi değiştireceksiniz? Herhangi bir yerleşime gidin, istediğinizi bulacaksınız!” Aşağılanma ve sefalet içindeydiler; Allah’ın gazabını üzerlerine çektiler. Bunun nedeni, Allah’ın âyetlerini/işaretlerini/ilkelerini inkar etmeye ve peygamberlerini haksız yere öldürmeye devam ettiler. Çünkü isyan ettiler ve aşırıya gittiler.
Arapça metinde Misr kelimesinin çekimi, onun herhangi bir kasaba anlamına gelen genel bir isim olarak ele alındığını gösterir, ancak bu kesin değildir ve referans Firavun’un Mısır’ı da olabilir. Belirsizliği ifade eden Tanwin, “herhangi bir Mısır”, yani Mısır kadar verimli herhangi bir yer anlamına gelebilir. Burada hem ince bir hatırlatma hem de şiddetli bir sitem var. İsrail’in isyankar çocukları, çölde buldukları rızkın aynılığından, banalliğinden şikayetçi olup homurdandılar. Belli ki, Mısır’da geri bıraktıkları lezzetlerinin özlemini çekiyorlardı. Halbuki Mısır’da kendileri için kesin olarak var olan kölelik ve sert esaret koşullarıydı. Musa onlara iki konuda sitem yapıyordu. Herhangi bir şehirde bulabileceğiniz lezzetli yiyecekler uğruna özgür iradenizi ve hürriyetinizi satar mısınız? Özgürlük leziz yiyeceklerden daha önemli değil mi? Bundan ayrıca, yürümekte isteksiz olduğunuz yolun sonunda size vaat edilen zengin topraklar var, arkanızda ise kölelik ve esaret diyarı Mısır.
Buradan itibaren söylem daha genel hale geliyor. Vaat Edilen Topraklara ulaşıyorlar. Ama onlar halen Allah’a karşı isyan etmeye devam ettiler. Ve onların aşağılıkları ve sefaleti ulusal bir felakete dönüştü. Önce yine Esaret altında Asur’a sürüldüler/götürüldüler. Sonra Persler altında esaretten kurtuldular, ancak yine de Pers boyunduruğu altında kaldılar. Daha sonra da Yunanlıların, Romalıların ve Arapların boyunduruğu altındaydılar.
Onlar, inancı inkâr ettikleri, Allah’ın elçilerini öldürdükleri ve azgınlıkta sınır tanımadıkları için yeryüzünün her tarafına dağılmışlardı ve çok uzun zaman göçebe bir kavim olarak yeryüzüne dağılmış olarak yaşadılar. Özgürlüğü ve bağımsızlığı ucuza satmaları onlara çok ağır maliyetler getirdi, çok büyük acılar çektiler.
Peygamberlerin katli Habil’le başladı. Yakup’un büyük oğulları Yusuf’u kuyuya atarak onu öldürmeye teşebbüs ettiler ve eğer daha sonra Yusuf yabancılar tarafından kurtarıldıysa da, yine de suçları az buz değildi. Daha sonradan Hz.İsa’yı hatta Hz. Muhammed’i de öldürmeye kalkıştılar. Ama işin özü İsrailoğullarından daha öteye gidiyor, tüm uluslar ve tüm bireyler için geçerli, mesaj evrensel. Tarih boyunca zalimler menfaat ve çıkarları için Peygamberlere garez yaptılar ve onları öldürmeye çalışmaktan çekinmediler.
Bu dünyaya uzun vadede bakarsak, insanlar, eğer dik başlılık yapıyorlarsa, hürriyet ve ebedî kurtuluştan ziyade mala, mülke, maddiyata değer veriyorlarsa, Allah’ın kanununu çiğneyip, lütfuna direniyorlarsa, onların payı, manevi dünyada ve hatta belki de ahirette aşağılanmadır ve sefalettir.
- Kur’an’a inananlara, Yahudi yazıtlarını takip edenlere, Hristiyanlara ve Sâbiîlere, Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih amel işleyenlere Rableri ile mükafatları vardır. Korku yoktur onlar için, tasalanmayacaklardır onlar.
Ebedi kurtuluşa ermenin üç şartı var: Allah’a inanmak, ahirete inanmak ve barış, iyilik, hayır için çalışmak. İslam’ın özünde yatan gerçek bu. Kim ki bu üç şartı yerine getirir, ne olursa olsun, o kişi gerçek mutluluğu, refahı ve huzuru bulacak, kurtuluşa erecek. Kur’an’ın vaadi de bu; şirk koşmadan ölen herkes için kurtuluş şansı var. Allah’ın sözünü eğip bükmeye, menfaat peşinde koşarak zulüm yapmaya, şirke düşmeye gerek yok. Asıl olan, Allah’ın iradesine boyun eğmek, onun sözünü anlamaya çalışmak ve o yolda mücadele etmek.
Kim ki Allah’a ve ahirete inanır, salih işler yaparsa, Allah onu mükafatlandıracaktır. Bu kişi ister Müslüman olsun, ister başka bir topluluktan gelsin, kimliği ne olursa olsun, öyle kimseye taahhütlü kurtuluş garantisi yok. Önemli olan, insanın sorumluluğunu bilmesi, aklını kullanması, adaleti savunması, özgür iradeye sahip çıkması, eşitliği, insan haklarını savunmasıdır. Merhametli, nezaketli, sevgi dolu olup, dürüstlükle doğru yolda yürüyenler kurtuluşa erecektir.
2:38’de de bu mesaj var; Kur’an’ın amacı, İslam’ın tek bir mezhep ya da topluluğa ait olmadığını, evrensel olduğunu göstermek. Bugün kendilerini hak yolunda sanan mezheplerin “biz en doğrusuyuz” demesi yanlıştır. Yahudiler bir zamanlar bu hataya düştü, Hristiyanlar da aslında Yahudilerin bir mezhebi olarak doğdu. Modern Hristiyan kiliseleri bile, kendi yollarını çizmiş olsalar da İslam’ın tarihinden etkilenmişlerdir. Onlar Adem ile Havva’nın yasak meyveyi yemesiyle işlenen günahın tüm insanlığa yayıldığına inanır. Bu suçu, İsa’nın çarmıhta ölerek kefaret ödediğine inanırlar. Bu inanca göre, İsa’nın kurtuluşuna inanmayanlar Allah’ın huzurunda dezavantajlıdır.
Ama İslam’ın duruşu farklı. İslam, Muhammed’den önce de vardı. Kur’an, İbrahim’i açıkça Müslüman olarak adlandırır (3:67). Allah’ın iradesine teslimiyet her çağda, her toplulukta dinin özü olmuştur. İnsan, aklıyla seçim yapar, sorumluluğunu alır ve seçimlerinin sonuçlarına katlanır. Kur’an, bireye bu sorumluluğu verir, kimse kimsenin günahını ya da sevabını taşımaz.
Kur’an’ın kurtuluşu, bireyin kendisiyle alakalıdır. Toplumun inancı, gelenekleri, görenekleri ne olursa olsun, kurtuluş bireyin niyetiyle, yaptığı iyiliklerle, duruşuyla belirlenir. Kimse nüfus kağıdındaki bir etiketle cenneti garantileyemez. Cenneti de cehennemi de insan kendi elleriyle, yaptıklarıyla kuracaktır.
Peki ayette geçen Sabiiler kimdir? 20. Yüzyılın başında yapılan araştırmalarda, Basra yakınlarındaki Aşağı Irak’ta yaklaşık 2.000 kişilik bir dini cemaatin küçük bir kalıntısını ortaya çıkardı. Arapça’da bunlara Subbi (çoğulu Subba) denmiştir. Bunlara ayrıca Sabiler ve Nasoralılar veya Mandaeanlar veya St. John Hıristiyanları denirmiş. Agnostikler olduklarını veya Büyük Yaşamın sırlarını bildiklerini iddia ederlermiş. Beyaz giyinirler ve sık sık suya dalmaya inanırlarmış. Kitapları Ginza, Aramice’nin bir lehçesidir. Zerdüştlükte olduğu gibi Karanlık ve Işık teorileri varmış, nehir için Yardan (Ürdün) kelimesini kullanıyorlarmış. Müslüman komşuları arasında barış ve uyum içinde yaşıyorlarmış. Kuran’da bahsedilen Sabi’un’a benziyorlar, ancak muhtemelen onlarla aynı olmayabilirler.
Harranlı sözde Sabiîler ise 830 yılında Halife Me’munal Reşid’in dikkatini uzun saçları ve tuhaf kıyafetleriyle çekmişler , ehli kitap imtiyazlarını talep etmek için muhtemelen Kuran’da geçen ismi almış olabilirler. Helenistik eğilimlere sahiplermiş ve Yıldızlara taparlarmış.
Arabistanın erken dönem tarihinde önemli bir rol oynayan ve Fenike ve Babil alfabesine yakın bir alfabedeki yazıtlarıyla tanınan Sabaenler adında başka bir halk daha varmış. MÖ 800-700 yıllarında Güney Arabistan’daki Yemen bölgesinde gelişmiş bir krallığa sahiptiler, ancak kökenleri Kuzey Arabistan’dan da olabilir. Gezegenlere ve yıldızlara (Ay, Güneş, Venüs) taparlarmış. Muhtemelen Neml Suresinde de geçen Sheba Kraliçesi onlarla bağlantılı olabilir. İ.S. 350 civarında Habeşistan’a ve yaklaşık 579 yılı civarında Pers’e yenik düştüler. Başkentleri San’a yakınlarındaymış. Sivri kavislerin göze çarptığı güzel taş binaları varmış. 5:69
- Ve hatırlayın sizden ahdinizi almıştık ve Sina Dağı’nın arşa çıkan yüksekliğini üzerinize kaldırmıştık: “Size verdiğimize sımsıkı sarılın ve onda olanı ibret alın: Umulur ki Allah’tan korkarsınız.” demiştik.
Sina Dağı yani Tur Dağı , Arap çölünde, Mısır’la İsrail arasında, Kızıldeniz’in iki kolu arasındaki bulunan yarımadada öne çıkan bir dağdır. Musa’ya burada On Emir ve Kanun verildi. Bu nedenle şimdi Musa Dağı (Cebel Musa) olarak da adlandırılmaktadır. İsrailliler yaklaşık bir yıl boyunca onun eteğinde konakladılar. Yahudi geleneğinde ayrıntılı olarak açıklanan Ahit ve Yahudilerden birçok alamet (Mısır’dan Çıkış 19:5, 8, 16, 18) dağın etekleri altında alındı. Dağ gerçekten de gök gürültüsü ve şimşeklerin etkisi altında, dağın eteklerinde bulunan İsrail kampının üstünde hayranlık uyandıran bir görüntü yaratmış olabilir. Ve insanlar ciddiyetle, onurla ve samimiyetle Ahit’e girdiler. Bütün halk birlikte: “Rab’bin söylediği her şeyi yapacağız” dediler. ( 7:171).
-
Ama sonra arkanızı döndünüz : Allah’ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, muhakkak hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
-
Ve içinizden Şabat/Cumartesi gününde haddi aşanları iyi tanıyordunuz: Onlara dedik ki:”Hor görülen ve reddedilen maymunlar olun”
Musevi yasasına göre Şabat gününün ihlalinin cezası ölümdü. “Şabat Günü’nü tutmalısınız, çünkü sizin için kutsaldır. Kim onun kutsallığını bozarsa, kesinlikle öldürülmeli. O gün çalışan herkes halkının arasından atılmalı.” :Mısır’dan Çıkış 31:14
Bir sahil kasabasında Şabat’ı çiğnemekte ısrar eden ve maymunlara dönüşen bir balıkçı topluluğundan bahsediyor olabilir. Yahudi sünnetine göre cumartesi günü kutsaldı ve iş yapılmayacaktı 7:163-166
-
Böylece hem onlara, hem de sonradan geleceklere bir örnek ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir ibret kıldık.
-
Ve Musa’nın kavmine şöyle dediğini hatırlayın: “Allah bir düve kurban etmenizi emrediyor.” Dediler ki:”Sen bizimle alay mı ediyorsun?” Musa dedi ki:” Allah beni bir cahil ahmak olmaktan kurtarsın!”
2:67-71’deki bu düve kıssası veya meseli, 2:72-73’te dirilen ölü adam kıssası ile beraber okunmalıdır.
Hikayeler, Eski Ahit’teki belirli kurban yönergelerine/talimatlarına dayanan Yahudi sünnetine göre kabul edilmiştir. Yahudi sünnetinin düve hikayesi Sayılar’a dayanmaktadır. 19:1-10’da Musa ve Harun İsraillilere hatasız veya kusursuz kırmızı bir düve kurban etmelerini emretti. Düvenin cesedi yakılacak ve külleri cemaatin günahtan arındırılması için saklanacaktı. Ölü adam kıssasına daha sonra değineceğiz. Düve kıssasından alınacak ders açıktır, Musa kurbanı İsraillilere duyurdu ve onlar bunu bir şaka olarak gördüler, alaya aldılar. Musa ciddiyetle kurbanı istemeye devam ettiğinde, onu çeşitli bahanelerle, Musa’nın talimatlarını dinlemiş olsalardı kolayca cevaplayabilecekleri bir dizi soru sorarak talebi savsaklamaya, engel olmaya çalıştılar. Soruları, bilgi edinme arzusunun neticesi olmaktan çok, mızmızla, bahane ve kusur bulma çabasıydı. Arzu ettikleri yönlendirme değil, bahane aramaktı, yalandan soru soruyorlardı. Sonunda bir köşeye sıkıştırıldıklarında, kurbanı sundular, ancak niyetleri başkaydı, iradeleri güçlü olsa kurbanı günahtan arınmak için etkili kılabilirdi. Yalan söylemelerinin gerçek nedeni, ölü adam kıssasında gördüğümüz gibi, suçlu vicdanlarıydı (2:72-73).
-
Onlar “Rabbine, bizim için yalvar, düvenin nasıl olacağını bize açıklasın” dediler. Musa dedi ki; “Diyor ki: Düve ne çok yaşlı ne de çok genç, orta yaşlı olsun. Şimdi size emrolunan şeyi yapın!”
-
Onlar “Rabbine bizim için yalvar da bize onun rengini açıklasın” dediler. Musa Dedi ki: “Diyor ki: Görenleri hayran bırakan , saf ve zengin tonda, açık renkli bir düve!”
-
Dediler ki: “Rabbine yalvar, onun ne olduğunu bize açıklasın. Bizim için bütün düveler birdir; Allah isterse biz gerçekten doğru yolu bulmayı dileriz.”
-
Musa dedi ki: “Toprağı sürmek veya tarlaları sulamak için koşulmamış, sağlam ve kusursuz bir düve” dedi. “Şimdi gerçeği getirdin” dediler. Sonra düveyi kurban olarak sundular, ama iyi niyetle değil.
-
Bir adamı öldürdüğünüzü ve suç konusunda aranızda ihtilafa/çekişmeye düştüğünüzü hatırlayın: Ama Allah, gizlediğinizi ortaya çıkaracaktı.
Yasa’nın Tekrarı 21:1-9’da Öldürülen bir adamın cesedi bir tarlada bulunursa ve cinayeti işleyen bilinmiyorsa, bir düvenin kafasını kesilmesi ve öldürülen adamın evinin yanındaki şehrin ileri gelenlerinin düvenin üzerinde ellerini yıkaması emredildi. Onlar bu suçu işlemediklerini ve nasıl yapıldığını da görmediklerini söylerler ve böylece kendilerini kan suçundan temizlerler. Bu türden bir hikayede anlatılan, herkesin kendini suçluluktan arındırmaya ve suçu başkalarının kapısına atmaya çalışmasıydı. İlk başta, son benzetmede olduğu gibi, bir düvenin öldürülmesini engellemeye ve yalan söylemeye çalıştılar. Düve kurban edildiğinde, Allah bir mucizeyle gerçek kişiyi helak etti. Cesedin üzerine kurban edilen düvenin bir kısmının yerleştirilmesi emredildi ve canlanan ceset tüm hikayesini anlattı. Bu kıssadan alınacak ders şudur ki, insanlar suçlarını bireysel veya toplu olarak saklamaya çalışabilirler ama Allah o suçları beklenmedik şekillerde aydınlığa çıkaracaktır. Bunu ulusal Yahudi tarihi açısından değerlendirirsek, İsrailoğulları’nın kendi ayinleri ve gelenekleriyle laubali ve gevşek olduklarını ve aşağıdaki ayetlerde belirtildiği gibi bu yolla bile kendi günahlarının sonuçlarından kaçamadıklarıydı.
-
Biz de: “Düvenin bir parçası ile cesede vurun” dedik. İşte Allah, ölüleri böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir: Umulur ki anlarsınız.
-
O andan itibaren kalpleriniz katılaştı: Kaya gibi oldular ve hatta sertlikte daha da beter oldu. Çünkü kayalar arasında içinden ırmaklar fışkıranlar vardır; başkaları da var ki, yarıldığında su fışkırır; ve bazıları vardır Allah’ın korkusundan batar. Ve Allah yaptıklarınızdan gafil/habersiz değildir.
O andan sonra kalpleriniz öyle bir katılaştı ki, taş misali sertleşti. Hatta bazen taşlardan da beter oldular. Ama bak, dağlar kadar sert taşlar bile bazen içinden fışkıran ırmaklara yol verir; başka taşlar var, çatlar, içinden su akıtır. Ve bazıları da vardır ki, Allah korkusundan sessizce çöker, dibe iner. Allah, ne yaptığınızı bilmez mi sanıyorsunuz? Her şeyin farkında O.
Günahkarın kalbi, işte böyle, gittikçe katılaşır. Bu ayette bize şiir gibi bir kınayeyle anlatılıyor; kalbin taşlaşması, kayalardan bile sert hale gelmesi. Doğada kayadan sert ne var ki? Ama bakarsın, bazı taşlar var ki, Allah’a yönelmiş, tövbekar kalpler gibi, kendi kendine çatlar, içlerinden ırmaklar coşar. Bazıları ise nehir gibi akmasa da, damla damla gözyaşı döken kalpler misali, azar azar da olsa su verir. Bir de dinamitle patlatılması, kazılması gereken taşlar vardır. İşte o taşlar, büyük felaketlerle karşılaşınca dayanamayıp gözyaşlarına boğulan kalpler gibi. Yani her kalp bir kayadır, ama bazısı Allah korkusuyla titrer, bazısı ise katılaşır, taşlaşır, ne su sızar ne de gözyaşı döker.
- Siz ey müminler, onların size inanacaklarını ümit edebilir/umabilir misiniz? Onlardan bir zümrenin Allah’ın kelâmını işittiğini/öğrendiğini ve kelamı anladıktan sonra bile kasten onu saptırdığını gördüğünüz halde.
Ey müminler, siz gerçekten onların size inanmasını bekler misiniz? Bir topluluk var ki, Allah’ın kelamını duymuş, işitmiş, anlamış ama bile bile çarpıtmış. Göz göre göre, Allah’ın sözünü eğip bükmüşler, kendi çıkarları için kullanmışlar. Şirkin, yani Allah’a ortak koşmanın en büyük şekli bu işte: kutsallar uydurmak, insanların iradelerine prangalar vurmak, dini menfaat uğruna araç etmek.
Kur’an’ın anlattığı dini kavrayamayanlar, dini öyle bir hale getirmişler ki; dogmalarla, hurafelerle, içinden çıkılmaz zorluklarla dolu bir karmaşa. Dini öyle sunmuşlar ki, ne anlaşılır ne uygulanabilir. Bu kör zihniyetle milyonlarca insanı dinden soğutmuşlar, hatta birçoğunu dinsizliğe sürüklemişler. Oysa din, ne böyle karmaşık, ne böyle zor. Onlar, kendi elleriyle insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırmış, ruhları karartmışlar. Din, berrak bir su gibi olmalı; herkesin içebileceği kadar sade, herkesin anlayacağı kadar açık.
- İşte Bak! İnançlı insanlarla karşılaştıklarında: “İnandık” derler. Ama baş başa kaldıkları zaman şöyle söylerler: “Sizinle Rabbinizin huzurunda çekişsinler/tartışsınlar diye mi Allah’ın size indirdiklerini onlara anlatacaksınız?- Amaçlarını anlamıyor musunuz?”
Bunlar, iman edenler/ güvenenlerle karşılaştıklarında “İman ettik” derler. Kendi başlarına kaldıklarında ise şöyle konuşurlar: “Rabbinizin kelâmını koz olarak aleyhimize kullansınlar diye mi, Allah’ın size açıkladığını onlara söylüyorsunuz? Aklınızı kullanın biraz.”
Onlar, iman edenlerle karşılaştıklarında hemen “Biz de iman ettik” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında konuşmaları başka: “Rabbinizin sözünü Müslümanların önüne koz olarak atıp da bizim aleyhimize kullanmalarını mı istiyorsunuz? Biraz aklınızı başınıza toplayın!” derler birbirlerine. Bu, numaradan inandık diyenler, Medine’deki Yahudilerdi. Kendi aralarında, çarpık sapkın düşüncelerine göre Müslümanlara Tevrat’taki bilgileri açıklayıp da onların bu bilgileri tartışmada kendi aleyhlerine kullanmalarını istemiyorlardı. “Aklınızı kullanın biraz diye, diye birbirlerine serzenişte bulunuyorlardı.
Medineli Müslümanlar, Yahudilerin Muhammed Mustafa’yı, kendi kitaplarında bildirildiği gibi bir peygamber olarak kabul edeceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlardı. Tevrat’ta, Yasa’nın Tekrarı 18:18’de şöyle yazar: “Onlara kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım. Sözlerimi onun ağzından işitecekler.” Bu sözlere dayanarak, bazı Yahudiler, Muhammed’i kabul edip İslam’a girdiler. Çünkü Araplar, Yahudilerin kardeş koluydu; ikisi de aynı Semitik soydandı. Oysa yazıtlarına göre Musa gibi bir peygamberin geleceği belliydi, ve Muhammed’den başka böyle bir peygamber çıkmamıştı. Yine de Yahudiler, Muhammed’i kıskandılar. Müslümanlar güçlenmeye başladığında ise, iki yüzlüce onlardanmış gibi davranmaya başladılar. Ama kalpleri başka yerdeydi; kutsal kitaplarındaki bilgiyi saklayıp, Müslümanların sözde o bilgileri aleyhlerine kullanmasını engellemeye çalıştılar.
Tarih boyunca, inançla inançsızlık hep karşı karşıya geldi. İnanç, her daim güçle, nüfuzla, makamla, ayrıcalıkla savaşmak zorunda kaldı. İnanç ilerlediğinde, inançsızlık da çıkar için samimiyetsiz dostluklar kurdu. Oysa inançsızlık, Allah’ın sunduğu bilgi ve ilmi hep kıskanır. Ama Allah her şeyi bilir. Müminler bilgiyi nerede bulursa bulsun, ister Çin’de olsun, gidip almalı. Çünkü Allah’tan korkan, O’nun sevgisiyle dolu olan, ilime değer verir. Kur’an’ın ilk emri “Oku”dur. Oku ki, insan hayatına anlam katsın, ruhunu yüceltsin, gerçek potansiyeline ulaşsın. Kur’an cehaleti ve zalimliği aynı kefeye koyar, çünkü bilimsizlik ve cehalet, zalimliği doğurur. Bilgi, insanın en büyük silahıdır, zulme karşı en güçlü kalkanıdır.
-
Allah’ın onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bildiğini bilmiyorlar mı?
-
Ve onlardan ümmiler vardır ki, Kitab’ı bilmezler, onlar ancak kendi nefislerinin arzularını bilirler ve zandan başka bir şeye sapmazlar.
Onların bir kısmı var ki, okuma yazma bilmezler, ne Tevrat’ı okurlar ne de Allah’ın gerçek mesajını bilirler. Hayallere, hurafelere, kuruntulara kapılmışlar, sadece zan üstüne zan yürütürler. Kendi akıllarınca bildiklerini sanırlar ama aslında hiçbir şey bilmezler.
Bu, 2:76’daki argümanın devamıydı. Yahudiler bilgiyi saklamak istediler ama hangi bilgiyi saklayacaklardı ki? Çoğu, okuma yazma bilmeyenlerden pek farklı değildi. Okuyabilenler bile Kutsal Yazıtların aslını bilmezdi. Okusalar da anlamazlar, ya da yazıtlara kendi kafalarına göre anlamlar verirlerdi. Kendi elleriyle yazdıkları uydurma kitaplarla Allah’ın gerçek mesajını bozdular, onu silip süpürdüler. Belki o anda bu işlerine yaradı, çıkarlarına hizmet etti. Ama neye yarar ki, “Bütün dünyayı kazansan ne olur, ruhunu kaybetmişsen?” (Matta 16:26). Kendi yazdıklarıyla Allah’ın mesajını çarpıttılar, ilahi bir yetkisi olmayan sahte kitaplar icat ettiler.
“Kendi elleriyle yazmak”, Allah’tan gelmeyen, uydurma kutsal kitaplar yazmak demekti. İnançsızlık, her çağda kendi sahte tanrılarını dikmiş, kendi kurallarını yaratmıştır. Kendi hayal gücünden kopup gelen nedenlerle insanları yönetmeye çalışmışlardır. Kalabalığın cehaletinden faydalanıp, onları manipüle etmişlerdir. Bu sadece Yahudilerde değil, Müslümanlar arasında da olmuştur. Hz. Muhammed’in vefatından 150 yıl sonra, hadis adı altında bir sürü rivayet uydurulmuş, mezhepler yaratılmış, kurallar ve kutsallar uydurulmuştur. Bu, Yahudi Talmud geleneğinden hiç de farklı değildir. İnsanlara, uydurdukları bu dini, gerçek dinmiş gibi sunmaya çalıştılar. Halbuki, Allah’ın mesajı apaçıktı, saf ve berraktı, insanların kafasını bulandıran ise yine kendi elleriyle yazdıklarıydı. İnsanlara gerçek dinmiş gibi de sunulmaktadır.
- O halde vay o kimselere ki, kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra da onu sefil bir fiyata satmak için: “Bu Allah katındandır” diyenlere!- Ellerinin yazdıklarından ve bundan elde ettikleri kazançtan dolayı vay onların haline!
Kur’an, kendi elleriyle yazdıklarını Allah’ın sözüymüş gibi satanları lanetler. Bu kötü niyetliler, riyakârlıkla Allah’a ortak koşarak, menfaat ve çıkar uğruna para, güç, nüfuz peşine düşmüşlerdir. Politik amaçlar, tarikatlar, mezhepler, hadisler, rivayetler, ritüeller, kurallar, kutsallar icat ederek, insanların özgür iradesini zincirleyip duygularını sömürerek onları boyunduruk altına almışlardır.
Allah adına yalan uydurmak, insanlığa yapılmış en büyük ihanetlerden biridir. Allah’a fatura edilen bu namertlik, O’na iftira atıp yalan isnat ederek saf kalpleri kandırır. Bu kötülüğü işleyenler, kendilerini din temsilcisi ilan eden zümrelerdir. Dini, kendi menfaatlerini tatmin etmek için bir kalkan olarak kullanırlar. Onlar dinin asaletine zarar vermişler, kendi çıkarlarına hizmet eden düzenler kurmuşlardır.
Bu günah, İslam dünyasında asırlardır işlenmiştir. Uydurma hadislerle, Kur’an’ın ruhunu gölgeleyen rivayetlerle, İslam’ın özüne musallat olmuşlardır. Hadisleri dinin asıl kaynağı yapıp, Allah’ın kitabını insanların ellerinden almışlar. İslam diye halkın önüne çıkarılan bu safsatalar, kitleleri Allah’tan soğutmuş, inançlarını köreltmiştir.
Başka bir yalan ise, mezhepleri din haline getirmek olmuştur. Din adına insanlara kaos ve karmaşa dayatmışlar, Allah’ın mesajlarına günün şartlarına göre yorum yapmayı engellemişlerdir. “İşte din budur” diye pazarladıkları bu zalim düzen, insanlara zorluklar, engeller, suçlamalar yaratmış, onları Allah’ın yolundan alıkoymuştur. Zulüm ve Allah’a iftira ile dokunulmaz kutsallar, cehalet ve baskılar ortaya çıkarmışlar; gerçek imanı kirli menfaatlerine kurban etmişlerdir.
- Ve derler ki: “Ateş bize ancak sayılı günler dokunacaktır:” De ki: “Allah’tan bir söz mü aldınız, çünkü O, sözünden asla caymaz? Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
Yahudiler, büyüklük taslayarak kendilerini diğerlerinden üstün görürlerdi. “Biz İbrahim’in çocuklarıyız,” derlerdi, “cehennem başkaları için var, biz az biraz ceza çeksek de sonunda bağışlanırız. En fazla kısa bir süre azaba uğrar, sonra İbrahim’in bağrına döneriz.” Ama işte bu yalan, Kur’an’daki ayetle paramparça edilmiştir. Bu ayeti 2:81-82 ile okuyun, göreceksiniz.
Gerçek ortadadır. Kim olursan ol, kafir de olsan, hangi ırktan, medeniyetten, siyasi güçten gelirsen gel, tarihin hangi köşesinde durursan dur, bunların Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. O’nun vaadi, sadece kalben O’na yönelen ve bunu davranışlarıyla ispat edenler içindir. Ahlaklı, dürüst ve namuslu olmak; iradeye, nefse hâkim olmak gerektirir. Hakikatin yolculuğu böyledir. Aklını kullanan, düşünen, seçimleriyle Allah’ın sevgisini kazanır. Allah korkusunun özü de budur.
Bakın 3:24’te ne diyor: “Bu davranışları, onların ‘Ateş bize birkaç gün dokunur, fazlası olmaz’ demelerinden kaynaklanıyor. Uydurdukları şeyler, onları kendi dinlerinde yanıltmıştır.”
Kendilerini kandıran bu yalanlarla, Allah’ın gerçek mesajını bozdular. Fakat Allah, kimin doğru yolda olduğunu bilir, kim hangi yalanın peşinde olduğunu da… O’nun katında hiçbir hile, hiçbir büyüklük taslaması, uydurma kutsal sanılarla kurtuluş yoktur. Allah’ın rahmeti ancak hakikati arayan ve ona sadık kalanlar içindir.
- Hayır, kötülükte kazanç arayanlar ve kuşananlar günahlarıyla çevrilidirler, onlar ateşin ashabıdır: Orada sonsuza kadar kalacaklardır.
Bu, yalnızca kötülüğe kapılmak değil, kötülükte kazanç aramaktır. Kötülüğü almak değil, onu büyütmek, ondan fayda devşirmek… İşte bu, insan ruhunun derinlerine saplanmış en büyük düşmanlıktır. Kur’an’da denildiği gibi, “kötülük kazanmak”, kötülüğü bilinçli bir tercih haline getirmektir. Böyle bir sapkınlık, Allah’ın lütfuyla etrafımıza çekilen manevi kaleyi kendi ellerimizle teslim etmek demektir. O kale, bizim vicdanımızdır, merhametimizdir, doğruluğumuzdur. Ama biz o kaleyi teslim edersek, kötülük içeri girer ve kendi kalesini kurar.
Bir kez o karanlık duvarlar örüldü mü, iyiliğe ulaşmak her adımda biraz daha zorlaşır. Kötülük kendini sağlamlaştırır, kök salar. İnsan, yüreğini teslim ettikçe iyinin ışığı sönmeye yüz tutar. Oysa Allah bize, kalemizi koruyalım diye, ahlakı, merhameti, adaleti verdi. Ama kötülüğe kazanç gözüyle bakanlar, kendi elleriyle bu ışığı söndürür, içlerindeki koca çınarı kesip atarlar. Ve o çınarın kökleri kuruduğunda, iyiliğe uzanmak artık her geçen gün daha uzak, daha zor hale gelir.
- Fakat inanarak salih amel işleyenler ise cennet ehlidirler: Onlar orada sonsuza kadar kalacaklardır.
İnsan olmanın gereği olan ahlak ve namus, Nicola Tesla’nın sözlerinde derinlemesine ifade bulur: “O kadar cahilsiniz ki, dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız olmadığını düşünüyorsunuz.” Allah’a ve ahirete inanan, iyilik peşinde koşan kimseler, gerçek kazananlardır. Bu nedenle, ahlak ve namus, İslam’ın temel şartları arasında yer alır.
Ahlak ve namus, dinden bile önce gelir; çünkü İslam’ın en önemli ilkesi, doğru ve ahlaklı bir yaşam sürmektir. Doğru kararlar verip, bu kararlar doğrultusunda iyilikler yaptıkça, Allah’ın yolunda ilerleyebiliriz. Kur’an’ın öğrettiği de budur. İmanın anlamı ise güvenmektir; Allah’ın güvenilir kulu olmak, insanın en yüksek potansiyelini ortaya koymaya çabalaması demektir. Allah’ın güvenilir kulu, yalan söylemeyen, haddini bilen, öfke ve nefretten uzak duran, merhametli ve iyi niyetle hareket eden biridir. Kur’an’ın sözleriyle insanın eylemleri uyum içinde olmalıdır ki, Allah’ın iradesiyle tam bir ahenk yakalayabilelim.
İnsanoğlu hata yapar; zayıflığımızın doğasında vardır bu. Ancak önemli olan, hatalarını fark edebilmek, pişmanlık duyup tövbe etmektir. Bu erdemli tutum, bizi Allah’ın yolunda yürüyen bir insan haline getirir.
-
Ve hatırlayın : Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceklerine, anaya-babaya, akrabaya, yetimlere ve muhtaçlara iyilikle muamele edeceklerine; İnsanlara adil konuşacaklarına; /salatta/ibadette kararlı olacaklarına; ve düzenli hayır işleri yapacaklarına dair İsrailoğullarından bir ahd aldıydık. Sonra, içinizden pek azınız hariç, sözünüzden geri döndünüz, halen dönmektesiniz.
2:80’de bahsedilen Ahitten bir yana, asıl gerçek Ahit, 2:83’te belirtilen ahlaki yasa hakkındadır. Bu ahlaki yasa evrenseldir ve onu çiğnerseniz, hiçbir ayrıcalık cezanızı hafifletemez veya size herhangi bir şekilde yardımcı olunmaz. (2:86)
“Halka karşı adil konuşun” demek, sadece liderlerin halka nezaketle hitap etmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda, halkın sömürülmekten, kandırılmaktan, dolandırılmaktan ya da zihinlerinin uyuşturulup aldatılmasından korunmasıdır. Bu, adaletin bir gereğidir.
Ahlak ve namus olmadan iman olmaz. Bir insan ahlaksız ve namussuzsa, inançlıyım diye ortaya çıkması yalnızca bir kandırmacadır. Çünkü Allah’ı kimse aldatamaz. Eğer bir kişi yalan yanlış işler yapıyor, hakka ve hukuka saygı göstermiyorsa, “ben inançlıyım” demesi onu sadece riyakar yapar. İman, sadece sözde değil, kişinin davranışlarında da tezahür etmelidir; yoksa o inanç kuru bir iddiadan ibaret olur.
“Dikkat edin; aldatan, sizi Allah ile aldatmasın!”
- Ve hatırlayın bunu : Aranızda kan dökmeyeceğinize ve kendi insanlarınızı yurdunuzdan çıkarmayacağınıza ahdinizi almıştık: ve bunu ciddiyetle onayladınız ve buna şahit olabilirsiniz.
Ayet 83 evrensel ahlak yasasına atıfta bulunur. 84. ayet, İslamın Rehberi ve öğretmeni Muhammed’in emrinde yeni doğan Müslüman Topluluğu tarafından Medine Yahudileri ile yapılan özel bir Antlaşmanın uygulanmasına atıfta bulunmaktadır. Hicretin ikinci yılında bu antlaşma yapılmış ve maalesef hemen ardından Yahudiler tarafından haince bozulmuştur.
- Bütün bunlardan sonra sizler, aynı insanlar, şu an birbirinizi öldürüyor, kendi halkınızdan bir kısmını yurdunuzdan sürüyor, kendi halkınıza karşı Suçluluk ve kin içinde düşmanlarına yardım ediyor, Esir olarak elinize düştüklerinde ise sizin onları sürgün etmeniz helal olmadığı halde ancak fidye karşılığı bırakıyorsunuz. Hâlbuki onların yurtlarından edilmesi size yasaklanmıştı . O halde, Kitap’ın sadece bir kısmına mı inanıyorsunuz, gerisini inkar mı ediyorsunuz? Fakat sizlerden böyle davranıp da bu hayatta rezil olanın mükâfatı nedir? – Kıyamet gününde en acıklı azaba çarptırılacaklardır. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan gafil/habersiz değildir.
Mustafa, tüm taraflarca sadakatle gözlemlenmiş olsaydı, Medine’ye hukuk ve düzen getirecek olan, şehirde barışı tesis edecek bir Pakt yapmıştı. Ancak, bazı Yahudiler haince bu antlaşmanın şartlarına uymayı asla düşünmediler. Birbirleriyle savaştılar ve birbirlerini öldürdüler. Kendilerinin tiksindiği ama düşmanlarının gözünde kıymetli olan, ilgisini çeken kimseleri de sürgüne gönderdiler. Bir şans bu kişiler geri dönebilirlerse de, insanları sürgün etme hakları olmadığı halde onları serbest bırakmak için fidye istemekten çekinmediler.
-
İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alanlardır: Onlardan ne azap hafifletilir, ne de kendilerine yardım edilir.
-
Musa’ya Kitab’ı verdik ve arkasından peş peşe elçiler getirdik; Meryem oğlu İsa’ya apaçık alametler/deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs/Kutsal Ruh ile güçlendirdik. Her ne zaman bir peygamber , nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiğinde her seferinde büyüklük taslamadınız mı? – Kimisine sahtekâr dediniz, kimisini de öldürdünüz!
-
“Kalplerimiz, Allah’ın kelamını koruyan bir örtüdür , daha fazlasına ihtiyacımız yok.” derler. Hayır, Küfürlerinden/Şirklerinden dolayı Allah’ın laneti onların üzerinedir: Ne kadar az inanıyorlar.
Yahudiler, kibirlerine kapılarak, Allah’ın tüm bilgeliğinin ve ilminin sadece kendi kalplerinde saklı olduğunu iddia ettiler. Oysa, göklerde ve yeryüzünde onların felsefelerinde hayal edebileceklerinden çok daha fazla sır ve hikmet vardı. Bu kibirli iddialar yalnızca bir gurur gösterisi değil, aynı zamanda küfürdü. Onlar gerçekten de imansız insanlardı.
Tarihin her döneminde nice milletler, ellerindeki küçük bir bilgi kırıntısına sıkı sıkıya sarılarak, bunun Allah’ın hakikatinin tamamı olduğuna inanmış ve kalplerini yeni ilimlere, akla, manevi ve ruhani nüfuza kapatmışlardır. Böylesi bir tutum, iman eksikliğinin apaçık bir işaretidir. Allah’ın sınırsız armağanlarını küfürle, şirkle sınırlamak, insanı yoldan çıkaran bir gaflettir.
“Kefe” ya da “Kafara” kökünün anlamı derindir. Birincisi, Allah’ın iyiliğini inkâr etmek, nankörlük; ikincisi, Allah’ın vahyini inkâr etmek; üçüncüsü ise, Allah’ı küçümsemek, O’nun mutlak doğasını sınırlayan bir sıfat isnat etmek. Bu ayette, tüm bu anlamlar dolaylı olarak vurgulanmaktadır.
Kur’an, şirkin pençesine düşmüş bir topluluğun iflah olmayacağını açıkça bildirir. Böyle bir topluluğun ürettiği hiçbir değer, asıl gerçeğe ulaşamaz. Müslüman dünya da şirkin ağına düşmüş, bu bataklıkta çırpınmaktadır. Bu akıl almaz perişanlığın kökünde, din perdesi altında gizlenen maskeli bir şirkin hayatlara ve ruhlara egemen olması yatar.
Dinciler, şirki tanınmaz kılmak için her türlü oyunu oynarlar. İnsanlık için, her devirde gerçeği kabul etmek, gerçeği bulmaktan daha zor olmuştur. Şirk, tevhit dininin yozlaştırıldığı an doğar. Semavî dinlerin her birinde görülen bu yozlaşma, o dini kaçınılmaz şekilde şirke bulaştırır. Eğer böyle olmasaydı, ardı ardına peygamberler gönderilmezdi.
Şirk, Kur’an’ın öğrettiği şekilde tanınmalıdır. İslam’ın hakiki manası da ancak böyle anlaşılabilir. Şirkin mahiyeti kavrandığında, Müslüman dünyaya “İslam” adı altında yaşatılan dinin gerçek İslam olmadığı ortaya çıkacaktır. Bu hakikat ortaya çıktığında, dünyadaki çıkar dengeleri alt üst olacaktır. İşte bu yüzden, saltanatlarını güdümlü bir İslam üzerine kuranlar, şirkin tanınmaması için her türlü hileye başvururlar.
“Bu kitabın indirilişi, Aziz ve Hakim olan Allah’tandır! Emin ol, bu kitabı biz sana hak olarak indirdik. O halde, dini yalnız O’na özgüleyerek Allah’a ibadet et/O’nun için iş yapıp değer üret!”
“Bu Kitabın indirilmesi, Aziz ve Hikmet dolu Allah tarafındandır.Biz sana Kitabı hak olarak indirdik: O halde Allah’a ihlâsla kulluk et / samimi bağlılık/düşkünlük/sadakat/fedakarlık sunarak hizmet et.” : Zümer 1-2
“De ki: “Şüphesiz ben, Allah’a ihlâsla kulluk etmemle emrolundum; “Ve ben, İslam’da Allah’a teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” De ki: “Eğer Rabbime isyan edersem, muhakkak büyük bir günün azabından korkardım.” De ki: “İçten/Candan/Gerçek/Samimi ve müstesna bir takva ile/özel bir bağlılıkla/hasisliğimle kulluk ettiğim Allah’tır.”: “O zaman Onun dışında dilediğinize kulluk edin.” De ki: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyâmet gününde nefislerini ve kavimlerini hüsrana uğratanlardır: Ah, işte bu, gerçek ve apaçık bir ziyandır!” : Zümer 11-15
“De ki: “Bana Allah’tan başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz, ey cahiller?”” : Zümer 64
- Onlara Allah katından ellerindeki tasdik eden bir Kitap geldiği zaman -daha önceleri imansızlara karşı fetih için yalvarmalarına rağmen- tanımaları/farketmeleri gereken kendilerine gelince, ona inanmayı reddederler ama Allah’ın laneti iman etmeyenlerin üzerinedir.
Yahudiler, kendilerinin Yahudi olmayanlardan, yani Centillerden ve inançsızlardan çok daha üstün olduğunu iddia ediyorlardı. Oysa, Muhammed’in getirdiği yeni Gerçek ya da yenilenen Gerçek, ilk önce onların tanıyacağı bir hakikat olmalıydı. Çünkü bu Gerçek, daha önce almış oldukları öğretilerle, diliyle, biçimiyle oldukça benzerdi. Ancak, imanlarından çok kibirleri vardı. İşte insanı Allah’ın lütfundan mahrum bırakan, bu kibirden doğan iman eksikliğidir.
Bu ders, yalnızca Yahudiler için değil, evrenseldir, daha geniş bir insanlık topluluğu için geçerlidir. Hepimiz, kimi zaman kendi sapkınlığımızla, bize en yakın olan kardeşimizin çağrısını, bir yabancının çağrısına göre daha hızlı reddetme eğilimindeyiz. Gerçeğin ışığını uzaktan görsek bile, ona sırtımızı dönüp, daha fazla gerçeğe gözümüzü kapatırsak, Allah’ın nimetlerinden mahrum kalırız. Allah’ın lütfu, her an bir fırsattır; ancak biz, onu görmezden gelirsek, kaybettiğimiz sadece bir gerçek değil, belki de tüm hakikatin kendisidir.
- Allah’ın, lütfundan vahyi dilediği kuluna göndermesini küstahça bir kıskançlıkla, Allah’ın indirdiğini/vahyettiğini inkar ederek, ruhlarını sattıkları bedel ne acıdır. Böylece üzerlerine Gazap üstüne Gazabı çektiler. Ve İnancı inkar edenlerin cezası aşağılıyıcıdır/utandırıcıdır/küçük düşürücüdür.
Yahudilerin kavimsel kibiri, onları, kendi soylarından olmayan bir Allah kulunun getirdiği hakikate karşı alerjik hale getirdi. Oysa ki alınması gereken ders, sadece onların değil, tüm insanlığın aynasında yankı bulan evrensel bir gerçektir. Bu tür bir ayrımcılık, bugün de farklı biçimlerde aramızda dolaşmıyor mu? Irklar, etnik kökenler, dinler, mezhepler arasında ayrım gözeten bu kör inat, hepimizin içinde gizlice filizlenmiyor mu? Bir kavim ya da bir ırk, Allah’ın tercihine nasıl sınır koyabilir? Allah, sadece bir milletin değil, tüm insanlığın, tüm âlemlerin Yaratıcısı ve Sahibidir. O’nun merhameti ve adaleti, insanın dar kalıplarına sığmaz, çünkü O’nun nuru her yerden akıp gelen bir ırmak gibi, herkese ve her şeye eşitçe ulaşır.
- Onlara, “Allah’ın indirdiğine inanın” denildiğinde, “Biz bize indirilene inanıyoruz” derler. Kendilerinde olanı tasdik edici bir hakikat da olsa, onlara inen dışında her şeyi inkar ederler. Hâlbuki inen, kendilerinde olanı doğrulayan gerçeğin kendisidir. De ki: “Eğer gerçekten inanıyorsaydınız, neden geçmiş zamanlarda Allah’ın peygamberlerini öldürdünüz?”
Ayrımcılık, çoğu zaman çürük ve içi boş bir bahaneden ibarettir. Yahudiler, yalnızca kendilerinden olmayan peygamberleri değil, kendi kavimlerinden gelen ve onlara tatsız gerçekleri söyleyen peygamberleri de reddetmediler mi? Peki, diğer milletler, kavimler de aynı şeyi yapmıyor mu? Asıl mesele ayrımcılığın ötesinde, insanın bencilliğidir, dar görüşlülüğüdür. Alıştığı düzenin dışına çıkan, geleneklerine, eğilimlerine ters düşen her şeye karşı duyduğu hoşnutsuzluktur. İnsan, çoğu zaman sadece kendine ayna tutar, gerçeğin gözlerine bakmayı reddeder. Bu yüzden, hakikat nereden gelirse gelsin, alıştığı düzeni bozacak diye ona sırt çevirir. Oysa, hakikat ne bir kavme, ne bir ırka, ne de bir zamana mahkumdur; özgürdür, geniştir ve sınırsızdır.
-
Musa size apaçık âyetler ile geldi; Hatta ondan sonra bile buzağıya taptınız ve zulmettiniz.
-
Ve hatırlayın Biz sizden ahdinizi almıştık ve Sina Dağı’nın arşa çıkan yüksekliğini üzerinize kaldırmıştık: Dedik ki: : “Size verdiğimize sımsıkı sarılın ve Kanun’a kulak verin” Dediler ki: “İşittik ve itaat etmiyoruz:” Ve imansızlıklarından dolayı buzağının kusurunu kalplerine içmek zorunda kaldılar. De ki: “Eğer inancınız varsa, inancınızın buyrukları/emirleri gerçekten rezil/iğrenç/aşağılık!”
“Rab’bin söylediği her şeyi yapacağız” sözlerini dediler ama içlerinden dediler ki: “Biz isyan edeceğiz, itaat etmeyeceğiz.” Düşünceleri, iğneleyici alaycı sözlerle ifade ediliyor. Onlara 2:63’teki aynı ciddi Antlaşma hatırlatılır ve o zaman bile asla ahde riayet etmek istemedikleri söylenir. “İşittik ve itaat ettik” demeleri gerekirdi, İşte gerçek mü’minlerin tavrı budur (2:285).
“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inanır. “O’nun elçilerinden biri ile diğeri arasında hiçbir ayrım yapmayız .” Ve derler ki: “İşittik/duyduk ve itaat ettik: Biz Senden mağfiret/affetme/bağışlanma dileriz. Ey Rabbimiz bütün yolculukların sonu sanadır.”” Bakara: 285
““İşittik” deyip de dinlemeyenler gibi olmayın:Çünkü Allah katında hayvanların/canlıların en şerlisi sağırlar ve dilsizlerdir. Anlamayanlardır/Aklını kullanamayanlardır. Eğer Allah onlarda bir hayır bulsaydı. Andolsun ki, onlara dinletecekti/işittirecekti: İşte böyle, eğer onlara dinletseydi/işittirseydi de, ancak yüz çevirirler ve imandan dönerlerdi.” : Enbiya 21-23
“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman mü’minlerin cevabı, “İşittik ve itaat ettik” demekten başka bir şey değildir: işte bunlar kurtuluşa erenlerdir.” : Nur 51
Sina Dağı’nda Emirler ve Kanun verildikten ve resmen Ahdi kabul ettiklerinden sonra, Musa Dağa çıktığında onun yokluğunda ilk fırsatta halk altın buzağı yapıp tapmıştı.
-
De ki: “Eğer Allah katındaki ahiret yurdu başkasına değil de sadece size özelse, eğer samimi iseniz, ölümünüzü isteyin.”
-
Fakat onlar, kendi elleriyle önlerine koydukları günahlardan dolayı asla ölümü istemezler. Ve Allah yanlış yapanlar ile her şeyi hakkıyla bilendir.
“Kendilerinden önce elleriyle koydukları/gönderdikleri” ifadesi Kuran’da sıkça geçer. Burada ve başka geçen birçok yerde iyilikler veya günahları ifade eder.
“Bütün bunlar, dünyada ellerinizle, bizzat yapmış olduğunuz şeyler, kötülükler sebebiyledir. Allah kullarına zâlimce davranmaz.” 3:182
78:40 veya 81:14 gibi ayetlerde, hem iyi hem de kötü işlerin bizim kendimizden önce Allah’ın Yargı kürsüsüne gittiği ima edilir. Mesela 2:110’da önümüzden giden iyiliktir. Eylemlerimiz bireysel sorumlulukla bireyselleştirilmiştir. Onlar bizim lehimize veya aleyhimize tanıktırlar ve her zaman bizden önce giderler. İyi ya da kötü etkileri biz farkına bile varmadan işlemeye başlar.
-
Onları, bütün insanlar içinde, müşriklerden bile daha açgözlü olarak bulacaksın:Her biri kendisine bin yıllık bir ömür verilmesini diler: Fakat böyle bir hayat verilmesi onları gerekli cezadan kurtarmaz. Çünkü Allah onların yaptıklarını çok iyi görmektedir.
-
De ki: Kim , Allah’ın izniyle öncekileri doğrulayıcı/tasdik edici ve inananlar için bir hidayet ve müjde olan vahyi senin kalbine indirdiği için Cebraile düşmansa,
Muhammed zamanında Yahudilerin bir kısmı, Cebrail’in Muhammed Mustafa’ya vahiy indirdiği hakkında Müslümanların inancıyla alay etti. Kitaplarında melek Mikailden büyük prens diye bahsediliyordu.
“O zaman senin halkını koruyan büyük önder Mikail görünecek. Ulusun oluşumundan beri hiç görülmemiş bir sıkıntı dönemi olacak. Bu dönemde halkın –adı kitapta yazılı olanlar– kurtulacak.” Daniel 12:1
Gabriel’in (Cebrailin) görünmesi aralarında korkuya ilham verdi. Ancak bu, Mikail’in dostları oldukları ve Cebrail’in düşmanları olduğu iddiası, onların meleklere, peygamberlere ve Allah’a olan inançsızlıklarının bir tecellisinden başka bir şey değildi ve böyle bir küfür Allah’ın sevgisini kazanamazdı. Her halükarda, bir meleğe inandıklarını, diğerine inanmadıklarını söylemek samimiyetsizdi. Muhammed’in ilhamı, Cebrail’in görümleri aracılığıyla olmuştu. Muhammed’e en yüksek manevi aydınlanmaya ulaşması için yardım edilmişti ve onun tebliğ ettiği mesaj ve onun eşsiz bütünlüğü ve ibretlik hayatı, inatçı ve sapık olanlar dışında herkesin anlayabileceği apaçık âyetlerdi. Kuran ayetleri başlı başına makul ve açıktı.
- Kim Allah’a, meleklerine ve elçilerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşmansa, – Bak işte! Allah, İnancı inkar edenlere düşmandır.
- Sana apaçık ayetler indirdik; ve onları sapıklardan/kötülerden başkası inkar etmez.
Dinin kaynağı sadece ve sadece Kuran’dır.
- Her söz verdiklerinde, içlerinden bir zümre sözlerini kaldırıp bir kenara atıyor değil mi?- Hayır, onların birçoğu inançsızdır.
- Ve onlara Allah katından kendilerindekini tasdik edici bir peygamber geldiğinde, Kitap ehlinden bir grup Allah’ın Kitabını arkalarına attılar/sırtlarını döndüler, sanki bilmedikleri/tanımadıkları bir şeymiş gibi.
Burada Kuran’dan değil ehli kitaba inen vahiyden, önceki vahiylerden bahsediliyor sanırım. Burada ki argüman, kendi kitaplarına dürüstçe baksalardı, Muhammed’in mesajının daha önce aldıkları Vahiylere benzer olduğunu ve yeni mesajın Hak bir mesaj ve Allah’tan olduğunu gösteren deliller göreceklerdi ve bulacaklardı. Fakat onlar kendi Kitaplarını görmezden geldiler veya onları kendi hevalarına/arzularına göre tahrif ettiler veya çarpıttılar. Daha da kötüsü, onlar aslında yanlış olan ve kötülükten ilham alan şeylerin peşinden gittiler. Batıla, Sihire ve Büyücülüğe olan inanç böyleydi. Bunlar, bir sonraki ayette “Kitap Ehli”nin inanç ve uygulamalarına atıfta bulunarak anlatılmaktadır.
“Allah, kendilerine kitap verilenlerden şu yolda mîsak almıştı: “Onu insanlara mutlaka açık-seçik bildireceksiniz, onu saklamayacaksınız.” Ama onlar Kitap’ı sırtlarının gerisine attılar, basit bir ücret karşılığı onu sattılar. Ne kötü şey satın alıyorlar!” 3:187
- Süleyman’ın gücüne karşı kötülerin uydurma verdiklerini takip ettiler: Küfre sapan Süleyman değil, kafirlerdi, insanlara sihri ve Babil’de Harut ve Marut meleklerine inen benzeri şeyleri öğretenlerdi . Oysa ki ne Harut ne Marut kendilerine vahyedileni hiçkimseye, “Biz ancak imtihan için geldik, o halde küfre sapmayın” demeden bir şey öğretmiyorlardı. İki meleğin öğrettiklerinden karı koca arasına fitne sokmanın yolunu öğrendiler. Ne var ki Allah’ın izni olmadıkça kimseye zarar veremiyorlardı. Ve onlara neyin fayda sağladığını değil, neyin zarar verdiğini öğrendiler. Ve biliyorlardı ki sihir alıcılarının ahiret mutluluğunda hiçbir nasibi olmayacaktı. Ve keşke bilselerdi, ruhlarını satmalarının bedeli ne aşağılıktı/rezildi!
Bu ayet, 2:101’de başlayan bir anlatının devamıdır. Ehli Kitap, kendilerine indirilen açık vahyi görmezden gelip, Allah’ın iradesini yerine getirmek yerine, batıl inançların, kötü güçlerin ve gizemli, büyülü bilgilerin peşine düştüler. Süleyman’ın kudretini sihirle bağdaştıran türlü türlü efsaneler ortaya çıktı. Oysa Süleyman, kötülükle iş tutmazdı. Allah’ın iradesini saptıran, doğanın yasalarını zorlayıp güç gösterisi yapanlar, aslında şeytanın gücüne kapılmış olanlardı. Bu davranış, düpedüz küfürdü.
Harut ve Marut, eski ve köklü bilim merkezi olan Babil’de yaşıyorlardı; özellikle astronomi bilimiyle tanınırlardı. Ancak onların hiçbir kötü niyeti yoktu, kimseyi aldatmaz, hilekârlık yapmazlardı. Yine de, bilgi ve bilim kötü niyetli kişilerin eline geçtiğinde, kötülüğe alet edilebilirdi. Harut ve Marut, ilimlerinden kimseyi mahrum bırakmadılar, ancak öğrettikleri bilgilerin kötüye kullanılmaması için insanları uyardılar. Bilgileriyle böbürlenen, az da olsa bir şeyler öğrenip bunu kibre dönüştüren kötülerin, bu bilgileri yanlış yollara sapacaklarını görmüşlerdi. Uyarılarda bulundular, çünkü bilgi bir sınavdır; doğru kullanıldığı takdirde aydınlatır, kötüye kullanıldığında ise yoldan çıkarır. Allah bize özgür irade verdi, fayda ile zarar arasında seçim yapmak bizim elimizde.
Kötüler, Harut ve Marut’tan aldıkları bilgiyi kötülük için kullandılar. Öğrendiklerini aldatmayla, sahtekârlıkla birleştirip tılsımlara, büyülere ve aşk iksirlerine çevirdiler. Bu işler, kadınla erkeği birbirine düşürmekten öteye gitmedi. Fakat onların gücü sınırlıydı; Allah, kötülüğe ne kadar izin verirse o kadar güçlü olabilirlerdi. Allah’ın lütfuna sığınan, tövbe eden herkes O’nun korumasındaydı. Kötülerse, başkalarına verdikleri zarar bir yana, asıl kendi ruhlarına en büyük kötülüğü yaptılar.
- Eğer inançlarını korumuş olsalar ve kendilerini kötülüklerden uzak tutsalardı, Rableri katındaki mükâfatları çok daha iyi olurdu, keşke bunu bir bilselerdi!
Salih ameller işleyip, adalete, özgürlüğe, eşitliğe, sevgi ve merhamete inançla Alah yolundan gitmek.
- Ey İnançlılar! Raina! demeyin Unzurna! Deyin/Bizi davar gibi güt diye konuşmayın. Bize bak! Diye konuşun ve dinleyin.
Ey İman edenler! Peygamber’e, müphem sözler değil, ancak saygı sözleri söyleyin ve ona kulak verin: İman etmeyenler için acıklı bir azap vardır.
“Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû lâ tekûlû râ’inâ vekûlû-nzurnâ vesme’û velilkâfirîne ‘ażâbun elîm(un) “
Kuran, insanları raiyyeleşmeye karşı sertçe uyarır. İnananlar, koyun sürüsü gibi güdülmeye razı olmamalı; aklını kullanan, sorgulayan, düşünen özgür bireyler olmalıdır. Hegemonyaya boyun eğmeyin, kendinizi sömürtüp köleleştirmeyin. Dini çıkarları için kullananların Kuran ve peygamberin mesajından rahatsızlık duyması en üst hat seviyedeydi.
Burada rahatsızlık yaratan kelime, “davar gibi güt” anlamına gelen “Ra’ina” idi. Oysa Kuran’ın öğütlediği ve tercih edilen ifade “Unzurna”, yani “Bize bak, bize kulak ver” anlamına gelen saygılı bir hitap şekliydi. Müslümanların düşmanları, bu kelimelerle oynayıp küçük bir alay ve hakaret havası yaratmak için ince bir bükme ile onları aşağılıyordu.
Bu olaydan çıkaracağımız başka bir ders ise, kulağa hoş gelen ama içinde alay, küçümseme ve iğneleyici anlamlar barındıran sözlerden kaçınmamız gerektiğidir. Sözlerimizde sadece dürüst olmak yetmez; bilge bir öğretmenin sözleri dinlenirken derin bir saygı gösterilmelidir. Düşüncesiz insanlar boş sözler sarf eder, aptalca sorular sorar ve hemen dikkatlerini başka yere çevirirler. Ama esas olan, sözde ve niyette açık ve saygılı olmaktır.
- Ehl-i Kitap’tan inkar edenlerin ve müşrikler hiç bir zaman, size Rabbinizden bir hayır gelmesini dilemezler. Halbuki Allah, olağanüstü rahmeti için dilediğini seçer.- Çünkü Allah, sınırsız lütuf sahibidir.
Allah irade ve ihtiyatına/takdirine göre nimetlerini istediğine verecektir.
- Biz âyetlerimizden hiçbirini nesh etmeyiz ve unutturmayız; fakat yerine daha iyisini veya benzerini ikame ederiz: Allah’ın her şeye gücünün yettiğini bilmiyor musunuz?
“Ayet” kelimesi yalnızca Kuran’daki ayetler için değil, Allah’ın işaretleri, mucizeleri ve tarihteki büyük olaylar için de kullanılır. Mesela, 2:39’da Allah’ın âyetleri, 2:61’de ise tarihteki mucizeleri anlamına gelir. Hatta bu kelime, insan yapımı izler ve simgeler için bile kullanılmıştır. Ad kavminin yüksek tepelere inşa ettiği anıtlar gibi (26:128). “Her tepeye bir işaret dikerek mi eğleniyorsunuz?” ayetinde de bu anlam çıkar.
Buradaki derin anlam, Allah’ın mesajının çağdan çağa değişmez olduğudur. Fakat şekli, zamanın ihtiyaçlarına göre farklılaşır. Musa’ya verilen mesajla İsa’ya verilen farklıydı, Muhammed’e verilen de öyle; ama özünde hepsi aynıydı. Mesaj hep ilerici, yenilikçi bir yapıya sahipti.
3:7 ayeti, Kuran’ın bazı ayetlerinin açık ve net olduğunu, bazılarının ise yoruma açık bırakıldığını söyler. Net olmayan ayetleri, sanki kesinmiş gibi ele almak ve onları olduğu gibi anlamaya çalışmak, fitne arayanların işidir. Bu ayetleri eğip bükmek, bozuk niyetli kişilerin başvurduğu bir yoldur. Aslında yalnızca Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bu ayetlerin manasını bilir. Gerçek iman sahipleri ise, “Hepsi Rabbimizin katındandır,” diyerek teslim olur.
Kuran, aklı işleten, sorgulayan, samimi kalplere hitap eder; onu menfaatleri doğrultusunda kullananlar, hem kendilerine hem de insanlığa zarar verirler.
“Kitap’ı sana indiren O’dur: Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar Kitap’ın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun teviline öncelik tanımak için Kitap’ın sadece müteşâbih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır.” derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez.”
Ancak dinin özünü saptıran, kendi çıkarları için insanların akıllarını zincirleyen ve duygularını sömüren riyakar ikiyüzlüler, işte bu 3:7’de anlatılan bozgunculardır. Onlar, Allah’ın açık ve muhkem ayetlerini bile kendi hevalarına göre eğip bükmekten çekinmezler. Örneğin, 2:115 ayetini, sanki 2:144 ile neshedilmiş gibi yorumlamak, tamamen yanıltıcıdır ve Kuran’ın ruhuna aykırıdır.
Mesela , 2:115 gibi bir ayeti, kıble hakkında 2:144 ile neshedilmiş gibi ele almak saçmalıktır.
“Doğu da Allah’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz Allah’(ın rahmeti ve nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir.” 2:115
“(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir. ” 2:144
Allah’ın yarattıkları yalnızca maddi dünyada değil, insanın düşünce ve ifade dünyasında da sayısız biçim ve suret alır. Bu çeşitlilik, O’nun sonsuz gücünün bir nişanesidir. Her şeyde O’nun kudretinin izleri vardır, tıpkı Kuran’ın her ayetinde olduğu gibi.
Salat konusunda, bazıları insanları zorluyor; kıbleye dönmezlerse namazlarının kabul edilmeyeceğini söylüyorlar. Böylece, insanları Allah’tan uzaklaştırmaya, soğutmaya çalışıyorlar. Halbuki İslam zorlama dini değildir. Kişi kendi namazını kılarken istediği yöne dönebilir, çünkü Allah her yerdedir. Ancak toplu ibadette ahenk, birlik ve beraberlik için kıble önemlidir.
Kuran her ne kadar kendinden öncekileri tasdik ettiğini söylese de, genel ve temel hükümler dışında, özellikle pratikler açısından, onlardan daha iyisini getirmiştir. Allah’ın indirdiği hükümlerin değişmez olduğunu iddia edenler, bazı ayetlerin diğerlerini nesh ettiğini söyleyenler, aslında Kuran’ın ruhunu anlamamışlardır. Bu tür iddialar oyundan, hatalı yorumlardan ibarettir ve şirk koşmaktan öteye geçmez. Kuran’da çelişki yoktur, aksine her ayet farklı zamanlara, toplumlara hitap edebilir; esneklik, Kuran’ın mucizelerindendir.
Asıl tehlike, mezheplerine, kabul ettikleri doktrinlere uymayan ayetleri nesh edilmiş gibi göstermek isteyenlerin çabasında yatar. Kendi uydurdukları kuralları Kuran’ın üstüne koymaya çalışırlar. Oysa Kuran’ın her ayeti, kainattaki her varlık ve oluş gibi, Allah’ın işaretidir. Kuran’daki her değişim, her yenilik, sürekli yaratılışın, sürekli bir oluşun dildeki ifadesidir. Allah, insanlara her çağda hitap eder, her çağda daha iyisini getirir ve her şey O’nun hikmetinin bir parçasıdır.
“Allah her an yeni bir iş ve oluştadır”: Rahman 29
Allah varlıkta dilediğini artırmakta ve kainatı sürekli genişletmektedir. : Fatır 1 Zariyat 47
Varlıkta sürekli bir yaratılış ve yaratış mevcuttur, Allah sürekli bir biçimde yaratıp yok etmekte ve tekrar yaratmaktadır: Yunus 4,34, İbrahim 19, Enbiya 104, Neml 64 Ankebut 19 Rum 11,27, Secde 10, Fatır 16
Her an bir öncekinden daha iyisi sunuluyor. İşte bunlar, Allah’ın insanlığa gönderdiği işaretlerdir, yani ayetlerdir. Ayet kelimesini yalnızca Kuran’da yazılı olan ayetlerle sınırlandırmak dar bir bakış açısıdır. Kuran’ın her bir ayeti, anlam ve hüküm taşır. Kim Kuran ayetlerini nesh etmeye kalkarsa, büyük bir küstahlık içindedir. Zira Kuran’daki nesh kavramı, Hz. Muhammed’e vahiy edilmiş fakat unutturulmuş ve bu nedenle yazıya geçirilememiş ayetler içindir. Kuran’da anlamı olmayan, sadece şekil olsun diye inmiş bir ayet yoktur. Nisa Suresi 82. ayet, Kuran’ın birbirine zıt, çelişkili sözler içermediğini açıkça belirtmiştir. Her ayet, kendi zamanında uygulanmak üzere indirilmiştir.
Hele ki, hadislerle ya da sünneti gerekçe göstererek Kuran ayetlerini nesh etmeye kalkışmak, Kuran’ın ruhuna bütünüyle aykırıdır. Bu yaklaşımın ne kadar yanlış olduğu aşikardır. Hz. Muhammed’in kendi sözleri dahi Kuran’la aynı seviyede tutulamaz. Hz. Muhammed’in asıl sünneti de tebliğ ettiği, öğrettiği Kitaptır. Çünkü Kuran, Allah’ın vahyidir; hadisler ve sözde sünnet iddiaları ise değildir. Peygamber, kendi sözlerinin yazılmasına dahi izin vermemiştir. Aradan bir asır geçtikten sonra derlenen hadislerin, Kuran’la boy ölçüşmesi mümkün değildir. Vahyin elçisi olan Peygamber, hadislerin yazımına karşı çıkmış, bu tür metinlerin Kuran’a denk tutulamayacağını göstermiştir. Peygambere atfedilen sözler ne kadar doğru olursa olsun, bunlar ancak içtihat düzeyinde belki olabilir ama çoğu rivayet ve uydurmadır ve asla Allah’ın vahyiyle denk tutulamaz.
Tevbe 43 ve Enfal 67. ayetler, Peygamberin dahi yanılabileceğini gösterir. Peygamber, Allah’a ortak değildir; O’nun yeryüzündeki elçisi, vahyin tebliğcisidir. Sünnet, sadece Kuran’ı açıklayabilir; ancak Kuran’ın hükümlerinin yerine geçemez. Vahyin rehberliği, her şeyin üzerindedir ve Kuran, zamanın ötesinde bir mesaj olarak insanlığa yol göstermeye devam eder.
- Göklerin ve yerin mülkünün/hakimiyetinin Allah’a ait olduğunu bilmiyor musunuz? Ve O’ndan başka sizin ne bir veliniz ne de yardımcınız vardır.
- Musa’nın eskisinden sorguya çekildiği gibi siz de Peygamberinizi mi sorgularsınız? Kim inançtan küfre dönerse , şüphesiz doğru yoldan sapmıştır.
Musa, kendi halkı tarafından sürekli olarak aptalca, küstahça veya samimiyetsiz sorularla taciz edildi. Bu kötü örneği takip etmemeliyiz. Manevi konularda, poz verenler, vitrine oynayanlar hiçbir işe yaramaz: sorular yalnızca ve sadece samimice öğrenmek için sorulmalıdır.
“Em turîdûne en tes-elû rasûlekum kemâ su-ile mûsâ min kabl(u)(k) vemen yetebeddeli-lkufra bil-îmâni fekad dalle sevâe-ssebîl(i) “
“Doğru, pürüzsüz yol”: Arapça “sawa’a” kelimesi, pürüzlülüğün aksine pürüzsüzlüğü ; plan eksikliğine karşı simetri; tasarım eksikliğine aksine eşitlik veya orantı; çarpıklığın aksine dürüstlük; aşırı uçlara karşı orta yolu bulma; ve kusurluluğun aksine göz önünde bulundurulan nesne için uygunluk ifade eder.
- Hak onlara tecelli ettikten sonra Kitap Ehli’nin epeyce bir kısmı, bencil kıskançlıktan, siz iman ettiğiniz halde ardından sizleri tekrar sadakatsizliğe çevirebilmeyi dilerler: Ama Allah amacına ulaşana kadar bağışlayın ve görmezden gelin; Çünkü Allah her şeye kadirdir.
Vedde keśîrun min ehli-lkitâbi lev yeruddûnekum min ba’di îmânikum kuffâran haseden min ‘indi enfusihim min ba’di mâ tebeyyene lehumu-lhakk(u)(s) fa’fû vesfehû hattâ ye/tiya(A)llâhu bi-emrih(i)(s) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
Kuran’da “affetmek” anlamına gelen, ancak her biri farklı bir anlam tonuna sahip üç kelime kullanılmaktadır. “Afa” (burada “bağışla” olarak çevrilmiştir) unutmak, kişinin zihninden silmek anlamına gelir. “Safaha” (burada “gözden kaçırma” olarak çevrilmiştir) bir meseleyi, sanki etkilenmemiş gibi ele almak, yüz çevirmek, görmezden gelmek demektir. Allah’ın lütfuyla günahlarımıza yaptığı gibi bir şeyi örtbas etmek anlamına gelen “Ghafara” (bu ayette geçmeyen). Bu kelime özellikle Allah’ın Gaffar olan sıfatına uygundur, Tekrar tekrar bağışlayan/affeden.
2:106’da bize progresif vahiy hakkında, aynı şeyin nasıl farklı biçimler alabileceği ve Allah’ın gücünün sınırsız olduğu ve görünene göre insan zayıflığının bile Allah’ın tasarımının gerçekleşmesine katkıda bulunduğu söylendi. Burada bize haset ve haksızlığa karşı sabırlı ve bağışlayıcı olmamız gerektiği söylenmektedir: Bunlar da Allah’ın amacını yerine getirmesine ve planını gerçekleştirmesine yardımcı oluyor olabilir, çünkü O’nun gücü ve kudreti sonsuzdur.
- Ve destekleşmede/dayanışmada/duada kararlı olun, ve sadakada düzenli olun: Sizden önce nefisleriniz için ne hayır/iyilik gönderirseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Çünkü Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
Salat, destekleşme/dayanışma, namaz dahil bütün dualar, ibadetler anlamına gelir.
2:95 “Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiç bir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir. “
Hem iyi hem de kötü işlerin bizim kendimizden önce Allah’ın Yargı kürsüsüne geldiği ima edilir.
Zalimlerden olmamak için salih ameller işleyen kullar olmalıyız.
- Ve derler ki: “Hiç kimse Yahudi veya Hıristiyan olmadıkça cennete giremez.” Bunlar, onların boş arzularıdır. De ki: “Eğer doğru sözlü iseniz delilinizi getirin/kanıtınızı üretin.”
Bunlar boş muhabbetler, Allah’ın üzerinde kimsenin tekeli yok. Biz O’nun tekelindeyiz. Kim olduğunu iddia ettiğinle Allah katında bir garantin yok.
111-113. Ayetler cennet ehli olmak için yapılması gerekenleri söylerken aynı zamanda çeşitli anlayışların cennet iddialarının hayal üretmek olduğuna dair ihtar da eder. Cennet üzerinde babadan, aileden miras kalmış bir mal gibi hak ve iddia edilemez. Cenneti iyilik ve güzellik sergileyip, Allah’ın iradesi ve planına teslim olanlar hak edecektir. Bu konuda hükmü Allah verecektir. Her inanç grubunda Allah’ın hükmü üzerine tekel koyma hevesi vardır. Kimin cennetlik olacağına ise Allah kıyamet gününde karar verecektir. İnsanlıktan nasibi olan, ilk önce insanlığın Allah’ın iradesi ve planına göre onur borcunu yerine getirmiş midir onu sorgulamalıdır.
- Hayır, her kim nefsini/benliğini Allah’a teslim ederse ve iyilik yapan biri ise, O, Rabbi katında mükâfatını alacaktır; Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da/üzülenler de olmayacaklardır.
Allah’a olan inancın özü, bu ayette bir kez daha yankılanıyor. O, salih ameller işleyen, doğru yoldan sapmayan ve O’na inanan kullarından razı olacağını söylüyor. Bu inanç, sadece şekilsel bir ibadet değil; doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti, eşitliği, özgürlüğü, sevgiyi, merhameti ve aklı kullanmayı gerektirir. Allah, “Şu kadar namaz kılın, bu kadar oruç tutun” demiyor. Bu ibadetler, ruhumuzu O’na teslim olmaya hazırlamak için var. Ama asıl önemli olan, Allah’ın bize verdiği potansiyelle yaşamaktır. O’nun hoşnutluğu, O’na layık bir hayat sürmekle kazanılır. Ahiretteki mükafat da ancak böyle gelir. Allah, “Benimle yaptığınız özgür anlaşmaya uyun, iyi bir insan olmaya çabalayın,” diyor. O, bizleri kendi suretinde yarattı, bize sevgisiyle yaklaşıyor ve “Benliğinizi bana teslim edin, böylece korkmayın, üzülmeyin,” diyerek uyarıyor. Allah, verdiği nimetlerin boşa gitmesinden hoşlanmaz. En önemlisi, O bize karşı sevgi doludur, hep iyiliğimizi ister. Allah’tan korkmak demek, aslında O’nu sevmek ve O’nu gücendirmekten, O’na layık olamamaktan korkmak demektir.
Bu mesaj, surede defalarca geçiyor; 2:38, 62, 112, 262, 274 ve 277. ayetlerde olduğu gibi, her seferinde insanlara Allah’ın sevgi ve merhamet dolu çağrısını hatırlatıyor.
- Yahudiler şöyle derler: “Hıristiyanların dayanacakları hiç bir şey yoktur; Hıristiyanlar da: “Yahudilerin dayanacakları bir şey yoktur” derler. Oysa onlar aynı Kitabı okuduklarını ikrar ederler. Bilmeyenlerin söyledikleri onların sözleri gibidir, fakat Allah, kıyamet günü aralarındaki çekişmelerinde hüküm verecektir.
Din kavgası, mezhep ya da tarikat için birbirinize düşman olmanız, boşuna yapılmış kavgalar… Oysa Allah’ın tek bir dini var. Hepiniz kendi yolunuzun, kendi inancınızın en doğru olduğunu iddia ediyorsunuz, ama gerçeği ancak Allah’ın huzurunda öğrenebileceksiniz. Aynı kitabı okuyor, aynı kökten gelen mesajı anlamaya çalışıyorsunuz. Fakat başkalarının çıkardığı anlamlara karşı hoşgörüsüzlük, cehaletin ve önyargının en büyük işaretidir. Bu durum, yalnızca Yahudiler ya da Hristiyanlar için geçerli değil, Müslümanlar için de öyle. Oysa Kuran’a göre İslam’da mezhepler yoktur. Ama insanlar, zamanla mezheplere, tarikatlara ayrıldılar, fırkalara bölündüler, her biri kendi doğru bildiği yolun hak olduğunu iddia etti.
Kuran açıkça diyor ki, mezheplere ayrılmayın, fırkalara bölünmeyin diyerek. Eğer bir şekilde ayrıldıysanız bile, sadece sizin doğrunuzun tek gerçek olduğunu savunmak, sapkınlıktır. Cemaatlere ve tarikatlara bölünenler ise tutunacak sağlam bir dalları yok. İnsanlar arasında böyle bir ayrım yaparak baskı kurmak, başkalarını kendi inancınıza zorlamak Allah’ın hoşnut olacağı bir davranış değil. Şirk, sadece putlara tapmak değildir; kendi doğrularınızı mutlak hakikat gibi kabul edip başkalarının inancına tahammülsüzlük göstermek de bir çeşit şirktir. Zorlamayın, ambargo koymayın; unutmayın, Allah insanlara özgür irade vermiştir. Kendi yolunuzun doğruluğuna inanabilirsiniz, ama başkalarının yolunu inkâr etmek, baskı kurmak Allah’ın adaletine aykırıdır.
- Allah’a ibadet edilen yerlerde Allah’ın adının anılmasını/kutlanmasını yasaklayandan , aslında oraların yıkılmasına/mahvedilmesine uğraşan/gayret eden kimseden daha zalim/haksız kim olabilir?- Böylelerinin Allah’ın adının anıldığı mescitlere korkuyla girmelerinin dışında başka bir şekilde girmeleri uygun değildir. Onlar için bu dünyada rezillikten/utançtan başka bir şey yoktur ve ahirette de çok büyük bir azap vardır.
Mekke’de, Müslüman Arapları, kendi öz topraklarında, evrensel ibadet yeri olan Kabe’den dışlamaya çalışan müşrikler vardı. O müşrikler de Kabe’ye “Allah’ın Evi” derlerdi, ama Allah’ın yanına bir sürü başka ilahı koyup onlara da taparlardı. Şimdi hakikati bulmuş, tek tanrıya, yalnızca Allah’a kulluk etmek isteyen Müslümanları hangi yüzle dışlayabilirlerdi? Eğer başarıya ulaşsalardı, Araplar arasında büyük bir bölünmeye neden olacaklar, Kabe’nin kutsallığını ve birliğini yıkabileceklerdi.
Allah, insanın düşünce ve inanç özgürlüğünü savunur. İnanç hürriyeti, Kuran’da bizzat Allah tarafından buyurulmuş ve koruma altına alınmıştır. Bir insanı ibadetinden, inancından alıkoymak, Allah’ın dünyasında onun iradesine karşı çıkmaktır. Kabe, yalnızca bir bina değildir; özgürlüğün, birliğin ve adaletin sembolüdür. Allah’ın huzurunda herkesin eşit olduğu bu yerde, hiç kimse bir diğerini dışlayamaz, ezemez.
İnanç, zorla dayatılmaz, kalpler özgür bırakılır. Kabe’nin ruhu da, insanın inancında özgür olmasıdır. Bu mesaj, çağlar boyu yankılanan bir hakikattir; inanç hürriyetine ket vuran her güç, Allah’ın huzurunda hükmünü kaybetmeye mahkumdur.
- Doğu da Batı da Allah’ındır: Her nereye dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü/varlığı/mevcudiyeti oradadır. Çünkü Allah, her şeyi kuşatandır/kucaklayandır, her şeyi bilendir.
Allah, adeta varlığın özünde saklı, her şeyin ruhu gibidir. Kainatın her köşesinde, her zerrede, O’nun nefesi var. Bütün evren, baştan sona bir ibadethanedir; dağlar, denizler, yıldızlar, toprağın altındaki kökler bile O’nun izlerini taşır. O halde, varlığın tamamı bir ibadet, insanın yaratılışa isyan etmeyen her hareketi de Allah’a yönelen bir dua, bir teslimiyettir. İnsan, yaratılışın dengesine uyduğu sürece her adımı, her nefesi bir ibadet olur.
Kuran, mabet duvarlarının içine sıkıştırılmış bir ibadet anlayışını kabul etmez. Kurtuluş, dört duvar arasında değil, yürekte, doğada, hayatın ta kendisindedir. İbadet yalnızca belirli bir mekana ya da ritüele bağlı değildir. Varlığın her anı, her soluğu, insanın Allah’a olan bağını gösterir. Allah, evreni uzaktan izleyen değil, bizzat varlıkta var olan, her oluşun içinde nefes alan bir kudrettir. O, ne göklerde saklıdır ne de bir duvarın arkasında. O, her yerde, her şeyde, her sürecin tam ortasında, hayatın kendisi gibidir. Bu ayet de bize Allah’ın varlıkla bir olduğunu, sürecin ta kendisi olduğunu anlatıyor.
Var oluş bir sistemse, Allah sistem admin’dir.
- “Allah bir oğul edindi/oğul doğurdu” derler: O’nun şanı yücedir. Hayır, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur; her şey O’na ibadet eder.
Allah’a oğullar isnat etmek, O’nun yüceliğini ve sınırsız kudretini aşağılamaktır. O’nu insan ya da hayvan gibi göstermek, Allah’a karşı büyük bir hakarettir, küfrün ta kendisidir. Hristiyanların üçleme doktrini de bu ayetle kesin bir biçimde reddediliyor. Zira Allah’a maddi bir varlık atfetmek, O’nu insanın sınırlı dünyasına indirgemek demektir. Allah’a cinsiyet ya da hayvani bir işlev yüklemek, O’nu yaratılmışlarla bir tutmaktır ki bu, en büyük sapmadır.
Allah’ın varlığı, insan aklının sınırlarını aşan, düşünce ve hayal gücünün ötesinde bir mevcudiyettir. O, ne beşer aklıyla kavranabilir ne de idrak, tahayyül edilebilir. Mutlak güç ve akıl sahibi olan Allah, niçin bir insan doğursun ya da insan olarak dünyaya gelsin? Bu, İslam’ın öğretileriyle taban tabana zıttır. İslam, Allah’ın sonsuz ve tek olduğunu, her şeyden münezzeh olduğunu öğretir. O, doğmamış, doğurmamıştır ve doğrulmamıştır, hiç bir şey onun dengi ve benzeri değildir; çünkü O, her şeyin üstündedir, varlığı insanın kavrayışından ötedir.
- Göklerin ve yerin kaynağı, ilk aslı O’nundur. Bir işe hükmettiği zaman, ona “Ol” der, o da oluverir.
“Bedî’u assemâvâti vel-ard(i)(c) ve-iżâ kadâ emran fe-innemâ yekûlu lehu kun feyekûn(u)”
Kunfeyekun. Ol der ve olur.
Bir önceki ayet bize göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allah’ın şanını tesbih ettiğini, yüceliğini kutladığını bildirmiş ve söylemiştir. Hiç kimse göklerin ve yerin kadim ve ebedi/sonsuz olduğunu düşünmesin diye, şimdi bize onların Allah’ın iradesinin ve tasarımının mahlukları/yarattıkları olduğu söylenmektedir.
Bakın, 6:102’de geçen “beda’a” kelimesi tam da bu ayette olduğu gibi göklerin ve yerin yaratılması için kullanılırken, “khalaqa” ise her şeyin yaratılması anlamına gelir. “Bada’a”, işte öyle bir kelime ki, bizi en ilkel başlangıca kadar götürür. Materyalistler ise işin başka bir boyutunda, ilkel maddenin sonsuz olduğunu iddia ederler. Derler ki, gördüğümüz tüm bu şekiller ve formlar bir zamanlar var olmuşlar ve bir gün yok olacaklar. Sonunda ise her şey o ilkel maddeye, varoluşun temel taşı olan o ham yapıya geri dönecek. Fakat ne kadar geri gidersek gidelim, o maddenin asıl sebebine, varlığının en derin kökenine indiğimizde karşımıza Allah çıkar. Çünkü O, her şeyin asıl Sebebi’dir, her şeyin başlangıcıdır. Allah’tır Vasi, yani varlığı genişletip büyüten. Eğer bunu kabul edersek, o zaman yaratılışın hâlâ devam ettiğini ve sürecin henüz tamamlanmadığını düşünebiliriz.
“Göklerdeki ve yeryüzündeki her şey” denildiğinde, bunun bir anda değil, aşama aşama yaratıldığını anlayabiliriz. Yaratılış, bitmiş bir iş değil; Allah’ın yaratışı sürekli, genişleyen bir süreçtir. Üstelik burada “şeyler” dediğimizde, sadece maddi nesneleri değil, soyut kavramları da düşünebiliriz. Fikirlerin büyüyüp geliştiğini, düşüncelerin yeşerdiğini görmek, Allah’ın yaratışının ne kadar kapsamlı olduğunun bir göstergesi değil midir? İşte bu yüzden “halaka” kelimesi kullanılmış; çünkü onda ölçüp biçmek, düzenlemek, belli bir intizama sokmak anlamı da var. Bu durum 54:49 ve 25:59’da da geçer. Evrim dediğimiz süreç de buna benzer bir şeydir işte.
Öte yandan, Allah’ın “emri” yani O’nun Yönü ve Tasarımı ise tek bir andadır, zamana ihtiyaç duymaz; “göz açıp kapayıncaya kadar” oluverir, “Ol” der ve oluverir. (54:50).
Burada dikkat çekmemiz gereken başka bir kelime de “ja’ala”dır, yani “yapmak”. Bu kelime, göklerdeki Zodyak İşaretlerinin yerleştirilmesi, güneşin ve ayın doğup batması ya da geceyle gündüzün birbirini takip etmesi gibi yeni formlar, yeni eğilimler yaratmak anlamına gelir (25:61-62).
Bir de “fatara” var (42:11), tıpkı “beda’a” gibi, bir şeyin hiç yoktan, daha önce hiç benzeri olmayan bir biçimde yaratılması demek. Ama “fatara”, sanki daha sonra başka süreçlerin uygulanacağı ilkel maddenin yaratılışını ima ediyor. Tıpkı bir hamur yoğurup onu biraz dinlenmeye bırakmak gibi.
“Badaa” (30:27) ise yaratılışın en başını, ilk adımını anlatır. Bu, 32:7’de daha da netleşir; burada insanın kilden yaratılmasının başlangıcına atıfta bulunulur, ama bu ilk adım daha sonra gelecek olan aşamalara yer bırakır. Bir hamur yoğrulur, ardından o hamur açılacak, şekil verilecek. İnsanın bedeni yaratıldıktan sonra, üreme süreçleri ve ruhun üflenmesiyle hayat bulması da işte bu şekilde, sonraki adımlarda tamamlanır.
Böyle bakınca, yaratılışın bir anda bitmediğini, Allah’ın iradesiyle yavaş yavaş, katman katman geliştiğini görüyoruz. Allah’ın her şeydeki eli ve nefesi, zamanla şekil bulan bir sanatçı gibi, insanı da evreni de sürekli yoğuruyor, şekillendiriyor, yaratıyor.
İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka tanrı yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin, O her şeye vekildir (güvenilip dayanılacak tek varlık O’dur). 6:102
“Ey Gökleri ve Yeri var eden, Sen benim dünya ve ahirette dostum, koruyucumsun.” Yusuf 101
Ne mutlu bize ki, bu muhteşem Varlık/Yaratıcımız bize sevgi besliyor, merhametini esirgemiyor.
Evren(leri), boyutları yaratan O’dur. Her şeyin kaynağı O’na aittir ve O’nun dizaynıdır. Herhalde kainatın şans eseri var olduğunu düşünmüyordunuz. Yoktan O var etti.
-
Bilgisizler/Bilgisi olmayanlar der ki: “Allah bizimle niçin konuşmuyor veya neden bize bir âyet gelmiyor ?” Kendilerinden öncekiler de benzer anlamlı sözler söylediler. Kalpleri birbirine benzer. Kalblerinde imana sımsıkı/sıkıca sarılan/tutunan herhangi bir insana gerçekten Ayetleri/İşaretleri apaçık açıkladık.
-
Andolsun, biz seni hak ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik: Fakat Sen, cehennem ehlinden sorgu suale çekilmeyeceksin/ Alevli ateşliklerden olanlardan sorumlu değilsin.
Peygamberin görevi, insanlara mesajı iletmek, yani tebliğ etmektir. Ama burada ince bir nokta var: Kur’an, Peygamberlik kurumunu bir baskı, zorlama, dayatma aracı olarak değil, bir aydınlanma, bilinç uyandırma ve bilgilendirme yolu olarak sunar. Tebliğ edenin mücadelesi, inançları baskı altına alanlara, özgür ifadeyi susturanlara karşıdır; ama tebliğ, hiçbir zaman bir zorbalık ya da dayatma aracı olmamalıdır.
Kur’an, insan haklarına, özgürlüğe, eşitliğe ve adalete büyük bir vurgu yapar. İnançları ve hakları hiçe sayanlarla yapılan mücadeleyi de insanlık onurunun, haysiyetinin bir parçası olarak gösterir. Ancak bu mücadele, tebliğin mesajını zorla kabul ettirmek için kullanılamaz; bu, Kur’an’ın özüne ters düşer. Kur’an’ın cihat dediği şey, asla bir zorla kabul ettirme aracı değildir; o, hakkı koruma mücadelesidir.
İyiye ve güzele çağırmak, insanın omuzlarına yüklenen bir görevdir. Ama Kur’an aynı zamanda insana, yanlış yola gitme, hatta cehenneme gitme özgürlüğünü de tanır. Çünkü cehenneme gitme özgürlüğü olmayan bir davet, zorbalıktan başka bir şey değildir. Zorla cennete çağırma mesajları, insanlık tarihinde hiç itibar görmemiştir. Öyle olsaydı, yobazlık çoktan dünyayı cennete çevirirdi. Ama insanlık, zorbalığı değil, özgürlüğü ve sevgiyi seçer.
Böyle bir çağrıda zorbalık yoktur, tehdit yoktur; insanlara yol gösterirsin, ama onların kendi yollarını seçme hakkını ellerinden almazsın. Kur’an’ın istediği de budur.
Allah insanı öyle bir yaratmıştır ki, bugünü kendisine cehennem edenlerin gelecek cennet vaadlerine güvenmez. Kuran tebliğ ile baskı ve zorlamayı birbirinden net biçimde ayırmıştır: 2:256
Peygamberi görevi Mesajı açık ve net bir şekilde tebliğ etmektir, ama hesap soramaz. Hesap sorma hakkı din gününün sahibi sıfatıyla Allah’a aittir.
- Sen onların dinine uymadıkça, Yahudiler ve Hıristiyanlar senden asla razı olmayacaklardır. De ki: “Allah’ın hidayeti, var olan tek hidayet budur.” Sana varan ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Allah’a karşı ne bir veli/koruyucu ne de bir yardımcı bulamazsın.
Tebliğ gereğince yapılmazsa, baskı, şiddet, afaroz ve zorlama yolu açılır. Gerçeği kavramış ve gönlüne hakikatın içyüzünü anlamış Öğretmenler, çağrılarında şefkat, merhamet ve hoşgörüden başka hiçbir şeye yer vermezler. Bunu idrak edemeyen karanlık ve kuralcı din yobazları ise kendisine yaklaştıramadığı insanları cehennemlik ilan ederek ve tekmeleyerek tatmin olur.
- Kendilerine Kitap indirdiklerimiz onu, gerektiği gibi okurlar/çalışırlar/öğrenirler: Ona inananlar onlardır, onu inkar edenler ise, kayıp kendilerinindir.
Kuran’ı oku, üzerinde uzun uzun düşün taşın, aklının süzgecinden geçir, anla ve idrak et. O Hakla batılı ayırmıştır.
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, hepsi bundan sorumlu tutulacaktır. 17-İsra Suresi 36
-
Ey İsrailoğulları! Size bahşettiğim özel iyiliği/nimeti ve Mesajım için sizi diğerlerine tercih ettiğimi hatırla.
-
Öyle bir günden sakının ki, bir kimsenin diğerine bir fayda sağlayamayacağı, ondan bir karşılık kabul olunmayacağı, şefaatin kendisine fayda vermeyeceği ve dışarıdan hiç kimseye yardım da edilmeyeceği.
O zaman kendinizi, bir ruhun diğerinden yararlanamayacağı, yardım alamayacağı, ondan bedel kabul edilmeyeceği, şefaatin ona fayda sağlayamayacağı ve kimseye dışarıdan yardım edilmeyeceği bir güne karşı koruyun.
122-123. ayetler 47-48. ayetleri tekrar eder.
- Ve İbrahim’in Rabbi tarafından yerine getirdiği bazı kelimelerle/emirlerle imtihan edildiğini hatırlayın: O “Seni ümmetlere İmam/Önder yapacağım” dedi. İbrahim yalvardı: “Ve benim zürriyetimden de İmamlar/Önderler yap!” O da : “Ama benim vaadim zalimlerin/kötülük yapanların ulaşabileceği/erişebileceği bir yerde değildir” diye buyurdu.
İsrail’e yapılan iyiliklerle ilgili işlenen konu böylece güzel bir şekilde tamamlanmıştır ve şimdi, İbrahim’in manevi mirasının ardından gelen Arapları şereflendiren ve onlara verilen lutufla ilgili argümana geçiyoruz. (Bkz. 2:254).
Kalimat/Kelam kelime anlamı olarak “kelimeler” olarak kullanılıyor: burada Allah’ın İrade veya Hükmü veya Amacı anlamında kullanılmıştır. Bu ayet, aşağıdaki ayetlerin toplamı olarak alınabilir. İbrahim her şeyde Allah’ın dileğini yerine getirdi: Allah’ın evini temizledi; Ka’be’nin kutsal sığınağını inşa etti; iradesini Allah’a teslim etmiş ve böylece İslam’ın bir şekli olmuştur. Ona dünyanın liderliği vaat edildi; soyu için yalvardı ve duası kabul edildi, ancak soyunun Allah’a yalan söylemesi durumunda, Allah’ın vaadinin kendilerini yalanlayan ve yanlış kanıtlayan insanlara ulaşmayacağı buyuruldu.
İmam: Birincil anlam, önde gelen, önder demektir: dolayısıyla şu anlama gelebilir: (1) dinde lider; (2) cemaat namazında lider; (3) model, şablon, kalıp, örnek; (4) bir rehberlik ve talimat kitabı, kılavuz (11:17); (5) bir delil veya kayıt defteri (36:12). Bu ayette İmam olarak anlam 1 ve 3 ima edilmektedir. 9:12’de bu kelime, İnançsızlığın veya Küfrün liderleri için de kullanılmıştır.
- Hatırlayın, Biz, Evi insanlar için bir toplanma ve güven yeri kıldık/haline getirdik. ve siz İbrahim’in makamını mescid edinin diye; İbrahim ve İsmail’le, evimi çevreleyerek dolananlar, onu bir sığınak/rehabilite yeri/dinlenme yeri olarak kullananlar, rüku ve secdeye kapananlar için saf ve kutsal kılmalarına/takdis etmelerine dair ahd ettik/antlaşma yaptık.
Kâbe, Allah’ın evi. Temeli İbrahim’e dayanıyor, orada atılan ilk adımların yankısı bugün bile kulaklarda. Kâbe’nin dört önemli özelliği var ki, hepsi de Arapların kültüründe derin izler bırakmış. Birinci özellik, Kâbe’nin tüm Arap kabileleri için ticaretin ve ibadetin merkezi olması. Yüzyıllardır, bu topraklarda ticaret de inanç da Kâbe’nin etrafında dönüp durur. Her kabile, ne iş yaparsa yapsın, neye inanırsa inansın, Kâbe onların buluşma yeriydi.
İkincisi, Kâbe’nin kutsallığı. Orası öyle bir yerdi ki, düşman bile saygı duyardı. Kâbe’nin etrafında kavga gürültü olmazdı, savaş susardı. Ne silah taşınır, ne bir hayvana kıyılırdı. Mekke’nin sınırları içinde şiddetin sesi kesilirdi. Kan davası peşinde koşanlar bile oraya geldi mi, elini kolunu bağlayıp dururdu. Çünkü burası kutsal bir bölgeydi, kimse oraya saygısızlık edemezdi.
Üçüncü özellik, Kâbe’nin bir ibadet yeri oluşu. Yüzyıllardır insanlar oraya ibadet için geldi, dualarını gökyüzüne gönderdi.
Dördüncü ve belki de en önemli özellik, Kâbe’nin her zaman saf ve temiz tutulması gerektiği.
Her ne kadar ayetler Allah’ın dilinden “biz” diye bahsediyorsa da, Kâbe’yle olan kişisel bağını göstermek için “Benim Evim” diyor. Çünkü Kâbe, çoktanrıcıların elinde kirlenmiş olsa da, her zaman Allah’a aitti. Hz. Muhammed gelmeden önce bile Kâbe, putperestliğe karşı bir simgeydi. Oraya ne putlar ne de yanlış inançlar yaklaşmalıydı. İçten içe kirlenen dünyayı temizlemek için, Kâbe hep arınmış kalmalıydı.
Kâbe, İslam’da kutsal sayılan tek mabettir ama unutmayalım ki, Allah’ın gözünde yerler de gökler de, koca evren de O’nundur. Müslümanlar için her yer bir mescid, her yer Allah’a secde edilecek bir yerdir.
Bu ayette dört önemli ritüel var. Birincisi, Kâbe’nin etrafında dönmek, tavaf etmek. Her adımda Allah’a biraz daha yaklaşmak. İkincisi, ibadet için inzivaya çekilmek, derin derin düşünmek, tefekküre dalmak: İtikaf. Üçüncüsü, rükû, yani ibadet ederken sırtını bükerek Allah’a boyun eğmek. Dördüncüsü ise, yere kapanıp secde etmek; yüzünü toprağa sürmek, tam bir teslimiyetle boyun eğmek: Sücûd.
İşte bu dört ritüel, Allah’a olan sadakatin, inancın en derin göstergesidir. Her adımda Allah’a yaklaşıp, O’nun huzurunda eğilmek, teslim olmak…
- Ve İbrahim’in şöyle dediğini hatırlayın: “Rabbim, burayı bir esenlik/barış şehri yap ve halkını Allah’a ve ahiret gününe iman edenler gibi meyvelerle besle.” Rab Dedi ki: “Evet ve imanı inkar edenleri bile bir müddet rızıklandıracağım, fakat sonra onları ateşin azabına sürükleyeceğim-, ne kötü bir varış noktasıdır gerçekten!”
Jerusalem, selam kökünden gelir ve Yahudilerin barış şehri demektir. Mekke yeni bir Kudüs ve evrensel barışın simgesi olmalıydı. Oldu mu orası sorgulanır?
-
İbrahim ve İsmail’i de hatırlayın, Kabe’nin temellerini şu dua ile yükselttiler: “Rabbimiz! Bizden bu hizmeti kabul et. Çünkü Sen, her şeyi işiten, her şeyi bilensin.
-
“Rabbimiz, bizi Senin iradene rükû eden Müslümanlardan, neslimizi de Senin iradene rükû eden müslümanlardan eyle ve bize ibâdetlerin yapılacağı yeri göster ve bize merhametle yönel; çünkü Sen tövbeleri kabul eden,çok esirgeyen, çok bağışlayansın.
-
“Rabbimiz, içlerinden kendilerine âyetlerini okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek ve onları takdis edecek/arındıracak bir peygamber gönder: Çünkü Sen güçlüsün, hüküm ve hikmet sahibisin.”
Paganizm veya yıldızlara tapınma ya da gezegenlere tapınma, Mekke’den ilk kez İbrahim tarafından temizlenmişti. İbrahim ve büyük oğlu İsmail Kabe’yi inşa ettiler ve kutsal şehrin ritüellerini ve adetlerini belirlediler. İbrahim, Arabistan’da insanlık kadar eski olan orijinal İslam’ın kurucusuydu.
İbrahim, içtenliğiyle, teslimiyetiyle Allah’a yöneldi. Her şeyin en doğrusunu işiten, her şeyi bilen Allah’a dua etti. Yaptığı işi, attığı her taşı, inşa ettiği her duvarı Allah’a adadı. Dua ederken ne bir gösteriş vardı ne de kibir. Sadece alçak gönüllü bir kalple, yaptığı her şeyi Allah’ın huzuruna sundu.
Ama İbrahim’in duası burada bitmedi. O, sadece kendisi ve oğlu İsmail için değil, küçük oğlu İshak’ın soyundan gelecek çocuklar için de Allah’ın rahmetini, bereketini istedi. Gelecek nesillere de aynı kutsamayı diledi. İsmail’in çocuklarıyla İshak’ın çocukları, bu topraklarda kök salacak, Allah’ın izniyle bereketlenecekti. İbrahim, hem o anki emeğini Allah’a sundu hem de geleceği düşündü. Ve her şeyi, gelecek olan tüm nesiller için Allah’a emanet etti.
- Ve kim İbrahim’in dininden yüz çevirir, nefislerini/benliklerini akılsızlıkla alçaltır ki? Biz O’nu bu dünyada seçtik ve saf/temiz kıldık: O, ahirette de Salihler safında olacaktır.
“İstafa” seçmek demektir: saf olduğu için seçti; seçti ve saflaştırdı. Muhammed’in ismi olan Mustafa’nın türetildiği kökle aynıdır.
-
Bakın! Rabbi ona dedi ki: “İradeni Bana boyun eğdir :” İbrahim Dedi ki: “Ben irademi Âlemlerin Rabbine ve Azizine teslim ediyorum.”
-
Ve bu İbrahim’in oğullarına bıraktığı mirastı, Yakub’un da öyle; “Ah oğullarım! Allah sizin için İmanı/İnancı seçti; o zaman İslam İnancı dışında ölmeyin.”
-
Yakub’un önüne ölüm gelip çattığı zaman şahitler miydiniz? Oğullarına bakın dedi : “Benden sonra neye tapacaksınız?” Oğulları Dediler ki: “Senin Allah’ına ve atalarının, İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın tek ve gerçek Allah’ına kulluk edeceğiz. Biz O’na İslam’da teslim olduk.”
İsrailoğullarına, atalarının İslam’ın esasına yani Allah’a, tek ve evrensel Tanrıya inandıkları hatırlatılıyor.
- Onlar vefat etmiş bir kuşaktır geldiler geçtiler. Onlar yaptıklarının meyvesini toplayacaklar, siz de kendi yaptıklarınızın! Siz onların yapıp ettiklerinden sorguya çekilmeyeceksiniz!
Kıyamet Günü geldi mi, her nefis kendi yaptıklarının hesabını verecek. Kimse başkasının iyiliğine sığınamayacak, kimse başkasının günahını taşıyamayacak. İbrahim iyiymiş, İsa ermişmiş, bize bir faydası olmayacak. Hiç! Çünkü o gün, her birimiz yalnızca kendi amellerimizden sorumlu olacağız. Ne İbrahim’in hanifliği, saflığı, iyiliği bizi kurtaracak, ne İsa’nın erdemi bizim günahımızı silip atacak. Herkes kendi nefsinin yükünü omuzlayacak, kendi yaptıklarının karşısında dikilecek.
Bu, İslam’ın özüdür; bireysel sorumluluk. Her koyun kendi bacağından asılır, başka koyunun gölgesine sığınmak yok. Allah, herkesi kendi yaptıklarıyla sınar, kimseye başkasının sevabı ya da günahı yüklenmez. O gün geldiğinde, herkes kendi kaderini ellerinde taşır, ne bir eksik ne bir fazla.
- “Kurtulmak için hidayete ermek istiyorsanız Yahudi veya Hristiyan olun” diyorlar. De ki: “Hayır! İbrahim’in hak dinini tercih ederim; o Allah’a ortak koşmadı.”
Tek Gerçek Tanrı’ya imanla/inançla yaşamak ve ölmek. Üçleme veya sahte tanrılar peşinden koşmamak.
- Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene ve bütün peygamberlere Rablerinden verilene inandık: Biz onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve Allah’a İslam’da secde ederiz.”
İslam inancının özü, bu ayetle apaçık önümüze seriliyor. Birinci öğreti, tek bir Tanrı’ya, evrenin yaratıcısına inanmak. O, her şeyi görür, her şeyi bilir. İkincisi, Muhammed’e ve ona indirilen ayetlerle bize ulaştırılan o kutsal mesaja inanmak, ama sadece inanmakla kalmamak; o mesajı, her birimizin üstüne düşen kişisel sorumlulukla yaşamak. Çünkü İslam’da sorumluluk bireyseldir, herkes kendi yolunu kendi adımlarıyla yürür.
Üçüncü öğreti ise, geçmişte gelen tüm peygamberlerin mesajına, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve onların ardından gelen peygamberlere inanmak… Her biri, Allah’ın yolunu işaret eden nurlar gibi. İbrahim’in de bir kitabı olduğu söylenir (87:19).
Her biri birer kutsal kitap bırakan Musa ve İsa; bu kutsal yazılar bozulmamış formlarında olmasalar da hala mevcutlar. Onlar da çok değerli Mesajlar ve her ne kadar tahrife uğramış olsalar da içinde Allah’ın sözleri ve ayetleri mevcut.
Kuran’da özellikle adlarından bahsedilmese de diğer peygamberlere, elçilere inen mesajlar.
Biz, bu peygamberler arasında ayrım yapmıyoruz, onların getirdikleri mesajlar bir bütündür diyoruz ve fark gözetmiyoruz. Hepsi aynı esasları içerir, hepsi aynı temeli kurar: Allah’a inanmak, O’na teslim olmak. İşte bu, İslam’ın köküdür, özü budur. ( 3:84 ve 4:163).
- Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanıyorlarsa, şüphesiz onlar doğru yoldadırlar; ama eğer geri dönerlerse, hizipleşme/bölünme içinde olanlar onlardır; Ama onlara karşı sana Allah yeter. O, her şeyi işitendir, bilendir.
Tek Allah’ın tek ve bölünmez mesajını takip edin, diye seslenir Kur’an. Mesajı daraltanlar, ona kendi elleriyle şekil vermeye çalışanlar, onu bozup farklı yollara sapanlar, imandan uzaklaşanlardır. Ayrılık çıkaranlar, bölünenler, kendi bildiklerini doğru sayıp başkalarının yolunu tıkayanlar… İşte onlar, Allah’ın yolundan sapandır. Bu ayet, dinleri, mezhepleri, tarikatları ince ince eleştirir. Eğer birileri, kendi iradesini başkalarına dayatıyorsa, mesajın sadece bir kısmını alıp diğer kısmını görmezden geliyorsa, onlar yanlış yolda. Allah’ın yolu bölünmez, bütün bir mesajdır; kim bölmeye kalkarsa, o yoldan çıkmıştır.
Kur’an, akıl yolunu gösterir; kişilere değil, ilkelere itaati öğütler. Dinin içinde bir sınıf yoktur, bir kıyafet, bir makam yoktur. Din adamı diye bir kavram, İslam’da yer bulmaz. Hatta resmi bir mabet bile yoktur. Allah, her yerdedir; ibadet O’na kalpten yapılır, sadece belirli bir mekânda değil, her yerde, her nefeste.
Kur’an, inancı vesayet altında tutan, iman üzerinde bir tahakküm kuran her sistemi şirk ve zulüm olarak damgalar. İnsanların imanını kontrol eden, onları haraç ve huruçla yöneten sistemler, dinin özüne aykırıdır. Allah’a giden yolda, aracıya, komisyoncuya, kutsallaştırılmış bir hiyerarşiye yer yoktur. Her insan, Allah’ın huzuruna doğrudan çıkar; kimsenin vesayetine, kimsenin otoritesine ihtiyaç duymadan.
Bu dünyada, Allah’ın mesajını bozan, kendi çıkarları için dini kullananlar, asla hak yolda olamaz. Oysa Allah’ın mesajı, berrak ve sade: Tek Allah’a, tek mesaja iman edin ve O’na yalnızca akılla, kalple bağlanın.
- Dinimiz Allah’ın boyasıdır/rengidir/Allah’ın rengine uyarız: ve Allah’tan daha güzel ruhsal olarak arındırabilen kimdir? Ve sadece O’na ibadet ederiz.
Allah’ın insan, varlık ve hayata hakim kıldığı güzellik, ahenk ve dengeler, bir nakış gibi her şeyin üzerine işlenmiştir. İnsanoğluna düşen görev ise bu ince dengenin farkında olup, onu korumaktır. Hem bireysel hayatta hem de toplumsal düzeyde, doğada ve evrende var olan bu doğal ahenk, bozulduğunda mutsuzluk kaçınılmazdır. Ayet, insanın benliğinden başlayarak, doğanın ve kainatın özünde bulunan bu güzellikleri ve dengeyi bozmanın, asla hayır getirmeyeceğini hatırlatır.
Ama insanoğlu, güzellik yaratacağım diye lafa kalkışmış, sonunda bozgunculuğa meyletmiş; tabiatın, doğanın tüm dengelerini alt üst etmiştir. Kendi hırsı ve çıkarı uğruna, O’nun eserlerini tahrip etmeye cüret etmiş, o kadim güzelliği dejenere etmiştir. Oysa doğaya zarar vermek, tabiatı yok etmek, insanın bizzat kendi varlığına düşman kesilmesidir. Allah’ın vurduğu en güzel boya, kainatın dokusudur. Kur’an’da kader diye geçen kelimenin anlamı budur, Allah’ın kurduğu sistemdir, sistemin yapısı ve tabi olunan yasalardır. Ona kafa tutmak, kendine ve geleceğine ihanettir. İnsanoğlu bunu bilmezse, hem doğasını hem de ruhunu kaybeder.
-
De ki: O’nun bizim Rabbimiz ve sizin Rabbiniz olduğunu , bizim yaptıklarımızdan bizim , sizin de sizin yaptıklarınızdan sorumlu olduğumuzu; ve O’na imanımızda samimi olduğumuzu gördüğünüz halde Allah hakkında bizimle tartışacak mısınız?
-
Yoksa İbrahim’in, İsmail, İshak’ın, Yakub’un ve kavimlerin Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz Allah’tan daha mı iyi bilirsiniz? Ah! Allah’tan gelen şehadeti/vahyi/bilgiyi gizleyenden daha zalim kimdir? Ancak Allah yaptıklarınızdan gafil/habersiz değildir!
İbrahim, Musa’dan çok önce yaşamış, oğullarıyla birlikte kabilelerin temelini atmış, büyük bir önderdi. Şimdi kalkıp, o zaman Yahudi dinine uyduklarını mı iddia ediyorsunuz? Oysa tarihin kendisi bu iddianın ne kadar saçma olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. Allah’ın öğrettiği yol, her çağda ve her halkta hep aynıdır. Değişen ne zaman, ne de halklar, değişen sadece insanların o çağdaki yorumlarıdır. Ama Allah’ın mesajı evrenseldir, bir tekel değildir, kimsenin mülkü değildir. Hangi devrin insanı olursa olsun, Allah’ın sözü her daim aynı doğruluğu, adaleti, iyiliği öğütler. Zaman zaman yerel değişiklikler olabilir, ama bu değişiklikler asla kalıcı değildir; esas olan, Allah’ın mesajıdır ve o mesaj tüm insanlara aittir.
Hegemonya kurmaya çalışanlar, Allah adına konuşanlar, kendilerini O’nun iradesinin yerine koyanlar büyük bir yanılgı içindedirler. Giordano Bruno’nun dediği gibi, “Tanrı iradesini hâkim kılmak için iyi insanları kullanır; kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.” İşte, Allah’ın mesajını kendi çıkarları için çarpıtan, bu mesajla halkı kandıranlardan uzak durun! Allah, böylelerine karşı sizi defalarca uyarmıştır. O’nun adını kullanarak kötülük üreten, haksızlık yapanları, zulmedenleri tanıyın. Çünkü Allah’ın mesajında asıl olan doğruluktur, adalettir.
“Yaldızlı süslü laflarla aldatma,aldanma.” (En’am, 112)
“Dine sokulan uydurma ve iftiralarla aldatma,aldanma.” (Âli İmran 24, Enfal 49)
“Allah ile aldatma,aldanma” Sakın aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın! (Lukman 33; Fatır 5; Hadîd 14)
Kur’an’da en büyük haksızlıklardan biri olarak tanıtılan şey, ilahi mesajın gizlenmesidir. Vahyin apaçık beyanlarını örtmek, inkar etmek ya da anlamlarını çarpıtmak büyük bir zulüm olarak tarif edilir. Allah ile aldatmaya çalışanlar, dini kendi çıkarlarına alet edenler, çoğunlukla bu yola başvurur. Onlar, Allah’ın kelamını çarpıtarak, uydurma ve devşirilmiş bir din yaratırlar. Böyle insanlar, Allah’ın kitabına bağlı kalmaktan rahatsızlık duyarlar. Siz Allah şöyle buyuruyor dediğinizde, onlar hemen fıkıhtan, hadisten bahsederler. Bu, Allah’ın yetkisini başkasına devretmekten başka bir şey değildir. İşte bu yüzden ayet, sert bir şekilde sorar: “Siz Allah’tan daha mı iyi bilirsiniz? Siz mi doğruyu bilirsiniz, yoksa Allah mı?”
Her insan, Kur’an’daki kelamın sonsuz anlam denizinden, kendi anlayış ve idrak seviyesine göre anlamlar çıkarır. Buna engel olmak, en büyük haksızlıklardan biridir. Allah’ın kelamını anlamaya çalışırken hata yapmak, başkasının çarpıttığı sözlerle isabet ettiğini sanmaktan çok daha makbuldür. Allah’ı dinleyerek hata etmek, insanları dinleyerek doğruda olduğunu sanmaktan daha hayırlıdır.
- Onlar vefat etmiş bir kuşaktır geldiler geçtiler. Onlar yaptıklarının meyvesini toplayacaklar, siz de kendi yaptıklarınızın! Siz onların yapıp ettiklerinden sorguya çekilmeyeceksiniz.
Kuran’ın temel kavramlarından biri bireysel sorumluluktur. Her kul ahirette yaptıklarından hesaba çekilecektir.
- İnsanlardan akılsızlar diyecekler ki: “Onları, alışık oldukları kıbleden çeviren nedir?” De ki: Doğu da batı da Allah’ındır. O, dilediğini dosdoğru bir yola iletir.
“Seyekûlu-ssufehâu mine-nnâsi mâ vellâhum ‘an kibletihimu-lletî kânû ‘aleyhâ(c) kul li(A)llâhi-lmeşriku velmaġribu yehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)”
Nas = İnsanlar, Allah’ın yolunda sebat etmek yerine bir ileri bir geri gidip, oradan oraya sallanıp duran düşüncesiz kalabalık. Buradaki atıf, müşriklere, Münafıklara, riyakar mürailere ve sürekli olarak “işleri karıştırmak” isteyen Yahudilere yöneliktir.
Ferisiler ve Sadukiler İsa’nın başına nasıl derde sokmaya çalışmışlarsa, Mustafa ve takipçilerinin başına sürekli iş açılmaya çalışıldı.
Kıble = Müslümanların salatı ikame ederken yöneldikleri yön. İslam, evrensel Kardeşliğimizi ve karşılıklı işbirliğimizi vurgulamak için sosyal olarak birlikte okunan duaya büyük önem vermektedir. Zira böyle bir dua, düzen, dakiklik, kesinlik, sembolik duruşlar ve ortak bir yön, ve tüm cemaatinin dua ederek bir yöne dönüp Allah’a yönelmesiyle oluyor.
İslam’ın ilk günlerinde, Müslümanlar henüz bir ümmet olarak tam anlamıyla örgütlenmeden önce, Yahudiler ve Hristiyanlar için kutsal olan Kudüs’ü, yani Ehl-i Kitap’ın kıblesini takip ettiler. Bu, Allah’ın vahyine olan sadakatlerini ve o vahyin sürekliliğini simgeliyordu. Ancak hor görüldüklerinde, zulme uğradıklarında, o mukaddes topraklardan dışlandıklarında, çareyi Medine’ye göçte buldular. El Mustafa, ilahi bir yönlendirmeyle halkını bağımsız bir topluluk olarak, kendi kanunları ve ritüelleriyle düzenlemeye koyuldu. İşte bu noktada Kabe, kıble olarak belirlendi ve İbrahim’in mirası olan en eski merkeze dönüş başladı.
Kudüs, geçmişin derin köklerine dayanan kutsiyetiyle İslam’da hâlâ anılır, ancak İslam durgun bir din değildir; her daim ilerleyen, yeniliği kucaklayan bir harekettir. Zamanla eski sembollerin yerini yeni semboller almalıydı. Kıble’nin Kudüs’ten Kabe’ye çevrilmesi, İslam’ın ölü geçmişin prangalarından kurtulup sınırsız bir özgürlüğün önünü açmasını simgeledi. Bu köklü değişim, hicretten 16,5 ay sonra gerçekleşti ve İslam’ın köklerine dönüp, o köklerden beslenerek geleceğe yürüyen devrimci ruhunu ortaya koydu.
- İşte böylece, sizden, uluslar üzerinde şahit, elçi de sizin üzerinizde şahit olabilmesi için adil bir şekilde dengelenmiş bir ümmet yarattık; ve alışık olduğunuz kıbleyi , sadece Resûlü’nü takip edenlerden ökçeleri üzerinden gerisin geriye İnancından dönenleri imtihan etmek için tayin ettik. Gerçekten de o, Allah’ın hidayete erdirdikleri kişiler müstesna, büyük bir değişiklikti. Ve Allah, imanınızı asla boşa çıkarmaz. Çünkü Allah, bütün insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
Böylece, Yeni bir ümmet olarak teşkilatlanmanın bir sembolü olarak tarihin en eski ve en modern kıblesini belirlendi.
Adil denge: İslam’ın özü, her iki tarafta da her türlü aşırılıktan kaçınmaktır. İslam ölçülü ve pratik bir dindir.
Dengeli bir ümmet, uç noktalardan uzak, denge ve hoşgörüye dayalı bir topluluk demektir. Dünya ile ahiret, akıl ile aşk, kamu ile birey, ruh ile beden, yöneten ile yönetilen, öfke ile sevgi, eski ile yeni arasında dengeli bir tavır sergileyen, harcamalarında ölçülü olan, aşırılığa sapmadan, azmaktan ve aşırılıktan uzak, sıratıl müstakim peşinde yani dosdoğru bir yolda ilerlemeye çabalayan bir ümmet tabir edilir. Hz. Muhammed de bu dengeyi kavramamız için büyük çaba sarf etmiştir. Ancak bugünkü Müslüman dünyaya baktığımızda, denge ve ahengin eksikliği, adeta bir yara gibi karşımıza çıkmaktadır.
Kuran, denge dinidir, adaleti, hoşgörüyü ve zorlama olmamasını emreder. Ancak ne yazık ki, Müslüman dünyada adaletsizlik ve din adına baskı, Kuran’ın bu öğretilerinden çok uzaklara düşmüştür.
Coğrafi olarak Arabistan, İslam’ın kuzeyde, güneyde, batıda ve doğuda hızla yayılmasının tarihte kanıtladığı gibi, Eski Dünya’da ara bir konumdadır.
Bir topluluk içinde tanık olmak, bencilce aşırılıklardan uzak, adil bir gözlemci olarak hakikati dile getirmektir. İslam, Musa’nın şeriatının katı biçimciliğini ve Hıristiyanlığın sadece öteki dünya odaklı aşırılıklarını dizginleyerek dengeli bir duruş sergiler. Tanık, bencil olmamalıdır, adaleti savunmalı ve hakkaniyeti gözeterek müdahale etmeye hazır olmalıdır. İşte İslam, bu noktada bir yol gösterici ve dengeleyici olarak konumlanmıştır.
Önemli olan, doğu ya da batı değil, Kuran’ın gösterdiği yolda disiplinle yürümeye olan istekliliktir. Sadece kelime oyunlarına başvuranlar, esas meselelerden uzaklaşırlar. Evinizde namaz kılarken hangi yöne dönerseniz dönün, Allah her yerde. Ancak toplu ibadetlerde kıbleye dönmek, ahenk ve düzenin bir sembolüdür. Allah, bizim samimi inancımıza ve içtenliğimize değer verir. Şekilciler boşluk arasa da, gerçek iman sahibinin her eylemi O’nun katında değerlidir.
Yeter ki Allah’a olan bağlılığımızı soğutmaya çalışanlara fırsat vermeyelim, içimizdeki imanı diri tutalım. Allah inancımıza saygı duyar: Gerçek ve samimi imanın her eylemi O’nun katında etkilidir, her ne kadar şekilciler bu tür eylemlerde boşluk arasalar bile.
- Yüzünü hidayet için göğe çevirdiğini görüyoruz: Şimdi seni, hoşuna gidecek bir kıbleye çevireceğiz. Öyleyse yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir: Nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne çevirin. Kitap ehli bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil /kayıtsız değildir.
Bu ayet, Mustafa’nın kıble konusunda yukarıdan bir ışık, rehberlik, kılavuzluk arama konusundaki samimi arzusunu göstermektedir. Kendi Halkını, kendine özgü yasaları ve yönetmelikleri ile bir topluluk halinde örgütleyene kadar, Yahudilerin ve Hıristiyanların Kudüs’ü kutsal bir şehir olarak gördükleri gerçeğine dayanan bir uygulama izledi. Ama onların aralarında evrensel bir Kıble yoktu. Bazı Yahudiler özellikle Esaret sırasında Kudüs’e yöneldiler. Peygamberimiz zamanında Kudüs, Hristiyan olan Bizans İmparatorluğu’nun elindeydi. Ancak Hıristiyanlar kiliselerini doğuya yöneltmişlerdi. Herhangi bir kutsalın yönü değildi. Sunağın doğuda olması her Hristiyan’ın yüzünün doğuya dönük olduğu anlamına gelmiyordu. Hatta modern zamanlardaki kiliselerde oturaklar herkes farklı yönlere bakabilecek şekilde bile yerleştirilmiştir.
Birliğin Öğreticisi, Tevhidin Vahiycisi, diğer meselelerde olduğu gibi, bu hususta da tabiî olarak tam bir birlik sembolü arzuluyordu ve Kabe’ye doğru kıble saptandığında, normal olarak çok sevindi.
İşte bu noktada, tevhidin elçisi olan Mustafa, halkını birleştirecek bir simge arıyordu. Kabe’ye yöneldiğinde ise sevinci büyüktü. Kabe, hem İbrahim’in mirasını taşıyan, hem de Arap dünyasının kalbi olan kadim bir merkezdi. Vahiy Arapça inmiş, Araplar arasında tebliğ edilmiş ve Mekke’den dışlanmış bir topluluk Medine’de sığınak ararken, Kabe’nin kıble olarak belirlenmesi, Mustafa’nın umutlarının, düşlerinin ve zafer arzusunun bir sembolü olmuştu. Nihayet, Kabe sadece Müslümanların değil, tüm halkların buluşma noktası, evrensel bir ibadet merkezi haline gelmişti.
Doğu’nun ve Batı’nın Allah’a ait olduğunu bildiren 2:115 ayetiyle kıblenin Kabe’ye yöneltilmesi arasında bir çelişki yoktur. Allah her yerdedir, şah damarımızdan bile yakındır. Bu ayet, kıble saptanmasından önce de, sonra da değişmeyen bir hakikati dile getiriyordu. Doğu ve Batı’nın Allah’a ait olduğu, 2:141’de de tekrar edilerek vurgulanıyordu. Kabe, İbrahim’in hatırasını yaşatan bir merkez olarak, Tevhidi/birliği simgelemekle kalmamış, aynı zamanda evrensel bir ibadetin sembolü haline gelmiştir.
Böyle bir kıblenin ışıltısı, Yahudi ve Hıristiyan pratiğinde zaten önceden belirtilerini göstermişti, ancak evrenselliği İslam’da mükemmelleştirildi.
- Sen Kitap ehline bir arada bütün ayetleri getirsen de, senin kıblene uymazlar, sen de onların kıblesine uymayacaksın; ve onlar birbirlerinin kıblesine de uymayacaklardır. Eğer sana ilim geldikten sonra onların boş heveslerine uysaydın, o zaman gerçekten apaçık bir sapıklık/yanlışlık içinde olurdun.
Daniel, soylu bir Yahudi ailesinden gelen, dürüst ve inançlı bir adamdı. Milattan önce 506-538 yılları arasında yaşamış, Asur Kralı Nebukadnezar tarafından Babil’e sürülmüştü. Babil’in yıkılışından sonra da Med ve Pers imparatorluklarının altında yaşamaya devam etti. Tutsaklığına rağmen, Yahudilerin Kudüs’üne olan sadakati hiç değişmemişti. Babil’deki en yüksek devlet görevlerinden birine kadar yükselmesine rağmen, o kalbini Kudüs’ten ayırmadı. Kudüs, onun kıblesi, ruhunun yöneldiği kutsal bir merkezdi.
Daniel’in hikayesi, Yahudi uygulamalarının derinliğini gösterir. Onun sadakati, yalnızca ibadetin ritüelleriyle değil, kutsal şehrine olan içsel bağlılığıyla da şekillenmişti. Pers hükümdarlığı altında, düşmanları onu alt etmek için bir oyun kurdular. Kral dışındaki bir tanrıya ya da insana dilekte bulunan herkesin cezalandırılmasını sağlayan bir yasa çıkardılar. Ama Daniel, hiçbir tehdide boyun eğmedi. Pencerelerini Kudüs’e çevirip secdeye vararak sadakatini sürdürdü, çünkü Kudüs, yalnızca bir şehir değil, inanç ve direnişin simgesiydi onun için.
İşte bu hikaye, Yahudilerin kıbleye dair eski uygulamalarını, Kudüs’e duyulan derin bağlılığı gözler önüne serer. Daniel’in ruhundaki bu Kudüs sevdası, tarihin o döneminde bile evrensel bir ibadet yerinin, yönünün ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu.
“Daniel yasanın imzalandığını öğrenince evine gitti. Yukarı odasının Yeruşalim yönüne bakan pencereleri açıktı. Daha önce yaptığı gibi her gün üç kez diz çöküp dua etti, Tanrısı’na övgüler sundu.” Daniel 6:10
- Kitap ehli bunu kendi oğullarını tanıdıkları gibi bilirler; ama onlardan bazıları kendilerinin bildiği gerçeği gizler.
Ehli Kitap, yani Yahudiler ve Hristiyanlar, Yeni Mesajı “kendi oğullarını tanıdıkları gibi” tanımış olmalıydılar. Asırlardır kutsal metinlerinde müjdelenen elçi, onların karşısında duruyordu. Ama ne yazık ki, onlar onu yabancı biri gibi gördüler. Tanımadılar, anlamadılar. Kendi kan ve soylarının kalıplarına hapsolmuşlardı. Bedene, şekle, kandan gelen soya dayalı bir değerlendirme yapıyorlardı. Ama bu körlük, onları gerçeği görmekten alıkoydu. Peygamberin gerçeğini, ruhunu, mesajını kavrayamadılar. Beden, kan ve soy ölçüleriyle onu değerlendirmeleri, onun gerçek yüzünü tanımamalarına, anlamamalarına, gerçek mesajını kavrayamamalarına neden oldu. O hem bir sosyolojik realite hem de ilahi-yaratıcı realitesidir. Burada önemli olan ruhsal, manevi yöne dost olmaktır. O, sadece bir insan değil, ilahi bir sırrın taşıyıcısıydı. Onun mesajı, insanın kanıyla ya da toprağıyla değil, ruhuyla anlam bulur.
Ne mutlu ki, o manevi dengeyi, içindeki kozmik gerçeği görebilenler var. Onun derinliğini, özünü kavrayanlar, onu şekil olarak değil, ruh olarak tanıyabilenlerdir. Çünkü Peygamber’i tanımak, maddi dünya sınırlarını aşan, manevi bir idrak işidir. O, evrensel hakikatlerin sesi, ilahi hikmetlerin yankısıdır.
Ve işte asıl mesele, onun kanından ya da bedeninden değil, o sonsuz ruhani derinliğinden, yüreğinde taşıdığı ilahi sırrı görüp “arkadaşınız” diye tabir edilen bu şahsiyeti dost edinebilmektir.
- Hak/gerçek/doğru Rabbinizdendir; bu yüzden hiç şüpheniz olmasın.
Hak ancak Allah’tan gelir ve insanlar onu gizlemeye veya şüpheye düşürmeye çalışsalar da Hak olarak kalır.
- Allah’ın her biriniz için bir gayesi vardır/Her biriniz için Allah’ın onu döndürdüğü bir hedef vardır; sonra tıpkı bir yarışta olduğu gibi Hayırlı olan her şeye doğru birlikte cihad edin/mücadele edin. Nerede olursanız olun, Allah sizi bir araya getirecektir. Çünkü Allah her şeye kadirdir.
“Herkese yöneldiği bir hedef vardır.”
İnsanoğlu, Allah’ın büyük iradesi ve evrensel planında birer parça, her biri kendine has bir görevin taşıyıcısıdır. Allah bizden, bu planın bir parçası olarak, salih ameller işlememizi, doğru yolda yürümemizi ve bunu da birlik içinde yapmamızı ister. Tıpkı John Nash’in Oyun Teorisi’nin söylediği gibi, Kuran’da 1400 yıl önce inen ayetlerde de birliğin ve beraberliğin ne kadar önemli olduğuna vurgu yapılmıştır. Birlikten doğan güç, insanı kurtuluşa ulaştıran en büyük kuvvettir.
Ama bu dünya, insanı bencilleştiriyor, açgözlü yapıyor. Kapitalizm ise doğası gereği eşitsizliği besliyor. İnsanoğlu, nefsine karşı imtihana tutulmuşken, çoğu zaman bu imtihanı kaybediyor. Ancak bu, vahşi kapitalizmin dizginlenemeyeceği anlamına gelmiyor. Sosyal politikalarla, adil bir düzen kurarak, toplumu paylaşımcı kılarak ve devleti bu adaletin garantörü haline getirerek, nefsin açgözlülüğünü frenlemek mümkün. Ortak akılla, erdemle, doğru yol olan dosdoğru yolda ilerleyebiliriz.
Kur’an, sosyal adaleti ve paylaşımı defalarca öğütler. Hırs, kibir, açgözlülük insanın zayıf yönleri olarak ezelden beri onun hamuruna işlenmiştir. Bu zayıflıklar, insanı başkalarının hakkına göz dikmeye, kamu malını zimmetine geçirmeye iter. Kendi çıkarları uğruna Allah’ın verdiği hakları, adaleti, eşitliği çiğner. Özgürlüğün, adaletin, eşitliğin yozlaşmasına yol açar. Bu yozlaşma, toplumun dengelerini bozar, adaletin temellerini sarsar, taşların yerini oynatır ve nihayetinde insanı, toplumu her açıdan yoksullaştırır.
Allah’ın bizden istediği, birlikte çaba sarf etmek, ortak aklın, bilginin ve erdemin ışığında adaletin tesis edilmesidir. Bunun yolu, sosyal güvenlik ağları kurmak, paylaşımı adil şekilde sağlamak, kontrol mekanizmalarıyla açgözlülüğü dizginlemektir. Bir sistemin işlemesi için kontrol, düzenin temelidir.
İyilik hedefi doğrultusunda koşmak, yaşamın asıl yarışıdır. Bu, bireysel ve toplumsal olarak hepimizin katılması gereken bir yarıştır. Allah’ın ayeti, Kabe’ye yönelmenin sadece bir sembol olduğunu, asıl önemli olanın iyilikte yarışmak olduğunu hatırlatır. Farklı ırklar, kültürler, mizaçlar bu yarışta birleşir. Hayır işlerinde yarışmak, Kur’an’ın insanlığa sunduğu en büyük değerlerden biridir. Belirli ritüeller, hayır ve iyilik üretmeyen işler yok hükmündedir. Kur’an, insanları kamplaşmadan, kimlikten, nüfus cüzdanı üstünlüğünden uzaklaştırmak ve gerçek üstünlüğü iyilikte, hayırda, güzellikte aramaya çağırır.
Takva, Allah’a yakınlığın ölçüsü olarak, bu hayır yarışında alınan derece ile belirlenir. Allah’a yakın olan, iyiliği ve güzelliği hayatına katandır.
- Nereden/ne zaman yola çıkarsan çık/ başlarsan başla, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir; Bu, gerçekten de Rabbinizden gelen bir gerçektir. Ve Allah, yaptıklarınızdan gafil/habersiz değildir.
Kıble, sadece fiziksel bir yön değil, geleceğin hedefinin sembolüdür. 2:144’te Müslüman ümmetin yeni sembolü olarak bahsedildiği gibi, kıble şimdi 2:150’de tekrar gündeme gelir ve bu sefer İyi’nin sembolü olarak anılır. Hangi noktadan yola çıkarsak çıkalım, hepimizin yönelmesi gereken yer, Allah’ın gösterdiği hedeftir. Müslüman ya da değil, hangi dinden olursan ol, bu hedef evrenseldir, İslam evrenseldir. Tıpkı kıble gibi, bizi bu ortak hedefte birleştirir.
Ayet 2:150, önce bireyin yolculuğuna, bireysel disipline seslenir. Anlaşmazlıkları, tartışmaları, kargaşayı yok etmenin yolu, herkesin aynı yöne, aynı hedefe yönelmesiyle mümkündür. Bu bireysel düzlemde olduğu gibi, toplumsal düzlemde de böyledir. Müslüman ümmetin ortak kıblesi, disiplinin, birliğin, uyumun simgesi olur. Bu birlik, insanları tek bir amaç için bir araya getirir: İyiliğe, hayra ulaşmak.
Kıble emri, bir yarışın başlangıç çizgisi gibi tekrar tekrar hatırlatılır. Yarış, iyilikte, hayırda ve güzellikte yarışmaktır. Bu yarışın başlangıç noktası 2:149’da belirlenir, 2:150’nin ilk bölümünde tamamlanır. Aynı zamanda, ulusal ve genel anlamda kıbleye yönelme meselesi, 2:144’te başlar ve 2:150’nin ikinci bölümünde son bulur. Birinci argüman, bireysel yarışta başlarken, ikinci argüman toplumsal birlik ve beraberliği içerir. Nerede olursanız olun, hangi durumda ya da zamanda olursanız olun, kıbleniz bellidir, yönünüz bellidir.
Arapça ifadenin içinde bir müzikal uyum vardır. Sözlerin akışı bir melodi gibi ritmik ilerlerken, anlamlar da birbiriyle iç içe geçer. Tıpkı iç içe geçmiş daireler gibi, büyük dairenin içinde küçük daireler bulunur ve her biri bir diğerini tamamlar. Bu ahenk, sadece kelimelerin ritminde değil, anlamların da derinliğinde bir uyum, bir harmoni yaratır.
-
O halde, nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir; ve her nerede olursanız olun, yüzünüzü oraya çevirin ki, içlerinden fenalığa meyledenler dışında, insanlar arasında size karşı bir çekişme olmasın/kötülüğe meyilli olanlar dışında, size karşı hiçbir anlaşmazlık zemini olmasın; bu yüzden onlardan korkmayın, ama Benden korkun; ve size olan iyiliklerimi tamamlayabileyim ve hidayete eresiniz diye/sizde hidayete erebilesiniz diye;
-
Size âyetlerimizi talim eden, sizi takdis eden, size Kitab’ı/Kutsal Yazıları, hikmeti/bilgeliği ve yeni ilimleri öğreten içinizden bir peygamber göndermemizde de buna benzer bir lütuf aldınız.
Bu ayet, 2:150 ile birlikte ele alınmalıdır; burada argüman/cümle tamamlanmıştır. Kabe’nin kıble olarak belirlenmesi, Allah’ın dinini kemale erdirdiği, mükemmel hale getirdiği anlamına gelir. Aynı zamanda, İbrahim’in geleceğe yönelik yaptığı duanın da yerine getirildiğini gösterir.
İbrahim’in bu duası üç yönlü bir anlam taşır: Birincisi, Mekke’nin kutsal bir mabet olarak belirlenmesi (2:126); ikincisi, orada, gerçekten inanan bir milletin yükseltilmesi (2:128); ve üçüncüsü, belirli niteliklere sahip bir elçinin gönderilmesi (2:129). Bu üç yön, İbrahim’in dileğiyle şekillenen evrensel bir planın parçalarıdır. Kabe, bu planın merkezinde yer alırken, tüm insanlığa hitap eden bir çağrının simgesi haline gelir.
- O halde Beni hatırlayın ki; Sizi hatırlayayım. Bana şükredin/minnettar olun ve İmanı/İnancı reddetmeyin.
Allah O’nu zikretmemizi istiyor. Beni anın ki Ben de sizi anayım diyor. Zikirin kelime anlamı; hatırlamak; sık sık bahsederek övmek; kutlamak veya anmak; aklında değerli bir varlık olarak bağrına basmak/değer vermek/sevgiyle muamele yapmak. ( 2:31 )
- Ey iman edenler/inananlar! Sabırla sebat ederek ve dua ile yardım isteyin; Çünkü Allah sabırla sebat edenlerle beraberdir.
Aklı, sağduyuyu ve mantığı izleyerek, korku, öfke ve arzuları dizginlemek gerektiği ifade ediliyor. Sabır, azim ve kendine hakimiyet için Allah’ın bizimle birlikte olmasından daha büyük bir ödül düşünülemez. Zira bu vaad, her türlü manevi esenliğin kapısını aralar ve insanı ruhsal bir dinginliğe ulaştırır. Bu, insanın içsel yolculuğunda en önemli destek ve rehberdir.
- Ve Allah yolunda öldürülenlere “Onlar ölü”demeyin. Hayır, onlar diridirler, gerçi siz algılayamazsınız/sezemezsiniz/farkında olamazsınız.
Ayet 153’te geçen “sabırlı sebat etmek ve dua” ifadesi, yalnızca pasif bir direnç göstermek anlamına gelmez. Bu, Allah’ın Hak yolunda, yani doğru ve adil bir mücadelenin aktif bir ifadesidir.
Bu tür bir çaba, ister malımızla, ister canımızla, isterse en sevdiklerimizin canlarıyla olsun, Allah yolunda yapılan bir fedakarlık anlamına gelir. Kendi hayatımızı ya da elde ettiğimiz maddi ve manevi kazanımları, konumları dava uğruna seve seve feda edebilmek gerekir.
Böyle bir fedakarlıkla, görünürdeki kaybımız aslında kazancımız olabilir; hayatını kaybeden, onu gerçekten kazanabilir; ve kaybolmuş gibi görünen ödüller veya “meyveler”, gerçek içsel/ruhani ilerlememiz için yolumuzdaki engeller olabilir.
- Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, biraz mallarda, canlarda veya emeklerinizin meyvelerinde biraz eksiltmekle imtihan edeceğiz; fakat sabredenlere müjdele,
Müjde, 2:157’deki Allah’ın lütfudur veya 2:153’teki Allah’ın onlarla birlikte olacağı vaadiyle aynı şeydir.
-
Kim bir musibete uğradığında: “Biz Allah’a aidiz ve dönüşümüz O’nadır” derse:-
-
İşte onlar, Allah’tan nimet ve rahmet indirilenler ve hidayete erenlerdir.
Onlar sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın doğruya ilettiği temiz akıl sahipleridir. 39-Zümer Suresi 18
- İşte Bak! Safa ve Merve Allah’ın İşaretlerindendir/Sembollerindendir. O halde hac veya umre zamanlarında Evi ziyaret edenler, her ikisini de tavaf ederse, onlara günah yoktur. Kim de kendi iyilik yapma dürtüsüne uyarsa/içinden gelerek iyilik yaparsa, bilsin ki Allah, takdir eden ve bilendir.
Buradan alacağımız Ders, en kutsal şeylerin bile en aşağılık kullanımlara dönüştürülebileceğidir; bu nedenle kötüye kullanılan bir şeyi yasaklamamız gerekmediği; Niyetlerimiz ve ruhumuz temiz ise, yaptıklarımız nedeniyle dünya üzerimize taş atsa bile Allah’ın içimizdeki salih ameli tanıyacağıdır. Bu tepeler Kabe ile birlikte müşrikler tarafından murdar olmuştu. Hz. Muhammed’in hayatı ve öğretisinin paklığı sayesinde temizlendiler.
Ev = Mescid-i Haram, Kâbe. Normal Hac mevsimi, Zilhicce ayının dokuzuncu gününde Arafat ziyareti ve ardından Kabe’nin tavaf edilmesiyle sona erer.
Mescid-i Haram’ı ziyaret ve hac ibadetlerinin başka herhangi bir zamanda yapılmasına umre denir.
Sembolik ritueller her iki durumda da aynıdır, ancak umrede Arafat rituelleri yapılmaz. Safa ve Merve, Müslümanların en yüksek erdemlerinden birine işaret ettiği için Anıtlar arasında yer almaktadır. ( 5:2).
Tevhid dininin büyük peygamberi Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’in hatırlarına saygı için bu tepeler ziyaret edilebilir.
İçimizdeki Dürtünün İyi olduğundan emin olmalıyız; Bir kez bundan eminsek, insanlar ne derse desin tereddüt etmeden ona uymalıyız.
- İndirdiğimiz apaçık Ayetleri/İşaretleri ve Hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara apaçık açıkladıktan sonra gizleyenlere, Allah’ın laneti ve lânet etmeye Hak edenlerin laneti onların üzerinedir-
Lanet etme yetkisine sahip olanlar, hem melekler hem de insanlardır. Lanetliler, kendilerini Allah’ın ve meleklerin korumasından, aynı zamanda insanlığın iyi dileklerinden mahrum etmiş olurlar. Çünkü inancı reddederek, yalnızca Allah’a karşı günah işlemekle kalmaz, aynı zamanda O’nun en güzel biçimde yarattığı insanlıklarına da ihanet ederler.
“Biz insanı, gerçekten en güzel bir biçimde yarattık.” (95:4).
Lanetlenenler, Allah’ın kitabındaki açık delilleri ve aydınlatıcı buyrukları insanlara anlatmayan ve bunları gizleyenlerdir. Hangi ilahi mesaj üzerinden olursa olsun, saklama ve çarpıtma, insanı lanetin gölgesine sokar. Bu, insanın kendi özünü yitirmesi ve gerçeği çarpıtması demektir.
-
Ancak tövbe edip kendini düzelten ve Hakkı açıkça beyan edenler müstesna: Ben onların tövbelerini kabul ederim; Çünkü Ben, Çok Tövbe kabul edenim, Çok Merhametliyim.
-
İmanı/İnancı inkar edip kafir olarak/reddederek ölenlere Allah’ın laneti,ve meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerlerinedir;
-
Orada ebedî kalacaklardır: Ne Onların azabı hafifletilecek ve ne de nasiblerin de infaz erteleme/süre tanıma olacaktır.
Orada, lanetin pençesinde ebediyen kalacaklar. Bu lanet, sadece bir sözde kalmayacak; lütuf ve merhametin tam tersinde, korkunç bir ruh haliyle yoğrulacaklar. İnsanlar lanet edebilir, ama elbette ki yalnızca sözle yapılan bir lanetin, Allah’ın laneti gibi bir etki yaratması mümkün değildir. Eğer insanlara zulmeder, haksızlığa uğratırsanız, zalimleşir ve Allah’ın lütuflarından mahrum kalırsınız. Böylece, O’nun gazabını ve lanetini üzerinize çekersiniz. Bu, hem bir uyarı hem de bir hatırlatmadır; insanın kalbi, adaletle dolmadığı sürece, lanetlerin gölgesinde kalmaktan kaçamaz.
- Ve sizin Allah’ınız bir Allah’tır. Rahmân ve Rahîm olan O’ndan başka ilah yoktur.
Bu ayette Tevhidin/Birliğin önemi vurgulanır.
Rahmân olan/acıyan ve seven ve Rahîm olan/acımasını ve sevgisini yayan O’ndan başka ilah yoktur.
-
Bakın İşte/Farkına varın/Dikkat edin! göklerin ve yerin yaratılışında; gece ve gündüzün değişmesinde; gemilerin okyanusta insanlığın yararına yelken açmasında; Allah’ın gökten indirdiği yağmurda ve onunla ölü bir yeryüzüne verdiği dirilişte; yeryüzüne saçtığı her türden hayvanda; Rüzgârların değişmesinde ve bulutların, gökle yer arasında köleler gibi sürüklenmesinde; – İşte burada gerçekten akıl sahibi bir toplum için İbretler/İşaretler/Ayetler vardır.
-
Yine de öyle insanlar var ki, Allah’tan başkalarını Allah’a ortak koşarlar. Onları, Allah’ı sevmeleri gerektiği gibi severler. Ama müminlerin Allah sevgisi ise taşar. Eğer zalimler bir görebilseler, farkına varabilseler, azabı görürlerdi: Bütün kudretin Allah’a ait olduğunu ve Allah azabı kuvvetle tatbik edeceğini görürlerdi.
Sevgi varoluşun esasıdır. Sevgi olmadan insan hiç bir şeyin ardına düşmez, hiç bir şeyi gönlüne sokmaz, hiç bir şey için zahmete girmez. Ayette aldatıcı ve boşluğa hizmet ettirici sevgiyle, erdirici ve ölümsüzlük getirici sevgi birbirinden ayrılmıştır.Sevgi, varoluşun özü gibidir. Sevgi olmadan insan, hiçbir şeyin peşine düşmez, gönlünü hiçbir şeye açmaz, zahmete katlanmaz. Ayette, aldatıcı ve boşluğa sürükleyen bir sevgi ile, gerçek anlamda bir bütünlüğe ve ölümsüzlüğe götüren sevgi arasındaki ayrım belirginleşir. Aldatıcı sevgi, Allah’ın yerine başka değerleri gönül dünyamızda konumlandırmamızla ortaya çıkar. Oysa insanı ölümsüzleştiren sevgi, yalnızca Allah’a yönelen ve O’nu yücelten sevgidir. Ayette işaret edilen iyilik ve güzelliğin kaynağı olan Cenabı Hakk’a duyulan sevginin, diğer tüm sevgiler üzerinde bir hâkimiyet kurması, bir lokomotif görevi üstlenmesi gerekir.
Etrafımızda ve içimizdeki her şey, bir amaç ve tasarım birliğine işaret eder; hepsi Allah’a yönelir. Fakat ne yazık ki, zalim ve anlayışsız bazı insanlar, başka bir şeyin Allah’a denk olabileceğini sanırlar. Kendilerini tamamen Allah sevgisine adayan salihlerin kalbinin aksine, sözde O’na hizmet ederler, ama kalplerini bir puta, bir saplantıya, bir hevaya kaptırmışlardır. Eğer bu zalimler, yaptıklarının sonuçlarını ve o korkunç azabı görebilselerdi, güçlerin elinde olmadığını, tüm kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu anlayacaklardı.
Sapkınların fetiş ve put haline getirdiği şeyler nelerdir? İşte birkaç örnek: (1) Kendi hayal güçlerini ya da yeteneklerini kötüye kullananlar; putlara/totemlere/idollere tapmanın arkasında yatan bu düşünce, çünkü hiçbir akıllı insan açıkça “puta tapıyorum” demez; (2) Allah’a eşit bir konumda gösterilen, isimleri sapkınlıkla anılan liderler; (3) Kötü güçler tarafından kasıtlı olarak yanlış yönlendirilenler.
Küfür ve Allah’ı inkar etmenin kaçınılmaz sonuçlarıyla yüzleşmeye gelince, işte o zaman herkesin gözleri açılır ve bu sahte ilişkiler ortadan kalkar. Fetiş ve put haline getirilen fikirler, kişiler, takipçisini reddeder; yani takipçinin hayatında aslında makul bir temeli olmadığı anlaşılır ve takipçi, onu yanlış olarak kabul etmek zorunda kalır. İsimleri kötüye kullanılan liderler, elbette bu durumu reddedecek, gerçeklerin ifşasıyla yüzleşmekten kaçınacak ve kötü olanlar ise, gerçekleri ortaya çıkararak başkalarını rezil etmekten zevk alacaklardır.
“Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürüleceklerdir.” (3:83) Bu sözler, her şeyin nihayetinde bir bütünlük içinde Allah’a yönelmesi gerektiğini vurgular.
-
O halde, tabi olunanlar, kendilerine uyanlardan kendilerini temize çıkaracaklar: Azabı gördüklerinde aralarındaki bütün ilişkiler kesilecektir.
-
Ve tabi olanlar: “Keşke bir şansımız daha olsaydı, onların bizden kurtuldukları gibi biz de onlardan uzaklaşırdık” derlerdi. İşte Allah, onlara amellerinin sonuçlarını pişmanlık olarak gösterecektir. Onlar için ateşten bir çıkış da olmayacaktır.
“İnkar edenlere gelince, onları dünyada da ahirette de büyük bir azapla cezalandıracağım ve onlara yardım edecek kimse de olmayacak.” Ali Imran 56
“Ama âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara büyüklük taslayanlar, işte onlar, içinde ebedî kalmak üzere ateşin halkıdırlar.” : Araf 36
“Ama işlerin karara bağlanacağı o sıkıntılı günle onları uyar: çünkü onlar gaflet içindedirler ve inanmazlar!” : Meryem 39
“Ve onların bu hayatta yaptıkları her amele döneriz ve bu amelleri savrulan toz haline getiririz.” : Furkan 23
“Fakat gerçekten Vahiy, kâfirler için bir hüzün kaynağıdır.”: Hakka 50
“Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyen veya fayda vermeyen şeylere kulluk ederler ve: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.” derler. De ki: “Gerçekten Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, ne yücedir! O, onların ortak koştuklarından uzaktır!”” : Yunus 18
“Samimi bir bağlılık Allah’a değil midir?/ Samimi bir adanmışlığın gereği Allah’a değil midir? Fakat Allah’tan başka veliler/koruyucular edinenler: “Biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” derler. Muhakkak ki Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Ancak Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.” : Zümer 3
- Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanlardan helal ve temiz olarak yiyin; ve kötünün izinden gitmeyin, çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.
Yemekler hakkında konuşmaya başladığımızda, 2:168-171 ayetlerinde tüm insanlığa bir çağrı yapılır. Ardından 2:172-173’te bu çağrı özellikle Müslümanlara yöneltilir. 2:174-176’da ise kuralları aşırıya götüren ya da hiçbir sınır tanımayan insanlardan söz edilir. İslam’ın öğrettiği, aşırıya kaçmadan, orta bir yolu izlemektir; ne fazlası ne azı. Her iyi düzenlenmiş, medeni topluluk, makul sınırlar belirler. Bu sınırlar, toplumun her sadık üyesi için bağlayıcıdır ve o toplumda neyin “yasal” olduğunu gösterir. Eğer bu sınırlamalar akılcı ise, “yasal” olan ile “iyi” olan iç içe geçer.
“İyi” burada saf, temiz, sağlıklı, besleyici ve damak tadına uygun olanı ifade eder. Yasal ve iyi olanı takip etmek gerekir. Biri yarasa yedi diye tüm dünya bir salgınla mücadele etmek zorunda kaldı. Kötü ve düşüncesiz şeylerin peşinden gitmenin kimseye faydası yoktur.
-
Çünkü o, size kötü ve çirkin olanı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder/buyurur durur.
-
Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde: “Hayır, biz atalarımızın yoluna tâbi olacağız” derler. Ne! Ataları hikmetten ve hidayetten yoksun olsalar da mı?
Atalar, bir şeyi akıl yoluyla kavrayamıyor, doğruyu ve güzeli bulamıyorsa, onlara körü körüne bağlanmanın ne anlamı var? Ataların söyledikleri her zaman doğru olacak diye bir kural yok. Çoğu zaman bu öğretiler, insanı yanlış yollara sürükler. Türkiye’de bir din anlayışı var, ama bu anlayışı gerçek İslam’la bağdaştırmak çoğu zaman yanıltıcıdır. Oysa Kur’an, akıl yürütmeyi, düşünmeyi, zikir etmeyi buyurur; buna rağmen felsefe, akılcılık, sorgulama hor görülür.
Müşrikler, atalarının öğretilerine dokunulmazlık atfeder; onlara karşı çıkmanın zındıklık ve dinsizlik olduğunu savunurlar, bu da onları şirke sürükler. Aslında mesele, ataların kutsallığına ve servetle statükoya dokunulmasına karşı çıkmakta yatar. Şirkin özü budur: atalara sorgusuz bağlılık. Kur’an’ı gerçekten okuyan herkes bunu görebilir.
Gelenekçilik ve muhafazakarlık, mutlak kabul edildiğinde atalara tapınmak gibi bir hale gelir ve bu da şirktir. Kur’an, pek çok ayetinde bu tür şirke karşı insanları uyarır: Lokman 20-21, İbrahim 14, Hud 62, 87 ve 109, Maide 104, Araf 28 ve 70, Zühruf 21-23, Enbiya 53-55, Şuara 71-77, Yunus 78, Sebe 43, Müminun 24, Kasas 36.
Eğer bir düşünce, İslam adına konuşuyorsa ama bu argümanı barındırmıyorsa, onda tevhid inancı yok demektir. Muhafazakarlık ve gelenekçilik, din değildir; Allah, Kur’an yoluyla insanlara düşünmeyi, akıllarını kullanmayı emreder. Peygamberler de tarih boyunca gelenekleri sorgulamışlardır. Kur’an, insanları, yerde, gökte ve ikisi arasında Allah’ın delillerini incelemeye ve akıl yürütmeye çağırır. Ama Kur’an’a karşı çıkanlar, hep atalarının sistemine bağlı kalır; duygusal sömürü yaparak insanları baskı altında tutar, iradelerini ellerinden alır. İşte bu kötülüktür, şeytanın işidir. Şeytan kötülüğün ta kendisidir. Allah’ın verdiği aklı ve özgürlüğü kullanmalı, sahte din ve geleneklerden uzak durmalıyız.
21- Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de ona mı yapışmaktadırlar?
22- Hayır dediler ki: “Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, onların eserlerini izleyerek doğruya varacağız.”
23- İşte böyle! Senden önce de bir memlekete elçi gönderdiğimizde, oranın servetle şımarmış elit tabakası mutlaka şöyle demişlerdir: “Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, onların eserlerine uyarak yol alacağız.”
24- O da “Ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?” dedi. Onlar da “Doğrusu biz seninle gönderileni tanımıyoruz.” dediler.
43-Zuhruf Suresi 21-24
Toplumun çoğunluğu bir şeye doğru diyor diye, o şeyin gerçekten doğru olduğunu kim söyleyebilir? Doğru olmak zorunda değildir. İnsanoğlu aklını kullanmalı, sağduyusunu devreye sokmalı, kendisine sunulan doğruyu tartmalı. Hele ki bu iddia, Kur’an’a aykırıysa, zaten geçersizdir.
Kur’an, atalara taparcasına bağlılıktan, ecdatperestlikten nefret eder. Ataların geleneklerini ilahlaştırmayı, dokunulmaz kılmayı asla hoş görmez. Bu, insanın yaratıcı dehasını, Allah’ın vahyettiği mesajı körü körüne reddetmesine, insanlığın yükselme yollarını kapatmasına neden olur. Peygamberlerin tümü, işte bu savaşın öncüleri olarak çıkar karşımıza. Gelenekperestlik, hayatı ve insanı geriye çeken bir zincirdir.
İyiliğin, güzelliğin önüne, geleneklerin paslı zincirleri vurulmamalıdır. Yaratıcılık ve ilerleme ruhu engellenmemeli, insanın yolunu açmalıdır. Günümüzde Kur’an’ın mesajının insanlığa ulaşmasını en çok engelleyen illet, atalara tapınma ve geleneklere körü körüne bağlılıktır. Eskiden kalan her şeyi kabul etmek, kutsal saymak büyük bir hatadır.
İnsanların çoğu, kendi vehimlerine ve kötülüğe kapılıp doğru yoldan sapmışlardır. Onların izinden giden nesiller de körü körüne bu yanlış yolda yürümüştür. Her ne kadar doğruya çağrılsalar da, akıllarını kullanmayan bu insanlar bataklıktan çıkamazlar. Gittikleri yolun yanlış olduğu ispatlansa bile, hala atalarının yolunun doğru olduğuna inanırlar. Bilmezler mi, hatasız kul olmaz; her insan yanılabilir. Söylenenleri anlamayan hayvanlara benzerler. Peygamberler ve öğretmenler onları kurtarmaya çalışsa da, saplandıkları bataklıkta bocalar dururlar. İlerlememek, eskiye takılıp kalmak, devrim yapmamak, Kur’an’ın ruhuna tamamen aykırıdır.
Kur’an, gerçek imanın, ancak düşünerek, akıl yürüterek, doğruluğu tartarak elde edileceğini söyler. Körü körüne taklit, aklı kullanmadan yapılan işler, kafirlerin yoludur. Müminler, saplantılardan kurtulmalı, inançlarını sorgulamalı, akıllarını kullanıp, düşünerek gerçeği bulmalıdır. Hak, akla, bilgiye ve delile uygun olandır. Kur’an da gerçeğin ta kendisi olduğunu, hakkı getirdiğini söyler. Gerçeği bulmak için sorgulamak, araştırmak, eleştirmek ve doğruluğu süzgeçten geçirmek şarttır. Aksi cehalettir, karanlıktır, körlüktür.
Mezhepçilik ve tarikatçılık, eğer yorumlarını zamanüstü ve değişmez kabul ederse, büyük bir yanılgıya düşer. İnsanlar farklı gruplara ayrılabilir, ama bu anlayışları değişmez ve iman şartı gibi görmek hatalıdır. Bunu insanlara dayatmak da zulümdür. İslam’ın evrenselliğine ve dinamizmine zarar verir. Mezhepler ve yorumlar aşılmaz, eleştirilmez hale gelince, Allah’ın dinine özgü nitelikler onlara yüklenir. Böylece din diye uydurulmuş, devşirilmiş yapılar ortaya çıkar ki, bu tam anlamıyla şirktir. Tevhidin ruhunu zehirleyen, en tehlikeli şirk budur.
Mezheplerin sayısını sabitlemek ya da getirdikleri yorumları zamanüstü kabul etmek gereksizdir. Bilim ve düşünce geliştikçe yeni yorumlar ortaya çıkacaktır, bu kaçınılmazdır. Yorumlara bir sınır koyulamaz. Bu yüzden, insanlar mezhep yorumları yerine Allah’ın kitabı Kur’an’ı okumalı, anlamalı ve ona göre yaşamalıdır. Allah’ın huzurunda hata yapmak, Allah’tan başka güçleri putlaştırmaktan iyidir. Mezheplerin yorumları, Kur’an’ın kontrolünde olmalıdır. Mezhepçiliği dinmiş gibi takip etmek bırakılmalı, herkes bu yorumlardan dilediğini seçme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Hiçbir mezhep, “İslam budur,” diyerek hüküm veremez. Bu örtülü şirke karşı uyanık olunmalıdır.
Hz. Muhammed bize mezhep bırakmamıştır. O, Allah’ın kullarını serbest bırakmış, herkesin Kur’an’ı okuyarak anlamasını ve uygulamasını istemiştir. Onun bize bıraktığı, insanların düşünerek, sorgulayarak uygulayacakları bir dindir. Hz. Muhammed’in sünneti de budur: Kur’an’ı tebliğ etmek ve insanların aklını kullanarak gerçeği bulmalarına rehberlik etmek.
- İmanı/İnancı inkar edenlerin durumu, sanki bir keçi sürüsü gibi bağırıp çağıran, Çağrı ve feryattan başka bir şey duymayan şeylere benzer: Sağır, dilsiz ve kördürler; onlar akıldan yoksundur.
Eğer tüm inancı reddederseniz, en yüksek bilgelik ve en sağlam kurallar sizin üzerinizde etkisini yitirir, kaybolur gider. O zaman, sadece çağrıları duyan ama derin anlamları, değerler arasındaki ince ayrımları kavrayamayan, bunları akıl süzgecinden geçiremeyen “aptal sığırlara” dönüşürsünüz.
Bakın, 2:18’de imanı inkar edenlerin “sağır, dilsiz ve kör oldukları, doğru yola dönmeyecekleri” söylenir. Bu, akıllarını kullanmamalarının, onlara akıldan yoksun bir hayat olarak geri dönmesidir. Her durumda, sadece yüzeyde dolaşan basit sonuçlar çıkarırlar, derine inemezler, doğruyu bulamazlar.
- Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin ve eğer O’na kulluk ediyorsanız, Allah’a şükredin.
Allah’ın nimetlerine şükretmek bir ibadettir.
“Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız Allah’a aittir. Her iş O’na döndürülür. Öyle ise O’na kulluk et ve O’na dayan! Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.” (11:123).
Kul ancak sadece Allah’a güvenip dayanmakla kemâle ulaşır. Bütün işlerde başarıya ulaşmak için elden geleni yapmakla beraber, başarıyı Allah’tan beklemek ve sadece O’ndan yardım dileyip O’na sığınmak, aynı zamanda imanın kemâline de alâmettir.
- O, size ancak ölü eti, kanı, domuz etini ve Allah’ın adından başka bir isimle dua edilenleri/anılanları haram kıldı. Ama zorunlu olarak mecbur kalınırsa, kasten itaatsizlik ve haddi aşma dışında, günah değildir. Çünkü Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Kendi kendine ölen bir leş et yenmez. Açıkça yemek için öldürülmeyen ve üzerine gerektiği gibi tekbir okunmayan et yenmez. Domuz eti ve kan da yasaklanmıştır.
Haram etler:
1-Ölü hayvanların etleri yani leş
2-Kan
3-Domuz eti
4-Allah’tan başkasına adına kesilen etler
5:4-5; 6:121;
“Bana vahyolunan Kur’ân’da, bu haram dediklerinizi yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak ölmüş hayvan-leş, veya akıtılmış kan yahut domuz eti-bu gerçekten pistir, zararlıdır- yahut hak dinin kurallarının dışına çıkma, günah işleme, isyan etme kastıyla Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvan olursa bunlar haramdır. Ama kim çaresiz kalırsa, helâl saymayarak, zarurî ihtiyaç sınırını aşmadan bunlardan yiyebilir. Rabbin kesinlikle kullarını koruma kalkanına alır, çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.” de. Enam 145
Bir takım rivayetlerle yeni haramlar icat etmek Kuran’ın ruhuna aykırıdır.
- Allah’ın Kitaptaki âyetlerini gizleyenler ve onları acı bir kazanç için satın alanlar var ya, işte onlar içlerine ateşten başka bir şey yutmazlar. Allah kıyamet günü onlara hitap etmeyecektir. Onları arındırmayacaktır da: Onların cezası ağır olacaktır.
Eğer bir kişinin ruhunda öznel bir isyan ya da sahtekarlık yatıyorsa, dinin özünden uzak bir şeyi din adına sunmaya çalıştığında, bu çabanın sonuçları ahlaki ve manevi açıdan ağır olacaktır. Bu, inanca ve ruha karşı işlenmiş bir günah olur. Maneviyat açısından, bu kişiler için bir tür işkence halini alacak ve Kıyamet gününde bu tiplere söz hakkı bile verilmeyecek. Allah’ın sevgi ve merhameti, o gün onlar için olmayacak.
Bugün Müslüman dünyasında, kula kulluk, yolsuzluk, sahtekarlık, insan hakları ihlalleri ve adaletin durumu korkunç bir hale gelmiş durumda. Allah’ın bu konularda açık emirleri varken, bu ayetleri görmezden gelmek, yapılan zulme sessiz kalmak ya da destek vermek, işte tam da bu ayetin örneğidir. Bu zulümleri protesto etmemek, demokratik bir isyan sergilememek, inanca ve maneviyata yapılan bir işkencedir.
Vahyin beyanlarını kişisel çıkarlar uğruna gizleyenler, çarpıtanlar; Allah’ın vahyine ambargo koyan çıkarcılar; sömürü düzeni kuran din bezirganları; halkın bilgiye ve bilince ulaşmasını engelleyenler; gerçek dini öğrenmenin yolunu kapatanlar, işte bu ayette sert bir şekilde uyarılmışlardır. Allah’ın dinini yozlaştırarak elde ettikleri nimetler, karınlarına ateş olarak dolacaktır. Allah o gün onların yüzlerine bile bakmayacak, onlara acımayacaktır. Bu talihsiz kişiler, nuru ve güzelliği değil, karanlığı ve sapkınlığı satın almışlardır.
-
Hidayet yerine Hata, affedilmek yerine azap satın alanlardır. Ah! Ateş için ne cesaret gösteriyorlar!
-
Onların azabı, Allah’ın Kitab’ı hak olarak indirmiş olmasındandır, ancak Kitap’ta anlaşmazlığa sebep arayanlar, amaçtan uzak bir ayrılık içindedirler.
Maddiyata dair bazı kurallardan sonra ahlak ve inanç alanına dair konulara geliyoruz. Yararlı, insanlara faydalı kuralları beğenmez ve devamlı eleştirir, kusur bulur ve mızmızlanırsak, insanlar arasında fırkalara bölünme ve ayrılıklara neden oluruz, ve bu da toplumun yapısına zarar verecek ve ayrımlar ortaya çıkacaktır.
“De ki: “Söyleyin bakalım, o Kur’an Allah katından ise, siz de onu inkâr ettinizse/onun üstünü örttünüzse, dönüşü olmayan kopukluğa düşenden daha sapık kim vardır?” : Fussilet 52
- Yüzlerinizi doğuya veya batıya çevirmeniz iyilik/doğruluk/dürüstlük değildir;
ancak Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanmak; O’na olan sevginizden, akrabanıza, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilenenlere ve kölelerin fidyesine harcamak; salatı kararlı biçimde yerine getirmek ve sadaka vermek; yaptığınız sözleşmeleri yerine getirmek ; ve acı veya ıstırap ve sıkıntı/zorluk/güçlük içindeyken ve tüm panik olduğunuz dönemlerde sağlam ve sabırlı olmak iyiliktir/doğruluktur/dürüstlüktür. İşte onlar, Allah’tan korkan doğru insanlardır.
Bu ayet, takvanın yalnızca belli ritüelleri yerine getirmek olmadığını, İslam’ın aslında daha geniş ve derin bir anlayışa dayandığını anlatır. Burada İslam’ın Kuran açık bir zihin ile okunduğunda gözlemlerden hemen öne çkan şartları şöyle sıralanır:
- Allah’a iman
- Ahirete iman
- Meleklere iman
- Vahye ve vahyin mesajlarını içeren kitaplara iman
- Peygambere iman
- Akrabalara, yetimlere, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışlara, ihtiyacı olanlara, özgürlüğü elinden alınmışlara yardım etmek
- Salatı ikame etmek
- Zekat vermek
- Verilen söze sadık kalmak
- Bollukta da zorlukta da sabırlı olmak.
Kuran’da “İslam’ın şartları” diye bir ifade geçmez. İslam’ı beş temel şart üzerine sınırlamak yanlıştır. İslam, Kuran’ın ortaya koyduğu ilahi bir dindir(yöntem/yol) ve bu dinin tüm şartları Kuran’ın emirleridir. Kuran’daki değerlerden, ilkelerden bir kısmını seçip, diğerlerini önemsiz saymak kimsenin hakkı değildir. Kuran’daki tüm emirler, İslam’ın temelidir. İnsan, Kuran’a bakarak, hangi emirleri yerine getirdiğiyle Allah katındaki yerini anlayabilir.
Salat, yalnızca namaz değil, her türlü ibadet ve dua anlamına gelir. Aynı zamanda toplumsal yardımlaşma ve dayanışma anlamını da taşır.
Dine yöntemsiz yaklaşanlar, sonunda kendi heves ve arzularını kutsal kabul ederek, saplantılarını dinleştirmeye başlarlar. Oysa din, Allah’ın insanlara sunduğu bir sistemdir, yol, tavır hali ve yöntemdir; O’nun beklentilerini, emirlerini ve tavsiyelerini içerir.
Bu ayet, doğru yolda olmak için yapmamız gerekenleri açıkça sıralar. Sadece doğuya ya da batıya dönmekle, belirli ibadet ritüellerini belli bir şekilde yapmakla doğru ve dürüst olmazsınız. Asıl mesele, bireysel sorumluluğun bilincinde olarak, seçimleriniz, niyetleriniz ve davranışlarınızla doğru ve dürüst olduğunuzu göstermektir. Allah korkusu, O’nu gücendirmekten korkmaktır.
Bu ayette biçimciliğe karşı güçlü bir uyarı vardır. Bizlere doğru ve Allah’tan korkan insanın nasıl olması gerektiği gösterilir. Önemli olan formaliteler değil, Allah sevgisine ve insana ve O’nun yarattıklarına sevgiyle yaklaşmaktır. Bunun için,
- İnancımız doğru ve samimi olmalıdır,
- İyilik yapmaya hazır olmalıyız,
- Toplumsal düzeni destekleyen iyi vatandaşlar olmalıyız,
- Maneviyatımız her koşulda sağlam ve sarsılmaz olmalıdır.
İnanç, sadece sözlerden ve ritüellerden ibaret değildir. Allah’ın varlığını ve iyiliğini idrak etmeli, dünyanın geçici yalanlarının bizi köleleştirmesine izin vermemeliyiz. Kıyamet gününü bugünmüş gibi görerek yaşamayı bilmeliyiz.
Hayır işleri, ancak sevgiyle yapıldığında değer taşır. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma bağlamında, görevlerimiz çok çeşitlidir: Yakın akrabalarımıza, yetimlere, yoksullara, gerçekten ihtiyaç duyanlara yardım etmek zorundayız. Kendi gururu yüzünden isteyemeyen insanlara ulaşmak da bizim görevimizdir. Misafirperverlik yasalarına uymak, yardıma muhtaç olanlara el uzatmak, tembel dilencilere değil, gerçekten yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmek de görevimizdir. Günümüzde borçları yüzünden modern kölelik yaşayanlar, kölelikten kurtulması gerekenlerdir.
Allah, kulunun özgürlüğüne büyük değer verir. İnanç bile zorla dayatılmaz. İnsan, inançta özgürdür. Allah ile özgür bir sözleşme üzerine buluşur.
Ayrıca Müslümanların göstermesi gereken sabır faziletleri üzerinde durulur. Sabır, ruhu dik ve sağlam tutmak, insan onurunu ve haysiyetini korumak üzerinedir. Bu faziletler üç örnekle anlatılır:
- Bedensel acı veya ıstırap,
- Hak edilmiş ya da edilmemiş her türlü sıkıntı ve yaralanma,
- Savaş, salgın ya da toplumsal panik zamanları.
İşte, Kuran’ın gerçek mesajı budur; biçimlerin ötesinde, insanın içindeki dürüstlük ve erdemdir.. Ve zor koşullarda dahi dirençli olmamız ve sabır ve sebat etmemiz gerektiği belirtiliyor.
- Ey iman edenler/inananlar! Cinayette size eşitlik kanunu/kısas buyuruldu: hürlere hür, köleye köle, kadına kadın. Fakat eğer öldürülenin kardeşi affederse, o zaman onun makul talebine uyun ve onu cömert bir şükranla tazmin edin; bu, Rabbinizden bir lütuf ve bir rahmettir. Bundan sonra kim haddini aşarsa ağır cezaya çarptırılır.
Öncelikle, bu ve sonraki ayetlerin İslam öncesi kan davası geleneğinin vahşetini büyük ölçüde yumuşattığını göz önünde bulundurun. Bu ayetlerde, adaletin sert taleplerine karşılık merhamet ve bağışlama güçlü bir şekilde önerilir, aynı zamanda da denge ve eşitlik vurgulanır.
İslam, şöyle der: Eğer bir canı bir canla alacak kadar ileri gidecekseniz, hiç olmazsa adaleti sağlamak adına bir denge olmalıdır; bir kişinin ölümü, koca bir kabileyi ya da aileyi yok edecek kan davalarını başlatmamalıdır. Ancak, rıza ile verilmiş bir af ve makul bir tazminat her zaman daha merhametli ve insanidir.
Bir canı alan, kendi canını vermeye de hazır olmalıdır. Zenginliği, nüfuzu, şansı fark etmez; haksız yere birini öldürmüşse, bunun bedelini canıyla ödemeye razı olmalıdır. Fakat, öldürülenin yakınları intikam hırsına kapılıp birden fazla can talep edemez. Bu yasaktır. Allah’ın verdiği canı haksız yere almak O’nu öfkelendirir.
Kaybedilen hayat, zaten yeterince büyük bir trajedidir. Misilleme ile birden fazla hayat daha harcanamaz. Kanun, yalnızca belirlenmiş sınırlar içinde bir canın alınmasına izin verir; geniş çaplı intikamların ya da kan davalarının kapısı bu suretle kapatılmıştır.
Bugün ülkemizde, kasten adam öldürme suçuna verilen ceza müebbet hapistir ki bu adildir. Bazı ülkelerde ise cinayet cezası olarak idam uygulanmaktadır. Hayat kutsaldır. Mağdur taraf isterse, affetmek ve merhamet göstermek her zaman daha erdemli bir davranıştır.
Kısas ilkesi yalnızca kasıtlı cinayetler için geçerlidir. Kazara öldürme durumlarında ise bu uygulanmaz.
İslam’da herkes kardeş olarak sayıldığından, ayette kardeş kelimesi geçmiştir. Bu kavram, büyük bir kardeşlik ruhunu ve insanlık bilincini yansıtır. Aynı şekilde, bu ayetlerde ve miras meselelerinde kadınlar da erkekler gibi hak sahibidir. Cinsiyet fark etmeksizin, herkesin hakkı vardır. 2:178-179 ayetlerinde mirasçıların yaşam hakkı, 2:180-182 ayetlerinde ise mülkiyet hakları ele alınır.
Öldürülenin yakınları tarafından yapılacak talepler adil olmalıdır; suçlunun imkanlarını zorlamayacak, vicdana uygun olmalıdır. Kadın ya da erkeğin onurunu lekeleyecek isteklerde bulunulamaz. Eğer mağdur taraf, kardeşlik sevgisiyle cezanın tamamından vazgeçerse, bu, en büyük erdemdir. Suçlu ya da yakınları da aynı derecede cömert olmalı, affın kıymetini bilmeli ve bunu içtenlikle kabul etmelidir. Her şey temiz, saf ve doğru niyetlerle yürütülmelidir; aksi takdirde merhamet ve barış umutları kaybolur, geriye sadece hile, rüşvet ve kötülük kalır.
İslam’ın mesajı, barış ve merhamet üzerine kuruludur; adaletin yanına her zaman bağışlayıcılığı da eklemeyi öğretir.
-
Eşitlik Yasasında sizin için bir Hayat kurtarma vardır, ey akıl sahipleri; kendinizi tutabilesiniz/dizginleyesiniz/kontrol edesiniz/bastırabilesiniz diye.
-
Birinize ölüm geldiği/yaklaştığı zaman, ana-babasına ve yakınlarına vasiyet ettiği malları makul bir şekilde vasiyet etmesi farz kılındı; Alah korkusu olana uygun olan bu haktır .
Elbette vasiyetnamesiz mülkün elden çıkarılması içinde kurallar vardır. Fakat ölmekte olan bir erkek ya da kadının, kendi özgür iradesiyle, ana-babasını ve yakın akrabalarını, adaletsizlik ruhuyla değil, ona değer verenler için sevgi ve saygı ruhuyla düşünmesi iyi bir şeydir.
-
Kim vasiyeti işittikten sonra değiştirirse, suçu değiştirenlere aittir. Çünkü Allah her şeyi işitir ve bilir.
-
Ama kim vasiyet edenin bir yanlılık yapmasından veya bir haksızlığa uğratmasından korkar ve tarafların arasını düzeltirse, onda bir günah yoktur. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Sözlü vasiyete İslam’da yer vardır, fakat şahitlik edenin ve vasiyeti edenin, mirasçılara karşı adaletli olması beklenir. Vasiyetteki dengeyi koruyarak, hakkaniyetten sapmadan hareket edilmelidir. Bu nedenle daha sonra mirasçılar için belirli paylar ayrılmıştır, 4:11 gibi ayetlerde olduğu üzere. Bu ayetler vasiyet yetkisini tanımlar, sınırlandırır ama kesinlikle ortadan kaldırmaz.
Diyelim ki, akrabalar arasında vasiyet planına göre miras almayacak kişiler olabilir; mesela hayatta kalan oğulların huzurunda yetim bir torun bulunabilir. Vasiyet eden ya da şahitlik eden kişi, bu toruna da bir pay sağlamak isteyebilir. İşte İslam, kardeşler arasında barışı korumak, çatışmaları önlemek için her türlü meşru yolu destekler. Barış, huzur ve hakka riayet, İslam’ın özünde vardır.
Ancak, vasiyetname hükümlerinin değiştirilmesi, hangi kanun olursa olsun suçtur. Vasiyet sahibinin arzusu bellidir, onu bozmaya, adaletten sapmaya kimsenin hakkı yoktur. Vasiyetle çizilmiş sınırlar ne kadar adaletli ve doğruysa, onları değiştirmeye kalkmak da o kadar büyük bir haksızlıktır. Herkesin hakkı, Allah’ın adaletiyle tayin edilmiştir; bu adaletle oynamak, kardeşliğe ve insanlığa yapılacak en büyük kötülüktür.
- Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de buyrulmuştur ki, sabretmeyi öğrenesiniz.
Oruç tutarak nefsine hakim olma ilkesi, insanoğlunun çok eskiden beri bildiği bir yoldur. Önceki ümmetler de ruhlarını arındırmak, yükseltmek için oruç tutmuşlardır. Oruç, Kuran bağlılarına Allah tarafından bir sorumluluk olarak verilmiştir. Farz olan oruç, Ramazan ayının kutsal günlerindedir. Ama hastalık ya da yolculuk gibi durumlar nedeniyle bu günlerde oruç tutamayanlar, kaçırdıkları günleri başka zamanlarda tutarlar. Oruç tutmakta güçlük çekenler ise oruç yerine fidye verebilirler. Bu, Allah’ın kullarına sunduğu bir kolaylıktır. O, bize zorluk değil, hayatı kolaylaştırmak istemiştir. Fidye imkanıyla da toplumda yoksulluk çekenlere, imkansızlıkla boğuşanlara bir kapı açılmış, bir çözüm sunulmuştur. Allah, hem ruhu hem bedeni besleyen bu düzenle toplumun güçsüzlerini de gözeten bir rahmet sergiler.
- Belirli sayıda gün oruç tutacaksınız; ama eğer herhangi biriniz hastaysa veya bir yolculuktaysanız, öngörülen sayı günler sonra telafi edilmelidir. Orucu zorlukla yapabilenler için, bir fidye , yoksul olanın beslenmesidir. Ama kim kendi özgür iradesiyle daha fazlasını verirse, bu onun için daha iyidir. Ve eğer bilseydiniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
Oruç tutmanın derin manasını tam kavrayabilmek için bu ayetin, 185-188. ayetlerle birlikte okunması elzemdir. Oruç, Müslümanlar için bir işkence aracı değildir. Diğer dinlerdeki oruçlara göre daha disiplinli olsa da, özel durumlar için esneklik tanır. Eğer yalnızca yiyecek ve içecekten uzak durmak olsaydı bile, bu basit sınav bile aşırı yiyip içmeyi alışkanlık haline getirenler için oldukça faydalı olurdu.
Yeme, içme ve cinsellik gibi insanın temel içgüdüleri, hayvani tabiatın güçlü dürtüleridir. Bu dürtülerden bir süreliğine sakınmak, dikkatin daha önemli şeylere yönelmesine olanak tanır. Asıl gaye maneviyata yönelmektir. Oruç, gösteriş için değil, içten bir samimiyetle tutulmalıdır. Ramazan ayında, insanlardan beklenen yalnızca yeme içmeden uzak durmak değil, gerçekten yardıma muhtaç olanları bulmak, dua ve derin düşüncelere dalmak, hayır işleriyle meşgul olmaktır.
İnsanın özgürlüğü, ibadetin ruhunda yatar ve bu özgürlük içinde yapılan ibadet, gerçek anlamını bulur. Eğer insanın içten niyeti yoksa, onu zorla oruç tutmaya zorlamak, onu samimiyetsizliğe ve ikiyüzlülüğe iter ki bu, en büyük zulümdür.
Ayrıca, orucu bozmanın cezası olarak 61 gün kesintisiz oruç tutma gibi bir zorunluluk yoktur. Bunu uyduranlar, Allah adına hüküm koymaya çalışan, insanları Allah adına cezalandırmaya kalkışan zalimlerden başka bir şey değildir. Allah’ın dini kolaylık ve merhamet üzerine kuruludur, zorluk ve baskı üzerine değil.
- Ramazan, Kur’an’ın insanlığa bir hidayet rehberi olarak, aynı zamanda doğru ile yanlış arasında muhakeme için açık işaretler/ayetler olarak indirildiği aydır. Bu yüzden o ay boyunca evinde bulunan her biriniz oruç tutarak geçirmelisiniz, ancak herhangi biri hastaysa veya bir yolculuktaysa, öngörülen süre günler sonra telafi edilmelidir. Allah sizin için her türlü kolaylığı emreder; Zorluklar çıkarmak istemiyor. O, öngörülen süreyi tamamlamanızı ve size rehberlik ettiği/hidayete erdirdiği için O’nu yüceltmenizi/tesbih etmenizi istiyor; ve belki şükredersiniz.
Hak ile batılın ölçütü, hükmü: Furkan = Hak ile batılın arasında hüküm vermemizi sağlayan ölçüt veya ölçü. 2:53’e bakın
Düzenlemelerle iki şey üzerinde ısrarla vurgulanır:
(a) verilen kolaylıklar ve imtiyazlar
(b) orucu deneyimlemenin manevi önemi.
Bunun farkına varırsak, Ramazan’ı bir yük olarak değil, bir nimet olarak görür, bu konuda bize verilen yol için şükrederiz.
- Kullarım, Beni sana sorduklarında, şüphesiz ben onlara çok yakınım; Bana dua ettiklerinde her dua edenin duasını işitiyorum: Onlar da kendi iradeleriyle benim davetime kulak versinler ve Bana inansınlar ki, doğru yolda yürüsünler.
186 ve 188. Ayetlerde inancın manevi yönünü vurgulanmaktadır. Bu ayette bize duadan ve Allah’ın bize yakınlığından bahsediliyor ve 188’de bizden başkalarının malını “yemememiz” istenir.
- Oruç gecesinde eşlerinize yaklaşmak size helâldir. Onlar sizin giysileriniz, siz de onların giysilerisiniz. Allah, aranızda gizlice yaptıklarınızı bilir; Allah sizin öz benliklerinize yazık etmekte olduğunuzu bilmiş, tövbelerinizi kabul edip sizi affetmiştir ; öyleyse şimdi onlara yaklaşabilirsiniz ve Allah’ın senin için helal kıldığını yapın ve şafağın beyaz ince çizgisi karanlığın seyrinden ayrılıncaya kadar yiyip için. Sonra Gece görünene kadar orucunuzu tamamlayın ; fakat mescitlerde inzivada iken hanımlarınızla ilişki kurmayın. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, insanlara âyetlerini böyle açıklar ki, sakınmayı öğrensinler.
Erkek ve kadın birbirlerinin giysisidir: karşılıklı destek, karşılıklı rahatlık ve karşılıklı koruma içindir. Bir giysi de hem gösteriş hem de örtünme/saklama fonksiyonu vardır.
Sabah vakti gün doğumunda karanlıktan açıkça fark edilen güzel pembemsi beyaz bir bölge belirir; bundan sonra oruç başlar. Gece görünene kadar demek gün batışına kadar demektir.
Bu ayet, Allah’a bağlılık ve ibadet için inzivaya/mescitlere çekilmek anlamına gelen itikaf adı verilen bilinen İslami uygulamaya da atıfta bulunmaktadır.
- Ve mallarınızı aranızda boş yere yemeyin ve haksız yere ve bilerek başkalarının malından biraz yemek ümidiyle onu yetkililere yem yapmayın/rüşvet vermeyin.
Kamunun malına, başkalarının parasına, mülküne tamah etmeyin, haksız kazanç peşine düşmeyin, haram lokma yemeyin!
Birbirinizin alın teriyle kazandığı malları, paraları aranızda adaletsiz, meşru olmayan yollardan elde etmeye kalkışmayın. Bilerek ve isteyerek, başkalarının hakkına el uzatıp, onların malından pay kapmak için mahkemelere, idarecilere, hükümetlere rüşvet teklif etmeyin, onları yozlaştırmayın. Bu haksız kazancı elde ederek, zulme alet olduğunuzu bile bile bu kirli yollara başvurmayın.
Bu ayet, Türkiye’deki hazineye el atan, milletin malını kendi çıkarlarına kullanan politikacılara ve haksızlığa göz yuman kamu talancısı haram lokma düşkünü insanlara bir uyarıdır. Bir toplumun vicdanını, devletin namusunu bu denli bozanlara öğretilmesi ve katı bir şekilde uygulanması gereken ilahi bir emirdir.
İnsanın aç gözlü olmasına neden olan üç temel fiziki ihtiyaç vardır; yeme, içme, cinsellik. Fakat dördüncü bir hırs, para ve mal sevgisidir ki, bu dizginlenmedikçe oruç tutmak, ne ibadet etmek, ne de vicdanlı ve takvalı olmak demektir. Oruç tutup, bu para hırsını kontrol altına almadan kendini aç ve susuz bırakmanın hiçbir manası yoktur.
Dürüst insanlar, hırsızlık yapmazlar, zimmete mal geçirmezlerse kendilerini iyi ve tatmin olmuş hissederler. Ancak bu ayette açgözlülüğün iki ince şekline daha dikkat çekilmektedir. İlki, kişinin kendi malını başkalarını – hâkimleri, yetkilileri – yozlaştırmak için kullanması ve bu yolla hukukun gölgesinde dahi haksız kazanç elde etmesidir. “Başkalarının malı” derken yalnızca bireylerin hakkından değil, kamu malından da söz ediliyor.
Bir diğer incelik, kişinin kendi mülkünden ya da kontrolü altındaki mallardan – ayette “aranızda” denirken kast edilen budur – anlamsız, boş amaçlarla faydalanmasıdır. İslam’ın ölçülerine göre bu da açgözlülüktür. Mülk edinmek, aynı zamanda büyük bir sorumluluk ve yükümlülük getirir. Malların sadece sahibi değil, onları doğru kullanmanın da sorumlusuyuz.
- Sana Yeni Ayları soruyorlar. De ki: Onlar, insanların işlerinde ve hac için belirlenmiş zaman dilimlerini gösteren işaretlerdir. Evlerinize arkadan girmeniz fazilet değildir. Allah’tan korkmanız erdemdir. Evlere güzel kapılardan girin: Allah’tan korkun ki başarıya ulaşasınız.
O zamanlar da bugün olduğu gibi insanların gökyüzüne, özellikle Yeni Ay’a dair türlü türlü hurafeleri vardı. İnsanlara, bu tür boş inançları terk etmeleri, gerçeğe sarılmaları söylendi. Yeni Ay, zamanın akışını belirlemek için kullanılan bir işaret. Hac gibi önemli Müslüman bayramları, Yeni Ay’ın ortaya çıkışıyla başlar. O zamanın Araplarının hurafelerden biri de, hac sırasında veya sonrasında evlerine arka kapıdan girmeleriydi. Böyle sahte adetlerin hiçbir fazileti yoktur, erdem Allah sevgisinden, Allah korkusundan gelir.
“Evlere arka kapıdan girmeniz fazilet değildir” denirken birkaç mesaj veriliyor. İlki, bir topluma girerseniz, onların örf ve adetlerine saygı gösterin ama bu saygı sahte geleneklerle değil, içten ve onurlu olsun. İkincisi, bir amaca ulaşmak istiyorsanız, bunu dolambaçlı yollardan değil, açık ve dürüst bir şekilde elde edin. Üçüncüsü, işlerinizi dürüstçe yapın, lafı eğip bükmeyin; doğru yoldan gidin.
5:23 Bunun üzerine Bu korkaklar ve kolaycı kaypaklar arasında bulunup da, Allah’ın kendilerine nimet, fazilet ve gayret verdiği iki kişi, İsrailoğullarına dönüp şunları söylemişti: “Korkaklığa ve kahpelik yapmaya yönelmeyiniz, gevşeklik göstermeyiniz. Kutsal vatanınızı işgal eden zalim ve zorba topluluğun Üzerine kapıdan cepheden ve cesaretle hücum edip giriniz. Böyle bir gayret ve hareketle girerseniz, şüphesiz siz galip geleceksiniz. Eğer sahte değil samimi mü’minlerseniz, sadece Allah’a tevekkül ediniz şeytani kuşku ve kuruntularınızın peşinden gitmeyiniz!”
Bu çağrı, cesur ve açık bir duruşun gerekliliğini anlatır. Yapay geleneklerle, korkakça arka kapılardan dolanarak değil, yüzleşerek, doğrulukla ve cesaretle galip gelinir.
- Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, fakat haddi aşmayın; çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.
Savaş, yalnızca nefsi müdafaa için ve sınırları net bir şekilde belirlenmiş olduğunda meşru görülür. Savaşa girdiğinizde tüm gücünüzle mücadele etmelisiniz, fakat acımasızlık asla yer bulmamalıdır. Savaş, Allah için yapılır; barışı ve özgürlüğü geri getirmek için verilir. Ancak bu savaşın sınırları kati surette aşılmamalıdır. Kadınlara, çocuklara, yaşlılara, hasta insanlara dokunulmaz; ağaçlara, ekinlere kıyılmaz. Eğer düşman barış teklif ederse, barış elbette kabul edilmelidir.
Fakat adaleti yok edenler, zalim olanlar karşısında Allah adalet için savaşmayı buyurur. İnsanın onuruyla, haysiyetine yakışır şekilde yaşaması Allah katında büyük önem taşır. Düşman, Allah’ın insanlara bağışladığı adaleti, özgürlüğü ve eşitliği çiğneyenlerdir. Allah, inancın gereği olarak insanlardan zulme boyun eğmemelerini, onurlarıyla direnmelerini ister.
Bu mücadele, sadece fiziki bir savaş değil, aynı zamanda hak, adalet ve hürriyet için verilen bir savaştır. Bir insan, kendi onuruna, haklarına saldırıldığında, susmak ona yakışmaz. Direnmek, savaşmak, gerektiğinde barışı elden bırakmamak, ama daima insanlığa yaraşır bir duruş sergilemek Allah’ın yoludur. Allah’ın adaletini savunanlar, özgürlük ve eşitlik isteyenler, zulme karşı çıkanlar, O’nun rahmetine mazhar olurlar.
- Onları yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın; çünkü kargaşa ve zulüm/baskı katliamdan beterdir; ama onlar sizinle önce orada savaşmadıkça, onlarla Mescid-i Haram’da savaşmayın; ama sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İşte inancı bastıranların mükâfatı budur.
İslam, özü itibariyle barış, iyi niyet, karşılıklı anlayış ve kardeşlik dinidir. Ama haksızlık ve zulüm gelip kapıya dayandığında, onur, adalet, özgürlük ve eşitlik uğruna hayatı göz kırpmadan feda etmek de bir gerekliliktir. Cesaret, itaat, disiplin ve göreve bağlılık İslam’ın temel ilkelerindendir. Hakikati ayakta tutmak için yalnızca fiziksel gücümüz değil, ahlaki, entelektüel ve ruhsal bütün kuvvetimizle çabalamak zorundayız. Allah, kullarından adaleti emreder. Tiranlığın kökünü kazıyamamak, zulmü görüp sessiz kalmak ise korkaklıktır. Allah’a inanan insan, haysiyetiyle yaşamalı, eğilip bükülmemelidir. Despotluk, baskı ve şiddet karşısında susan insan, onurunu da kaybeder. İnananlar, zulüm karşısında dimdik durmalı, haklarını aramaktan korkmamalıdır.
Aralarında bozgunculuk yayan, fitne ateşiyle insanları birbirine düşürenlerin dindarlık iddialarıysa bir aldatmacadan ibarettir. Onlar Allah adına ne kadar bağırıp çağırsa da, gerçek iman onların kalbinde yer bulmaz. Fitne ve fesadın temsilcilerinin dini yoktur, ibadetleri sadece gösteriştir, riyakarlıklarının dışa vurumudur. Kimse bu sahte dindarlıkla kendini aklayamaz. Allah, gerçek inananları aldatmaya çalışanları er ya da geç ortaya çıkarır.
-
Ama vazgeçerlerse Allah çok Bağışlayandır, çok Merhametlidir.
-
Ve fitne ve zulüm ortadan kalkıncaya ve Adalet ve Allah’a İnanç hakim oluncaya kadar onlarla savaşın. Ama vazgeçerlerse, zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.
Zulüm, baskı, bozgunculuk ve kavga kalmayıncaya ve sadece Allah’a kulluğa bir engel kalmayıncaya kadar onlarla savaşın, ancak savaştan ve küfürden vazgeçerlerse, varlık sebebine aykırı davranan kimseler dışında, tüm düşmanlıklar sona erecektir.
Vekâtilûhum hattâ lâ tekûne fitnetun veyekûne-ddînu li(A)llâh(i)(s) fe-ini-ntehev felâ ‘udvâne illâ ‘alâ-zzâlimîn(e)
Zulüm, baskı, bozgunculuk ve kavga kalmayıncaya kadar, Allah’a inancın önünde bir engel kalmayana dek mücadele edin! Ancak, eğer düşmanlıktan ve küfürden geri adım atarlarsa, zulmü bir yol edinmiş olanlardan başka kimseye karşı düşmanlık sürdürülmez. Tek savaş zalimleredir. Ayetin özündeki “din” kelimesi, yalnızca inanç değil, adaletin ta kendisidir. Arapçadaki “din” sözcüğü, borçluluk, vazife, itaat, hüküm, adalet, iman, gelenek gibi anlamlar taşır. Allah’a iman edilen yerlerde baskı, zulüm, bozgunculuk olmamalı. Allah, kullarına zalimlere karşı direnme, adalet, eşitlik ve özgürlüğü savunma hakkı tanır. Ve bu, yalnızca zulmün kökü kazınıncaya, adalet, özgürlük ve eşitlik yeryüzüne yerleşinceye kadar devam eder. Fakat karşı taraf size zulmetmeyi bırakırsa, o vakit düşmanlık da sona ermelidir. Savaş, kötülüğe, haksızlığa karşıdır, savunma amaçlıdır; güttüğünüz kin ve nefret duygularıyla, keyfiyen zarar vermek için savaş açılmaz.
- Yasaklanan/Haram ay, yasaklanan/Haram aya karşılıktır – ve böylece yasaklanan her şey için – eşitlik kanunu/kısas vardır. O halde kim size karşı yasağı aşarsa, siz de ona karşı haddi aşarsınız. Ama Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, sakınanlarla beraberdir.
İnsan, en yüce varlıktır, aziz ve saygındır. Onun onuruna, sahip olduğu değerlere hem maddi hem manevi her açıdan saygı gösterilmelidir. Kuran bu konuda hiç taviz vermez. Der ki: “Kim size saldırırsa, onun yaptığı kadar ona karşılık verin.” Kuran’da insanın onurunu korumanın esası budur. Bir yanağına vurana öbür yanak da çevrilmez, öbür yanağını çevirmek insana yapılan bir hakaret olur. Kuran bunu insanlık onuruna, haysiyetine aykırı bulur. Kısas ilkesinin altında yatan hakikat işte budur.
İnsan yaşamına, onuruna saygı duymak, bu değerlere saldıranı korumakla olmaz. Onurlu bir hayat sürenlerin, onura saldırana karşı çıkması, hakkı savunması, doğru olan yoldur. Aksi halde, hakkı ezeni ödüllendirmekten başka bir şey yapmış olmazsın.
Hac zamanı geldiğinde Mekke’de savaş yasaktı. Recep ve Muharrem aylarında da aynı yasak geçerliydi. Ama İslam’a düşman müşrikler bu kutsal gelenekleri bozup, haram aylarda bile savaşa giriştiler mi, Müslümanlar da aynı ölçüde karşılık verebilirlerdi. Ancak, karşı taraf ne kadar ileri giderse o kadar. Ne eksik, ne fazla.
“Bu ilan tarihinden itibaren, ekonomik ve ticarî menfaatlerinizden yoksun kalarak dört ay süre ile, güvenlik içinde ülkeye serbestçe girip çıkabilir, yeryüzünde yaşayabileceğiniz yerler arayabilirsiniz. İyi bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakacak, onun koyduğu kuralların dışına çıkarak yakalarınızı kurtaracak değilsiniz. Allah kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirleri kesinlikle rezil, rüsvay edecektir.” 9:2
6/134; 15/219, 16/174-184
Eğer İslam düşmanları bu geleneği bozarsa, Müslümanlar da aynı ölçüde karşılık vermekte serbesttirler. Bir taraf sözleşmeye uymuyorsa, o vakit o sözleşme çoktan geçerliliğini yitirmiştir. Eşitlik ve karşılıklılık yasası burada en doğru yolu gösterir. Ama Kuran, Müslümanlara her durumda kendilerine hakim olmalarını, öfkelerini kontrol etmelerini öğütler. Güç, tehlikeli bir silahtır. Bazen nefsini savunmak, haysiyetini korumak için kullanmak zorunda kalırsın, ama unutma ki her zaman nefsine hakim olmak, Allah’ın gözünde daha makbuldür. Kavga ediyorsan, sırf öfke ve intikam için değil, hak ve adalet uğruna, bir ilke için kavgaya girmelisin.
- Ve mallarınızdan Allah yolunda harcayın ve kendi ellerinizle helâkınıza ortak olmayın. Ama iyi davranın/güzel işler yapın; Çünkü Allah iyilik yapanları sever.
“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” der Kuran. Bu ayet yaklaşımıyla, tembel ve vurdumduymaz bir biçimde teslim olunan kör kaderciliğe Kuran’ın karşı olduğunu göstermektedir. Kuran, başınıza gelen felaketlerin ve talihsizliklerin faturasını Allah’a kesmeyin, der. Allah’ın muradı, insanın hayatta kalması, nefes almasıdır, hayata devam etmesidir. Din, insanı çıkmaza sokmak için değil, hayatını kolaylaştırmak için vardır. Ne bir yasak ne bir emir, yaşamı boğacak bir araç olmamalıdır.
Her savaş, sadece cesaret değil, silah, malzeme, insan gücü ve kararlılık gerektirir. Eğer o savaş Allah yolunda, adaletin bayrağını dalgalandırmak için yapılıyorsa, elinde malı olan herkes bu davaya gönülden katkı yapmalıdır. Savaşa katılamayanlar, servetlerini bu yolda harcayarak destek vermelidir. Ama paralarını saklayıp bencillik edenler, düşmanın işine yarayacak yerlere para harcayanlar, farkında olmadan kendi elleriyle kendi felaketlerini hazırlıyor olabilirler. Mesela, zalim bir iktidarın altında, paralarını adaletin ve iyiliğin değil, zulmün yoluna harcayan işadamları/Karun takımı, aslında kendi çöküşlerine doğru koşmaktadırlar.
İyilikseverlik, sadece kendini değil, başkalarını da düşünmek demektir. Bencillik, serveti yığmak ; onunla insanlara fayda sağlamamaktır. Bencilliğin aksi yönünde salih amel olarak yapılan bir iyilik, Allah’ı hoşnut eder.
- Ve hac veya umreyi Allah yolunda tamamlayın. Ama onu tamamlamanız engellenirse, bulabildiğiniz bir kurbanlık sunu gönderin ve sunu kurban yerine ulaşana kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Ve eğer herhangi biriniz hastaysa veya kafa derisinde tıraş olmayı gerektiren bir rahatsızlık varsa, ya oruç tutmalı ya da fakirleri beslemeli veya kurban sunmalı; ve huzurlu olduğunuzda; ve tekrar huzurlu şartlarda olduğunuzda eğer biri Umreye Hacca devam ettirmek isterse, finansal olarak karşılayabileceği gibi bir teklifte bulunmalıdır, ancak bunu karşılayamıyorsa, Hac sırasında üç gün, dönüşünde yedi gün oruç tutmalıdır. Bu, evleri Mescid-i Haram çevresinde olmayanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah’ın cezası çetindir.
Hac, Zilhicce’nin ilk on iki ya da on üç gününde yapılan, kadim bir görevdir. Umre ise, yılın herhangi bir vaktinde yapılan, daha sade bir ibadet yolculuğudur. Her iki yolculuğun da başlangıcı, hacı adayının Mekke’ye henüz varmamışken, dünyanın gösterişinden, süsünden arındığı ihram kıyafetiyle olur. İki parça dikilmemiş beyaz bez, insanın basitliği ve tevazusunu simgeler. Dünya nimetlerinden soyunmuş, yalnızca Allah’a yönelmiş bir haldedir hacı.
İhrama girdikten sonra, elbise değişmez, saç taranmaz, parfümler sürülmez, av avlanmaz, nefsin arzularına boyun eğilmez. Hac, bir iç arınma ve dünya telaşesinden uzaklaşma yolculuğudur. Hac bittiğinde, erkekler saçlarını tıraş eder, kadınlar birkaç tutam keser ve ihramdan çıkarlar. Yalnızca sade bir niyetle başlayan bu yolculuk, haccın tamamlanması ve yeniden normal yaşama dönüş ile biter.
Bu bize şunu öğretir: (1) Hacca bir kez başladın mı, yarım bırakmadan tamamlamalısın. (2) Haccı, dünyalık hevesler için değil, yalnızca Allah’a olan kulluğumuzun ve ibadetimizin işareti olarak yapmalıyız. (3) Eğer bir engelle karşılaşırsak, kurban göndermek, ibadeti tamamlama sembolü olur. Orada olamasak bile, vekaleten gönderilen kurban, bizim niyetimizin ifadesidir. Kurban yerine ulaştığında, saçlar kesilir, ihram çıkarılır ve yaşama kaldığımız yerden devam ederiz.
Bu vahiy geldiğinde Mekke, İslam düşmanlarının elindeydi. Hac ve savaş hükümleri burada birbirine bağlıydı; çünkü hac, hem ruhsal bir yolculuk, hem de bir mücadeleydi. Kuran, bu yolculuğun sadece fiziki bir yol değil, insanın kendi nefsine karşı verdiği savaşı da simgelediğini hatırlatır.
- Hac bilinen aylardadır. Kim orada bu görevi üstlenirse, Hacda ne müstehcenlik, ne kötülük, ne de çekişme de bulunsun. Ve hayırdan ne işlerseniz, Allah’ın onu bildiğinden şüpheniz olmasın. Yolculuk için yanınıza bir rızık alın, fakat rızkın en hayırlısı doğru davranıştır. O halde benden korkun, ey akıllarını kullananlar/erdemliler/bilgeler.
Yeryüzünde bir yolculuk için erzak veya hazırlık gerekiyorsa, gelecekteki dünyaya son yolculuğu sağlamak için hazırlık ne kadar daha önemli? Bu tür hükümlerin en hayırlısı, Allah korkusu için doğru davranışlarda bulunmaktır.
- Hac sırasında Rabbinizin lütfunu aramanızda size bir günah yoktur. Sonra Arafat’tan su döktüğünüz zaman, Mukaddes Anıt’ta/Meş’ar-i Haram’da Allah’ı hamd ile tesbih edin ve O’nun size emrettiği şekilde hamd ile tesbih edin; oysa bundan önce yoldan sapmış olsanız da.
Meşru ticarete, hem kendi masraflarını karşılayabilen dürüst tüccarın hem de aksi takdirde hayatın zaruretleri için büyük sıkıntıya girecek olan hacıların genelinin menfaatleri için izin verilir. Ancak menfaat, “Allah’ın lütfu”ndan aranmalıdır. Hiçbir vurgunculuk veya ticaret “hileleri” olmamalıdır. İyi dürüst ticaret, topluma ve dolayısıyla Allah’a hizmetin bir şeklidir.
Arafat ile Mina’nın tam ortasında (2:197) Müzdelife adında bir yer vardır, burada Peygamberimiz uzun bir dua etmiştir. Böylece burası Kutsal Anıt haline gelmiş ve hacıların dönüşlerinde Meşar-ı Haram’da bu örneği izlemeleri istenmiştir. Bunun özel bir nedeni aşağıdaki notta verilmiştir.
Bir zamanlar Mekke’nin kibirli kabilelerinden bazıları, kendilerini ayrıcalıklı görüp, kalabalıkla Arafat’a gitmezdi, yollarını Müzdelife’de keserlerdi. Onlara sert bir uyarı geldi: Kibirli olmayacaksınız, hac ibadetini diğer hacılar gibi eksiksiz yapacaksınız. İslam’da eşitlik vardı. Kabile, servet ya da makam, Allah’ın huzurunda hiç kimseyi üstün kılmaz. Herkes aynı, herkes eşit!
- Sonra, kalabalığın akın ettiği yerden hızla sizde yürüyün ve Allah’tan mağfiret dileyin. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Haccın sonlarına doğru kalabalık çok fazladır ve eğer herhangi biri Arafat’tan sonra aylak aylak dolaşırsa, bu büyük bir karışıklık ve rahatsızlığa neden olabilir. Bu nedenle hareketin herkes için hızlı olması gerekir, bu çok faydalı bir düzenlemedir. Kalabalığın içindeki her birey, tüm kitlenin rahatını ve kolaylığını düşünmelidir.
- O halde, mukaddes ritüellerinizi tamamladığınızda, atalarınızın hamdini övdüğünüz gibi, Allah’ı hamd ile övün – evet, ama daha çok kalp ve ruhla. “Rabbimiz! Bize bu dünyada nimetini ver!” diyen insanlar vardır, fakat onların ahirette hiçbir payları yoktur.
Bu dünyaya ve onun geçici nimetlerine saplanıp kalanlara buradan koca bir uyarı var. Çünkü öyle insanlar vardır ki, sadece “Ey Rabbim, bana bu dünyada ver!” diye yakarırlar. Oysa yalnızca bu dünya için yaşayanlar, ahirette nasiplerinden mahrum kalırlar. Onların duaları, yalnızca geçici heveslerin peşindedir, kalplerinde sonsuzluğa dair bir ışık yoktur.
Bir zamanlar, müşriklerin hac sonrası toplanıp atalarını överek vakit geçirdikleri günler vardı. Lakin İslam’la birlikte hac ibadetleri tümüyle ruhani bir hale geldi. Artık hacıların gönülleri de, zihinleri de Allah’la dolu olmalı. Kurban Bayramı’ndan sonra hacılar, iki ya da üç gün daha kalmaya davet edilirler. Ama bu günler, eskisi gibi boş laflarla geçmemeli; her bir nefeste Allah’a şükredilmeli, namazlar kılınmalı, yüreklerden hamd yükselmelidir. Kur’an’daki 2:203 ayeti de tam da bunu söyler.
Dünyanın parlak yüzüne aldanıp da, yalnızca onun peşinden koşarsan, büyük bir gerçeği kaçırırsın. Oysa bir Müslüman ne bu dünyadan vazgeçer ne de ahireti unutacak kadar bu dünya nimetlerine kendini kaptırır. Dengeyi bulmak, işte bunun sırrı burada yatıyor; ne mal-mülk için ruhunu kaybetmek, ne de bu dünyayı tümden inkâr etmek.
-
Bir de insanlar var ki: “Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru!” derler.
-
Kazandıkları onlara tahsis edilecektir; Allah hesabı çabuk görendir.
Manevi hesabımız hem borç hem de alacak tarafında artar. Dünya hesaplarında hem kârımız hem de zararımız ertelenebilir, ama Allah’ın kitaplarında gecikme yoktur. Eylemlerimiz bizden önce gider. (Bakınız 2:95)
- Atanmış Günlerde Allah’ı hamd ile anınız. Ama kim iki gün içinde acele ederse, ona günah yoktur ve kim de kalırsa, eğer niyeti doğru olanı yapmaksa, ona günah yoktur. O halde Allah’tan korkun ve bilin ki, muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.
Atanmış Günler: Hacıların Mina Vadisi’nde dua ve övgü için kaldıkları onuncu günden sonraki üç gündür. Teşrik günleridir (bkz. 2:200). Hacıların ikinci veya üçüncü gün yola çıkmaları isteğe bağlıdır.
- Öyle bir insan vardır ki, bu dünya hayatıyla ilgili sözleri gözünüzü kamaştırır/sizi büyüler ve kalbindekilere Allah’ı şahit tutar; yine de o düşmanların en çekişmeli/kavgacı olanıdır.
Bazı insanlar vardır ki, dünya hayatından bahsederken söyledikleriyle sizi büyüler, gözlerinizi kamaştırır. Kalbindekilere Allah’ı şahit tutarak öyle bir konuşur ki, söylediklerine inanasınız gelir. Fakat, o kalpte bambaşka bir yüz yatar; o yüz, düşmanların en çetin, en amansız olanıdır.
Kur’an’da bahsedilen iki insan tipinin tezatı burada iyice belirginleşir: Bir yanda, ağzı laf yapan, iki yüzlü, sahte bir bilgelik sergileyen, fakat gerçekte kötülük planlayan riyakar, diğer yanda ise inancı uğruna her şeyini feda etmeye hazır, samimi bir mümin. Bu ikisi, birbirinin zıddı gibi karşınıza çıkar. Riyakârın dili tatlıdır, kelimeleri akıllıca seçilmiştir, nice yeminlerle konuşur. Öyle ki, onun içindeki çürümeyi görmeden, onu bir bilge sanabilirsiniz. Dışarıdan ne kadar hoş görünse de, o aldatmacanın ardında büyük bir sahtekârlık gizlidir.
Gerçekte, karşınızda düşmanların en kötüsü durmaktadır. Aranıza nifak sokar, dostlarınızı birbirine düşürür, fesat tohumları eker. Bu tür insanlar Allah’ın sevgisinden uzak kalırlar. Çünkü onların derdi, dünyalık çıkarlarıdır, insanları ayırmak, bölmek ve zarar vermektir. Kur’an bize böyle ikiyüzlülerden sakınmamız gerektiğini, onların yaldızlı laflarının ardındaki gerçeği görmemiz gerektiğini hatırlatır.
- Arkasını döndüğünde, O’nun maksadı, yeryüzünde bozgunculuğu yaymak, ekinleri/emekleri ve sığırları/malları yok etmektir. Fakat Allah, bozgunculuğu sevmez.
Başa geçtiklerinde, gücü ve iktidarı ellerine aldıklarında, dünyayı kendi keyiflerine göre çekip çevirdiklerinde, ilk iş olarak Kur’an’ı ve onun hükümlerini/ilkelerini ve doğruları susturup, halkı kendi istedikleri yanlış yollara yönlendirmeye, insanları fırkalara bölerek aralarında nifak tohumları saçarak istedikleri yöne doğru sürüklemeye kalkarlar. Toprağa, kadına, insana ait ne varsa bozmak için harekete geçerler. Kadının onurunu, emeğin hakkını hiçe sayar, kadına, çocuğa, tabiata, hayvanlara ait değerleri, doğayı tahrip eder, verimli tarlaları atıllığa mahkûm ederler. İlmi, bilgiyi, araştırmayı baltalar, Kur’an’ın derinliğine inmeye çalışanları engellerler. İlimden, bilimden, derinlikten, her türlü özgür ifade ve düşünceden korkar, bilimsel araştırmaları, gelişmeyi baltalamaya başlarlar. Yeni nesillerin geleceğini karartır, çocuklara, gençlere nefes alacak alan bırakmazlar. Tohumları bozarlar, bitkileri bozarlar, ürünleri çürütürler; yeryüzünde insanın varlığını, bereketli toprağın verimliliğini yok ederler, nesilleri tüketirler.
Gelecek nesiller önünü kesmek için, gençlerin geleceğini mahvetmek için dört bir yana koşarlar. Düşünceyi, yaratıcı gücü, hayatın kendisini, yaşamın özünü, doğanın dengesini, insanın onurunu bozarlar. Allah ise bu fesatçıların işini sevmez. Bozgunculuk, Allah’ın yeryüzünde görmek istediği şey değildir. Ama onlar her adımlarında bu bozgunculuğu büyütmekten geri durmazlar, ne insana ne de doğaya bir nebze olsun merhamet göstermezler..
-
Kendisine: “Allah’tan kork dendiğinde, kibirle/küstahlıkla/büyüklük taslayarak daha çok suça sürüklenir. Cehennem ona yeter.
-
Bir de Allah’ın rızasını kazanmak için canını veren bir insan tipi vardır. Ve Allah, kullarına/kendisine düşkün olanlara karşı çok şefkatlidir.
Bu ikinci tip insan-sağlam, samimi, özverili, içindeki iman için canını vermeye isteklidir. İslam’ın ilk günlerinde bu tip insanlardan vardı. Bu tür insanlar onun dayanaklarıydı. Zulüm, karalama, işkence, kendi hayatlarına veya sevdiklerinin hayatlarına tehditler olsa da Peygamberin yanında oldular ve birçoğu İslam uğruna hayatlarını verdi. İslam’ı kuran budur. Bir sonraki ayette bu tip insanı takip etmemiz ve diğer bozguncu riyakar kötü tipten kaçınmamız istenmektedir. Bunu yapabilirsek, Davamız güvendedir.
-
Ey iman edenler! Canı gönülden/içtenlikle/samimiyetle İslam’a girin;ve kötü olanın ayak izlerini takip etmeyin; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.
-
Size apaçık göstergeler/işaretler/ayetler geldikten sonra yine saparsanız, bilin ki Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Allah’ın kudretini ve hikmetini yeneceğinizi sanacak kadar kibirli olmayın. Kayıp sizin olur.
- Allah’ın meleklerle birlikte bulutların kubbesinden kendilerine gelmesini ve meselenin böylece çözülmesini mi bekliyorlar? Halbuki tüm işler/sorunlar/sorular Allah’a hüküm için geri döner.
İman zayıfsa, insan türlü bahanelerle Allah’ın çağrısından kaçar. Kimi der ki, “Ah! Bir görsek meleklerini, bir bilsek o celâliyle önümüzde dursa, o zaman iman ederiz!” Yani işlerini Allah yolunda değil, kendi bildikleri gibi çözmek isterler. Oysa dünya böyle yürümez. Allah’ın hükmüyle işler döner, karar O’nundur. Sadakat gösteren kişi, O’nun zamanına, iradesine uyum sağlar. Kendi kafasındaki hesaplara göre Allah’tan vakit beklemek, yersizdir. O’nun yoluna girmişsek, zamanı da O’nun elindedir, biz O’na tabi oluruz, O bize değil.
“Eğer sana sorumluluklarını tevdi etmek üzere kağıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle o kitabı tutmuş olsalardı, yine de, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kâfirler: “- Bunlar kesinlikle aklı etki altına alan apaçık büyüleyici sözler” derlerdi.”
“Ona, Muhammed’e bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, elbette ilâhî plan icra edilmiş olurdu. Kendilerine göz açtırılmazdı bile.” : Enam 7-8
“Göklerdeki ve yerdeki bilinmeyen güçlerin ve imkânların tasarrufu yalnızca Allah’a aittir. Bütün planların icra edilerek sonuçlandırıldığı, bütün icraatların, amellerin hesabının sorulduğu tek merci Allah’tır. O halde O’nu ilâh tanı, candan müslüman olarak O’na teslim ol, saygıyla O’na kulluk ve ibadet et, O’nun şeriatına bağlan, O’na boyun eğ, işlerini O’na havale et. Rabbin işlediğiniz amellerden gafil, habersiz değildir, Buna göre sizi mükâfatlandırıp cezalandıracaktır.” : Hud 123
- İsrailoğullarına sorun, kendilerine kaç tane apaçık Ayetler gönderdik. Ama kim, Allah’ın lütfu kendisine geldikten sonra yerine başka bir şey koyarsa , Allah’ın cezası çetindir.
Musa’nın emrindeki İsrailoğullarına Allah’ın izzeti ile birçok apaçık âyetler gösterildi, yine de onlar kendi yollarının peşinden gittiler ve kendi heva ve heveslerini tercih ettiler. Her devirde ki insanlar da öyledir. Allah’ın adaleti kesindir ve adaleti tecelli ettiğinde, O’nun lütfunu inkar edenler için katı ve açık olacaktır.
2:196’nın sonunda ki söylem, Allah’tan korkmayanlar hakkındaydı. Bu ayette ki söylem, Allah’ın âyetlerini inkar edenlerin meselesidir.
- İnkar edenlere dünya hayatı cazip gelir, iman edenlerle alay ederler. Ama salihler, Kıyamet Günü onlardan üstündür; Çünkü Allah, bolluğunu dilediğine hesapsız verir.
Dünyanın süsü, malı mülkü, kâfirlerin gözünde pırıl pırıl parıldar; Allah’a olan kulluklarını, imanlarını derinlere gömer, sorumluluklarını bir kenara iterler. Böyle olunca, iman edenlerle alay etmeyi kendilerine hak bilirler. Oysa bilmezler ki, Allah’a sığınıp, O’nun emirlerine sımsıkı sarılan, günahlarından arınan, başlarına gelecek belalardan korunan, haklarına, özgürlüklerine sahip çıkarak dimdik duran müminler, kıyamet günü onların çok üstünde olacaklar. Allah’ın yasasına uygun yaşayan, akıllı ve sorumlu kimseler, hesapsız bir rızıkla ödüllendirilecekler. Öyle bir lütuf ki, tartıya vurulmaz, dara düşürmez, sorguya çekilmez.
Bu dünyada Allah’ın nimetleri kimi zaman adaletsiz görünür; en çok hak edenler değil, kimi zaman en az layık olanlar zenginlik içinde yüzer. Fakat unutmamak gerekir ki, Allah’ın iradesi, herkes için farklı bir imtihan kurmuştur. Şimdi bu hesap sorulmaz belki, ama o büyük gün geldiğinde, gerçek adalet yerini bulacak, kim neyi hak etmişse ona göre hesap görülecektir.
- İnsanoğlu tek bir ümmet idi ve Allah, müjdeler ve uyarıcılar ile elçiler gönderdi; İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri şeylerde hüküm vermek için onlarla birlikte Kitab’ı hak ile indirdi; fakat Kitap ehli, kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra, kendi aralarında bencillikle başkaldırırak/asilik ederek ihtilafa düştüler. Allah, kendi lütfundan müminleri, ayrılığa düştükleri şeylerde adalete/gerçeğe/hakka yöneltti. Çünkü Allah, dilediğini dosdoğru bir yola iletir.
Bir zamanlar tüm insanlar tek bir toplumdu, aynı toprağın çocuklarıydı. Ama zaman geçti, düşünceler, inançlar ayrıştı. İnsanlar birbirine düştü, kavga etti. Allah da o karanlıkta, insanlığa ışık olsun diye peygamberler gönderdi. Onlar müjde verdiler, uyardılar, hakikati anlattılar. İnsanlar arasında doğruyu yanlıştan ayırmak için Allah kitap indirdi. Ne var ki, ellerine kitap verilenler, kavgaya tutuştu. Açık kanıtlar önlerinde dururken, bu sefer de içlerindeki kıskançlık ve asilik yüzünden hakikati görmezden geldiler. Ama Allah, inananları o tartışmaların içinden çekip aldı, doğruya ulaştırdı. Allah, kim doğru yolda yürümek isterse, ona o yolu gösterir.
Kuran, bu ayette insanlığa gelen vahyin ışığını kirleten, peygamberlerin getirdiği ahengi bozanların, çoğu zaman bizzat dinin temsilcileri olduğunu açıkça söyler. Allah bir olduğu gibi, gönderdiği din de birdir, tektir. O, iyinin, güzelin kaynağıdır, ve O’nun istediği, insanların hayatına bu iyiliğin ve güzelliğin hakim olmasıdır. Fakat tarih boyunca, din nasıl oldu da en acımasız savaşların, parçalanmaların ve kan döküşlerin sebebi haline geldi? Sebep ortadadır: Dini temsil edenler, dinin özünü yozlaştırmış, Allah’ın mesajını tersine çevirip çıkarları için kullanmışlardır. Bu yüzden Kuran, din temsilcilerini defalarca kez insanlığı aldatan, bozgunculuğun ve kaosun kaynağı olarak gösterir. (Tevbe 34)
O halde Kuran’a inananların görevi, bu çıkarcı din bezirganlarının yol açtığı bozulmadan, insanları Allah’ın gerçek mesajına çekip kurtarmaktır. Din adına yürütülen bu çekişmelerin, kavga ve kaosun asıl sebebi kıskançlık, hırs, bozgunculuk ve doymak bilmez bir çıkarcılıktır. Allah, bu kaosun içinde doğruya inananları kılavuzlar, onları doğru yola yönlendirir. Çünkü Allah, gerçekten isteyen kişiyi şaşmaz ve sapmaz yola ulaştırır, ona doğru yolu gösterir.
- Yoksa siz, sizden öncekilerin uğradığı fitnelere/denemelere/sıkıntılara uğramadan saadet bahçesine gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Onlar sıkıntılara ve zorluklara göğüs gerdiler, hatta o kadar sarsıldılar ki, Resûl ve beraberindeki müminler bile: “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye haykırdılar. Ah! Şüphesiz Allah’ın yardımı her zaman yakındır!
Yoksa siz, daha önce gelip geçen kavimlerin başına gelen dertler, sıkıntılar ve zorluklar size uğramadan, adil bir düzene kavuşup, sonunda cennete varacağınızı mı sandınız? O kavimlere öyle belalar, yoksulluklar, acılar dokundu ki, sarsıldılar, ayakları titredi. O kadar ki, peygamber ve onunla yola çıkan inananlar, “Allah’ın yardımı nerede kaldı?” demek zorunda kaldılar. Çaresizdiler, dertleri boylarını aşmıştı, ama yine de davalarından dönmediler, inançlarından caymadılar. Onların sadakati, sabrı böyle sınandı, böylece gerçek imanları ispatlandı. Ve nihayet, Allah’ın yardımı beklenmedik bir anda geldi, kapıya dayandı. Şimdi siz de bilin ve unutmayın ki, Allah’ın yardımı yakındır, sabredin ve davanızdan dönmeyin.
- Sana neyi sadaka vereceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara ne harcarsanız. Hayırlı olarak ne yaparsanız Allah onu çok iyi bilir.
Sadaka vereceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara ne verirseniz, o hayırdır. Ne yaparsanız Allah onu görür, bilir.
Üç soru vardır sadaka verirken: (1) Ne vereceksiniz? (2) Kime vereceksiniz? ve (3) Nasıl vereceksiniz? Cevap burada açıkça verilmiş. İyilik olarak ne varsa, ne yardım edebilecekse onu verin. Malınız olabilir, paranız olabilir, bir çift sıcak söz olabilir. Bazen bir söz, bazen bir gülüş bile sadaka olur. Ne de olsa iyiliğin en büyüğü, samimiyettendir. Bazen bir omuz vermek, bir el uzatmak bile büyük bir sadakadır. Faydalı olan her şey, gönülden kopan her hayır, sadakadır.
Ama sakın ola, zarar veren, kötülüğe yol açan bir şeyi verme. Birine gösteriş olsun diye, tuzağa düşsün diye verilmiş sadaka, hayır değil, beladır. Sadaka değil, lanet olur o. İyilik diye verdiğin şey kötülüğe dönüştüğünde, Allah onu ne bilir, ne de kabul eder.
Peki kime vereceksiniz? İlk önce hakkı olan, size en yakın olan kişilere, ana-babanıza, akrabalarınıza, sonra yetimlere, yoksullara. Fakat unutmayın, gösteriş için değil, hayır için gerçek ihtiyaç sahiplerine verin. Eğer sizde hakkı olanların ihtiyaçlarını karşılamıyor iseniz, hayır diye yaptığınız gösteriş bencilce bir hareketten öteye gitmez. Eğer ailenden, hakkı olan birinin yüzü gülmüyorsa, sen başka yerde gösteriş için dağıttığın sadaka, bir kibir nişanesinden öteye geçmez. Allah neyin gösteriş, neyin gerçek olduğunu bilendir. Allah katında gösterişin, sahteliğin yeri yoktur. İçten gelen her iyilik, gerçek sadakadır.
- Savaşmak size farz kılındı ve siz ondan hoşlanmıyor olabilirsiniz. Ancak sizin için hayırlı olan bir şeyi sevmemeniz ve sizin için şer olan bir şeyi sevmeniz mümkündür. Ama Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Hakikat yolunda savaşmak, hayırseverliğin en yüksek biçimlerinden biridir. Kendi hayatınızdan daha değerli ne sunabilirsiniz? Ancak burada yine sınırlamalar devreye girer. Eğer sadece bir kavgacı, bencil agresif bir insan veya kibirli bir kabadayıysanız, en yüksek kınamayı hak edersiniz. Allah her şeyin değerini sizden daha iyi bilir.
Binlerce kişi iken, ölüm korkusuyla düşmana karşı durmayıp yurtlarından çıkarak kaçanları görmüyor musun? Allah, korktuklarını daha çabuk başlarına getirmek için onlara: “Ölün” buyurarak varlıklarından eser bırakmadı. Sonra da öldürenin ve diriltenin Allah olduğunu göstermek için onları ihya ederek yaşama hakkı verdi. Allah insanlara karşı çok lütufkârdır. Fakat insanların çoğu şükretmez.
Allah yolunda İslâm uğrunda savaşın. Allah’ın her şeyi işittiğini ve her şeyi bilebileceğini bilin. (2:243-244)
Hayatın ve varoluşun temel ilkeleri, insanın kaderinin mutluluk ve barış üzerine kurulu olduğunu gösterir. Ama ne yazık ki, insan bu yaratılış ilkelerine isyan ederek, güzellikleri ve iyilikleri lekelemeyi tercih etmiştir. Hayatın kuralı şudur ki, herkes yaptığı eylemlerin sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır. Bu nedenle, insanın kendi elleriyle ürettiği sonuçları kabullenmesi gerekir.
Savaş, insanlığın doğaya karşı işlediği suçların temizlenmesi için bir neşter gibi ortaya çıkar. O irinleri yaratan, neşterin acısını da çeker. Savaş, sadece irine neden olanları cezalandırmakla kalmaz; aynı zamanda insanlığı rahatsız eden olumsuzluklara karşı duracak, insan onurunu savunacak erlere kendilerini gösterme fırsatı sunar. İşte bu dengenin sağlayıcılarıdır bu insanlar.
Ayrıca savaş, rahatsızlık veren insanları birbirine düşürerek bir denge ve adalet getirir. İnsan, taşıdığı emanetin ağırlığına göre savaş riskini göze alır. Kur’an, inananları bu emaneti taşıyanlar olarak gördüğünden, onlara savaş riskini bir borç olarak yüklemektedir. Çünkü savaş, kaçınılmaz bir gerçektir.
- Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: “Orada savaşmak büyük bir suçtur; fakat Allah’ın yoluna girmekten alıkoymak, O’nu inkar etmek, Mescid-i Haram’a erişimden alıkoymak ve onun mensuplarını kovmak, Allah katında daha ağırdır. ” Kargaşa ve zulüm katliamdan beterdir. Eğer güçleri yetiyorsa sizi inancınızdan döndürmedikçe sizinle savaşmaktan da vazgeçmeyeceklerdir. İçinizden biri imanından döner ve inançsızlık içinde ölürse, eserleri/yaptıkları bu hayatta ve ahirette meyve vermez; onlar ateşin ashapları/yoldaşları olacaklar ve orada ebedî kalacaklardır.
Mekke’de müşriklerin hoşgörüsüzlüğü, İslam’ın ilk ışıklarını söndürmek için zirvelere yükselmişti. İslam Elçisi ve ilk yoldaşları, bu zorbalık karşısında sessizce, sabırla direndiler. Zulüm, üstlerine bir gölge gibi çöktü; eziyet, işkence, alaylar… Ne zaman ki Peygamber, zulme karşı silaha sarılmalarına izin verdi, o zaman bile yine sakinliklerini koruyarak beklediler. Müşrikler sadece kılıçla değil, vicdanlara da saldırıyordu. Mescid-i Haram’ın yollarını kesmişler, Müslümanları evlerinden sürgüne yollamışlardı. Allah’a açıkça küfürler savuruyorlar, O’nu inkar ediyorlardı. Bu nefret, yalnızca savaştan beter bir şeydi, vicdanı kanatan, insanlığı kemiren bir fitneydi.
Kuran, bu fitneyi kargaşa, zulüm, baskı olarak anlatır. İnsanların fikirlerine, inançlarına zorla hükmetmeye çalışmak, onlara baskı yaparak yaşamlarını cehenneme çevirmek, Kuran’da en büyük kötülüklerden biri olarak yer alır. İmanından dönen birine bile, ölümle tehdit, Kuran’ın ruhuna aykırıdır. 217. Ayet açıkça bildirir ki, bir insan inancını terk eder ve inkâr içinde ölürse, onun hesabını yalnızca Allah sorar. Müslümanlar için hiçbir ceza getirilmemiştir; bu dünyada değil, ahirette hüküm verilecektir.
Mürtedin cezasını Allah’a bırakmışken, bazıları insanları ölümle, baskıyla dinden döndükleri için cezalandırmak ister. Oysa Allah insana ahiret jandarmalığı vermemiştir. Herkes, özgür iradesiyle istediği inancı seçebilir. Kuran’ın bahsettiği din hürriyeti geniştir, insan vicdanının en derin köşesine kadar serbesttir. Ama işte, mezhepler, tarikatlar kendi dar kalıplarına sığdırmaya çalıştıkları bir din anlayışıyla bu hürriyeti boğmaya çalışır. Bazıları korkar, “Din elden gidecek” diye; bazıları da korkar, “Din güçlenecek, herkes Müslüman olacak” diye. Ama bu korkular, ideolojilerin ürünü; dinin değil.
Din, Kuran’ın gösterdiği gibi özgürdür, tıpkı rüzgar gibi, dağların doruklarında nasıl serbestse, insanın kalbinde de öyle serbest olmalıdır.
-
İman edenler ve sürgüne uğrayanlar, Allah yolunda savaşanlar ve çabalayan ve uğraşanlar/cihad edenler, işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
-
Sana şarap/hamr ve kumar hakkında soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük günah ve insanlar için biraz yarar vardır; ama günah yarardan daha büyüktür.” Sana ne kadar harcayacaklarını/infak edeceklerini sorarlar; De ki: “İhtiyaçlarınızın ötesinde olanı/ihtiyaç fazlası her şeyi.” Düşünesiniz diye, Allah size âyetlerini böyle açıklıyor.-
Şarap/Hamr, kafayı uyuşturan, bilinci bulandıran her şey. Kelimenin tam anlamıyla üzümün fermente edilmiş suyu anlamına gelir ve tüm fermente likörlere benzetme yoluyla anlam olarak uygulanabilir. Özellikle de ona bireysel olduğu kadar sosyal bir bakış açısıyla da bakarsak, belki faydaları olabilir, ancak zararları faydalarından daha büyüktür,
Kumar, hiç emek vermeden, alın teri dökmeden, kolay yoldan bir şeyi kazanmak. Ama o kazanç, hiçbir zaman temiz bir kazanç değildir. Kimi hileyle, kimi şansla. Bir masa başına oturursun, kartlar ya da zarlar atılır; ya kazanırsın ya da kaybedersin. Kazansan da kaybetsen de bir şey değişmez. Çünkü bu işin temeli haksızdır. Çalışmadan, hak etmeden kazanmak… O zaman, kazandığın neye yarar? Ya da kaybettin, hakkını kaybetmek de şansın eline bırakılmamalı. İşte kumarın özü, insanı bu kaypak zemine sürükler. Kolayca kazanmak gibi görünse de, aslında insanın ruhunu kemiren, dostlukları bozan, toplumun vicdanını çürüten bir yoldur.
Sonra, bir de “kenz” vardır. İstifçilik. Malı yığıp bir kenarda tutmak, hem kendine hem de başkalarına faydasız bırakmak. Bu da insanın en büyük zaaflarından biridir. Zenginlik, mal, mülk eline geçti mi, sanki hiç bitmeyecek sanırsın. Ama dünya bu, gelir geçer. Bugün bir yudum suya ihtiyacı olan biri var, bir parça ekmeğe muhtaç bir çocuk var. Ama sen malını saklar, kimseyle paylaşmazsan, neye yarar? O zenginlik yüreğini bozar, taşlaştırır. Malın bereketi paylaştıkça çoğalır, hayra kullandıkça değerlenir.
İnsan, şarap/hamr gibi aklını bulandıran şeylerden, kumar gibi kolay kazançtan, kenz gibi bencilce mal yığmaktan uzak durmalı. Çünkü hepsi insanı içten içe kemiren, ruhunu yaralayan tuzaklardır. Ne zaman ki insan, elindekini hayra kullanır, alın teriyle kazanır, o zaman hayat gerçek anlamını bulur.
- Onların dünya ve ahirete olan etkilerini. Sana yetimleri soruyorlar. De ki: “Yapılacak en iyi şey, onların iyiliği için olandır; eğer onların işlerini kendi işinize karıştırırsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir; fakat Allah, bozguncuyu/fitne yapan adamı iyi niyetli adamdan ayırmasını bilir. Ve eğer Allah dileseydi, sizi zor durumda bırakırdı; şüphesiz O, kudretlidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Sana yetimlerden soruyorlar. De ki: “Onlar için en doğru olan, onların iyiliği için ne gerekiyorsa odur. Eğer yetimlerin işlerini kendi işinizle birleştirirseniz, unutmayın ki onlar sizin kardeşlerinizdir. Ama Allah, bozguncuyla dürüstü birbirinden ayırır. Şayet Allah dileseydi, sizi zor duruma sokardı. O, her şeye gücü yeten, hüküm ve hikmet sahibi olandır.”
Bu ayet aslında bir öncekinden devam eder. Allah, “Dünya ve ahiret işlerinizi düşünüp tartasınız diye size ayetleri böyle açıklar” der, yetimlere nasıl yaklaşacağınızı öğretir. Yetimlerin malları ve hesapları, onların emaneti… Aman dikkat, şeytana uyup bu emanetin üzerine oturmayın, kişisel çıkarınızı karıştırmayın. Yetimle aranızda güven olmalı, bu güven bozulmamalı. O yüzden yetimin malı ile kendi malınızı birbirine karıştırmayın, özellikle evlilik fikrinden de uzak durun. Çünkü güvene dayalı bir ilişkiyi çıkar yoluna dökmek, o masumiyeti bozar.
Ergenlik çağına gelene kadar, yetimin malına asla dokunmayın. Onun yararına olmadığı sürece bir kuruşunu bile kullanmayın. Ölçüp tartarken, alırken satarken her zaman adil olun. Allah diyor ki, “Ben kimseye taşıyamayacağı bir yük vermem.” Ama adil olun, bir söz verirseniz, akrabanız olsa bile adaletten sapmayın. Allah size böyle emretti ki, düşünün, öğüt alın.
Yetimin malını, parasını, evini vasiye karıştırmak bazen avantajlı gibi görünebilir. Veli, yetimi kendi evinde barındırabilir, onun parasını kendi parasıyla birlikte yönetebilir. Özellikle yetimin malı azsa, bu durum belki de ona bir tasarruf sağlar. Fakat burada asıl soru şudur: Yetim için en iyisi nedir? Eğer veli, kalbine şeytanı sokarsa, o işin ucunu kötüye çevirmiştir. Hukuken bir suç olmasa da, Allah’ın adaletinde bu, kötü niyettir.
İslam, insanı yük altında ezmek için değil, ona yol göstermek için vardır. Allah’ın kanunu, insanı şerefiyle yüceltir, ona güvenir. Ama insan dürüst olmalı, en katı şekilde adaletli olmalı. Eğer bunu başaramazsa, dünyada adalet önünde kurtulsa bile Allah’ın huzurunda hesap verecektir. Çünkü yetim hakkı, kul hakkıdır, emanettir. Yetimin malına göz dikmek, aslında kendi ahiretine göz dikmektir. Allah’ın huzuruna kul hakkıyla çıkmayacaksın.
Yetim, bu kavram sadece kimsesiz bir çocuk için değil, aynı zamanda kamuyu da temsil eder. Kamunun malına, parasına da tasallut olmayacaksın. Yetimlerin malı gibi, devletin malı da bir emanettir. Emanete hıyanet etmeyeceksin. Çünkü işin özünde kul hakkı var. Kul hakkı, Allah’ın karşısında durduğun hesap gününde, en ağır yük olarak omuzlarına çökecek. Kul hakkıyla Allah’ın huzuruna çıkmayacaksın.
- İnanana kadar imansız kadın müşriklerle nikahlanmayın: İnanan köle bir kadın, müşrik kadın sizi cezbettiği halde, imansız bir kadından daha iyidir. İnanana kadar kızlarınızı da inanmayanlarla nikahlamayın: İman eden bir erkek köle, müşrik erkek sizi cezbetmesine rağmen, imansızdan daha iyidir. Kâfirler, sizi ateşe çağırmaktan başka bir şey yapmazlar. Fakat Allah, lütfuyla bağışlanmaya ve cennetine çağırır ve âyetlerini insanlara açıklar ki, O’nu hamd ile ansınlar.
Müşriklerle evlilik, kadın erkek ayrımı olmaksızın kesin bir şekilde yasaklanmıştır. Ama Ehli Kitap’a gelince, kadın ya da erkek fark etmeksizin, herkes kendi dinine sadık kalarak hayatını birleştirebilir. Önemli olan, kişinin Allah’a inanmış, samimi ve dürüst olmasıdır. Kimseyi zorla din değiştirmeye zorlayamazsınız, bu İslam’ın ruhuna aykırıdır.
Bazı cahil ulema, kafalarına göre yasaklar uydurup duruyorlar, ama bunların Kuran’da zerre kadar dayanağı yoktur. Mantıkları ne gerçeğe ne de akla uygundur. Oysa bu işler, iman, kültür ve kişilik meselesidir. Kuran’da olmayan hükümleri, siyasal ya da sosyolojik nedenlerle Kuran’a yamamaya çalışmak, Allah’ın dinine eklemeler yapmak günahtır. Hangi sebeple olursa olsun, Allah’ın koymadığı bir kuralı dine eklemek, büyük bir vebaldir.
Müşrik, Allah’a ortak koşan kişidir; Ehli Kitap ise Allah’ın varlığına iman eden insanlardır. Aradaki fark budur.
- Sana kadınların adetlerini soruyorlar. De ki: Onlar bir eziyet ve bir kirlenmedir: O halde kadınlardan kanama hallerinde uzak durun ve temizlenene kadar onlara yaklaşmayın. Ama temizlendiklerinde, Allah’ın size takdir ettiği herhangi bir şekilde, zamanda ve yerde onlara yaklaşabilirsiniz. Çünkü Allah, kendisine yönelenleri, kendilerini saf ve temiz tutanları sever.
Temizlik, saflık, beden ve ruh sağlığının temelidir, ama meseleye sadece erkek gözüyle değil, kadın açısından da bakmak gerekir. Kadınlar için adet dönemi sancılı ve zorlayıcıdır, incinme riski vardır. Kuran bu süreçte kadınları düşünmüş, onları koruyacak bir yol çizmiştir.
Adet dönemi, kadın için sıkıntılı bir süreçtir ve bu süre boyunca kadınlarla cinsel ilişkiden uzak durulması emredilmiştir. Ama Kuran’ın bundan başka bir yasağı yoktur. Sadece bu biyolojik durumdan dolayı kadına zulüm edilmez, kadın dışlanmaz. Tam tersine, en hassas olduğu bu dönemde kadını rahatlatmak, yanında olmak gerekir. Çünkü bu dönem, kadının mikrop kapma riski taşır, bu yüzden dikkatli davranmak gerekir. Kadını, en zayıf anında tatmin aracı olarak görmek, İslam’ın ruhuna aykırıdır.
Eskiden, kadınlar adet gördüklerinde dışlanır, horlanır, türlü zulümlere maruz kalırlardı. Kuran ise bu yanlış anlayışa karşı çıkmış, kadını korumuş, onu aşağılamaya engel olmuştur. Cinsel ilişki dışında her türlü yakınlık devam etmeli, hatta o dönemde kadınlara daha fazla ilgi ve sıcaklık gösterilmelidir. Kadının yalnız bırakılması, itilip kakılması kabul edilemez, bu zulümler her fırsatta lanetlenmelidir.
Bazı eski fıkıh kitapları, kadınlara adet döneminde bir dizi yasak getirmiştir. Ancak bunların hiçbirinin Kuran’da yeri yoktur. Kuran, kadınlara sadece şefkat ve anlayış göstermeyi öğütler, yasaklarla onları köşeye sıkıştırmayı değil.
- Kadınlarınız sizin için ürün yerinizdir. Öyleyse ürün yerinize nasıl ve ne zaman isterseniz öylece yaklaşın. Ama önceden birbirinizin hayrına vesile olacak iyilikler yapın; ve Allah’tan korkun. Bilin ki, O’na ahirette kavuşacaksınız ve bu müjdeyi inananlara ver.
Seks, utanılacak ya da hafife alınacak bir mesele değil, hayatın gerçeğidir; tıpkı yemek gibi, su gibi bir ihtiyaçtır. Bu ayette kadın, bir çiftçinin tarlasına benzetilir. Çünkü kadın, toprağın verimliliği gibi, hayatı devam ettiren, nesilleri dünyaya getirendir. Ama tarlaya nasıl hoyratça ekim yapılmazsa, kadına da aynı saygı ve özen gösterilmelidir. Toprağı nasıl yormamak, zedelememek gerekiyorsa, insan ilişkilerinde de sevgi, saygı ve karşılıklı anlayış ön planda olmalıdır. Bu meselede bile ruhani bir yön olduğunu ve hem kendimize hem de Allah’a karşı sorumlu olduğumuzu asla unutmamalıyız.
İslam’da annelik ve babalık, en yüce makamdır. Saf sevginin meyvesi olan evlat, saf doğar. Aile, insanın cenneti ya da cehennemi olabilir, bu yüzden bu ilişkide her adım dikkatle atılmalıdır. Fiziksel ihtiyaçlar ne kadar önemliyse, manevi yükseliş de o kadar değerlidir. Allah’a kavuşma ümidi, insanın en büyük hırsı olmalıdır. Yüce bir buluşmadan korkanlar sadece tövbe etmeyen günahkarlardır. Hayatın en temel ihtiyaçları üzerine nasıl açık yüreklilikle konuşulduğunu ve bu ihtiyaçların hemen ardından insanı nasıl en yüksek manevi noktalara götürdüğünü fark edin.
- Ve yeminlerinizde Allah’ın adını iyilik yapmaya, doğru davranmaya veya insanlar arasında barış yapmaya karşı mazeret haline getirmeyin. Çünkü Allah, her şeyi işiten ve bilendir.
Bize her şeyden önce, doğru bir şeyi yapmadığımıza dair dikkatimiz çekildiğinde veya insanları bir araya getirecek bir şeyi yapmaktan kaçınmanın bahanesi olarak Allah’ın adıyla yemin etmememiz gerektiği söylenir.
Yeminler, yapılacak hayır işlerini durdurmak ya da ertelemek için bir bahane olamaz. Cenab-ı Hak, dil alışkanlığıyla, boşboğazlıkla, gevezelikle edilen yeminlerden dolayı bizleri sorumlu tutmaz.
Ama öfkeyle, hırsla ya da bir anlık tutkuyla doğru yoldan saptıysak, Allah kalplerimizin en derinlerinde neyi sakladığımızı bilir. O’nun bizden istediği, dik kafalık ya da boş konuşmalar değil, dosdoğru davranmaktır. Çünkü doğru olan, Allah’ın hoşnut olduğu yoldur ve bizim dilimiz değil, niyetimiz ve amellerimizdir O’nun katında önemli olan.
Allah, gerektiğinde yeminlerinizi bozmanızı meşrû hâle getirdi. Allah, sizin yardımcınızdır. O, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 66:2
- Allah sizi yeminlerinizdeki düşüncesizlikten değil, kalplerinizdeki niyetten dolayı hesaba çekecektir; ve O, çok bağışlayandır, halimdir.
Düşüncesizce yapılan yeminlerin, niyet yoksa, sadaka ile kefaret edilebileceği kabul edilmiştir.
“Allah sizi, gelişigüzel, kasıtsız yaptığınız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz, cezalandırmaz. Fakat kasıtlı, bile bile yaptığınız yeminlerden sizi sorguya çeker, cezalandırır. Bozulan yeminlerin kefareti, cezası, ailenize yedirdiğinizin günlük ortalamasıyla çevresi, çaresi olmayan on yoksulu doyurmak, yahut on yoksulu giydirmek, yahut bir köleyi esaret boyunduruğundan kurtararak hürriyetine kavuşturmaktır.
Bunları bulamayan, bunlara gücü yetmeyen üç gün oruç tutmalıdır. İşte ettiğiniz yeminlerinizi bozmanın cezası budur. Yeminlerinize sadık kalın. Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz!” : Maide 89
- Eşlerinden uzak durmak için yemin edenler için dört ay beklemeleri buyurulur; Eğer o zaman içinde eşlerine dönerlerse Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Vaktiyle Araplar, kadınları için öyle yeminler ederlerdi ki, bu, kadın için hem zor hem de utanç verici bir boşanma biçimiydi. Kadını kocasına haram sayar, ama aynı zamanda başka biriyle de evlenmesine izin vermezlerdi. Kocasının yanında, ama kocasız gibi bir hayat sürmek zorunda kalırdı. Koca, sevmediği kadını evde bırakır, onu adeta bir hizmetçi gibi kullanırdı. Kadının çocuk sahibi olmasını engeller, ona eziyet ederdi. Bu tür yeminler, kadını köşeye sıkıştırmak için bir araçtı. Ancak Kuran, bu zulmü kadının lehine düzeltti. Kimse böyle bir yemini süründürüp kadına işkence edemezdi. Eğer bu yemin edilirse, süresi dört aydı. Dört ayın sonunda kadın, kendi yolunu seçmekte özgürdü, kimse onu tutamazdı.
- Ama eğer niyetleri boşanmak ise, şüphesiz Allah her şeyi işitir ve bilir.
Müşrik Arapların zamanında kadınlara karşı acımasız bir gelenek vardı. Evli bir adam, öfkesine kapılıp ya da keyfi bir nedenle, karısına yaklaşmamaya dair Allah adına yemin ederdi. Bu yemin, kadını hem evlilikten doğan haklarından mahrum ederdi hem de onu başka biriyle evlenemez hale getirirdi. Böylece kadın, kocası varmış gibi ama aslında kocasız, bir esaret içinde yaşardı.
İslam bu haksızlığı ortadan kaldırdı. Her şeyden önce, düşüncesizce edilen yeminlere değer vermez. Ama kasıtlı, ciddiyetle yapılan yeminlerin yerine getirilmesi gerektiğini vurgular. Kadının hayatını doğrudan etkileyen böyle önemli bir meselede, yemin bir bahane olamaz. Allah, söylenene değil, niyete bakar. Bu yüzden, taraflara dört ay süre tanınır. Bu süre içinde, evliliği kurtarma ya da yeniden bir araya gelme ihtimali olup olmadığını görmeleri istenir. Uzlaşmaları teşvik edilir, ama eğer gerçekten uzlaşma mümkün değilse, kadını bu esarete mahkûm etmek haksızlıktır. Kadınlar, bu sürenin sonunda kendi yollarını seçmekte özgürdür.
- Boşanmış kadınlar, kendileri için üç aylık âdet beklerler. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri de onlara helal değildir. Ve kocaları, barışmak isterlerse, bu süre içinde onları geri almaya herkesten daha çok hak sahibidirler. Kadınlar, hakkaniyet ölçüsünde, kendilerine karşı olan sorumluluklara benzer haklara sahip olacaklardır; ama erkeklerin onlara göre bir dereceye kadar avantajı vardır. Allah çok güçlüdür, çok bilgedir.
Erkekle kadın, aynı şekilde boşanma hakkına sahiptir. Kuran, boşanmanın temel şartını geçimsizlik olarak belirler. “Boşanma hakkı yalnızca erkeğindir” diyenler, Kuran’ın bu buyruğu/ayetiyle çelişir. Karı kocaya iki kez boşanıp yeniden evlenme hakkı tanınmıştır. Ancak ikinci boşanmadan sonra, kadın başka biriyle evlenip boşanmadan, üçüncü kez eski kocasıyla evlenemez.
Nikah, her iki tarafın özgür iradesiyle oluşur. Bu iradeyle kurulan bağı bozmak da her iki tarafın ortak hakkıdır. Boşanma hakkını yalnızca bir tarafa vermek, Allah’ın adaletine aykırıdır.
İslam, evlilik kurumunu özellikle çocuklar söz konusu olduğunda korumaya gayret eder. Ancak sevgi ve aile hayatı gibi yaşamsal konularda, erkek ve kadının özgürlüklerinin kısıtlanmasına karşı durur. Boşanma sürecinde acele kararlar alınmasını engellemek için uzlaşma yolları sonuna kadar açık tutulur. Boşandıktan sonra bile, düşünmeden yapılan hareketlere karşı Kuran bazı tedbirler önerir. Evliliğin sona erip ermeyeceğini anlamak için üç aylık bir bekleme süresi (“iddah”) getirilmiştir. Ancak eğer kadın bakire ise, bu bekleme süresi gerekli görülmez.
“Ey iman edenler! Mü’min kadınları nikahladığınız, ama onlarla henüz birlikte olmadığınız halde onları boşarsanız, iddet süresi bekletmenize gerek yoktur. Onları incitmeden, haklarını verip, güzel bir şekilde özgür bırakın.” (33:49)
Kuran, kadın ve erkeğin birbirine karşı eşit haklara sahip olacağını açıkça beyan eder. Ancak, ekonomik farklar nedeniyle, erkeğin bazı sorumlulukları daha fazladır. Ancak günümüzde kadınlar ekonomik bağımsızlıklarını kazandıkça, bu fark azalmaktadır.
Nisa Suresi 4:34, erkeğin kadını gözetme görevine ve cinsiyetler arasındaki belirli doğa farklılıklarına atıfta bulunur. Erkek, kadına mallarından harcar, ona kol kanat gerer. Ancak bu, cinsiyetler arasında adaletsiz bir düzen anlamına gelmez; aksine, hukuki eşitlik gereği bazı konularda kadınlar daha fazla koruma hakkına sahiptir. İstanbul Sözleşmesi gibi düzenlemeler de bu adaletin bir yansımasıdır; hak ve helaldir.
“Erkekler, kadınların koruyucularıdır, çünkü Allah birini diğerine üstün kılmış ve erkekler mallarından harcamışlardır. İyi kadınlar, Allah’a itaat eder ve Allah’ın koruduğunu korurlar. Eğer bazı kadınların sadakatsizliğinden korkarsanız, önce onlara öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın ve en sonunda evden uzaklaştırın. Eğer size saygıyla geri dönerlerse, başka bir yol aramayın. Allah yücedir, büyüktür.” (4:34)
Burada “daraba” kelimesi dövün anlamında değil, uzaklaştırın anlamında kullanılmıştır. Kadına şiddet uygulamak, Allah’ın adaletine ters düşer. Allah, kullarının zulüm görmesini istemez. Kadına şiddet uygulamanın doğru olduğunu söylemek, Allah’ın adaletine ve merhametine iftira atmaktır, bir çeşit şirktir.
“Daraba” kelimesi çok anlamlı bir kelime olup Kuran’da bağlamına göre farklı anlamlara gelir: Seyahat etmek, dışarı çıkmak: 2:273; 3:156; 4:101. Vurmak: 2:60, 73; 7:160; 8:12; 20:77; 24:31; 26:63; 37:93. Dövmek: 8:50; 47:27. Ortaya koymak: 43:58; 47:27. (Örnek) vermek: 14:24, 45; 16:75-76; 16:112; 18:32, 45… Sorumluluğu kaldırmak: 43:5. Mahkum olmak: 2:61. Kapamak, vurmak: 18:11. Örtmek: 24:31. Açıklamak: 13:17.
- Boşanmaya sadece iki kez izin verilir: bundan sonra taraflar ya adil şartlarda bir arada kalmalıdır ya da nezaketle ayrılmalıdır. Erkekler hediyelerinizi geri almanız size helâl değildir. Ancak, her iki taraf da Allah’ın koyduğu sınırları tutamayacaklarından endişe etmeleri hali hariç. Eğer gerçekten erkekle kadının Allah’ın koyduğu sınırları tutamayacaklarından korkarsanız, kadının hürriyeti için bir şey vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. O halde, Allah’ın koyduğu sınırları kimler aşarsa, aşmasın. Böyle kimseler kendilerine ve başkalarına zulmetmektedir.
Bu ayet, boşanmayı herhangi bir cinsiyet ayrımı yapmadan, adil ve dengeli prensiplere dayandırmıştır. Boşanma iki defa olabilir, üçüncüsünde ise ya barışçıl bir şekilde birlikte kalınır ya da güzellikle ayrılık yoluna gidilir. Kuran, boşanma hakkını bir cinsin tekelinde bırakmadan, eşitliği bozmadan her iki taraf için de serbest bırakır.
Taraflar anlaşmazlık nedeniyle boşanmaya karar verdiğinde, aceleyle hareket edip pişmanlık duymaları ve tekrar ayrılmayı istemeleri riski vardır. Bu tür tutarsızlıkların ve kaprislerin önüne geçmek için bir sınır çizilmiştir. İki kez boşanmaya izin verilir; fakat bu noktadan sonra, taraflar ya kalıcı bir ayrılığa ya da karşılıklı saygı, sevgi ve sabırla evliliği sürdürmeye kesin karar vermelidir. Birbirlerine zarar vermeden, homurdanmadan, evliliğin sorumluluklarından kaçmadan, eşit şartlarda bir arada yaşamaya gayret etmelidirler.
Eğer ayrılık kaçınılmazsa, taraflar birbirlerine çamur atmamalı, onurlu ve doğru olanı kabul etmelidir. Bir erkeğin, kadına verdiği herhangi bir hediye ya da malı geri istemesine asla izin verilmez. Bu hüküm, ekonomik olarak daha zayıf olan kadının korunmasını sağlar. Ancak kadının özgürlüğüne zarar vermeden, adil bir düzenleme yapılmalıdır.
Bu yasalar, hem kadın hem de erkek için temiz, skandalsız ve onurlu bir toplumsal yaşamın teminatıdır. Kadının ekonomik hakları korunurken, özgürlüğünün ihlal edilmesinden korkuluyorsa; koca, evliliğin sona ermesini engelleyip kadına kötü davranıyorsa, bu gibi istisnai durumlarda kadının maddi bir bedel ödemesiyle boşanmasına (khul’) izin verilir. Ancak böyle bir durumda, hakkaniyetin sağlanması tarafsız yargıçlara, adil mahkemelere bırakılmalıdır.
Bu şekilde, İslam’ın adalet ilkeleri gereği, hem kadının hem de erkeğin hakları korunur, birbirlerine zarar vermeden yollarını çizmelerine imkân tanınır..
- Bunun üzerine eğer bir koca karısını geri dönülmez şekilde boşarsa, kadın başka bir kocayla evlenip erkek karısını boşayıncaya kadar o kadınla yeniden evlenemez. Bu durumda, Allah’ın koyduğu sınırları koruyabileceklerini zannettikleri takdirde, bir araya gelmelerinde ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın, anlayanlar için açıkladığı, koyduğu sınırlardır.
Bu ayet, 2:229’un ilk cümlesinin devamı niteliğindedir. İki kez boşanıp yeniden bir araya gelmeye izin verilir, ancak üçüncü kez boşanma gerçekleşirse, kadının başka bir erkekle evlenip onunla boşanmadan eski kocasıyla tekrar evlenmesi mümkün olmaz.
Bu, neredeyse aşılması imkânsız bir koşul koymaktır. Buradaki ders açıktır: Bir erkek, bir kadını gerçekten seviyorsa, ani bir öfkeye kapılıp aceleci kararlar vermemelidir. Kuran, iki insanın hayatını birleştirip, şartlar gerektirdiğinde ayrılmalarını kabul eder, fakat boşanmayı hoş karşılamaz. Eşlerin boşanma noktasına gelmeden önce uzun uzun düşünmelerini, öfkelerini yatıştırmalarını ister. Ayrıca, tarafların yakınlarını da devreye sokarak barıştırma çabasına çağırır. Bu süreç, “talak” olarak bilinir.
İkinci talak sonunda, eğer taraflar barışmaz ve birbirlerine geri dönmezse, nikah sona erer. Kadın başka bir erkekle evlenip, doğal sebeplerle boşanmadan eski kocasıyla tekrar evlenemez. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, yapmacık bir evliliğe kalkışılmaması ve Allah’ı aldatmaya çalışmamaktır. Bu, kutsal bir bağın ciddiyetine zarar verir ve ahlaken doğru olmayan bir yoldur.
Kuran, ayrılığın her iki taraf için de ağır bir karar olduğunu hatırlatır ve aceleyle alınmış kararların sonradan pişmanlık yaratacağını vurgular. Barışmanın, yeniden bir araya gelmenin kapıları açık tutulmalı, fakat eğer ayrılık kaçınılmazsa, taraflar onurlu bir şekilde yollarını ayırmalıdır.
- Kadınları boşadığınız ve iddetlerini tamamlayacakları zaman, onları ya geri alın ya da bırakın. ama onları incitmek veya gereksiz menfaat sağlamak için alıkoymayın; bunu yapan olursa; Kendi nefsine zulmeder. Allah’ın ayetlerini alay konusu yapmayın, Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve öğüt vermesi için size Kitab’ı ve Hikmeti indirdiği gerçeğini ibret alarak hatırlayın/anın. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
Bir erkek, ikinci boşanmadan sonra karısını geri alıyorsa, bunu sadece adalet ve hakkaniyete uygun bir şekilde yapmalıdır. Kadının haklarına halel getirmek için ona baskı yapmamalı, aksine her iki taraf da birbirlerinin haklarına ve kişiliklerine saygı göstererek temiz ve onurlu bir yaşam sürmelidir.
Hiç kimse, sahip olduğu özgürlüğü bencil amaçlar için kullanabileceğini sanmamalı. Eğer bir yasa, zayıf olanın zararına kullanılırsa, bunu yapan kişi en çok kendi ahlaki ve manevi doğasına zarar verir.
Cinsel ilişkilerle ilgili bu zor meseleler çoğu zaman hafife alınır, bir alay konusu olur. Oysa bu konular, yalnızca bireysel hayatlarımızı değil, çocuklarımızın geleceğini ve yaşadığımız toplumun temizliğini, saflığını ve refahını derinden etkiler. Bu yüzden, bu konunun önemi tekrar tekrar vurgulanır.
Bizden istenen, kendi içimizde Allah’ı hatırlamak, O’nun adını yüceltmek ve O’nun bize bahşettiği nimetlerden onur duymaktır. Allah’ın lütufları sınırsızdır: O’nun bize verdiği hikmet ve adaletle hükmetme yeteneği, bizlere rehberlik etmesi için bahşettiği en büyük armağanlardan biridir. Bu hikmet, O’nun yolunu bulmamızda bize ışık tutar ve her adımımızı doğruya yönlendirir.
- Kadınları boşadığınız ve onlar da iddet sürelerini doldurdukları zaman, aralarında adil bir şekilde anlaşırlarsa, onların diledikleri kişilerle evlenmelerine engel olmayın. Bu öğüt, içinizden Allah’a ve ahiret gününe inanan herkes içindir. Bu, sizin için en faziletli ve temiz olandır ve Allah bilir, siz bilemezsiniz.
Evlilik bağının kopması, aile ve toplumsal hayatın en ağır meselelerinden biridir. Ancak, karşılıklı sevgi ve saygı çerçevesinde onurlu bir yaşam sürdürebileceklerse, birlikte yaşamış olanları adaletli bir biçimde yeniden bir araya getiren her türlü yasal düzenleme onaylanmıştır.
Eğer bu şartlar yerine getirilirse, dışarıdan birinin bu birleşmeyi engellemesi ya da engel çıkarması doğru değildir. Mülkiyet ya da başka çıkarlar bu süreçte sapmalara yol açabilir. Bahsi geçen ayet, Peygamber’in zamanında kendisine danışılan somut bir olaydan esinlenmiştir; o dönemde de aynı sorular sorulmuş, aynı çıkmazlar yaşanmıştır.
Ne olursa olsun, sevgi varsa, onurlu bir yol seçilmişse, dışarıdan gelenin lafı, çıkarı ya da hükmü araya girmemelidir.
- Anneler, emzirmeyi tamamlamak isteyen kimseler için çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Ama onların yiyecek ve giyecek masraflarını hakkaniyetle baba karşılayacaktır. Hiç kimse taşıyabileceğinden fazlasıyla yükümlü tutulamaz. Hiçbir anneye çocuğu yüzünden ne de babaya çocuğundan dolayı haksızlık yapılmayacaktır, mirasçı da aynı şekilde sorumlu tutulamaz, eğer anneyle baba karşılıklı rıza ile ve iyice istişare ederek çocuğu sütten kesmeye karar verirlerse, kendilerine bir günah yoktur. Eğer soyunuz için bir sütanneye karar verirseniz, sütanneye vereceğinizi adil bir şekilde öderseniz, size bir günah yoktur. Ama Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, yaptıklarınızı çok iyi görmektedir.
Boşanma düzenlemelerinin ortasında yer alan bu konu, özellikle boşanma davalarında belirli bir hükmün gerekli olduğu durumlara işaret eder. Çünkü boşanma sürecinde anne ve baba, çoğunlukla çıkarlarını ve iyi şartları koruyacak durumda olmayabilir. Ancak her ne olursa olsun, çocukların korunması gerekir.
Ayetin genel bir ifade taşımasından dolayı, bu ilke evlilik içinde hem anne hem baba için eşit sorumluluklar getirmiştir: Her biri çocuğun yetiştirilmesi için üzerine düşeni yapmalıdır. Çocuğun, anne ve baba arasındaki anlaşmazlıklarda bir pazarlık konusu olmaması gerektiği de kesinlikle vurgulanmıştır.
Anne ve baba, karşılıklı rıza ile hem emzirme süresi (en fazla iki yıl) hem de sütannenin görevlendirilmesi ya da yapay beslenme konusunda adil ve hakkaniyetli bir karar verebilir. Ancak, annenin çocuğu emzirmemesi nedeniyle ona tanınan haklar kısıtlanmamalıdır. Böyle hassas meselelerde son merci Allah’tır, çünkü yasal yollar kusurlu olabilir ve kötüye kullanılabilir.
Kuran, anne ile evlat arasındaki bağı, hayatın en yaratıcı ve kutsal ilişkilerinden biri olarak görür ve anne sütünün bu ilişkinin temel unsuru olduğunu gösterir. Ana sütü, çocuğun vücuduna iki yıl boyunca temel gıda olarak girmeli, yavruyu annesine ölümsüz bir bağla kenetlemelidir. Kuran, Allah’tan sonra en yüce mertebeyi verdiği annelik, bu onuru sütle taçlandırır.
Bu ayet aynı zamanda, Kuran’ın eşler arasında net bir mal ayrılığı düzenlediğini de açıkça ortaya koyar. Kadının hakları, erkeğin haklarıyla eşitlenmiş ve her iki tarafın da kendi sorumluluklarını adaletle yerine getirmesi istenmiştir. Allah’ın rehberliği altında, bu sorumluluklar ne olursa olsun asla ihmale gelmez.
- Sizden biriniz ölür de geride dullar bırakırsa, dullar kendileri için dört ay on gün beklerler: Sürelerini doldurdukları zaman, kendilerine uygun gördüklerini adil ve makul bir şekilde yaparlarsa, size bir günah yoktur. Ve Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Dul kalan bir kadının bekleme süresi, yani iddeti, dört ay on gün olarak belirlenmiştir ve bu süre, boşanan kadının üç aylık bekleme süresinden daha uzundur. Boşanma iddetinde temel kaygı, evliliğin geride bıraktığı bir sorunun, özellikle doğmamış bir çocuğun olup olmadığını anlamaktır. Nitekim, bakire olan boşanmış kadınlar için herhangi bir bekleme süresi olmadığı, 33:49’da açıkça belirtilmiştir. Dul kalan kadının iddeti ise sadece bu kaygıyla sınırlı değildir. Burada, ölen kocaya duyulan yas ve saygının da bir payı vardır.
Her iki durumda da, eğer kadının rahminde bir çocuk olduğu ortaya çıkarsa, kadın için doğum gerçekleşene kadar ve sonrasında makul bir süre daha yeniden evlenmek söz konusu olamaz. Bu süreçte, dul kadının geçimi merhum kocasının mal varlığından ya da ona ait olan kaynaklardan sağlanmalıdır. Nafaka meselesi, kadının haklarının korunması ve insanca bir yaşam sürmesi adına önem taşır. Yas, sadece bir matem değil, aynı zamanda toplumsal ve insani bir sorumluluğun da simgesidir. Koca öldükten sonra dahi, arkasında bıraktığı bu sorumluluklar öylece ortada kalmaz; topluma, aileye, yakınlarına bu yükümlülükleri yerine getirmek düşer.
- İddet bekleyen kadınlara söz kesme teklifinde bulunursanız veya bunu kalbinizde tutarsanız size sorumluluk yoktur. Allah bilir ki, onları kalplerinizde yaşatıyorsunuz: Ama onlarla şerefli terimlerle konuşmanız dışında onlarla gizli bir sözleşme yapmayın ve öngörülen süre yerine gelinceye kadar evlilik bağı kurmaya kalkışmayın. Ve bilin ki, Allah kalplerinizde olanı bilir ve O’ndan ibret alın; ve bilin ki Allah çok bağışlayandır, halimdir.
Kadının dul iddet süresinde kesin olarak yeniden evlenme akdi, açıkça yakışıksız olduğu gibi, bu tür konularda herhangi bir sır da haramdır. Böyle bir ahit kadını, tam rahatça düşünüp karar vermekte uygun olmadığı bir zamanda bağlar. Ancak gelecekte değerlendirilmeye açık, ancak hemen karara bağlanmamış bir teklifin çıkarlarına uygun olabileceği durumlar ortaya çıkabilir ve buna izin verilebilir.
- Kadınları, kendilerine dokunmadan veya mehirleri sabitlenmeden boşamanız durumunda size bir günah yoktur. Ancak onlara uygun bir armağan verin, zenginler kendi imkanlarına göre, fakirler de kendi imkanlarına göre versinler – Doğru olanı yapmak isteyenlerin makul miktarda bir hediye vermeleri üzerlerine düşen sorumluluktur.
Eğer bir kadını nikâh altına aldıktan sonra zifafa girmeden ya da ona mehir belirlemeden boşar, ayrılmaya karar verirseniz, bu durumda ona mehir verme zorunluluğunuz yoktur ve bunda da bir günah yoktur. Fakat bu, kadını eli boş göndermeniz anlamına gelmez. Ona mutlaka bir hediye verin. Varlıklı olan kendi imkânlarına göre, durumu daha kısıtlı olan da kendi gücüne göre ona bir şeyler sunmalıdır. Kuran’ın adalet ve iyilikle ilgili emirlerine göre, böyle bir hediyeyi vermek, yalnızca bir gelenek değil, ahlakın, vicdanın, insanlık onurunun gereğidir.
İyilikle dolu bir kalbe sahip olanlar, hayatta dürüstlükle yürüyenler, vicdanını dinleyenler, sadece kendileri için değil, başkalarının da onurlu bir yaşam sürebilmesi için çaba harcar. İşte bu insanlar, bir kadını boşarken bile ona değer verir, ona iyilikle yaklaşır. Kadına verilen hediye, sadece maddi bir şey değildir, o bir saygı ifadesidir, bir teşekkürdür. Çünkü iyilik, insanın özüyle, yaptığı her şeyle ortaya çıkar.
- Ve eğer onlara dokunmadan önce, ancak mehiri tespit ettikten sonra boşarsanız, kadınların kendileri veya nikah akdi elinde olanın bağışlaması dışında, biçtiğinizin yarısını verin ; ve Erkekler olarak mehirden tamamen vazgeçmeniz takvaya / doğruluğa en yakın olanıdır. Ve aranızda eliaçıklığı/cömertliği/iyiliği unutmayın. Çünkü Allah, yaptıklarınızı çok iyi görmektedir.
Kural, böyle bir durumda, sabit olan çeyizin yarısının erkek tarafından kadına ödeneceğini ilan eder. Ama kadına ödenmesi gereken yarıdan vazgeçmesi veya erkeğe eksiltme hakkı verilen yarıyı da vermesi ve böylece bütün olarak ödemesi açıktır.
Erkeğin kadına karşı daha cömert olması ve evlilik tamamlanmamış olsa bile ona tam mehir ödemesi doğru davranışa en yakın olandır.
- Salat alışkanlığınızı, özellikle Orta Salatı sıkı bir şekilde koruyun; ve Allah’ın huzurunda samimi/içten/gönülden saygılı bir ruh hali içinde durun.
Orta Salat, dünyevi işlerimizin ortasında Allah’ı hatırlamak için en gerekli olanı olabilir.
Salat namaz dahil her türlü dua ve ibadettir. Aynı zamanda destekleşme/dayanışma anlamına da gelir.
-
Eğer bir düşmandan korkarsanız, yaya olarak veya binek üzerinde salat yapmanız en uygunudur, ancak güven içinde olduğunuzda, daha önce bilmediklerinizi Size öğrettiği şekilde Allah’ı övün.
-
İçinizden ölüm anı yaklaşanlar ve geride dul bırakacak olanlar , dullarına bir yıllık nafaka ve ikametgah vasiyet etsinler; fakat dul kadınlar kendiliklerinden yerleşkeyi terk ederlerse, kendi haklarında uygun gördüklerini yapmalarından dolayı size bir sorumluluk yoktur. Ve Allah üstündür/yücedir, hikmet sahibidir.
Bu hüküm dul kadının mirasçi olarak alacağı 1/2 veya 1/4 veya 1/8 hisseyi etkilemez.
“Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah’tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.” 4:12
-
Boşanmış kadınlar için makul bir oranda bir defaya mahsus bir hüküm ödenmelidir. Bu, takva sahiplerine bir görevdir.
-
Allah size âyetlerini böyle açıklıyor: Anlayasınız diye.
Nikâh, evlenen tarafların, özellikle de kadının haklarını güvence altına almak ve doğacak çocukların toplum önünde tanınmasını sağlamak için tanıkların huzurunda ve resmi bir kayda bağlanarak yapılır. Aslında bir sözleşme olan nikâh, iki insanın kendi özgür iradeleriyle hayatlarını birleştirme kararını açıkça ifade etmeleriyle oluşur. Bu icap ve kabul, yani tarafların evlenmeyi kabul ettiklerini beyan etmeleri, toplumun gözünde resmiyet kazanır. Kuran, bu konuda herhangi bir özel usul şartı koymamıştır, her toplum kendi geleneklerine ve düzenine göre bu tescili yapar.
Nikâh, bir evliliğin toplum önünde ilanı ve tanınmasıdır. Bu ilan, her toplumun kendi sosyal kabulleri ve standartlarına göre yapılır ve o toplumun kurallarına uyularak gerçekleştirilir. Günümüzde resmi nikâh akdinin tescili devletin görevlendirdiği memurlar tarafından yapılır, ancak bu yetkinin müftülere de verilmesi, toplumun sosyolojik gerçekleriyle daha uyumlu olur ve insan haklarına saygının bir gereği sayılır. Nikâh, yalnızca iki kişinin değil, bir toplumun ortak paydasında birleşen bir kurumdur; bu yüzden onun kaydı da toplumun kabul ettiği kurallar çerçevesinde yapılmalıdır.
- Sayıları binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenlerin durumuna dikkat etmedin mi? Allah onlara: “Ölün” dedi: Sonra onları diriltti. Çünkü Allah insanlara lütuf sahibidir, fakat insanların çoğu nankördür.
O binlerce kişinin hali ne garipti! Ölüm korkusuyla yuvalarından kaçıp hayatlarını kurtaracaklarını sandılar. Oysa bilmezler mi ki, Allah bir kere “öl” dediyse, onca kaçış fayda etmez; “yaşa” dediyse, kimse ölümün pençesine düşüremez? Her şey O’nun elinde, O’nun takdirinde. Ama ne yazık ki insan, nankörlüğünden vazgeçmez, Allah’ın lütfuna şükretmeyi bilmez.
İşte bu ayetle cihadın kıymeti bir kez daha önümüze seriliyor. Hayal peşinde koşmamalı, yanılsamalarla kendimizi avutmayalım. Eğer inancımız için canımızla, malımızla savaşmaya hazır değilsek, bir gün canlarımızı da, sahip olduğumuz her şeyi de düşmanlarımızın eline teslim etmek zorunda kalırız. Hayat bize emanettir, Allah’tandır, ne korkaklık onu uzatır, ne de kaçış kurtarır. Tarih defalarca göstermiştir: Sayısız ordu, düşmandan daha güçlü olduğu halde korkaklık yüzünden yurtlarından kovulmuş, ölümün pençesine düşmüştür.
Atatürk ve silah arkadaşlarının verdiği İstiklal Savaşı, korkakların değil, inançla, cesaretle vatanına sarılanların savaşıdır. Öyle ki, bazıları korkularına yenik düşüp düşmanla işbirliği yaptılar, vatan hainliği ettiler. Ve sonunda kimileri İngiliz gemilerine sığınıp canlarını kurtarmak için kaçtı. Oysa kurtuluş, kaçmakta değil, toprağına, inancına sahip çıkmakta, Allah’a güvenip nefsi müdafaa için cihada koşmaktaydı.
- O halde Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah her şeyi işiten ve bilendir.
Allah’ın davası için savaşmalıyız, ancak asla kendi bencil tutkularımızı ve hırslarımızı tatmin etmemeliyiz, çünkü “Allah her şeyi işitir ve bilir” ; bütün işlerimiz, sözlerimiz ve içsel güdülerimizi insanlardan ve hatta kendimizden gizlesek de O’nun önünde tamamen açıktır.
- Allah’ın kredisini ikiye katlayıp defalarca çoğaltacağı/kat kat kat artıracağı güzel bir borcu Allah’a ödünç verecek olan kimdir? İstediğinizi veya bolluğu veren Allah’tır ve dönüşünüz O’na olacaktır.
Allah yolunda harcamaya mecazi olarak “güzel bir borç” denir.
64:17, 3:180-181
- Musa’nın zamanından sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerine dikkat etmedin mi? İçlerinden bir peygambere: “Bize bir hükümdar tayin et de Allah yolunda savaşalım” dediler. Dedi ki: “Savaşmanız emredilse, savaşmamanız mümkün değil mi?” Dediler ki: “Bizi evlerimizden ve ailelerimizden çıkarılmışken, Allah yolunda savaşmaktan nasıl kaçınırız?” Fakat kendilerine savaş emri verildiğinde, içlerinden küçük bir grup dışında geri döndüler. Ama Allah, zulmedenleri tam olarak bilmektedir.
Musa ve Harun’un ardından gelen nesil, Ürdün’ü geçen ve kabileleri Filistin’e yerleştiren Yeşu tarafından yönetildi. Yeşu’nun yönetimi tam yirmi beş yıl sürdü. Sonrasında ise İsrailoğulları’nın karanlık bir dönemi başladı. Birlik yoktu, iç savaşlar ve fitnelerle birbirlerine düştüler. Midyanlılar, Amalekliler ve Filistin’in diğer kabileleri onları ezdi geçti. Zaman zaman hakikatten uzaklaştılar, putlara tapındılar, kendi inançlarını bir kenara bıraktılar. Ama arada bir, içlerinden biri çıktı, bir lider, bir kurtarıcı, halkı düze çıkarmaya çalıştı. Bu liderlerin en önemlisi Samuel’di.
Samuel’in döneminde İsrail toprakları içten içe çürüyordu; yolsuzluk, haksızlık her yana yayılmıştı. Dışarıda ise Filistinlilerin baskısı artmış, devasa ordularla saldırmış, İsrail’i yerle bir etmişlerdi. İsrailliler savaşı kazanmak için Allah’a, inançlarına güvenmek yerine Ahit Sandığı’nı bir kutsal kalkan gibi ortaya sürdüler. Ama ne fayda! Filistinliler kutsal sandığı da ele geçirip tam yedi ay boyunca ellerinde tuttular. İsrailliler unuttular ki, kutsal kalıntıların ardına saklanarak kötülükten kurtulamazsın. Gerçek savaş, insanın yüreğinde başlar.
Bu esnada halk, Samuel’e gelip kendilerine bir kral ataması için baskı yapıyordu. Kralın tüm dertlerini çözeceğini sandılar. Halbuki eksik olan bir kral değil, onların içindeki birlik, disiplin ve Allah yolunda savaşma arzusuydu. Samuel bunu biliyordu, ama insanlar kendi zayıflıklarını, inançsızlıklarını bir kralın gölgesine saklamak istiyorlardı. “Savaşırız, savaşırız!” diye bağırdılar ama ne fayda! İş eyleme geldiğinde, mağaralara saklandılar, kayalara sığındılar, ya da düşmana arkasını dönüp kaçtılar. I. Samuel, 13:6-7.
Bu halk, inancının özünü kaybetmiş, kendi yüreğindeki savaşı verememişti. Ve kralın her derde deva olduğunu sanmakla, gerçek çözümden hep uzak kaldılar.
- Peygamberleri onlara: “Allah Tâlût’u/Saul’u size hükümdar tayin etti” dedi. Dediler ki: “Biz hükümdarlığa ondan daha uygun iken ve o, servet sahibi bile değilken, o bizim üzerimizde nasıl egemenlik kurabilir?” Dedi ki: “Allah onu sizin üzerinize seçti ve ona lütufta bulundu. İlim ve cismani/bedensel hünerde boldur: Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi umursar/önemser ve O her şeyi bilir.”
Saul, uzun boylu, güçlü kuvvetli, göze batan bir adamdı. Fakat İsrailoğulları’nın en küçük kabilesinden, Benyamin kabilesindendi. Ne bir zenginliği vardı ne de şatafatlı bir hayatı. Bir gün babasının kaybolan eşeklerini aramak için yola düştü. O yol, onu Samuel ile buluşturdu. Samuel, Tanrı’nın buyruğuyla Saul’u kral olarak meshetti. Ama Saul’un adının anıldığı ilk günden itibaren halkın içindeki bencillik, kararsızlık, isyan tohumu yeşermeye başladı. Herkesin dilinde aynı itiraz: “Neden o? Neden ben değil?”
Aslında halkın itirazı, Saul’un şahsına değildi; herkes kendi egosuna yenik düşmüş, kendi çıkarlarını krallığın üstünde görüyordu. Herkesin yüreğinde bir kral yatıyordu, ama o kral halkın iyiliğini değil, yalnızca kendi menfaatini kolluyordu. İşte tam bu noktada Kur’an’ın siyaset ve yönetim için tavsiyeleri apaçık ortaya çıkıyor. Yönetim, bilgi ve hikmetle dolu olanlara emanet edilmelidir. Eğer mal ve mülk sahiplerine, zenginliğe tapanlara teslim edilirse, siyaset halka hizmet etmekten uzaklaşır, sadece zenginliği büyütmenin, parayı çoğaltmanın bir aracı haline gelir. O zaman, halkın çıkarı bir kenara itilir, siyaset denen şey koca bir soygun düzenine dönüşür.
Ne acı ki, halk kendi iradesiyle böylesi adamlara yetki verdiğinde, Allah’ın laneti üzerlerine yağar. Kendi akıllarını kullanmadıkları, adaleti aramadıkları için üstlerine kir, pislik, sefalet yağdırılır. Bugün Müslüman toplumların çektiği acılara bakın! Her biri adaletsizlikten, bilgisizlikten, maddi güce boyun eğmekten muzdarip. Bu lanet, tam da mal ve para putlarına tapmalarının, ehliyet yerine zenginliğe itibar etmelerinin sonucu değil mi? Kendi seçimleriyle, kendi sonlarını hazırlıyorlar. Ve bu son, onları kaçınılmaz olarak karanlığa, felakete sürüklüyor.
Adaleti, özgürlüğü ve eşitliği aramayan, zalime boyun eğen, mal hırsıyla yanıp tutuşan toplumlar, kendi elleriyle kaderlerini yazıyorlar. Mal hırsı, insanları önce birbirine düşürür, sonra ayrımcılık doğar, ardından nefret gelir. Nefretin sonu ise kandan başka bir şey değildir. Allah boş yere uyarmıyor insanları; dünyanın süsleri, altınları, mücevherleri, malı mülkü insanı yoldan çıkarır, vicdanı karartır, ruhunu köreltir.
Böylesi toplumlar kendi mezarlarını kendileri kazıyorlar. Kendi seçtikleri belayı yaşıyorlar.
- Sonra Peygamberleri onlara dedi ki: “Onun hakimiyetinin alameti, size ahit sandığının gelmesidir. Orada Rabbinizden bir güvenlik/huzur/barış ve Musa ve Harun ailesinden arta kalan ve meleklerin taşıdığı emanetler vardır. Eğer gerçekten inanıyorsanız, bunda sizin için bir ibret vardır.”
Ahit Sandığı = Tabut = The Ark of the Covenant
Musa ve Harun’un kutsal emanetleri ile “Allah’ın Vahyini” veya taşa kazınmış On Emir’i içeriyordu. Altın kapağı “Merhamet Koltuğu” olacaktı. Bu İsrail için kutsal bir mülktü. Samuel’in peygamberlik hizmetinin başlarında düşmana kaptırılmıştı.
- Tâlût ordularla yola çıkınca dedi ki: “Allah sizi nehirde imtihan edecek; eğer onun suyundan içen olursa, benim ordumla gidemez. Benimle ancak ondan tatmayanlar gider: Elden bir yudum içmek mazurdur.” Ama birkaçı dışında hepsi ondan içtiler. O ve beraberindeki mü’minler, ırmağı geçtiklerinde, “Bugün biz Câlût ve kuvvetleriyle baş edemeyiz” dediler. Fakat Allah’a kavuşmaları gerektiğine kesin olarak inananlar ise onlara, “Allah’ın izniyle nice az sayıca küçük bir kuvvet sayıca büyük bir kuvvete galip gelmiştir. Allah sebatla sabredenlerle beraberdir.”
Bir komutan, ordusunu sıradan bir kalabalık gibi değil, köklü bir inanç ve sıkı bir disiplinle donatmazsa, karşısına çıkan ilk büyük kuvvet karşısında darmadağın olur. Komutanına gönülden inanmayan bir asker, çarpışmanın ortasında yüreksizleşir. Saul’dan önce Gidyon bunu görmüştü, Gidyon’un yaptığı gibi, Saul’un da şüpheye düşenlerden, cesareti olmayanlardan kurtulması gerekiyordu. Tıpkı Gidyon’un dereyi geçerken askerlerine verdiği emir gibi, Saul da ordusuna bir sınav koydu. Birçoğu bu sınavda başarısız oldu, itaatsizlik edenler geri gönderildi, yalnızca cesareti ve sadakati olanlar kaldı.
Ama içlerinde kalmayı başaran küçük birlik bile, düşmanla yüzleşince titremeye başladı. Karşılarındaki ordu sayıca fazlaydı, Komutanları ise bir devdi: Calut. Calut’un devasa gövdesini, kudretini gören askerlerin yüreklerine korku düştü. Ne var ki, o küçük topluluğun içinde, Allah’a ve savaştıkları davaya derin bir inançla bağlı bir avuç insan vardı. Onlar, ne devlerden ne de ordulardan korkmadılar. Bütün zorluklara göğüs germeye, dimdik ayakta durmaya ve Allah’tan yardım istemeye kararlıydılar. Bu yiğitlerden biri de, henüz bir çocuk yaşta olan Davut’tu.
Davut, sadece bir sapan ve bir avuç taşla, devin karşısına dikildi. O, devin gücüne değil, inancına güveniyordu. İşte böylesine bir yürek, böylesine bir kararlılık zafere giden yolun ilk adımıdır. Davut’un cesareti, sadece düşmanın değil, o güne kadar korkuyla bekleyen askerlerin de ruhuna ışık oldu. Allah’a sığınan ve davasına inananlar için hiçbir güç devasa, hiçbir düşman yenilmez değildir.
-
Câlût ve ordusunu karşılamaya çıktıklarında, “Rabbimiz! Üzerimize sebatla sabır ver, adımlarımızı sabit kıl: İnkar edenlere karşı bize yardım et” diye dua ettiler.
-
Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar; ve Davut Golyat’ı öldürdü; Allah ona güç ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Ve Allah, insanların bir topluluğunu diğeriyle kontrol etmeseydi/frenlemeseydi/durdurmasaydı, şüphesiz yeryüzü fesadla dolu olurdu: Ama Allah, alemlere karşı lütuf sahibidir.
David, genç ve silahsızdı, ne zırhı vardı ne de kalkanı. İsrail’in kampında bile adı sanı duyulmamış bir delikanlıydı. Hatta dev Goliath, onu küçümsemiş, onunla alay etmişti. Kendi ağabeyi bile onu azarlamış, fakir bir çoban olduğu, koyunlarını terk ettiği için küçümsemişti. Ama David’in yüreğinde taşıdığı inanç, Filistin ordularının tüm gücünden daha büyüktü. Onu sıradan bir çoban değil, yürekli bir savaşçı yapmıştı.
Saul, kendi zırhını ve silahlarını ona teklif ettiğinde, David bunları hiç kullanmadığı için kabul etmedi. O, çoban değneğini ve sapanını iyi bilirdi, bildiğiyle savaşa girmeyi seçti. Dereden beş tane düzgün taş aldı, elinde tuttuğu sapanı ustalıkla kullanarak, Goliath’ı alnından vurdu. Dev yere yığılmıştı, David onun kendi kılıcını çekip işini bitirdi. O anda Filistin ordusunu bir şaşkınlık kapladı. Korkuya yenik düşüp kaçmaya başladılar, İsrailliler peşlerine düştü ve onları darmadağın ettiler.
David’in hikayesi, sadece cesaret ve kararlılıkla savaşmanın gereğini anlatmakla kalmaz. Burada daha derin dersler de var: (1) Önemli olan sayılar değil, inanç, kararlılık ve Allah’ın lütfudur; (2) Büyüklük ve güç, hak ve cesaret karşısında bir hiçtir; (3) Kahraman, en umutsuz anlarda bile kendi bildiği, elinde olan silahlarla savaşır; (4) Eğer Allah yanımızdaysa, düşmanın silahı onun sonunu getirir; (5) Sağlam bir kişilik, kararlılık, tehlikeleri yener ve kararsız yoldaşlara da cesaret verir; (6) Saf ve güçlü iman, Allah’ın mükafatını getirir; bu mükafat, David’de olduğu gibi, güç, hikmet ve başka büyük nimetlerdir.
David yalnızca bir çoban değildi; o, yürekli bir savaşçı, bilge bir kral ve Allah’ın peygamberiydi. Aynı zamanda şiir ve müzikle ruhunu besleyen, Allah’ın yarattığı güzellikleri dizelere döken bir sanatçıydı. Onun hikayesi, bir insanın inancıyla nasıl devleşebileceğini gösteren, unutulmaz bir destandır.
Allah’ın planı evrenseldir. O, bütün mahlûkatını sever ve korur ve nimetleri bütün âlemler içindir (1:2 ). Birini korumak için diğerini kontrol etmesi gerekebilir, ancak O’nun sevgisinin sınırsız ölçüde herkes için olduğuna dair inancımızı asla kaybetmemeliyiz.
“Onlar, sadece, “ Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılanlardır. Eğer Allah insanların bir kısmıyla diğer bir kısmının devletlerini, medeniyetlerini ortadan kaldırmasa, iktidarlarından uzaklaştırmasa, zulümlerine karşı koydurmasa, azgınlarını, kötülük yapanlarını engelletmese, insanlara savunma imkânı vermeseydi, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok zikredilen mescitler, camiler elbette yıkılırdı. Allah, kendisine yardım edene, elbette yardım edecektir. Allah güçlü, kudretli, üstün ve hükümrandır.” (22:40)
-
İşte bunlar Allah’ın işaretleridir/âyetleridir. Onları sana hak olarak okuyoruz: şüphesiz sen elçilerdensin.
-
O elçilerden bazılarını bazılarından üstün rızıklandırdık: Allah onlardan birine konuştu; diğerlerini şeref/onur derecelerine yükseltti; Meryem oğlu İsa’ya apaçık âyetler verdik ve onu mukaddes ruhla destekledik. Allah dileseydi, kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra gelen nesiller kendi aralarında savaşmazlardı, fakat bazıları inanarak, bazıları inkar ederek çekişmeyi seçtiler. Allah dileseydi, birbirleriyle savaşmazlardı; ancak Allah, planını/layık gördüğünü gerçekleştirir.
İnsan olarak ve kişilik özellikleri açısından peygamberlerin birbirlerinden çeşitli değişik üstün yanları vardır. Ayet her birinin diğerlerinden üstün olduğu bazı özelliklere dikkat çeker.
- Ey iman edenler! Pazarlığın, dostluğun ve şefaatin fayda vermeyeceği gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiğimiz nimetlerden harcayın. İmanı/İnancı inkar edenler zalimlerin ta kendileridir.
Mal hırsına kapılmayın, biriktirip yığmayın, Allah’ın size verdiği nimetleri hayır yolunda harcayın. Yığın yaparak değil, ihtiyacınızdan olan ötesini pay ederek, ihtiyacı olanın yarasına merhem olarak insanlığınızı gösterin. Sadaka verin, yoksula el uzatın, muhtaç olanın yüzünü güldürün. Ancak hırsla biriktirip de kalbinizi karartmayın.
İslam’da salih ameller, yalnızca bir yabancıya ya da komşuya iyilik yapmak değil, insanlığın ortak yararına olan her türlü iyiliği içerir. Bir el uzatmak, bir yaraya merhem olmak, Allah’ın size sunduğu nimetleri insanlarla paylaşmak… Bunlar, gerçek iyiliktir. Ama sakın ola ki, bu hayır işlerini gösteriş için, kendinizi övmek için yapmayın. Yüreğinizde bir paylaşımdan, bir iyilikten doğan mutluluğu hissedin, o an işte, Allah’ın size sunduğu en büyük mükafat orada saklıdır.
Allah, verdiği maddi ve manevi nimetlerle insanı sınar. Malı mülkü yığan değil, bunu hayra çeviren kazançlı çıkar. Ama dikkat edin, bu işler samimiyetle, saf bir niyetle yapılmalı. Kötü niyetle, kibirle, insanları birbirine düşürerek yapılan iyilik, iyilik değildir. Asıl olan, karşılıksız ve içten gelen yardımdır.
Ve şunu bilin ki, Allah’tan başkası şefaat veremez, hükmü yalnızca Allah verir. Bu dünyada yaptığınız iyiliklerin karşılığını alıp almayacağınızı bilemezsiniz. Ama yine de elinizde olanı verin, paylaşın, çünkü gerçek şefaat Allah’ın katındadır.
- Allah. O’ndan başka ilah yoktur, diridir, kendi kendine var olandır, sonsuzdur. O’nu hiçbir uyku tutamaz ve uyuyamaz. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nundur. O’nun katında O’nun izni olmadıkça kim şefaat edebilir/aracılık yapabilir? O kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını, olan biten herşeyi bilir. O’nun dilediği dışında O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Arş’ı gökleri ve yeri kaplar ve O, onları korumaktan ve kollamaktan hiçbir yorgunluk duymaz; çünkü O, Yüceler Yücesi’dir/En Yücedir, izzet bakımından en üstün olandır.
Bu ayet, “Arş Ayeti” olan Ayetü’l Kürsi’dir.
Kim onun görkemli anlamını tercüme edebilir veya iyi seçilmiş ve kapsamlı kelimelerinin ritmini yeniden üretebilir? Orijinal Arapçada bile anlam, kelimelerle ifade edilebilecek olandan daha büyük görünür. Allah’ın sıfatları şu anki dünyamızda bildiğimiz her şeyden farklıdır: O yaşar, ancak O’nun yaşamı kendi kendine var olan ve sonsuzluktan ibarettir: diğer varlıklara bağlı değildir ve zaman ve mekanla sınırlı değildir. Kayyum sıfatı sadece “kendi kendine yetme” fikrini değil, “hayatı sürdürmek ve korumak” anlamını da içerir. Yaşamın, türetilmiş tüm yaşam biçimlerinin kaynağı ve sürekli destekleyenidir. Allah’ın dinlenmeye ve uyumaya ihtiyacı yoktur. Faaliyeti, hayatı gibi, kusursuz ve kendi kendine var olur.
O’nun Hayatının mutlak Hayat olduğunu, Varlığının mutlak Varlık olduğunu, diğerlerinin ise olumsal ve geçici olduğunu anladıktan sonra, cennet ve yeryüzü hakkında düşüncelerimiz güneşte yok olan gölgeler gibi yok olur. Göklerimizin ve yeryüzünün sahip olduğu bu hakikat, O’nun mutlak Hakikatinin bir yansımasıdır.
Panteist/Tümtanrıcı, her şeyin O olduğunu söylerken yanlış vurguyu yapar. Her şey O’nundur demekle gerçek daha iyi ifade edilir. O halde nasıl olur da herhangi bir mahlukat O’nun huzurunda haklı olarak durabilir ve bir hemcinsi için şefaat ettiğini iddia edebilir? Her şeyden önce, ikisi de O’nundur ve O, birini olduğu kadar diğerini de önemser. İkincisi, ikisi de O’nun iradesine ve emrine bağlıdır. Ama O, Hikmetinde ve Planında, yaratıklarını derecelendirebilir ve birini diğerine üstün kılabilir. Sonra O’nun hükmü ve izniyle böyle bir kimse, kendisi için konulan kanun ve görevlere göre yardım edebilir. Allah’ın ilmi mutlaktır, Zamana ve Mekana bağlı değildir. Bizler için, O’nun yaratıkları olarak zaman ve mekan kavramları her zaman geçerlidir. Dolayısıyla O’nun bilgisi ve bizim bilgimiz farklı kategorilerdedir ve bizim bilgimiz ancak O’nun İrade ve Planına uygun olduğu zaman Gerçek’in bir yansıması olur.
“Allah onların âşikare, saklı gizli yaptıklarını da, gelecekte yapacaklarını da bilir. Onların hiçbirinin ilmi, onu anlamaya, kavramaya yetmez.” 20:110
Her şeyde Allah’ın gücünün, iradesinin ve otoritesinin eseri vardır. Elbette her şey, duyusal şeylerin yanı sıra ruhani şeyleri de içerir.
Mutlak Yaşam, herhangi bir ihtiyaçtan veya olumsallıktan muaftır. Çünkü tasavvur edebileceğimiz her şeyin üstündedir.
- Dinde baskı – tehdit – zorlama – tiksindirme yoktur. Hak/Doğru ve güzel olan, çirkinlik ve sapıklıktan açık bir biçimde ayrılmıştır. Her kim tâğuta sırt dönüp/kötülüğü reddeder Allah’a inanırsa hiç kuşkusuz sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Kopup parçalanması yoktur o kulpun. Allah, hakkıyla işiten, en iyi biçimde bilendir.
Zorlamayla din olmaz. İnanç, kalpten gelen bir şeydir; baskıyla, tehditle ya da zorla kabul ettirilen bir inanç, inanç olmaktan çıkar. Allah, hakkı ve batılı apaçık bir şekilde ortaya koymuştur. Vicdanı temiz olan, aklını kullanabilen herkes, doğruyla yanlışı birbirinden ayırt edebilir. Zorbalıkla, baskıyla insanı hakikate götürmek, insanın ruhuna, özüne karşı yapılmış en büyük ihanettir.
Kuran, “Dinde zorlama yoktur” der. Zorlamayla, korkutmayla, dayatmayla inancı kabul ettirmeye çalışmak insanın onurunu, haysiyetini ayaklar altına almak demektir. İkrah, yani zorlamanın olduğu yerde insan hakları var olamaz. Gerçek inanç, ancak özgür bir yürekle, serbest bir iradeyle yeşerir. Bir insanı iyiliğe, doğruya yöneltmenin tek yolu, ona hakikati göstermek, ona gerçeği anlaması için fırsat vermektir.
Allah’a inanan bir toplulukta zulüm, baskı, şiddet, açgözlülük ve doymazlık yer bulmaz. Çünkü Allah, insanları karanlıklardan çekip aydınlığa çıkaran en büyük dosttur. Ama kim ki zorbalığa, baskıya, zulme gönül verir, onlar insanları aydınlıktan alıp karanlıklara iter. İşte tağutun, şeytanın dostları da bunlardır.
Dünyanın mutlu, aydınlık bir yer olması için baskıdan, zulümden arınmış bir yaşam şarttır. İnsan onurunun, insan olma haysiyetinin ayaklar altına alındığı, haklarının çiğnendiği bir dünyada adalet de, huzur da olmaz. Firavun gibi hükmetmek isteyenler, şeytana uyanlar dünyayı karanlığa, kötülüğe sürükler. Onların vaat ettikleri aydınlık değil, zulmün karanlık kuyularıdır.
Ancak Allah’a güvenen, hakkı arayan insanın yolu aydınlığa çıkar; zulümle, zorbalıkla değil, hakikatin peşinde olan, adaleti isteyen insanlarla aydınlık bir dünya kurulur.
-
Allah, iman edenlerin/güvenenlerin yar ve yardımcısıdır/velisidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İmanı reddedenlerin koruyucuları kötü olanlardır: onları ışıktan karanlığın derinliklerine götürürler. Onlar, içinde ebedî kalacakları ateşin ashabıdırlar.
-
Allah kendisine güç/hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? İbrahim dedi ki: “Rabbim, dirilten ve öldürendir.” O da Dedi ki: “Yaşatır ve öldürürüm”. İbrahim dedi ki: “Güneşi doğudan doğuran Allah’tır, hadi sen de batıdan getir bakalım” Böylece, büyüklük taslayarak imanı inkar edenleri şaşkına çevirdi. Allah, zalim bir kavme hidâyet de etmez.
İbrahim’in karşısında duran kişi kimdi? Nemrut muydu, Babil’de bir hükümdar mı, başka bir zalim mi? Tam olarak bilmesek de, onun gibi nice hükümdarlar, krallar, kendilerini dünyanın sahibi sananlar gelip geçti. Babil’in ihtişamlı şehirleri, büyük sarayları, bilimde, sanatta ileri gitmiş halkları vardı. Gurur duyuyorlardı bu başarılarla, kendilerini dünyanın merkezinde görüyorlardı. Ama yaşamın büyük sırrı vardı ki, o sır, ne kralların ne de bilim adamlarının çözebileceği bir bilmeceydi. O zaman da böyleydi, şimdi de öyle.
İbrahim, bu sırrı biliyordu. O, her şeyin ardındaki Gerçek Güce inanıyordu. Karşısına dikilen hükümdar ise, gücüne, iktidarına, bilgisinin büyüklüğüne güveniyordu. Belki de alay ederek İbrahim’e, “Ben yaşam ve ölümün sahibiyim,” diyordu. Bilim adamları bugün de “Yaşamın yasalarını çözdük,” der gibi. Ama İbrahim biliyordu; o gerçek gücü tanıyordu. Dedi ki: “Eğer gerçekten bu kadar güçlüsün, o zaman neden güneşi Batı’dan doğuramıyorsun?”
Kralların da bilginlerin de güçleri vardı, evet. Ama bu güç, koca evrenin sahibi olan Allah’ın gücü yanında nedir ki? İbrahim, işte bu sonsuz gücü görüyordu, biliyordu. Varlığın ve oluşun her şeyini yönetenin kim olduğunu anlamıştı. O yüzden, karşısındaki hükümdar ya da bilgin şaşkına dönmüştü. Çünkü İbrahim, sistemin ardındaki kudreti, gerçek yaratıcıyı işaret ediyordu.
- Ya da çatılarına kadar harap olmuş bir mezranın önünden geçenin misalini alın. Dedi ki:”Allah şurayı ölümünden sonra nasıl hayata kavuşturacak?” Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra tekrar diriltti. Dedi ki: “Böyle ne kadar kaldın?” Dedi ki: Belki bir gün veya günün bir kısmı.” Dedi ki: “Hayır, yüz yıl böyle kaldın; ama yemeğine ve içeceğine bak; hiçbir bozulma belirtisi göstermezler; ve eşeğine bak: Seni insanlara bir ibret yapalım diyedir bu: Kemiklere bak, onları nasıl bir araya getiriyoruz/düzenliyoruz ve onlara nasıl et giydiriyoruz.” Bu kendisine açıkça gösterildiğinde, dedi ki: “Biliyorum ki, Allah her şeye gücü yetendir.”
Bu ayet için aşağıdaki olaylardan birinin alakası olabileceği iddia edilir:
(1) Hezekiel’in kuru kemikler hakkındaki görüşüne atıfta bulunma (Hezekiel, 37:1-10);
(2) Nehemya’nın esaretten sonra harabeler içinde Yeruşalim’i ziyaretine ve yeniden inşasına (Nehemya, 2:11-20):
(3) esaretten sonra Pers Kralı tarafından Yeruşalim’e gönderilen ve hakkında birçok Yahudi efsanesi bulunan katip, rahip ve reformcu Uzayr ya da Ezra ya da Edras’a.
Ama bu atıfların doğruluğu var mı bilmiyoruz? İfadeler tamamen geneldir. Sadece bireye değil, ulusal ölüme ve dirilişe atıfta bulunabilir.
Bir insan düşün, koca bir şehrin, halkın, hatta koskoca bir medeniyetin yok oluşunu görmüş. Yıkım her yanı sarmış, taş üstünde taş kalmamış. Gözlerin gördüğü her şey karanlığa gömülmüş. Umutsuzlukla kaplanmış ruhu, çaresiz. Fakat, Allah’ın kudreti var işte; o kudret ki, zamanın, mekânın, insan aklının ötesinde. Tıpkı tarihte defalarca yaptığı gibi, bir medeniyeti, bir halkı diriltir. Son kıyamette de yaptığı gibi, yok olanı hayata döndürür. İnsan zamanın esiridir belki, ama Allah için zamanın bir hükmü yoktur. Bir an gelir, asırların ötesine geçer.
O şüpheci kişi, yılların geçtiğini sanır; belki bir gün, belki daha kısa bir zaman… Oysa geride bıraktığı yiyecek, içecek bozulmamış, taptaze durur. Ama eşeği, o zamanın kurbanı olmuş; kemiklerden başka bir şey kalmamış geride. İşte tam o anda, gözlerinin önünde o kemikler hareket eder, birleşir. Et, kan, yaşam yeniden doğar. Ölü toprakta can bulur.
Bu manzaradan ne alırız? Şu dört büyük gerçeği:
Bir, Allah için zamanın bir anlamı yoktur. Zaman, bizim için geçerli.
İki, Allah her varlığa farklı hükmeder; kimini korur, kimini siler ama hepsi bir planın içinde. Zaman farklı şeyleri farklı şekillerde etkiler.
Üç, hayat ve ölüm, Allah’ın elindedir. Bizim sandığımızdan çok öte bir sırdır bu. Hayatın ve ölümün anahtarları Allah’ın elindedir
Dört, insanın gücü ne ki? Bir hiç. Ama inanç, iman… İşte bu Allah’a uzanan en büyük güçtür.
İnsan ne kadar zayıf, ne kadar küçük olsa da, Allah’ın kudreti karşısında her şey mümkündür. Bu dünya bir yanılsama belki de, ama inanç varsa, o yanılsama yerini gerçeğe bırakır.
- Bakın! İbrahim dedi ki: “Rabbim! Bana ölülere nasıl hayat verdiğini göster” O Dedi ki: “Öyleyse inanmıyor musun?” İbrahim Dedi ki: “Evet inanıyorum, ancak kendi anlayışımı tatmin etmek istiyorum.” O Dedi ki: “”Dört kuş al; Onları sana dönmeleri için evcilleştir; Her tepeye bir parça koy ve onlara seslen: Sana Uçarak hızla gelecekler: O halde bil ki Allah çok güçlüdür, yücedir, erdemlidir/hikmet sahibidir.”
Ayet 258, Allah’ın hayat ve ölüm üzerindeki mutlak kudretini ortaya koyarken, insanın boş hayalleri ve kendini beğenmişliğini gözler önüne seriyor. Oysa insan, kendi gücünü ne kadar abartsa da, bu evrende gerçek güç Allah’a aittir. 259. Ayet ise, zamanın Allah’ın işleri karşısındaki önemsizliğini vurguluyor; bireyler ve milletler tamamen Allah’ın kontrolü altında yaşam ve ölüm kanunlarına tabi olduklarını anlamı. Görünüşler aldatıcı olabilir, ama hakikat her zaman O’nun kudreti ve iradesi altındadır. Zaman geçiyor gibi görünse de, her şey O’nun takdiriyle şekilleniyor.
- Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu bir tahıl tanesine benzer: Yedi kulak yetiştirir ve her başakta yüz daneye sahiptir. Allah dilediğine kat kat artırır: Ve Allah her şeyi önemser ve her şeyi bilir.
İnfak, başkalarının hayrı ve yararı için mal ve imkanları harcamak ve tüketmek demektir. Kuran infakı hem kendi öğretisinde hem de insanın hayatında önemli bir aktivite olarak görmektedir. Kuran’ın istediği mükemmel insanın en büyük özelliklerinden biridir. Kuran infakı sevginin belirgin bir özelliği olan paylaşım ve destekleşme ruhu olarak ortaya koymaktadır.
Kamil insan bolluk ve refah dönemleri kadar, kıtlık ve sıkıntı dönemlerinde de infak yapar. İnsan tatlı sözü tebessümüyle bile infakta bulunabilir.
Ne yazık ki servet ve refahta yükselmiş olanlar infakta geri kalırlar. Bunların zalim mazeretlerinden biri budur:
Onlara, “Allah’ın size lütfettiği rızıklardan dağıtın!” dendiğinde, nankörlüğe sapanlar, iman edenlere şöyle derler: “Allah’ın, dilediği takdirde yedirip doyuracağı kişiyi biz mi doyuracağız? Siz açık bir sapıklık içindesiniz, hepsi bu.” : Yasin 47
“İnfaklarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar, Allah’a ve resulüne nankörlük ettiler. Salata/duaya ancak üşene üşene gelirler, infak edip dağıttıklarını da içlerinden gelmeyerek verirler.” : Tevbe 54
“Geniş imkâna sahip olan bu geniş imkânından harcasın. Rızkı kendisine ölçü ile verilmiş olan da Allah’ın kendisine verdiğinden infak etsin. Allah hiçbir benliği, kendisine verdiği şey dışında yükümlü tutmaz. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır.”: Talak 7
“İhtiyaçtan artanı verin” : Bakara 219
“Ey iman sahipleri! Şu bir gerçek ki, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla tıka basa yerler ve Allah’ın yolundan geri çevirirler. Altını ve gümüşü depolayıp da onları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azap muştula!” : Tevbe 34
“De ki: “Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da harcanır-biter korkusuyla cimri davranırdınız.” İnsan çok cimridir.” : İsra 100
- Mallarını Allah yolunda harcayanlar ve verdiklerinin peşinden ne cömertliklerini hatırlatan, ne de inciterek takip etmeyenlere, Rableri katında mükâfatları vardır; onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
Sizden birine ölüm gelip de, “Ey Rabbim, yakın bir süreye kadar beni geciktirseydin de içtenliğimi belgelemek için bir şeyler vererek iyilik ve barış sevenler olsaydım!” demesinden önce, size rızık olarak verdiklerimizden dağıtın. : Münafikun 10
İnfak edileni başa kakmamak. Allah’ın hoşnutluğunu kazanacak infak, hayata ve insana yarar getirecek, başa kakma ve horlama yapılmadan verilendir.
- Güzel/Nazik sözler ve hataları/kusurları örtmek, ardından eziyet gelen sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her şeyden münezzehtir ve O, halimdir/hoşgörülüdür.
Hayırseverlik, çok yüksek bir standartla şekillendirilmiştir. Öncelikle, bu davranış Allah yolunda olmalıdır. İkincisi, yapılan iyiliklerin karşılığında bu dünyadan bir ödül beklenmemelidir. Üçüncü olarak, hayır eylemleri, alıcıya herhangi bir sıkıntı vermemek adına, hatırlatmalarla veya göndermelerle kirletilmemelidir. Dördüncüsü ise, yardım edenin, alıcının ihtiyaç anında rahatlatıldığını övünçle dile getirmemesi gerektiğidir.
Sadakanın özü, insanların kusurlarına göz yuman ve onları örten bir nezaket ve maneviyattır. Eğer sadaka, zarar veren bir muziplikle, aldatmacalarla ya da oyunlarla gölgelenecekse, en azından o zaman nezaket ve maneviyat, o sadaka oyunundan daha değerli hale gelir. Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak için, karşılığında hiçbir mükâfat beklemeden, maddi, ahlaki ve manevi pek çok ödülün kapılarını açan bir yolda ilerlememiz mümkündür.
Oysa Allah’ın, yaptığımız sadakaya ihtiyacı yoktur. Bizim eksikliklerimiz o kadar fazladır ki, O’nun övgüsünü ve ödüllerini hak edebilmek için, sadece O’nun engin hoşgörüsüne muhtacız. Unutulmamalıdır ki, bir güzel söz ve affetmek, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha değerlidir.
Allah yolunda harcasak da, Allah’ın sadakamıza gerçekten ihtiyacı yoktur. Aksine, eksikliklerimiz o kadar büyüktür ki, yapabileceğimiz herhangi bir iyiliğin karşısında O’nun övgüsünü veya ödülünü hak edebilmemiz için O’nun azami hoşgörüsüne ihtiyacımız vardır.
Güzel bir söz ve affetmek, peşinden eziyet gelen sadakadan daha iyidir.
- Ey iman edenler! Mallarını insanlara gösteriş için harcayan, fakat Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlar gibi, cömertliğinizi hatırlatarak veya inciterek sadakanızın hayrını hükümsüz kılmayın/boşa çıkarmayın. Onlar, üzerinde biraz toprak olan sert, çorak bir kaya gibidirler: Üzerine şiddetli bir yağmur yağar ve onu sadece çıplak bir taş bırakır. Kazandıkları şeylerle hiçbir şey yapamayacaklar. Ve Allah imanı/inancı reddedenlere hidayet etmez.
“İnsanlar tarafından görülmek” yani gösteriş için sadaka vermek, gerçekten hayırseverlik değildir. Daha kötüdür, çünkü Allah’ı ve ahireti inkar etmeye işaret eder.
“Allah, yaptıklarınızı çok iyi görür” (2:265).
Böyle bir riyakarlık, şans eseri üzerine üzerinde toprak olan sert çorak bir kayaya benzetilir. Bereketli toprağı daha verimli hale getiren yağmur, bu kayanın sahip olduğu toprağı siler süpürür ve çıplaklığını ortaya çıkarır. O zaman Riyakarlar, biriktirmiş olabilecekleri küçük bir servetten bile ne fayda sağlayabilirler?
İnfak bir saçıp savurma gösterisi olmamalıdır. İnfak konusunda israftan uzak durulmalıdır.
İnfak riya için yapılmamalıdır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için olmalıdır.
- Allah’ın rızasını kazanmak ve nefislerine güç katmak için mallarını harcayanların durumu ise, bereketli ve yüksek bir bahçe gibidir; üzerine bol yağmur yağar, halbuki hasatta üründe iki kat artış sağlar ve eğer bol yağmur almazsa bile hafif nem ona yeter. Allah yaptığınız herşeyi gayet iyi görmektedir.
Dolayısıyla gerçek bir hayırsever insan ruhen sağlıklıdır; Bencilce biriktirmez, özgürce kaynaklarını dağıtıma sokar ve Allah’ın nimetlerini kendine çekmek için en uygun konumdadır. Zor zamanlarda bile hala iyi işler üretir ve elindekiyle yetinir. Allah’ın rızasına ve kendi nefsi kontrolünü kuvvetlendirmeye bakar.
- Sizden hangi biriniz , kendisi ihtiyarlıktan muzdaripken ve çocukları kendine bakamayacak kadar güçlü değilken, altından ırmaklar akan ve her türlü meyvesi olan bir bahçesinin içinde ateş olan bir kasırgaya tutulup yanıp kül olmasını ister? Allah inceden ve derinden düşünesiniz diye size ayetlerini/işaretlerini/belgelerini işte bu şekilde açıklıyor.
Sadakanın gerçek manevi doğası üç benzetmeyle (2:261, 264, 265) açıklandıktan sonra, şimdi dördüncü bir benzetme ekleniyor ve bunun tüm yaşamımız üzerindeki etkisini açıklıyor.
Bu hayatımız bir imtihandır. Çok çalışabiliriz, tasarruf edebiliriz, şansımız yaver gidebilir. Kendimizi güzel bir şekilde tatmin edebilir ve kendimiz ve çocuklarımız için bol miktarda kaynağa, servete, varlığa sahip olabiliriz. Allah’ın bizi ne ile sınayacağını bilemeyiz. Kasırga gelecek bir gazap olabilir, ve o sırada yaş almış ve çocuklarımızın sağlık, irade ve karakteriyle ilgili problemleri olabilir: ona karşı korunma sağlayacak olan, bu dünyada ve ahirette gerçek ve kalıcı mutluluğun kaynağı olan salih ameller, yardımlaşma ve doğru, dürüst davranışlarla dolu bir hayattır.
- Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve sizin için yerden çıkardığımız meyvelerden infak edin ve bir şey vereceğim diye kötü olan hiçbir şeyi elde etmeyi bile amaçlamayın, siz kendinizin göz yummadan almayacağınız bir şeyi hayır diye vermeye kalkışmayın. Ve bilin ki Allah, her türlü istekten münezzehtir ve her türlü övgüye layıktır.
Sadaka, ancak gerçekten iyi ve değerli bir şey olarak verildiğinde, verenin onurlu bir şekilde kazandığı veya elde ettiği bir şey olduğunda, ya da Allah’ın bir lütfu olarak nitelendirilebilecek bir şeyse anlam kazanır. Bizim için önemsiz görünen veya yaşam koşullarımız gereği lüzumsuz olan eşyalar da, başkaları için değerli ve faydalı olabilir.
Ancak unutulmamalıdır ki, hak yoldan elde edilmemiş bir şeyden verilen sadakanın hiçbir faydası yoktur. Hile, dolandırıcılık ya da hırsızlıkla elde edilen mallar, asla sadaka olamaz. İslam, lekeli mallarla asla ilişkilendirilmemelidir. İslam’ın ekonomik kodu, her kazancın dürüst ve onurlu bir şekilde elde edilmesini zorunlu kılar. “Hayırseverlik” bile, bir lekeyi ortadan kaldırmaz veya kusurları örtmez.
Bazı sanatlar, beceriler ya da özel yetenekler Allah’ın kuluna birer armağanıdır. Bu yetenekleri insanlara öğretmek veya bunların ürünlerini paylaşmak da erdemli bir hayırseverlik şeklidir.
Ancak kendimizi leke ile rahatlatmak, kirli veya kötü şeyler edinip, onlardan sadaka vererek vicdanımızı rahatlatmak gibi bir yanılgıya düşmemeliyiz.
Allah’a, lekeli şeyler sunmak, O’na karşı bir saygısızlık olur. Zira Allah, tüm isteklerden bağımsızdır ve her türlü şerefe, övgüye ve takdire layıktır.
“Göklerdeki varlıkların ve imkânların, yerdeki varlıkların ve imkânların tamamı Allah’ındır, Allah’ın tasarrufundadır. Allah, işte O, zengindir, muhtaç değildir. Övgüye ve şükre lâyıktır.” 22:64
İnfak sevilen şeylerden yapılmalıdır. Çöpe atılacak şeyleri vermek infak değildir.
“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe hayırda erginliğe/dürüstlüğe asla ulaşamazsınız. İnfak etmekte olduğunuz her şeyi, Allah çok iyi bilmektedir.” : Ali İmran 92
- Kötü/Şeytan, sizi yoksullukla tehdit eder ve size çirkin davranışlarda bulunmanızı emreder. Allah size mağfiretini/bağışlanma ve lütfunu/bolluk vadediyor. Ve Allah her şeyi umursar/kuşatır ve O her şeyi bilir.
İyiyle kötü, tıpkı birbirine zıt iki rüzgar gibi bizi ayrı yönlere savurur; bu zıtlık, hayır işlerinde de iyice belirginleşir. Gerçek bir iyilik yapmayı düşündüğümüzde, içimizde bir şüphe belirir, yoksullaşma korkusu çöker üzerimize. Çünkü kötülük, yani şeytan, bizi bencilliğe, açgözlülüğe, hatta gösteriş uğruna abartılı harcamalara, keyfine düşkünlüklere ve uygunsuz arzulara sürükler.
Ama Allah, bizi hoş ve iyi olana doğru çeker. Çünkü o yolda günahlarımızın bağışlanması, ruhumuzun gerçek anlamda huzura kavuşması yatar. Unutmayın ki hiçbir nazik ya da cömert davranış kimseyi yoksul etmez, aksine insanı zenginleştirir.
Allah, herkesin niyetini bilir, herkese ilgisini ve sevgisini esirgemez. Her şey O’nun gücü altındadır. Akıllı bir insan, hangi yoldan gitmesi gerektiğini bilir. Ama bilgelik nadirdir; gerçek refahı, sahte refahtan ayırabilecek göz ise ancak erdemle, derin bir idrakle açılır.
-
O, dilediğine hikmet verir; ve kime hikmet verilmişse, gerçekten de taşan/pek çok nimete kavuşur; ama Mesajı anlayışlı/akıl ve vicdan sahibi insanlardan başkası kavrayamaz.
-
Ve sadaka veya takvayla ne harcarsanız harcayın, şüphesiz Allah onu bilir. Ama zalimlerin/yanlış yapanların hiç bir yardımcıları yoktur.
-
Eğer sadakaları/hayırseverlik eylemlerini ifşa ederseniz, yine de bu da iyidir, ama onları gizlerseniz ve gerçekten ihtiyacı olanlara ulaşmalarını sağlarsanız, bu sizin için en iyisidir/hayırlısıdır: Bu, sizden Kötülük lekelerinizin bir kısmını giderecektir. Ve Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Sadaka, insanın malıyla, parasıyla yaptığı bir infaktır, somut bir iyiliktir. Eğer başkalarını da hayra özendirmek gerekiyorsa, aleni yapılabilir. Ancak, bu fayda yoksa, en güzeli gizli vermektir.
Reklam peşinde koşmadan hayır işlemek her daim iyidir. Ama bazen bilinmesi de şart olabilir; hele ki toplumsal bir fayda söz konusuysa, iyilik alenileşebilir. Önemli olan, ukalaca gizlemeye çalışıp bu işin özünü kaçırmamaktır. Zira tanıtımın kötülüğü, gösteriş güdülerinde saklıdır.
Gerçek ihtiyaç sahiplerine sessizce, incitmeden ulaşmak marifettir. Yaygara koparmadan, onları onurlu bir şekilde bulup yardım etmek esas olandır. Yeter ki yaptığımız iş, saf niyetlerle ve yalnızca Allah’ın rızası için olsun. O vakit, bu hal sadece yardıma muhtaç olanları değil, ruhumuzu da yüceltir, bizi manen zenginleştirir.
- Ya Resul, Onları doğru yola sokman sana farz değildir, Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır olarak ne verirseniz, nefslerinize fayda sağlar ve bunu ancak Allah’ın “Yüzü”nü/rızasını arayarak yaparsınız. Hayır olarak verdiğiniz her şey size geri verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.
Ne kadar iyilik yaparsanız yapın, sonunda size geri döner; kimseye haksızlık edilmez.
Bu demek ki, hayır işlerinde ayrım yapmadan, kim olursa olsun, doğru yolda olsun ya da olmasın, Müslüman olsun ya da olmasın, gerçekten ihtiyacı olan herkese yardım etmeliyiz. İhtiyacı olana el uzatırken, onu yargılamak bizim işimiz değildir. Allah, hikmetiyle herkese nurunu, erdemini verir. Ve unutmayın, “Dinde zorlama yoktur” diye buyurulmuştur (2:256). Zorlama sadece baskıyla değil, ekonomik sıkıntıyla da olabilir. Hiç kimseyi hayırseverlik adı altında rüşvetle, zorla inanca sürüklememeliyiz. Hayırseverliğin özünde Allah’ın rızasını kazanmak ve bizim manevi arınmamız yatmalıdır.
Bu ayette, ince bir uyarı da gizlidir. Kendimizi Allah yerine koymaya kalkışmayın. İnsan, tebliğ görevini yapmalı ve sonucu Allah’a bırakmalıdır. Allah’ın hükmüne tecavüz edilmemeli, zorlamaya başvurulmamalıdır. Bu ayet, Hz. Muhammed’e bile açık bir ikazdır; zira Allah, her şeyin üstündedir ve her şeyin sahibidir.
- Sadaka, Allah yolunda alıkonulan ve yeryüzünde dolaşamayan, ticaret veya iş arayan muhtaç kimseler içindir: cahil insan, onların tevazularından/iffetli olduklarından/alçakgönüllülüklerinden dolayı yoksul olmadıklarını düşünür. Onları şaşmaz işaretlerinden tanıyacaksın: onlar yüzsüzlük/yırtıklık ederek insanlardan bir şey istemezler/dilenmezler. Ve hayırdan ne verirseniz, şüphesiz Allah onu çok iyi bilir.
Sadakanın gerçek sahipleri kimlerdir, burada belirtiliyor. İhtiyaç içinde olanlar, ama onurlu bir sebep uğruna yoksulluğa düşenlerdir. Mesela, insanlara ilim öğreten, bilgi peşinde koşan ya da el emeğiyle bir beceri yada zanaat öğrenmek için ücret almadan çalışarak topluma hizmet edenler olabilir. Belki de inançları yüzünden sürgüne gitmiş, iş bulmaları engellenmiş, ya da ağır iş yapamayacak durumda olan kimseler.
Gerçekten insanlık için yapılan, bu samimi ve gerçek hizmetler, işte bu tanımın içindedir. Böyle insanlar kapı kapı dilenmezler. Onları bulmak, hali vakti yerinde olanların, toplumun ileri gelenlerinin ya da kamu imkanlarını elinde tutanların boynunun borcudur.
“Allah’ın farz kıldığı sosyal yardım düzeninin icabı, yardım isteyenler, medet umanlar ve iffetinden sesini çıkarmayan yoksullar için, onların mallarında, servetlerinde vermekle mükellef oldukları paylar, haklar vardır.” (51:19)
İnfak ederken, onuruna düşkün, sesini çıkarmayan yoksulları bulup onlara el uzatmak, iffet ve onuruna düşkün kişileri bulup öne çıkarmak, iman sahiplerinin, toplumda hizmet edenlerin en önemli vazifesidir.
- Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aleni sadaka verenlerin ecirleri Rableri katındadır; onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır/tasalanmayacaklardır.
Hayırseverliğin özü, insanın kendi varlığını ya da malını bencilce sahiplenmeden, karşılıksız bir şekilde başkalarının iyiliği için vermesinde saklıdır. Bu, insan ruhunu yücelten, malı paylaşmayı, gönlü genişletmeyi öğreten bir erdemdir. Hayırseverlik, insanı fakirleştirmez; aksine ruhunu ve gönlünü zenginleştirir. Daha çok huzura, daha az korkuya kavuşursunuz. Vermenin sevincini yaşadıkça, size sunulan nimetlerin gerçek değerini daha iyi anlarsınız.
Öte yandan, tefecilik ve açgözlülük, insana zenginlik getirmez; sadece içindeki insanlığı çürütür. Tefeci, muhtaç insanların acısından faydalanarak zenginleşmeye çalışır. Ama o zenginlik, altında ağır bir çürümeyi saklar. Zenginleşir gibi görünür, fakat aslında kendi vicdanını ve ruhunu yoksullaştırır.
Hayırseverlik, bir ağacın tohumunu, çekirdeğini toprağa atmak gibidir: Bir zaman sonra yeşerir, büyür, gölgesinde dinlenirsiniz. Oysa tefecilik, tohumun filizlenmesine izin vermeden onu ezmek gibidir. Tefeci, kısa vadede kazançlı gibi gözükür, ama uzun vadede hem kendini hem de etrafındakileri çorak bir toprağa mahkum eder.
İki dünya arasında koca bir uçurum var: Biri şefkat ve iyiliğin getirdiği huzur, diğeri açgözlülüğün karanlığında kaybolmuş bir ruhun yıkımı.
- Ribayı yiyenler, kötünün/şeytanın dokunuşuyla/çarpmasıyla delirttiği bir kimse gibi ayakta dururlar. Bu, onların: “Alışveriş riba gibidir” demelerinden dolayıdır, oysa Allah alışverişi helal, ribayı haram kılmıştır. Rablerinden bir öğüt aldıktan sonra vazgeçenler, geçmişleri için bağışlanırlar, onların davası Allah’a aittir; Ama suçu tekrarlayanlar ateş ehlidirler: Orada ebedî kalacaklardır.
Riba, alın teri dökülmeden, emek harcanmadan haksız bir kazanç, servette artış elde etmektir. Buna faiz de dahildir. Haksız kazanç/artış, beraberinde haksız bir kaybı/eksiltmeyi meydana getirir; ve bu adaletsizlik, Allah’ın gazabını üzerine çeker. Riba, en sert şekilde lanetlenmiş, haram kılınmış ve bu yasağın üzerinde hiçbir tartışma bırakılmamıştır.
Oysa meşru ticaret ve sanayi, bireylerin ve milletlerin refahını, istikrarını artırır. Riba ise sadece asalaklar, zalim kan emiciler ve kendileri için neyin iyi olduğunu bilmeyen, bu yüzden de delilere benzeyen değersiz kimselerin peşinde koştuğu bir illet olarak kalır. Riba düzeni, toplumu çürüten, değerli olanı yok eden bir kara deliktir.
Bugün ülkemizin içinde bulunduğu manzara da bundan farklı değil. Açgözlü bir azınlığın rant tutkusu uğruna, halkın emeklerinin sömürülmesine, insanlarımızın yoksullaşmasına göz yumuluyor. Her geçen gün gelir dağılımı bozuluyor, halkın sırtından servet biriktiren soysuz bir zümreye haksız kazanç aktarılıyor. Ülkenin kıt kaynakları, halkın refahı için kullanılması gerekirken, rant sevdalılarına haksız servet aktarımı yapılmakta, bu açgözlü güruhu zenginleştirmek için harcanmakta. İnsanlar barınacak bir yer bulamazken, iktidar zalimce sessiz kalıyor; halkın sırtından ellerinde ansiklopedi kalınlığında tapuları olan rant sevdalısı zümreyi destekleyen icraatlar sürdürülmektedir. Bu zümre, emeksiz kazançlarının keyfini sürerken, çalışanın helal alın teri sömürülüyor, varlığı eritiliyor.
Enflasyon, bu basiretsiz, hilekâr ve hırsız iktidarın elinde, fakirden zengine servet aktaran bir mekanizma haline gelmiş durumda. Kasıtlı olarak halk yoksullaştırılıyor, alım gücü elinden alınıyor, zenginlerin ihtişam içinde yaşaması için yoksulun ekmeği, emeği elinden çalınıyor. Haksız artış, haksız eksiltmeyi beraberinde getiriyor ve bu adaletsiz düzen, halkın sırtına zalimce bir yük bindiriyor.
Basiretsiz, hilekar, kamu talancısı ve haram lokma düşkünü hırsız iktidar enflasyon ile halkın varlıklarını zenginlere transfer etmekte ve alım güçlerini eritmektedir. Belirli bir zümre halkın sırtından lüks ve şatafat içinde yaşasın diye kasıtlı olarak insanlar fakirleştirilmektedir.
- Allah ribayı bütün nimetlerden mahrum eder, fakat sadakalar için nimetlerini artırır: Çünkü O, nankör ve kötü/ahlaksız/hain/aşağılık mahlukları sevmez.
Allah, iradesine ve hükmüne karşı gelen, hakkı hiçe sayan, insanın emeğini çalan, adaletsizlikle beslenen zalimleri sevmez; onları lanetler. O’nun peygamberleri de ezelden beri zulüm düzenlerine başkaldırmış, kibri, haksızlığı, açgözlülüğü, insanı insan eden değerleri hiçe sayan sömürücü düzenlerle savaşmışlardır. Peygamberler, hakikatin, aklın ve özgür iradenin yolundan gitmiş, halkı ezen, insanları köleleştiren güçlere karşı dimdik durmuş devrimcilerdir.
Bu yol, akıl ve vicdan yoludur. Bir insan, aklını ve özgür iradesini kullanarak, adaletsizliğe, baskıya, yoksulluğa ve zulme karşı çıkmakla mükelleftir. Toplumun eşitsizlikleri karşısında, haksızlıklarla boğuşan insanlar için, adaletin, özgürlüğün, barışın ve güvenin peşinden gitmek en büyük görevdir.
Riba, zalimlerin ve haksız kazanç/artış peşinde koşanların eliyle insanların kaderini çalar, onları kendi çıkarlarına köle eder. Bu düzen, insanları ezen, hak yiyen ve yoksulluğa mahkûm eden, insanı köleleştiren sistemlerle aynıdır. Böyle düzenler her zaman Allah’ın lanetine uğrar. Zira Allah, insanın insana zulmettiği, adaletin hiçe sayıldığı, vicdanın susturulduğu bir dünyayı kabul etmez, onu asla affetmez.
- İnanıp salih ameller işleyenlerin, salatı düzenli yapanların ve zekatı düzenli ikame edenlerin mükafatları Rableri katındadır; onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
İman edenler, hâlis bir niyetle, dürüstlükle ve bilinçle çalışıp çabalayanlar, ürettikleriyle toprağı bereketlendirenler, adaleti ve iyiliği ayakta tutmak için sesini yükseltenler, insanlara iyilik yapmaktan vazgeçmeyenlerdir. Onlar, Allah’ın rızası için ellerindeki maldan, servetten arınıp düzenli zekât verenlerdir. Böylesine temiz bir hayat sürenlerin, Rablerinin katında mükâfatları her iki dünyada da hazırdır. Ne bu dünyada ne de öbür dünyada korkuları olacak. Geride bıraktıkları aileleri, yarım kalan işleri için de tasalanmayacaklar.
Allah’ın adı, sevgi kökünden gelir. Varoluşun sebebi, yaratılışın özü sevgidir. Allah’a iman etmek, O’nun iradesine boyun eğmek, sevgiye adanmak demektir. Allah’ın kulları, sevgiyi hayatlarının merkezi yaparak, O’nun yolunu izlerler. Bu nedenle onların kalplerinde ne korku vardır, ne de hüzün.
Devamındaki ayetlerde ise, borçlu insanları koruyan ilahi bir çağrı var. Allah, alacaklılardan daha fazla merhamet ve anlayış bekler:
(a) Tefeciliğin getirdiği haksız kazançlardan vazgeçmek,
(b) Borçların ödenmesi için ek süre tanımak,
(c) Ya da tamamen hayır için borcu affetmek/hibe etmek.
Bu ilahi çağrı, insanların birbirlerine karşı daha hoşgörülü, daha cömert olmaları gerektiğini hatırlatır. Allah’ın sevgisi, adaleti ve merhameti, her insanın yoluna ışık tutan bir rehberdir.
- Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçekten müminseniz, riba talebinizden geriye kalanından vazgeçin.
- Bunu yapmazsanız, Allah’ın ve Resûlünün size karşı savaşını dikkate alın. Ama eğer vazgeçerseniz/tövbe ederseniz, ana paranız yine sizin olacaktır: Haksızlığa uğratmayın ve haksızlığa da uğramayacaksınız.
Bu, haksız yere muamele gören ve ezilen borçluların kurtuluşu için bir savaş ültimatomudur.
-
Borçlu zorda ise, ödemesi kolay olana kadar ona süre tanıyın. Ama sadaka olarak bağışlarsanız, bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
-
Ve Allah’a döndürüleceğiniz günden korkun. Sonra herkese kazandığının karşılığı verilir ve hiç kimseye haksızlık yapılmaz.
-
Ey iman edenler! Birbirinizle muhatap olduğunuz zaman, belirli bir zaman diliminde ilerde tahakkuk eden işlemlerde, onları yazıya indirgeyin Bir katip, taraflar arasında dürüstçe yazsın; katip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın , bırakın o yazsın. Borcu olan yazdırsın, Rabbi Allah’tan korksun ve borcundan eksiltmesin. Sorumlu taraf akli yetersiz veya zayıfsa veya kendisi dikte edemiyorsa, Velisi sadakatle dikte etsin, ve kendi adamlarınızdan iki şahit edinin, ve eğer iki erkek yoksa, o zaman bir erkek ve iki kadın bulun, Tanık olarak seçeceğiniz türden, biri yanılırsa diğeri ona hatırlatsın. Tanıklar, delile çağrıldıklarında reddetmemelidir. İster küçük ister büyük olsun, gelecekteki bir dönem için sözleşmenizi yazmaya özen gösterin: Allah nezdinde daha adil, delil olarak daha uygun ve kendi aranızda şüpheye düşmemek için daha elverişlidir, fakat eğer bu, aranızda anında yaptığınız bir alışverişse, onu yazıya dökmemenizde size bir günah yoktur. Ancak ticari bir sözleşme yaptığınızda şahit tutun; ve ne yazıcı ne de tanık zarar görmesin. Eğer böyle bir zararı yaparsanız, bu sizin içinizdeki bir kötülük olur. O halde Allah’tan korkun; Çünkü size öğreten Allah’tır. Ve Allah, her şeyden haberdardır.
Ayetin ilk kısmı, geleceğe yönelik ticaret işlerine işaret eder. Bir mal ya da hizmet, şimdi sunulup ödemesi ileride yapılacaksa ya da ödemesi şimdi yapılıp malın teslimi gelecekte gerçekleşecekse, belirsizliklerin önüne geçmek için yazılı bir belge tavsiye edilir. Nakit ödeme ve anında teslimatlar için yazılı bir belgeye gerek duyulmaz; ancak yine de, ileride doğacak anlaşmazlıkları önlemek için sözlü tanıklar tavsiye edilir.
Bu noktada kâtip, adeta bir emanetçi gibi, iki tarafın haklarını Allah’ın huzurunda koruyarak, doğruluk ve dürüstlükle hareket etmelidir. Kâtip, tarafsız ve dürüst bir şekilde bu görevi üstlenmelidir. Zihinsel olarak yetersiz ya da kendini ifade edemeyen bir kişi söz konusuysa, o kişinin haklarını savunma görevi, vesayetini üstlenen kişiye düşer. Vesayetçi, hem çıkarlarını korumalı hem de adaletle, dürüst bir biçimde davranmalıdır.
Tanık olarak çağrılacak erkeklerin ya da kadınların, tarafların çevresinden olması, hem işlemi anlamaları hem de gerektiğinde kolayca ulaşılmaları açısından önemlidir. Tanıklığı saklamak ise Allah’ın ayetlerini gizlemek kadar büyük bir günahtır.
Bazılarının iddia ettiği gibi, iki kadın tanığın bir erkek tanığa denk olmadığını söylemek, ayeti yanlış anlamaktan başka bir şey değildir. Ayet, bir kadın tanık görevini yerine getiremediğinde, diğer kadının devreye gireceğini anlatır. Bu düzenleme borçlanma işlemlerine özgüdür. Kur’an, iki kadının zorunlu olarak birlikte konuşması gerektiğini söylemez; bu, kadınların o dönemde iş ve ticaret dünyasından uzak oldukları için tavsiye edilen bir önlemdir. Kur’an’da kadının erkeğe göre daha az şerefli olduğunu gösteren tek bir ayet dahi yoktur. İki kadın tanığın istenmesi, sadece ticari işlemlere dair bir düzenlemedir ve bu düzenleme, kadınların duruma yabancı olmalarından ötürü verilmiştir. Bu ayeti başka alanlarda kullanmak ya da çarpıtmak ise sapkınlık olur.
Yani, hak ve adalet peşinde, unutkanlık ya da ihmallerin önüne geçmek için konulan bu hüküm, esasen toplumsal düzenin sağlanması ve herkesin hakkının korunması için bir güvencedir.
- Eğer yolculuktaysanız ve bir katip bulamıyorsanız, hacizli bir rehin bu amaca hizmet edebilir. Ve biriniz bir başkasına emanet olarak bir şeyi emanet bırakırsa, mütevelli, sadakatla emanetini tam olarak yerine getirsin ve Rabbinden korksun, tanıklığı/delili gizlemesin. Kim onu gizlerse, – Kalbi günahla kirlenmiştir. Ve Allah, yaptığınız her şeyi bilir.
Dünya işlerinde bile insanın edebi, namusu yalnızca bir çıkar meselesi ya da siyasetin gereği değil, vicdanın ve inancın en temel görevlerinden biridir. Günlük yaşantımızda yaptığımız her iş, sanki Allah’ın huzurundaymışız gibi dikkatle, özenle yapılmalı.
Mevduat Kanunu’na göre, malını başkasına emanet eden kişi, ona büyük bir güven besler. Bu güvenle mütevelli olan kişi, emaneti aldığı gibi, ona layıkıyla sahip çıkmak, emaneti teslim aldığı kişinin menfaatini gözetmek zorundadır. Emaneti koruyup, zamanı geldiğinde geri vermek, onun asli görevidir. Bu, yalnızca hukukun değil, vicdanın da dayattığı bir sorumluluktur.
Ama kimi zaman insan, delilleri gizleyerek ya da yok ederek kendine büyük bir çıkar sağlama yoluna gidebilir. İşte bu noktada, Allah’ın uyarısı devreye girer. Delilleri saklamak ya da yok etmek, insanın yalnızca maddi varlığını değil, ruhunu da karartır. Vicdanının derinliklerine inen bu karanlık, sevgi ve merhamet duygularını çürütür. O yüzden, ne kadar büyük bir ayartma olursa olsun, insanın vicdanına, doğruluğuna sahip çıkması gerekir. Çünkü vicdan, insanın ruhunun aynasıdır; sevginin, iyiliğin kaynağıdır. Eğer bu kaynak kirlenirse, insanın içindeki sevgi de bozulur, yüreği taşlaşır.
Hayat ne kadar karmaşık olursa olsun, insanın vicdanı ve sevgisi, toprağın suya duyduğu ihtiyaç gibidir. O kaynak bir kurudu mu, insan içindeki bütün güzellikleri kaybeder, kendi karanlığına hapsolur.
-
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah ondan sizi hesaba çeker. Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır, çünkü Allah her şeye kadirdir.
-
Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inanır. “O’nun elçilerinden biri ile diğeri arasında hiçbir ayrım yapmayız .” Ve derler ki: “İşittik/duyduk ve itaat ettik: Biz Senden mağfiret/affetme/bağışlanma dileriz. Ey Rabbimiz bütün yolculukların sonu sanadır.”
Bu sure, baştan sona bir iman meselesi olarak önümüzde durur. Başlangıçta, imanın ve inancın gereklerinden söz edilir; neye inanmalı, nasıl inanmalı, bu öğretilir. Ardından, inkarın, reddedişin türlü yüzlerini gösterir bize. İslam’ın yeni bir insan topluluğu kurmak için koyduğu kuralları anlatır ve nihayetinde, kalpten gelen bir itaatle, “Duyuyoruz ve itaat ediyoruz,” diyerek inancın en pratik yansımasını hayatımıza nasıl taşıyacağımızı gösterir.
Bu sure, sonuna geldiğimizde, bizi bir tevazuya çağırır. Günahlarımızı itiraf edip, bağışlanmak için Allah’a sığınmamız, O’ndan yardım dilememiz gerektiğini hatırlatır. İnsan, ne kadar kusurlu olduğunu fark ettikçe daha çok eğilir ve Allah’ın affına, merhametine o kadar çok ihtiyaç duyar.
Peygamberler arasında bir ayrım yapmak, birini öne çıkarıp diğerini geride bırakmak bize düşmez. Allah her birini kendi hikmetiyle farklı görevlerle göndermiştir, onlara farklı dereceler vermiştir. Ama hepsine aynı derecede saygı duymak, Allah’ın buyruğuna uygun davranmaktır.
İmanımız ve davranışımız samimi olduğunda, mükemmelliğe ne kadar uzak olduğumuzu da anlarız. Bu farkındalıkla alçakgönüllü olur, içtenlikle Allah’a yöneliriz. Günahlarımızın affı için dua ederiz, çünkü biliriz ki Allah bize kaldıramayacağımız yükler yüklemez. Bu idrak, kalbimize yerleştiğinde ve dilimizden döküldüğünde, Allah’a gider, ondan yardım ve hidayet dileriz.
Surede bahsedilen, “İşittik ve itaat ettik,” demek, iman edenlerin en asil vasfıdır. Peygamberlerin hepsi, kurumsal anlamda eşittir. Kişisel özellikler açısından farkları olsa da, hepsi Allah’ın mesajını tebliğ etmekle görevlendirilmişlerdir. Peygamberlerin yolu birdir, gayeleri tektir: Allah’ın yolunda, insanlığa hakikat ve adaleti getirmek.
- Allah hiçbir nefse kaldırabileceğinden fazlasını yüklemez. Kazandığı her iyiliği alır, kazandığı her kötülüğü çeker. Dua ederek: “Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi cezalandırma, Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme!; Efendimiz! Bize gücümüzle kaldırabileceğimizden daha büyük bir sorumluluk yükleme. Günahlarımızı ört ve bizi bağışla. Bize merhamet et. Sen bizim Koruyucumuzsun; İnanca, karşı duranlara karşı bize yardım et.”
Allah, insana ancak gücünün yettiği kadar sorunluluk yükler. Herkesin yaptığı iyilikler, hayırlar ve işlediği güzel ameller, kendi lehine yazılır. İnsan, kendi iradesiyle işlediği kötülüklerden, yaptığı hatalardan ve günahlardan da sorumlu tutulur. Ama unutursak, bilmeden ya da istemeden yanlış yaparsak, bizi affetmesi için Rabbimize yakarırız.
“Ey Rabbimiz,” deriz, “Bizi unutmalarımızdan ve istemeden yaptığımız hatalardan ötürü cezalandırma. Bizden önceki topluluklara verdiğin ağır ve katı hükümlerle bizi yükümlü tutma. Bize, taşıyamayacağımız yükler yükleme. Bizi affet, bağışla, bizi merhametinle sar, koruma kalkanına al. Sen bizim mevlâmızsın, biz senin kullarınız. Senin emrindeyiz ve bize karşı düşmanlık eden, inkâra düşen, hakkı örtmeye çalışanlara karşı bize yardım et.”
Allah, insana adaletsizlik etmez, dinine zulüm bulaştırmaz. Allah, insanın taşıyamayacağı yükü omuzlarına koymaz. Unutkanlıkla ya da hata sonucu yapılan yanlışlardan sorumlu tutulmayız. Eğer zorunlu şartlar altında emirler ve yasaklar ağır gelirse, Allah’ın merhameti, insanı sıkıntıdan ve çıkmazdan kurtarır.
İnsanın unutması, hata yapması, Allah’ın sonsuz affediciliğinde bir sis gibi dağılır. Allah, insanın omzundaki yükü ağırlaştırmaz, aksine o yükü hafifleterek insanı yüce bir sevgiyle kucaklar. Çünkü O’nun adaleti, merhametle yoğrulmuş, sevgiden gelmiştir. İnsana, her adımda ışık tutan bir dosttur Allah; affediciliğiyle insanın hatalarını silip geçendir.
Allah büyüktür, merhameti sonsuzdur. O, bu dünyada ve ahirette bizim dostumuz ve koruyucumuzdur.
Baqara, or the Heifer.
In the Name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
-
A.L.M.
-
This is the Book; in it is guidance sure, without doubt, to
those who fear Allah;
- Who believe in the Unseen, are steadfast in prayer, and spend
out of what We have provided for them;
- And who believe in the Revelation sent to thee, and sent
before thy time, and (in their hearts) have the assurance of the
Hereafter.
- They are on (true) guidance from their Lord, and it is these
who will prosper.
- As to those who reject Faith, it is the same to them whether
thou warn them or do not warn them; they will not believe.
- Allah hath set a seal on their hearts and on their hearing,
and on their eyes is a veil; great is the penalty they (incur).
- Of the people there are some who say: “We believe in Allah
and the Last Day;” but they do not (really) believe.
- Fain would they deceive Allah and those who believe, but they
only deceive themselves, and realize (it) not!
- In their hearts is a disease; and Allah has increased their
disease: And grievous is the penalty they (incur), because they
are false (to themselves).
- When it is said to them: “Make not mischief on the earth,”
They say: “Why, we only want to make peace!”
- Of a surety, they are the ones who make mischief but they
realize (it) not.
- When it is said to them: “Believe as the others believe:
“They say: “Shall we believe as the fools believe?” –Nay, of a
surety they are the fools, but they do not know.
- When they meet those who believe, They say: “We believe;”
but when they are alone with their evil ones, they say: “We are
really with you: We (were) only jesting.”
- Allah will throw back their mockery on them, and give them
rope in their trespasses; so they will wander like blind ones
(to and fro).
- These are they who have bartered guidance for error: But
their traffic is profitless, and they have lost true direction.
- Their similitude is that of a man who kindled a fire; when
it lighted all around him, Allah took away their light and left
them in utter darkness. So they could not see.
-
Deaf, dumb, and blind, they will not return (to the path).
-
Or (another similitude) is that of a rain-laden cloud from
the sky: In it are zones of darkness, and thunder and lightning:
They press their fingers in their ears to keep out the stunning
thunderclap, the while they are in terror of death. But Allah is
ever round the rejecters of Faith!
- The lightning all but snatches away their sight; every time
the light (Helps) them, they walk therein, and when the darkness
grows on them, they stand still. And if Allah willed, He could
take away their faculty of hearing and seeing; for Allah hath
power over all things.
- O ye people! Adore your Guardian–Lord Who created you and
those who came before you, that ye may have the chance to learn
righteousness;
- Who has made the earth your couch, and the heavens your
canopy; and sent down rain from the heavens; and brought forth
therewith fruits for your sustenance; then set not up rivals
unto Allah when ye know (the truth).
- And if ye are in doubt as to what We have revealed from time
to time to Our servant, then produce a Sura like thereunto; and
call your witnesses or helpers (if there are any) besides Allah,
If your (doubts) are true.
- But if ye cannot–and of a surety ye cannot–then fear the
Fire whose fuel is Men and Stones, –which is prepared for those
who reject Faith.
- But give glad tidings to those who believe and work
righteousness, that their portion is Gardens, beneath which
rivers flow. Every time they are fed with fruits there from,
they say: “Why, this is what we were fed with before,” for they
are given things in similitude; and they have therein companions
pure (and holy); and they abide therein (for ever).
- Allah disdains not to use the similitude of things, lowest
as well as highest. Those who believe know that it is truth from
their Lord; but those who reject Faith say: “What means Allah by
this similitude?” By it He causes many to stray, and many He
leads into the right path; but He causes not to stray, except
those that forsake (the path), —
- Those who break Allah’s Covenant after it is ratified, and
who sunder what Allah has ordered to be joined, and do mischief
on earth: These cause loss (only) to themselves.
- How can ye reject the faith in Allah? –Seeing that you were
without life, and He gave you life; then He will cause you to
die, and will again bring you to life; and again to Him will ye
return.
- It is He Who hath created for you all things that are on
earth; moreover His design comprehended the heavens, for He gave
order and perfection to the seven firmaments; and of all things
He hath perfect knowledge.
- Behold, thy Lord said to the angels: “I will create a
vicegerent on earth.” They said: “Wilt Thou place therein one
who will make mischief therein and shed blood? –Whilst we do
celebrate Thy praises and glorify Thy holy (name)?” He said: “I
know what ye know not.”
- And He taught Adam the nature of all things; then He placed
them before the angels, and said: “Tell Me the nature of these
if ye are right.”
- They said: “Glory to Thee: Of knowledge we have none, save
what Thou hast taught us: In truth it is Thou who art perfect in
knowledge and wisdom.”
- He said: “O Adam! Tell them their natures.” When he had told them, Allah
said: “Did I not tell you that I know the secrets of heaven and earth, and I
know what ye reveal and what ye conceal?”
- And behold, We said to the angels: “Bow down to Adam:” And
they bowed down: Not so Iblis: He refused and was haughty: He
was of those who reject Faith.
- We said: “O Adam! Dwell thou and thy wife in the Garden; and
eat of the bountiful things therein as (where and when) ye will;
but approach not this tree, or ye run into harm and
transgression.”
- Then did Satan make them slip from the (Garden), and get
them out of the state (of felicity) in which they had been. We
said: “Get ye down, all (ye people) with enmity between
yourselves. On earth will be your dwelling place and your means
of livelihood–for a time.”
- Then learnt Adam from his Lord words of inspiration, and his
Lord turned towards him, for He is Oft-Returning, Most Merciful.
- We said: “Get ye down all from here; and if, as is sure,
there comes to you guidance from Me, whosoever follows My
guidance, on them shall be no fear, nor shall they grieve.”
- “But those who reject Faith and belie Our Signs, they shall
be Companions of the Fire; they shall abide therein.”
- O Children of Israel! Call to mind the (special) favor which
I bestowed upon you, and fulfill your Covenant with Me as I
fulfill My Covenant with you, and fear none but Me.
- And believe in what I reveal, confirming the revelation
which is with you, and not be the first to reject Faith therein,
nor sell My Signs for a small price; and fear Me, and Me alone.
- And cover not Truth with falsehood, nor conceal the Truth
when ye know (what it is).
- And be steadfast in prayer; practice regular charity; and
bow down your heads with those who bow down (in worship).
- Do ye enjoin right conduct on the people, and forget (to
practice it) yourselves, and yet ye study the Scripture? Will ye
not understand?
- Nay, seek (Allah’s) help with patient perseverance and
prayer: It is indeed hard, except to those who bring a lowly
spirit, —
- Who bear in mind the certainty that they are to meet their
Lord, and that they are to return to Him.
- O Children of Israel! Call to mind the (special) favor which
I bestowed upon you, and that I preferred you to all others (for
My Message).
- Then guard yourselves against a day when one soul shall not
avail another nor shall intercession be accepted for her, nor
shall compensation be taken from her, nor shall anyone be helped
(from outside).
- And remember, We delivered you from the people of Pharaoh:
They set you hard tasks and punishments, slaughtered your sons
and let your womenfolk live; therein was a tremendous trial from
your Lord.
- And remember We divided the Sea for you and saved you and
drowned Pharaoh’s people within your very sight.
- And remember We appointed forty nights for Moses, and in his absence ye
took the calf (for worship), and ye did grievous wrong.
- Even then We did forgive you; there was a chance for you to
be grateful.
- And remember We gave Moses the Scripture and the Criterion
(Between right and wrong): There was a chance for you to be
guided aright.
- And remember Moses said to his people: “O my people! Ye have
indeed wronged yourselves by your worship of the calf: So turn
(in repentance) to your Maker, and slay yourselves (the
wrongdoers); that will be better for you in the sight of your
Maker.” Then He turned towards you (in forgiveness): For He is
Oft-Returning, Most Merciful.
- And remember ye said: “O Moses! We shall never believe in
thee until we see Allah manifestly,” but ye were dazed with
thunder and lightning even as ye looked on.
-
Then We raised you up after your death: Ye had the chance to be grateful.
-
And We gave you the shade of clouds and sent down to you
Manna and quails, saying: “Eat of the good things We have
provided for you:” (But they rebelled); to Us they did no harm,
but they harmed their own souls.
- And remember We said: “Enter this town, and eat of the
plenty therein as ye wish; but enter the gate with humility, in
posture and in words, and We shall forgive you your faults and
increase (the portion of) those who do good.”
- But the transgressors changed the word from that which had
been given them; so We sent on the transgressors a plague from
heaven, for that they infringed (Our command) repeatedly.
- And remember Moses prayed for water for his people; We said:
“Strike the rock with thy staff.” Then gushed forth there from
twelve springs. Each group knew its own place for water. So eat
and drink of the sustenance provided by Allah, and do no evil
nor mischief on the (face of the) earth.
- And remember ye said: “O Moses! We cannot endure one kind of
food (always); so beseech thy Lord for us to produce for us of
what the earth groweth, –its potherbs, and cucumbers, its
garlic, lentils, and onions.” He said: “Will ye exchange the
better for the worse? Go ye down to any town, and ye shall find
what ye want!” They were covered with humiliation and misery;
they drew on themselves the wrath of Allah. This because they
went on rejecting the Signs of Allah and slaying His Messengers
without just cause. This because they rebelled and went on
transgressing.
- Those who believe (in the Koran), and those who follow the
Jewish (scriptures), and the Christians and the Sabians, –any
who believe in Allah and the Last Day, shall have their reward
with their Lord: On them shall be no fear, nor shall they
grieve.
- And remember We took your Covenant and We raised above you
(the towering height) of Mount (Sinai): (Saying): “Hold firmly
to what We have given you and bring (ever) to remembrance what
is therein: perchance ye may fear Allah.”
- But ye turned back thereafter: Had it not been for the Grace
and Mercy of Allah to you, ye had surely been among the lost.
- And well ye knew those amongst you who transgressed of the
Sabbath: We said to them: “Be ye apes, despised and rejected.”
- So We made an example to their own time and to their
posterity, and a lesson to those who fear Allah.
- And remember Moses said to his people: “Allah commands that
ye sacrifice a heifer. “They said: “Makest thou a laughingstock
of us? “He said: “Allah save me from being an ignorant (fool)!”
- They said: “Beseech on our behalf thy Lord to make plain to
us what (heifer) it is! “He said: “He says: The heifer should be
neither too old nor too young, but of middling age: Now do what
ye are commanded!”
- They said: “Beseech on our behalf thy Lord to make plain to
us her color.” He said: “He says: A fawn-colored heifer, pure
and rich in tone, the admiration of beholders!”
- They said: “Beseech on our behalf thy Lord to make plain to
us what she is: To us are all heifers alike: We wish for
guidance, if Allah wills.”
- He said: “He says: A heifer not trained to till the soil or
water the fields; sound and without blemish.” They said: “Now
hast thou brought the truth.” Then they offered her in sacrifice
but not with goodwill.
- Remember ye slew a man and fell into a dispute among
yourselves as to the crime: But Allah was to bring forth what ye
did hide.
- So We said: “Strike the (body) with a piece of the
(heifer).” Thus Allah bringeth the dead to life and showeth you
His signs: Perchance ye may understand.
- Henceforth were your hearts hardened: they became like a
rock and even worse in hardness. For among rocks there are some
from which rivers gush forth; others there are which when split
asunder send forth water; and others which sink for fear of
Allah. And Allah is not unmindful of what ye do.
- Can ye (O men of Faith) entertain the hope that they will
believe in you? –Seeing that a party of them heard the Word of
Allah, and perverted it knowingly after they understood it.
- Behold! When they meet the men of Faith, they say: “We
believe”: But when they meet each other in private, they say:
“Shall you tell them what Allah hath revealed to you, that they
may engage you in argument about it before your Lord?” –Do ye
not understand (their aim)?
-
Know they not that Allah knoweth what they reveal?
-
And there are among them illiterates, who know not the Book,
but (see therein their own) desires, and they do nothing but
conjecture.
- Then woe to those who write the Book with their own hands,
and then say: “This is from Allah,” to traffic with it for a
miserable price! –Woe to them for what their hands do write,
and for the gain they make thereby.
- And they say: “The Fire shall not touch us but for a few
numbered days:” Say: “Have ye taken a promise from Allah, for He
never breaks His promise? Or is it that ye say of Allah what ye
do not know?”
- Nay, those who seek gain in Evil, and are girt round by
their sins, –They are Companions of the Fire: Therein shall
they abide (for ever).
- But those who have faith and work righteousness, they are
the Companions of the Garden: Therein shall they abide
(forever).
- And remember We took a Covenant from the Children of Israel
(to this effect): Worship none but Allah; treat with kindness
your parents and kindred, and orphans and those in need; speak
fair to the people; and practice regular charity. Then did ye
turn back, except a few among you, and ye backslide (even now).
- And remember We took a Covenant (to this effect): Shed no
blood amongst you, nor turn out your own people from your homes:
And this ye solemnly ratified, and to this ye can bear witness.
- After this it is ye, the same people, who slay among
yourselves, and banish a party of you from their homes; assist
(their enemies) against them, in guilt and rancor; and if they
come to you as captives, ye ransom them, though it was not
lawful for you to banish them. Then is it only a part of the
Book that ye believe in, and do ye reject the rest? But what is
the reward for those among you who behave like this but disgrace
in this life? –and on the Day of Judgment they shall be
consigned to the most grievous penalty. For Allah is not
unmindful of what ye do.
- These are the people who buy the life of this world at the
price of the Hereafter: Their penalty shall not be lightened nor
shall they be helped.
- We gave Moses the Book and followed him up with a succession
of Apostles; We gave Jesus the son of Mary Clear (Signs) and
strengthened him with the Holy Spirit. Is it that whenever there
comes to you an Apostle with what ye yourselves desire not, ye
are puffed up with pride? –Some ye call impostors, and others
ye slay!
- They say, “Our hearts are the wrappings (which preserve
Allah’s Word: We need no more).” Nay, Allah’s curse is on them
for their blasphemy: Little is it they believe.
- And when there comes to them a Book from Allah, confirming
what is with them, –although from of old they had prayed for
victory against those without Faith, –when there comes to them
that which they (should) have recognized, they refuse to believe
in it but the curse of Allah is on those without faith.
- Miserable is the price for which they have sold their souls,
in that they deny (the revelation) which Allah has sent down, in
insolent envy that Allah of his Grace should send it to any of
His servants He pleases: Thus have they drawn on themselves
Wrath upon Wrath. And humiliating is the punishment of those who
reject Faith.
- When it is said to them, “Believe in what Allah hath sent
down,” they say, “We believe in what was sent down to us”: Yet
they reject all besides, even if it be Truth confirming what is
with them. Say: “Why then have ye slain the prophets of Allah in
times gone by, if ye did indeed believe?”
- There came to you Moses with Clear (Signs); yet ye
worshipped the Calf (even) after that, and ye did behave
wrongfully.
- And remember We took your Covenant and We raised above you
(the towering height) of Mount (Sinai): (Saying): “Hold firmly
to what We have given you, and hearken (to the Law)”: They said:
“We hear, and we disobey”: And they had to drink into their
hearts (of the taint) of the Calf because of their
Faithlessness. Say: “Vile indeed are the behests of your Faith
if ye have any faith!”
- Say: “If the last Home, with Allah, be for you specially,
and not for anyone else, then seek ye for death, if ye are
sincere.”
- But they will never seek for death, on account of the (sins)
which their hands have sent on before them. And Allah is well-
acquainted with the wrongdoers.
- Thou wilt indeed find them, of all people, most greedy of
life, –even more than the idolaters: Each one of them wishes he
could be given a life of a thousand years: But the grant of such
life will not save him from (due) punishment. For Allah sees
well all that they do.
- Say: Whoever is an enemy to Gabriel–for he brings down the
(revelation) to thy heart by Allah’s will, a confirmation of
what went before, and guidance and glad tidings for those who
believe, —
- Whoever is an enemy to Allah and his angels and apostles, to
Gabriel and Michael, –Lo! Allah is an enemy to those who reject
Faith.
- We have sent down to thee manifest Signs; and none reject
them but those who are perverse.
- Is it not (the case) that every time they make a Covenant,
some party among them throw it aside? –Nay, most of them are
faithless.
- And when there came to them an Apostle from Allah,
confirming what was with them, a party of the People of the Book
threw away the Book of Allah behind their backs, as if (it had
been something) they did not know!
- They followed what the evil ones gave out (falsely) against
the power of Solomon: The blasphemers were, not Solomon, but the
evil ones, teaching men magic, and such things as came down at
Babylon to the angels Harut and Marut. But neither of these
taught anyone (such things) without saying: “We are only for
trial; so do not blaspheme.” They learned from them the means to
sow discord between man and wife. But they could not thus harm
anyone except by Allah’s permission. And they learned what
harmed them, not what profited them. And they knew that the
buyers of (magic) would have no share in the happiness of the
Hereafter. And vile was the price for which they did sell their
souls, if they but knew!
- If they had kept their Faith and they guarded themselves
from evil, far better had been the reward from their Lord, if
they but knew!
- O ye of the Faith! Say not (to the Apostle) words of
ambiguous import, but words of respect; and hearken (to him): To
those without Faith is a grievous punishment.
- It is never the wish of those without Faith among the
People of the Book, nor of the Pagans, that anything good should
come down to you from your Lord. But Allah will choose for His
special Mercy whom He will–for Allah is Lord of grace
abounding.
- None of Our revelations do We abrogate or cause to be
forgotten, but We substitute something better or similar:
Knowest thou not that Allah hath power over all things?
- Knowest thou not that to Allah belongeth the dominion of
the heavens and the earth? And besides Him ye have neither
patron nor helper.
- Would ye question your Apostle as Moses was questioned of
old? But whoever changeth from Faith to Unbelief, hath strayed
without doubt from the even way.
- Quite a number of the People of the Book wish they could
turn you (people) back to infidelity after ye have believed,
from selfish envy, after the Truth hath become manifest unto
them: But forgive and overlook, till Allah accomplish his
purpose; for Allah hath power over all things.
- And be steadfast in prayer and regular in charity: And
whatever good ye send forth for your souls before you, ye shall
find it with Allah: For Allah sees well all that ye do.
- And they say: “None shall enter Paradise unless he be Jew
or a Christian.” Those are their (vain) desires. Say: “Produce
your proof if ye are truthful.”
- Nay, –whoever submits his whole self to Allah and is a
doer of good, –he will get his reward with his Lord; on such
shall they grieve.
- The Jews say: “The Christians have naught (to stand) upon”;
and the Christians say: “The Jews have naught (to stand) upon.”
Yet they (profess to) study the (same) Book. Like unto their
word is what those say who know not; but Allah will judge
between them in their quarrel on the Day of Judgment.
- And who is more unjust then he who forbids that in places
for the worship of Allah, Allah’s name should be celebrated? —
whose zeal is (in fact) to ruin them? It was not fitting that
such should themselves enter them except in fear. For them there
is nothing but disgrace in this world, and in the world to come,
an exceeding torment.
- To Allah belongs the East and the West: whithersoever ye
turn, there is the Presence of Allah. For Allah is All-
Pervading, All-Knowing.
- They say: “Allah hath begotten a son”: Glory be to Him. —
Nay, to Him belongs all that is in the heavens and on earth:
Everything renders worship to Him.
- To Him is due the primal origin of the heavens and the
earth: When He decreeth a matter, He saith to it: “Be,” and it
is.
- Say those without knowledge: “Why speaketh not Allah unto
us? Or why cometh not unto us a Sign?” So said the people before
them words of similar import. Their hearts are alike. We have
indeed made clear the Signs unto any people who hold firmly to
Faith (in their hearts).
- Verily We have sent thee in truth as a bearer of glad
tidings and a warner: But of thee no question shall be asked of
the Companions of the Blazing Fire.
- Never will the Jews or the Christians be satisfied with
thee unless thou follow their form of religion. Say: “The
Guidance of Allah, –that is the (only) Guidance.” Wert thou to
follow their desires after the knowledge, which hath reached
thee, then wouldst thou find neither Protector nor Helper
against Allah.
- Those to whom We have sent the Book study it as it should
be studied: They are the ones that believe therein: Those who
reject faith therein, –the loss is their own.
- O Children of Israel! Call to mind the special favor which
I bestowed upon you, and that I preferred you to all others (for
My Message).
- Then guard yourselves against a Day when one soul shall not
avail another, nor shall compensation be accepted from her, nor
shall intercession profit her, nor shall anyone be helped (from
outside).
- And remember that Abraham was tried by his Lord with
certain Commands, which he fulfilled: He said: “I will make thee
an Imam to the Nations.” He pleaded: “And also (Imams) from my
offspring!” He answered: “But My Promise is not within the reach
of evildoers.”
- Remember We made the House a place of assembly for men and
a place of safety; and take ye the Station of Abraham as a place
of prayer; and We covenanted with Abraham and Ismail, that they
should sanctify My house for those who compass it round, or use
it as a retreat, or bow, or Prostrate themselves (therein in
prayer).
- And remember Abraham said: “My Lord, make this a City of
Peace, and feed its People with fruits, –such of them as
believe in Allah and the Last Day.” He said: “(Yea), and such as
reject Faith, –for a while will I grant them their pleasure,
but will soon drive them to the torment of Fire, –An evil
destination (indeed)!”
- And remember Abraham and Ismail raised the foundations of
the House (with this prayer): “Our Lord! Accept (this service)
from us: For Thou art the All-Hearing, the All-Knowing.”
- “Our Lord! Make of us Muslims, bowing to Thy (Will), and of
our progeny a people Muslim, bowing to Thy (Will); and show us
our places for the celebration of (due) rites; and turn unto us
(in Mercy); for Thou art the Oft-Returning, Most Merciful.”
- “Our Lord! Sent amongst them an Apostle of their own, who
shall rehearse Thy Signs to them and instruct them in Scripture
and Wisdom, and sanctify them: For Thou art the Exalted in
Might, the Wise.”
- And who turns away from the religion of Abraham but such as
debase their souls with folly? Him We chose and rendered pure in
this world: And he will be in the Hereafter in the ranks of the
Righteous.
- Behold! His Lord said to him: “Bow (thy will to Me):” He
said: “I bow (my will) to the Lord and Cherisher of the
Universe.”
- And this was the legacy that Abraham left to his sons, and
so did Jacob; “Oh my sons! Allah hath chosen the Faith for you;
then die not except in the Faith of Islam.”
- Were ye witnesses when Death appeared before Jacob? Behold,
he said to his sons: “What will ye worship after me?” They said:
“We shall worship thy Allah and the Allah of thy fathers, of
Abraham, Ismail, and Isaac, –the One (True) Allah: To Him we
bow (in Islam).”
- That was a People that hath passed away. They shall reap
the fruit of what they did, and ye of what ye do! Of their
merits there is no question in your case!
- They say: “Become Jews or Christians if ye would be guided
(to salvation).” Say thou: “Nay! (I would rather) the Religion
of Abraham the True, and he joined not gods with Allah.”
- Say ye: “We believe in Allah, and the revelation given to
us, and to Abraham, Ismail, Isaac, Jacob, and the Tribes, and
that given to Moses and Jesus, and that given to (all) Prophets
from their Lord: We make no difference between one and another
of them: And we bow to Allah (in Islam).”
- So if they believe as ye believe, they are indeed on the
right path; but if they turn back, it is they who are in schism;
but Allah will suffice thee as against them, and He is the All-
Hearing, the All-Knowing.
- (Our religion is) the Baptism of Allah: And who can baptize
better than Allah? And it is He whom we worship.
- Say: Will ye dispute with us about Allah, seeing that He is
our Lord and your Lord; that we are responsible for our doings
and ye for yours; and that we are sincere (in our faith) in Him?
- Or do ye say that Abraham, Ismail, Isaac, Jacob and the
Tribes were Jews or Christians? Say: Do ye know better than
Allah? Ah! Who is more unjust than those who conceal the
testimony they have from Allah? But Allah is not unmindful of
what ye do!
- That was a people that hath passed away. They shall reap
the fruit of what they did, and ye of what ye do! Of their
merits there is no question in your case:
- The Fools among the people will say: “What hath turned them
from the Qibla, to which they were used?” Say: To Allah belong
both East and West: He guideth whom He will to a way that is
straight.
- Thus have We made of you an Ummat justly balanced, that ye
might be witnesses over the nations, and the Apostle a witness
over yourselves; and We appointed the Qibla to which thou wast
used, only to test those who followed the Apostle from those who
would turn on their heels (from the Faith). Indeed it was (a
change) momentous, except to those guided by Allah. And never
would Allah make your faith of no effect. For Allah is to all
people most surely full of kindness, Most Merciful.
- We see the turning of thy face (for guidance) to the
heavens: Now shall We turn thee to a Qibla that shall please
thee. Turn then thy face in the direction of sacred Mosque:
Wherever ye are, turn your faces in that direction. The people
the Book know well that is the truth from their Lord. Nor is
Allah unmindful of what they do.
- Even if thou wert to bring to the people of the Book all
the Signs (together), they would not follow thy Qibla; nor art
thou going to follow their Qibla; nor indeed will they follow
each other’s Qibla. If thou after the knowledge hath reached
thee, wert to follow their (vain) desires, –then wert thou
indeed (clearly) in the wrong.
- The people of the Book know this as they know their own
sons; but some of them conceal the truth which they themselves
know.
-
The truth is from thy Lord; so be not at all in doubt.
-
To each is a goal to which Allah turns him; then strive
together (as in a race) towards all that is good. Wheresoever ye
are, Allah will bring you together. For Allah hath power over
all things.
- From whencesoever thou startest forth, turn thy face in the
direction of the Sacred Mosque; that is indeed the truth from
thy Lord. And Allah is not unmindful of what ye do.
- So from whencesoever thou startest forth, turn thy face in
the direction of the Sacred Mosque; and wheresoever ye are turn
your face thither: That there be no ground of dispute against
you among the people, except those of them that are bent on
wickedness; so fear them not, but fear Me; and that I may
complete My favors on you, and ye may (consent to) be guided;
- A similar (favor have ye already received) in that We have
sent among you an Apostle of your own, rehearsing to you Our
Signs, and sanctifying you, and instructing you in Scripture and
Wisdom, and in new Knowledge.
- Then do ye remember Me; I will remember you. Be grateful to
Me, and reject not faith.
- O ye who believe! Seek help with patient Perseverance and
Prayer: for Allah is with those who patiently persevere.
- And say not of those who are slain in the way of Allah:
“They are dead.” Nay, they are living though ye perceive (it)
not.
- Be sure we shall test you with something of fear and
hunger, some loss in goods or lives or the fruits (of your
toil), but give glad tidings to those who patiently persevere, –
–
- Who say, when afflicted with calamity: “To Allah we belong,
and to Him is our return”: —
- They are those on whom (descend) blessings from Allah, and
Mercy, and they are the ones that receive guidance.
- Behold! Safa and Marwa are among the Symbols of Allah. So
if those who visit the House in the Season or at other times,
should compass them round, it is no sin in them. And if any one
obeyeth his own impulse to Good, –be sure that Allah is He Who
recognizeth and knoweth.
- Those who conceal the Clear (Signs) We have sent down, and
the Guidance, after We have made it clear for the People in the
Book, –on them shall be Allah’s curse, and the curse of those
entitled to curse, —
- Except those who repent and make amends and openly declare
(the Truth): To them I turn; for I am Oft-Returning, Most
Merciful.
- Those who reject Faith, and die rejecting, –on them is
Allah’s curse, and the curse of angels, and of all mankind;
- They will abide therein: Their penalty will not be
lightened, nor will respite be their (lot).
- And your God is One God: There is no god but He, Most
Gracious, Most Merciful.
- Behold! In the creation of the heavens and the earth; in
the alternation of the Night and the Day; in the sailing of the
ships through the Ocean for the profit of mankind; in the rain
which Allah sends down from the skies, and the life which He
gives therewith to an earth that is dead; in the beasts of all
kinds that He scatters through the earth; In the change of the
winds, and the clouds which they trail like their slaves between
the sky and the earth; (here) indeed are Signs for a people that
are wise.
- Yet there are men who take (for worship) others besides
Allah, as equal (with Allah): They love them as they should love
Allah but those of Faith are overflowing in their love for
Allah. If only the unrighteous could see, behold, they would see
the Penalty: that to Allah belongs all power, and Allah will
strongly enforce the Penalty.
- Then would those who are followed clear themselves of those
who follow (them): They would see the penalty, and all relations
between them would be cut off.
- And those who followed would say: “If only we had one more
chance, we would clear ourselves of them, as they have cleared
themselves of us.” Thus will Allah show them (the fruits of)
their deeds as (nothing but) regrets. Nor will there be a way
for them out of the Fire.
- O ye people! Eat of what is on earth, lawful and good; and
do not follow the footsteps of the Evil One, for he is to you an
avowed enemy.
- For he commands you what is evil and shameful, and that ye
should say of Allah that of which ye have no knowledge.
- When it is said to them: “Follow what Allah hath revealed:”
They say: “Nay! We shall follow the ways of our fathers.” What!
Even though their fathers were void of wisdom and guidance?
- The parable of those who reject Faith is as if one were to
shout like a goatherd, to things that listen to nothing but
calls and cries: Deaf, dumb, and blind, they are void of wisdom.
- O ye who believe! Eat of the good things that We have
provided for you and be grateful to Allah, if it is Him ye
worship.
- He hath only forbidden you dead meat, and blood, and the
flesh of swine, and that on which any other name hath been
invoked besides that of Allah. But if one is forced by
necessity, without willful disobedience, nor transgressing due
limits, –then is he guiltless. For Allah is Oft-Forgiving, Most
Merciful.
- Those who conceal Allah’s revelations in the Book, and
purchase for them a miserable profit, –they swallow into
themselves naught but Fire; Allah will not address them on the
Day of Resurrection, nor purify them: Grievous will be their
Penalty.
- They are the ones who buy error in place of Guidance and
Torment in place of Forgiveness. Ah! What boldness (they show)
for the Fire!
- (Their doom is) because Allah sent down the Book in truth
but those who seek causes of dispute in the Book are in a schism
far (from the purpose).
- It is not righteousness that ye turn your faces towards the
East or West; but it is righteousness–to believe in Allah and
the Last Day, and the Angels, and the Book, and the Messengers;
to spend of your substance, out of love for Him, for your kin,
for orphans, for the needy, for the wayfarer, for those who ask,
and for the ransom of slaves; to be steadfast in prayer, and to
practice regular charity; to fulfill the contracts which ye have
made; and to be firm and patient, in pain (or suffering) and
adversity, and throughout all periods of panic. Such are the
people of truth, the Allah-fearing.
- O ye who believe! The law of equality is prescribed to you
in cases of murder: The free for the free, the slave for the
slave, the woman for the woman. But if any remission is made by
the brother of the slain, then grant any reasonable demand, and
compensate him with handsome gratitude. This is a concession and
a Mercy from your Lord. After this whoever exceeds the limits
shall be in grave penalty.
- In the Law of Equality there is (saving of) Life to you, O
ye men of understanding; that ye may restrain yourselves.
- It is prescribed, when death approaches any of you, if he
leave any goods, that he make a bequest to parents and next of
kin, according to reasonable usage; this is due from the Allah-
Fearing.
- If anyone changes the bequest after hearing it, the guilt
shall be on those who make the change. For Allah hears and knows
(all things).
- But if anyone fears partiality or wrongdoing on the part of
the testator, and makes peace between (the parties concerned),
there is no wrong in him: For Allah is Oft-Forgiving, Most
Merciful.
- O ye who believe! Fasting is prescribed to you as it was
prescribed to those before you, that ye may (learn) self-
restraint, —
- (Fasting) for a fixed number of days; but if any of you is
ill, or on a journey, the prescribed number (should be made up
from days later. For those who can do it (with hardship), is a
ransom, the feeding of one that is indigent. But he that will
give more, of his own free will, –it is better for you that ye
fast, if ye only knew.
- Ramadan is the (month) in which was sent down the Koran, as
a guide to mankind, also Clear (Signs) for guidance and judgment
(between right and wrong). So every one of you who is present
(at his home) during that month should spend it in fasting, but
if any one is ill, or on a journey, the prescribed period
(should be made up) by days later. Allah intends every facility
for you; He does not want to put you to difficulties. (He wants
you) to complete the prescribed period, and to glorify Him in
that He has guided you; and perchance ye shall be grateful.
- When My servants ask thee concerning Me, I am indeed close
(to them): I listen to the prayer of every suppliant when he
calleth on Me: Let them also, with a will, listen to My call,
and believe in Me: That they may walk in the right way.
- Permitted to you, on the night of the fasts, is the
approach to your wives. They are your garments and ye are their
garments. Allah knoweth what ye used to do secretly among
yourselves; but He turned to you and forgave you; so now
associate with them, and seek what Allah hath ordained for you,
and eat and drink, until the white thread of dawn appear to
distinct from its black thread; then complete your fast till the
night appears; but do not associate with your wives while ye are
in retreat in the mosques. Those are limits (set by) Allah:
Approach not nigh thereto. Thus doth Allah make clear his Signs
to men: that they may learn self-restraint.
- And do not eat up your property among yourselves for
vanities, nor use it as bait for the judges, with intent that ye
may eat up wrongfully and knowingly a little of (other) people’s
property.
- They ask ye concerning the New Moons. Say: They are but
signs to mark fixed periods of time in (the affairs of) men, and
for Pilgrimage. It is no virtue if ye enter your houses from the
back: It is virtue if ye fear Allah. Enter houses through the
proper doors: And fear Allah: That ye may prosper.
- Fight in the cause of Allah those who fight you, but do not
transgress limits; for Allah loveth not transgressors.
- And slay them wherever ye catch them, and turn them out
from where they have turned you out; for tumult or oppression
are worse than slaughter; but fight them not at the Sacred
Mosque, unless they (first) fight you there; but if they fight
you, slay them. Such is the reward of those who suppress faith.
-
But if they cease, Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.
-
And fight them on until there is no more tumult or
oppression, and there prevail justice and faith in Allah; but if
they cease, let there be no hostility except to those who
practice oppression.
- The prohibited month for the prohibited month, –and so for
all things prohibited, –there is the law of equality. If then
anyone transgresses the prohibition against you, transgress ye
likewise against him. But fear Allah, and know that Allah is
with those who restrain themselves.
- And spend of your substance in the cause of Allah, and make
not your own hands contribute to (your) destruction; but do
good; for Allah loveth those who do good.
- And complete the Hajj or Umra in the service of Allah. But
if ye are prevented (from completing it), send an offering for
sacrifice, such as ye may find, and do not shave your heads
until the offering reaches the place of sacrifice. And if any of
you is ill, or has an ailment in his scalp, (necessitating
shaving), (he should) in compensation either fast, or feed the
poor, or offer sacrifice; and when ye are in peaceful conditions
(again), if any one wishes to continue the Umra on to the Hajj,
he must make an offering such as can afford, but if he cannot
afford it, he should fast three days during the Hajj and seven
days on his return, making ten days in all. This is for those
whose household is not in (the precincts of) the Sacred Mosque.
And fear Allah, and know that Allah is strict in punishment.
- For Hajj are the months well known. If anyone undertakes
that duty therein, let there be no obscenity, nor wickedness,
nor wrangling in the Hajj. And whatever good ye do, (be sure)
Allah knoweth it. And take a provision (with you) for the
journey, but the best of provisions is right conduct. So fear
Me, O ye that are wise.
- It is no crime in you if ye seek of the bounty of your Lord
(during pilgrimage). Then when ye pour down from (Mount) Arafat,
celebrate the praises of Allah at the Sacred Monument, and
celebrate His praises as He has directed you, even though,
before this, ye went astray.
- Then pass on at a quick pace from the place whence it is
usual for the multitude so to do, and ask for Allah’s
forgiveness. For Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.
- So when ye have accomplished your holy rites, celebrate the
praises of Allah, as ye used to celebrate the praises of your
fathers, –Yea, with far more heart and soul. There are men who
say: “Our Lord! Give us (Thy bounties) in this world!” But they
will have no portion in the Hereafter.
- And there are men who say: “Our Lord! Give us good in this
world and good in the Hereafter, and defend us from the torment
of the Fire!”
- To these will be allotted what they have earned; and Allah
is quick in account.
- Celebrate the praises of Allah during the Appointed Days.
But if anyone hastens to leave in two days, there is no blame on
him, and if anyone stays on, there is no blame on him, if his
aim is to do right. Then fear Allah, and know that ye will
surely be gathered unto Him.
- There is the type of man whose speech about this world’s
life may dazzle thee, and he calls Allah to witness about what
is in his heart; yet he is the most contentious of enemies.
- When he turns his back, his aim everywhere is to spread
mischief through the earth and destroy crops and cattle. But
Allah loveth not mischief.
- When it is said to him, “Fear Allah,” he is led by
arrogance to (more) crime. Enough for him is Hell; –an evil bed
indeed (to lie on)!
- And there is the type of man who gives his life to earn the
pleasure of Allah; and Allah is full of kindness to (His)
devotees.
- O ye who believe! Enter into Islam wholeheartedly; and
follow not the footsteps of the Evil One; for he is to you an
avowed enemy.
- If ye backslide after the clear (Signs) have come to you,
then know that Allah is Exalted in Power, Wise.
- Will they wait until Allah comes to them in canopies of
clouds, with angels (in His train) and the question is (thus)
settled? But to Allah do all questions go back (for decision).
- Ask the Children of Israel how many Clear (Signs) We have
sent them. But if anyone, after Allah’s favor has come to him,
substitutes (something else), Allah is strict in punishment.
- The life of this world is alluring to those who reject
faith, and they scoff at those who believe. But the righteous
will be above them on the Day of Resurrection; for Allah bestows
His abundance without measure on whom He will.
- Mankind was one single nation, and Allah sent Messengers
with glad tidings and warnings; and with them He sent the Book
in truth, to judge between people in matters wherein they
differed; but the People of the Book after the clear Signs came
to them, did not differ among themselves, except through selfish
contumacy. Allah by His Grace guided the Believers to the Truth,
concerning that wherein they differed. For Allah guides whom He
will to a path that is straight.
- Or do ye think that ye shall enter the Garden (of Bliss)
without such (trials) as came to those who passed away before
you? They encountered suffering and adversity, and were so
shaken in spirit that even the Apostle and those of faith who
were with him cried: “When (will come) the help of Allah?” Ah!
Verily, the help of Allah is (always) near!
- They ask thee what they should spend (in charity). Say:
Whatever ye spend that is good, is for parents and kindred and
orphans and those in want and for wayfarers. And whatever ye do
that is good, –Allah knoweth it well.
- Fighting is prescribed for you, and ye dislike it. But it
is possible that ye dislike a thing which is good for you, and
that ye love a thing which is bad for you. But Allah knoweth,
and ye know not.
- They ask thee concerning fighting in the Prohibited Month.
Say: “Fighting therein is a grave (offence); but graver is it in
the sight of Allah to prevent access to the path of Allah, to
deny Him, to prevent access to the Sacred Mosque, and drive out
its members.” Tumult and oppression are worse than slaughter.
Nor will they cease fighting you until they turn you back from
your faith if they can. And if any of you turn back from their
faith and die in unbelief, their works will bear no fruit in
this life and in the Hereafter; they will be Companions of the
Fire and will abide therein.
- Those who believed and those who suffered exile and fought
(and strove and struggled) in the path of Allah, –They have the
hope of the Mercy of Allah; and Allah is Oft-Forgiving, Most
Merciful.
- They ask thee concerning wine and gambling. Say: “In them
is great sin, and some profit, for men; but the sin is greater
than the profit.” They ask thee how much they are to spend; Say:
“What is beyond your needs.” Thus doth Allah make clear to you
His Signs: in order that ye may consider–
- (Their bearings) on this life and the Hereafter. They ask
thee concerning orphans. Say: “The best thing to do is what is
for their good; if ye mix their affairs with yours, they are
your brethren; but Allah knows the man who means mischief from
the man who means good. And if Allah had wished, He could have
put you into difficulties: He is indeed Exalted in Power, Wise.
- Do not marry unbelieving women (idolaters), until they
believe: A slave woman who believes is better than unbelieving
woman, even though she allure you. Nor marry (your girls) to
unbelievers until they believe: A man slave who believes is
better than an unbeliever, even though he allure you.
Unbelievers do (but) beckon you to the Fire. But Allah beckons
by His Grace to the Garden (of Bliss) and forgiveness, and makes
His Signs clear to mankind: That they may celebrate His praise.
- They ask thee concerning women’s courses. Say: They are a
hurt and a pollution: So keep away from women in their courses,
and do not approach them until they are clean. But when they
have purified themselves, ye may approach them in any manner,
time, or place ordained for you by Allah. For Allah loves those
who turn to Him constantly and He loves those who keep
themselves pure and clean.
- Your wives are as a tilth unto you; so approach your tilth
when or how ye will; but do some good act for your souls
beforehand; and fear Allah, and know that ye are to meet Him (in
the Hereafter), and give (these) good tidings to those who
believe.
- And make not Allah’s (name) an excuse in your oaths against
doing good, or acting rightly, or making peace between persons;
for Allah is One Who heareth and knoweth all things.
- Allah will not call you to account for thoughtlessness in
your oaths, but for the intention in your hearts; and He is Oft-
Forgiving, Most Forbearing.
- For those who take an oath for abstention from their wives,
a waiting for four months is ordained; if then they return,
Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.
- But if their intention is firm for divorce, Allah heareth
and knoweth all things.
- Divorced women shall wait concerning themselves for three
monthly periods. Nor is it lawful for them to hide what Allah
hath created in their wombs, if they have faith in Allah and the
Last Day. And their husbands have the better right to take them
back in that period, if they wish for reconciliation. And women
shall have rights similar to the rights against them, according
to what is equitable; but men have a degree (of advantage) over
them. And Allah is Exalted in Power, Wise.
- A divorce is only permissible twice: After that, the
parties should either hold together on equitable terms, or
separate with kindness. It is not lawful for you, (men), to take
back any of your gifts (from your wives), except that they would
be unable to keep the limits ordained by Allah. If ye (judges)
do indeed fear that they would be unable to keep the limits
ordained by Allah, there is no blame on either of them if she
give something for her freedom. These are the limits ordained by
Allah; so do not transgress them. If any do transgress the
limits ordained by Allah, such persons wrong (themselves as well
as others).
- So if a husband divorces his wife (irrevocably), he cannot,
after that, remarry her until after she has married another
husband and he has divorced her. In that case there is no blame
on either of them if they reunite, provided they feel that they
can keep the limits ordained by Allah. Such are the limits
ordained by Allah, which He makes plain to those who understand.
- When ye divorce women, and they fulfill the term of their
(Iddat), either take them back on equitable terms or set them
free on equitable terms; but do not take them back to injure
them, (or) to take undue advantage; if any one does that, he
wrongs his own soul. Do not treat Allah’s Signs as a jest, but
solemnly rehearse Allah’s favors on you, and the fact that He
sent down to you the Book and Wisdom, for your instruction. And
fear Allah, and know that Allah is well acquainted with all
things.
- When ye divorce women, and they fulfill the term of their
(Iddat), do not prevent them from marrying their (former)
husbands, if they mutually agree on equitable terms. This
instruction is for all amongst you, who believe in Allah and the
Last Day. That is (the course making for) most virtue and purity
amongst you. And Allah knows, and ye know not.
- The mothers shall give suck to their offspring for two
whole years, if the father desires to complete the term. But he
shall bear the cost of their food and clothing on equitable
terms. No soul shall have a burden laid on it greater than it
can bear. No mother shall be treated unfairly on account of her
child. Nor father on account of his child, an heir shall be
chargeable in the same way. If they both decide on weaning, by
mutual consent, and after due consultation, there is no blame on
them if ye decide on a foster mother for your offspring, there
is no blame on you, provided ye pay (the mother) what ye
offered, on equitable terms. But fear Allah and know that Allah
sees well what ye do.
- If any of you die and leave widows behind, they shall wait
concerning themselves four months and ten days: When they have
fulfilled their term, there is no blame on you if they dispose
of themselves in a just and reasonable manner. And Allah is well
acquainted with what ye do.
- There is no blame on you if ye make an offer of betrothal
or hold it in your hearts. Allah knows that ye cherish them in
your hearts: but do not make a secret contract with them except
in terms honorable, nor resolve on the tie of marriage till the
term prescribed is fulfilled. And know that Allah knoweth what
is in your hearts, and take heed of Him; and know that Allah is
Oft-Forgiving, Most Forbearing.
- There is no blame on you if ye divorce women before
consummation or the fixation of their dower; But bestow on them
(a suitable gift), the wealthy according to his means, and the
poor according to his means; –a gift of a reasonable amount is
due from those who wish to do the right thing.
- And if ye divorce them before consummation, but after the
fixation of a dower for them, then the half of the dower (is due
to them), unless they remit it or (the man’s half) is remitted
by him in whose hands is the marriage tie; and the remission (of
the man’s half) is the nearest to righteousness. And do not
forget liberality between yourselves. For Allah sees well all
that ye do.
- Guard strictly your (habit of) prayers, especially the
Middle Prayer; and stand before Allah in a devout (frame of
mind).
- If ye fear (an enemy), pray on foot, or riding, (as may be
most convenient), but when ye are in security, celebrate Allah’s
praises in the manner He has taught you, which ye knew not
(before).
- Those of you who die and leave widows should bequeath for
their widows a year’s maintenance and residence; but if they
leave (the residence), there is no blame on you for what they do
with themselves, provided it is reasonable. And Allah is Exalted
in Power, Wise.
- For divorced women maintenance (should be provided) on a
reasonable (scale). This is a duty on the righteous.
- Thus doth Allah make clear His Signs to you: in order that
ye may understand.
- Didst thou not turn by vision to those who abandoned their
homes, though they were thousands (in number), for fear of
death? Allah said to them: “Die”: Then He restored them to life.
For Allah is full of bounty to mankind, but most of them are
ungrateful.
- Then fight in the cause of Allah, and know that Allah
heareth and knoweth all things.
- Who is he that will loan to Allah a beautiful loan, which
Allah will double unto his credit and multiply many times? It is
Allah that giveth (you) Want or Plenty, and to Him shall be your
return.
- Hast thou not turned thy vision to the Chiefs of the
Children of Israel after (the time of) Moses? They said to a
Prophet (that was) among them: “Appoint for us a King, that we
may fight in the cause of Allah.” He said: “Is it not possible,
if ye were commanded to fight, that ye will not fight?” They
said: “How could we refuse to fight in the cause of Allah,
seeing that we were turned out of our homes and our families?”
But when they were commanded to fight, they turned back, except
a small band among them. But Allah has full knowledge of those
who do wrong.
- Their Prophet said to them: “Allah hath appointed Talut as
king over you.” They said: “How can he exercise authority over
us when we are better fitted than he is to exercise authority,
and he is not even gifted, with wealth in abundance?” He said:
“Allah hath chosen him above you, and hath gifted him abundantly
with knowledge and bodily prowess: Allah granteth His authority
to whom He pleaseth. Allah careth for all, and He knoweth all
things.”
- And (further) their Prophet said to them: “A Sign of his
authority is that there shall come to you the Ark of the
Covenant, with (an assurance) therein of security from your
Lord, and the relics left by the family of Moses and the family
of Aaron, carried by angels. In this is a Symbol for you if ye
indeed have faith.
- When Talut set forth with the armies, he said: “Allah will
test you at the stream: If any drinks of its water, he goes not
with my army: Only those who taste not of it go with me: A mere
sip out of the hand is excused.” But they all drank of it,
except a few. When they crossed the river, –he and the faithful
ones with him, –They said: “This day we cannot cope with
Goliath and his forces.” But those who were convinced that they
must meet Allah, Said: “How oft, by Allah’s will, hath a small
force vanquished a big one? Allah is with those who steadfastly
persevere.”
- When they advanced to meet Goliath and his forces, they
prayed: “Our Lord! Pour out constancy on us and make our steps
firm: Help us against those that reject faith.”
- By Allah’s will they routed them; and David slew Goliath;
and Allah gave him power and wisdom and taught him whatever
(else) He willed. And did not Allah check one set of people by
means of another, the earth would indeed be full of mischief:
But Allah is full of bounty to all the worlds.
- These are the Signs of Allah: We rehearse them to thee in
truth: Verily thou art one of the Apostles.
- Those apostles we endowed with gifts, some above others: To
one of them Allah spoke; others He raised to degrees (of honor);
to Jesus the son of Mary we gave Clear (Signs), and strengthened
him with the holy spirit. If Allah had so willed, succeeding
generations would not have fought among each other, after Clear
(Signs) had come to them, but they (chose) to wrangle, some
believing and others rejecting. If Allah had so willed, they
would not have fought each other; but Allah fulfilleth His plan.
- O ye who believe! Spend out of (the bounties) we have
provided for you, before the Day comes when no bargaining (will
avail), nor friendship, nor intercession. Those who reject
Faith–they are the wrongdoers.
- Allah! There is no god but He, –the Living, the Self-
subsisting, Eternal. No slumber can seize Him nor sleep. His are
all things in the heavens and on earth. Who is there can
intercede in His presence except as He permitteth? He knoweth
what (appeareth to His creatures as) Before or After or Behind
them. Nor shall they compass aught of His knowledge except as He
willeth. His Throne doth extend over the heavens and the earth,
and He feeleth no fatigue in guarding and preserving them for He
is the Most High, the Supreme (in glory).
- Let there be no compulsion in religion: Truth stands out
clear from Error: Whoever rejects Evil and believes in Allah
hath grasped the most trustworthy handhold, that never breaks.
And Allah heareth and knoweth all things.
- Allah is the Protector of those who have faith. From the
depths of darkness He will lead them forth into light. Of those
who reject faith the patrons are the Evil Ones: From light they
will lead them forth into the depths of darkness. They will be
Companions of the Fire, to dwell therein (forever).
- Hast thou not turned thy vision to one who disputed with
Abraham about his Lord, because Allah had granted him power?
Abraham said: “My Lord is He Who giveth life and death.” He
said: “I give life and death.” Said Abraham: “But it is Allah
that causeth the sun to rise from the East: Do thou then cause
him to rise from the West.” Thus was he confounded who (in
arrogance) rejected faith. Nor doth Allah give guidance to a
people unjust.
- Or (take) the similitude of one who passed by a hamlet, all
in ruins to its roofs. He said: “Oh! How shall Allah bring it
(ever) to life, after (this) its death?” But Allah caused him to
die for a hundred years, then raised him up (again). He said:
“How long didst thou tarry (thus)?” He said: “(Perhaps) a day or
part of a day.” He said: “Nay, thou hast tarried thus a hundred
years; but look at thy food and thy drink; they show no signs of
age; and look at thy donkey: and that We may make of thee a Sign
unto the people, look further at the bones, how We bring them
together and clothe them with flesh.” When this was shown
clearly to him, he said: “I know that Allah hath power over all
things.”
- Behold! Abraham said: “My Lord! Show me how Thou givest
life to the dead.” He said: “Dost thou not then believe?” He
said: “Yea! But to satisfy my own understanding.” He said: “Take
four birds; tame them to turn to thee: put a portion of them on
every hill, and call to them: they will come to thee (flying)
with speed. Then know that Allah is Exalted in Power, Wise.”
- The parable of those who spend their substance in the way
of Allah is that of a grain of corn: It groweth seven ears, and
each ear hath a hundred grains. Allah giveth manifold increase
to whom He pleaseth: And Allah careth for all and He knoweth all
things.
- Those who spend their substance in the cause of Allah, and
follow not up their gifts with reminders of their generosity or
with injury, –for them their reward is with their Lord: On them
shall be no fear, nor shall they grieve.
- Kind words and the covering of faults are better than
charity followed by injury. Allah is Free of all wants, and He
is most Forbearing.
- O ye who believe! Cancel not your charity by reminders of
your generosity or by injury, –like those who spend their
substance to be seen of men, but believe neither in Allah nor in
the Last Day. They are in Parable like a hard, barren rock, on
which is a little soil: On it falls heavy rain, which leaves it
(just) a bear stone. They will be able to do nothing with aught
they have earned. And Allah guided not those who reject faith.
- And the likeness of those who spend their substance,
seeking to please Allah and to strengthen their souls, is as a
garden, high and fertile: Heavy rain falls on it but makes it
yield a double increase of harvest, and if it receives not heavy
rain, light moisture sufficeth it. Allah seeth well whatever ye
do.
- Does any of you wish that he should have a garden with date
palms and vines and streams flowing underneath, and all kinds of
fruit, while he is stricken with old age, and his children are
not strong (enough to look after themselves) –that it should be
caught in a whirlwind, with fire therein, and be burnt up? Thus
doth Allah make clear to you (His) Signs; that ye may consider.
- O ye who believe! Give of the good things which ye have
(honorably) earned, and of the fruits of the earth which We have
produced for you, and do not even aim at getting anything which
is bad, in order that out of it ye may give away something, when
ye yourselves would not receive it except with closed eyes. And
know that Allah is Free of all wants, and Worthy of all praise.
- The Evil One threatens you with poverty and bids you to
conduct unseemly. Allah promiseth you His forgiveness and
bounties. And Allah careth for all and He knoweth all things.
- He granteth wisdom to whom He pleaseth and he to whom
wisdom is granted receiveth indeed a benefit overflowing; but
none will grasp the Message but men of understanding.
- And whatever ye spend in charity or devotion, be sure Allah
knows it all. But the wrongdoers have no helpers.
- If ye disclose (acts of) charity, even so it is well, but
if ye conceal them, and make them reach those (really) in need,
that is best for you: It will remove from you some of your
(stains of) evil. And Allah is well acquainted with what ye do.
- It is not required of thee (O Apostle), to set them on the
right path, but Allah sets on the right path whom He pleaseth.
Whatever of good ye give benefits your own souls, and ye shall
only do so seeking the “Face” of Allah. Whatever good ye give,
shall be rendered back to you, and ye shall not be dealt with
unjustly.
- (Charity is) for those in need, who, in Allah’s cause are
restricted (from travel), and cannot move about in the land,
seeking (for trade or work): The ignorant man thinks because of
their modesty, that they are free from want. Thou shalt know
them by their (unfailing) mark: They beg not importunately from
all and sundry and whatever of good ye give, be assured Allah
knoweth it well.
- Those who (in charity) spend of their goods by night and by
day, in secret and in public, have their reward with their Lord:
On them shall be no fear, nor shall they grieve.
- Those who devour usury will not stand except as stands one
whom the Evil One by his touch hath driven to madness. That is
because they say: “Trade is like usury,” but Allah hath
permitted trade and forbidden usury. Those who after receiving
direction from their Lord, desist, shall be pardoned for the
past; their case is for Allah (to judge); but those who repeat
(the offence) are Companions of the Fire: They will abide
therein (forever).
- Allah will deprive usury of all blessing, but will give
increase for deeds of charity: For He loveth not creatures
ungrateful and wicked.
- Those who believe, and do deeds of righteousness, and
establish regular prayers and regular charity, will have their
reward with their Lord: On them shall be no fear, nor shall they
grieve.
- O ye who believe! Fear Allah, and give up what remains of
your demand for usury, if ye are indeed believers.
- If ye do not, take notice of war from Allah and His
Apostle: But if ye turn back, ye shall have your capital sums:
Deal not unjustly, and ye shall not be dealt with unjustly.
- If the debtor is in a difficulty, grant him time till it is
easy for him to repay. But if ye remit it by way of charity,
that is best for you if ye only knew.
- And fear the Day when ye shall be brought back to Allah.
Then shall every soul be paid what it earned, and none shall be
dealt with unjustly.
- O ye who believe! When ye deal with each other, in
transactions involving future obligations in a fixed period of
time, reduce them to writing. Let a scribe write down faithfully
as between the parties: Let not the scribe refuse to write: As
Allah has taught him, so let him write. Let him who incurs the
liability dictate, but let him fear his Lord Allah, and not
diminish aught of what he owes. If the party liable is mentally
deficient, or weak, or unable himself to dictate, let his
guardian dictate faithfully. And get two witnesses, out of your
own men, and if there are not two men, then a man and two women,
such as ye choose, for witnesses, so that if one of them errs,
the other can remind her. The witnesses should not refuse when
they are called on (for evidence). Disdain not to reduce to
writing (your contract) for a future period, whether it be small
or big: It is juster in the sight of Allah, more suitable as
evidence, and more convenient to prevent doubts among
yourselves. But if it be a transaction which ye carry out on the
spot among yourselves, there is no blame on you if ye reduce it
not to writing. But take witnesses whenever ye make a commercial
contract; and let neither scribe nor witnesses suffer harm. If
ye do (such harm), it would be wickedness in you. So fear Allah;
for it is Allah that teaches you. And Allah is well acquainted
with all things.
- If ye are on a journey, and cannot find a scribe, a pledge
with possession (may serve the purpose). And if one of you
deposits a thing on trust with another, let the trustee
(faithfully) discharge his trust, and let him fear his Lord.
Conceal not evidence; for whoever conceals it, –his heart is
tainted with sin. And Allah knoweth all that ye do.
- To Allah belongeth all that is on earth. Whether ye show
what is in your minds or conceal it, Allah calleth you to
account for it. He forgiveth whom He pleaseth, and punisheth
whom He pleaseth. For Allah hath power over all things.
- The Apostle believeth in what hath been revealed to him
from his Lord, as do the men of faith. Each one (of them)
believeth in Allah, His angels, His books, and His apostles. “We
make no distinction (they say) between one and another of His
apostles.” And they say “We hear, and we obey: (We seek) Thy
forgiveness, our Lord, and to Thee is the end of all journeys.”
- On no soul doth Allah place a burden greater than it can
bear. It gets every good that it earns, and it suffers every ill
that it earns. (Pray:) “Our Lord! Condemn us not if we forget or
fall into error; our Lord! Lay not on us a burden like that
which Thou didst lay on those before us: Our Lord! Lay not on us
a burden greater than we have strength to bear. Blot out our
sins, and grant us forgiveness. Have mercy on us. Thou art our
Protector; help us against those who stand against Faith.”
