← Listeye Dön

Araf Suresi

2025-04-20

kuranquranfurkan

A’raf Suresi 7-39

A’raf Suresi 7-39 ( Yüksekler, Tepe , Sur, Orta Yer)

Araf Suresi. 206 ayetle dolu koca bir dünya, adı “Araf”, yüksek bir duvar veya perde misali, cennetle cehennem arasında durur, hem uzak hem yakın bir yer gibi, arada derede. Sure bize şunu hatırlatır: İnsan dediğin, dünya denen bu yolun sonunda ya cennete varır ya da cehenneme. Kararları, adımları, söyledikleri ve sustukları, hep bir gün karşısına dikilir.

Başında, insanların Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri var, Allah’ın ayetlerini yalan sayıp kulak tıkayanlar. Ama yol uzun, iman etmek, ibadet etmek gerek, hem de hakkıyla. Sonra peygamberlerin hikayeleri gelir, Allah’ın kelamını duyurmak için çırpınanlar. Musa’nın Firavun’la mücadelesi var; biri kudret, biri inat. Nuh’un kavmiyle mücadelesi/savaşı da orada, sulara karışmış umutlarla. Salih’in hikayesi, koca bir kavmiyle olan çekişmeleri anlatılır. Her biri farklı ama Mesajı aynı/benzer bir yol, her biri başka bir sınav.

Sure’nin sonlarına doğru dünya nimetleri çıkar karşımıza. İnsan, bu dünyada neyi var neyi yoksa, neye sahipse, Allah’ın yarattığı nimetleri iyi kullanmalı der sure. Zira Allah’ın merhameti büyüktür, affı geniştir. Ama işte, tövbe kapısı her daim açıkken, insanın da gafletten uyanması gerek.

Araf Suresi, hayatın her adımının karşılığı olduğunu, doğruyla yanlışın öyle kolay ayırt edilmezken artık Hakk ile batılın ayrıldığını, insanların yaşamlarındaki doğru ve yanlış kararlarının sonuçlarına odaklanması gerektiğini, ancak tövbenin ve affın her zaman bir umut olarak karşımızda durduğunu anlatır.

SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA

  1. Elif, Lam, Mim, Sad.

Araf Suresi, insanlığın ruhani yolculuğunu anlatan bir destan gibi. Nuh, Hud, Salih, Lût, Şuayb, Musa ve Muhammed’in kıssalarıyla bezeli, her biri kendi kavmiyle, kendi sınavlarıyla başa çıkmaya çalışan peygamberler. Sure, tarihin derinliklerinde yankılanan insanlığın o kadim izlerini sürer. Adeta, her bir kıssa, insan ruhunun karanlıkla aydınlık arasındaki savaşının bir parçası gibi gelir.

Bu sure, adını 46. ayetinde geçen “A’raf”tan alır. Cennetle cehennem arasında, orta bir yerde duran insanlardan söz eder. Cennetin kokusunu duyan ama oraya tam varamayan, cehennemin ateşini hisseden ama tam da o ateşe düşmeyenler… Orta yer dedikleri, hem bir umut hem de bir hüzün yeri gibi. Ne tam kurtulmuş, ne tam yanmış, o arada kalan insanların hikayesidir bu.

Araf Suresi, insanoğlunun hem maddi hem manevi kavgasının hikayesi. Tek bir hatanın ya da tek bir doğrunun bir ömrü nasıl değiştireceğini, cennetle cehennem arasındaki o ince çizgiyi, o orta yeri bize gözler önüne serer.

  1. Sana bir Kitap vahyolundu ki, -Öyleyse bu konuda kalbine bir zorluk gelmesin/kalbinde sıkıntı olmasın,- onunla sapıkları, yanlış yapanları uyarasın ve müminlere öğretesin.

A Book was revealed to you—let it not trouble your heart. Its purpose is clear: to warn those who have gone astray, to guide those who have lost their way, and to teach those who believe. It is a light for the lost and a lesson for the faithful. Let it be your guide, your warning, and your truth.

“Bir Kitap indirildi sana, yüreğine düştü bir ışık, bir söz. Kalbine karanlık çökmesin diye, kuşku, sıkıntı yer etmesin diye. Bu Kitap, yolunu şaşırmışların, karanlıkta kalmışların, yanlış yollara sapmışların üzerine bir uyarı olsun diye. Ve inananların yüreklerine bir öğüt, bir rehber, bir umut olsun diye. Onlara doğruyu göstersin, yollarını aydınlatsın, yüreklerine ferahlık versin diye. Bu Kitap, bir çağrıdır, bir haykırıştır, yanlıştan dönenlere bir kılavuz, inananlara bir ışıktır.”

Sana bir kitap indirilmiş, diyor Allah. Öyle bir kitap ki, insanın gönlündeki pası siler, prangalarını kırar, derin uykulardan uyandırır. Sana gelmiş bu kitapla hatalı yollara sapmış olanları uyaracaksın, iman edenlere ışık tutacaksın. Sakın korkma, içini daraltma, bu zorlu yolda seni yalnız bırakmam. Allah seninle. Kalbine bir sıkıntı gelmesin, bu emanet senin ellerinde, ama o yükü taşıyacak gücü de sana veren Benim.
İçini ferah tut, korkma, endişelenme, bu zorlu işte Allah yanındadır” deniyor.

Mustafa, vaazını hazırlarken, o Kitabın apaçık rehberliğine sarılıyor, bu ayetle görevinde karşılaştığı tüm zorluklar için teselli ediliyor. Zor zamanlarda, en karmaşık anlarda, elinde tuttuğu Kitap’tan aldığı ışıkla doğruyu gösteriyor insanlara. O Kitap apaçık bir rehber; insanlara gerçeği hatırlatmaya, insanları uyarmaya, uyandırmaya gelmiş. Kur’an, insanoğluna gerçekleri göstermek için inmiş, Allah’tan gelen bir uyarıcı.

Uzun surelerin ilk ayetleri, dağ başındaki patikalar gibi. Onlar derin derin düşünmeyi gerektirir. Anlamak, en kolay yolla çözmek için. Çünkü o kitap, açık seçik ortada; her bir harfi, her bir ayeti insanın yolunu bulması için. Yeter ki insan, o derin uykusundan bir kez uyansın, o karanlık perdeleri aralasın. Kur’an, apaçık bir yol haritası gibi, insana hakikatin kapılarını aralıyor.

  1. Ey insanlar! Rabbinizden size indirilene uyun ve O’ndan başkasını dostlar ve veliler olarak takip etmeyin. Nasihatten pek az anımsıyorsunuz/öğüt alıyorsunuz.

Bak, Allah’ın peşine düşeceksin, O’ndan başka bir dost, bir koruyucu aramayacaksın. Ama işte, insanların çoğu bunu bilmez, bilse de pek azı buna uyar. Allah’ın rahmetini bırakıp da kendileri gibi zavallı, sıradan insanlardan medet umanlar var. Oysa Allah’ın kullarısınız; O’nun rahmetinden ümit kesmeyin, başka kapılara gitmeyin.

İslam, yalnız Allah’a teslim olma ve Allah’tan başka hiçbir şeye, hiç kimseye teslim olmama dinidir.

İslam, yalnız Allah’a teslim olmaktır. Kimi bu yoldan sapar, Allah’a ait nitelikleri başkalarına verir, kimi Allah’tan istenecek şeyi başkasından ister. Ya da Allah ile arasına aracı koyar. İster niyetleri iyi olsun, ister kötü, fark etmez, bu, Allah’a ortak koşmaktır, şirktir.

Kur’an, vesayeti, kulluğun vekâletle yapılmasını kabul etmez. Böyle sistemleri şirk ve zulüm olarak damgalar. Hidayet, kişilere değil, Allah’tan indirilen ilkelere bağlıdır, ayetler de buna işaret eder. Hak yol bellidir, dosdoğru yol ortadadır. Allah kime o yolu gösterirse, o doğruyu bulur. Kim de o yoldan sapar, kendi helâkini tercih ederse, Allah’tan başkasından ona yardım gelmez. Kıyamet günü, Allah onları yüzükoyun sürükler, ne gözleri görür, ne kulakları duyar, dilsiz gibi kalırlar. Mekânları cehennemdir. Ateş azaldıkça, cehennemin alevi daha da körüklenir, yakıtı artırılır.

Kur’an, peygamberimize indirilen tek rehberdir. O’nun uyması gereken tek şey vahyedilen Kitaptır. Bu Kitap, hem sapkınları uyarmak hem de müminlere hakikati hatırlatmak için indirilmiştir. İnsanlara neyle uyarılacakları bellidir; Allah, Kur’an’ı indirmiştir ki insanlar ona uysunlar. Ama bak, ne yazık ki, Müslümanların çoğu bu hakikate göre yaşamayı unutmuş, Kur’an’ı bir kenara bırakmış. Bu yolda çoğu sınıfta kalmıştır.

“Allah kime hak yolu aydınlatıcı bilgiler lütfederse, işte o doğru yolu bulup tercih eder. Kimlerin de hak yoldan uzaklaşmalarına, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerine özgürlük tanırsa artık onlara, Allah’ın dışında, kulları durumundakilerden asla koruyucular bulamazsın. Kıyamet günü, onları görme, konuşma ve duyma nimetinden mahrum bir halde yüzükoyun sürükleyerek toplar getiririz. Onların mekânları cehennemdir. Ateşi azaldıkça, cehennemin yakıtını takviye eder, körüklemeyi ve püsküren alevini artırırız.” : Isra 97

  1. Günahları sebebiyle nice memleketleri helâk ettik? Cezamız onları geceleyin ya da öğleden sonra dinlenmeleri için uyumakta oldukları sırada birdenbire tepelerine iniverdi.

Nice şehirler, nice kavimler günahlarına yenik düştü, kibirlerine kapıldılar ve sonunda yerle bir oldular. Allah defalarca uyardı, öğretmenler gönderdi, ama onlar başlarını çevirdiler, duymadılar, görmediler. Günahları öyle ağır bastı ki, iş işten geçtiğinde bile farkına varmadılar. Sonra bir gece vakti, ya da sıcak bir öğleden sonra, tam da uykudayken, dinlenirken, felaket tepelerine çöktü, hiç beklemedikleri bir anda. Bir anda o şehirler, o kavimler, yok olup gittiler, izleri dahi kalmadı.

İnsanın ruhsal hikayesi bir başlangıçla, ruhunun hikâyesi işte böyle başlar. Günahlarıyla yok olan şehirleri düşün. O kavimler, Allah’ın rahmetine yüz çevirdiler, kendilerine tanınan fırsatları teptiler. Kötü yollarda yürüdüler, hep bir umut vardı belki dönerler diye, ama musibet bir geldi mi, geri dönüş olmadı. O büyük kibirleri, onları helake sürükledi. Allah, ne fırsatlar verdi oysa, ama onlar o fırsatları göz ardı etti. Musibet geldiğinde artık ne kaçacak yer kaldı, ne de tutunacak bir dal.

  1. Böylece azabımız onları yakaladığında, “Gerçekten biz zulmettik” demekten başka bir feryat etmediler.

  2. O halde, kendilerini elçi olarak gönderdiğimiz ve elçiyle mesajı gönderdiğimiz kimselere soru soracağız/ kimseleri sorgulayacağız/hesaba çekeceğiz.

Bir gün gelecek, Allah hem gönderdiği elçileri hem de o elçilerin hitap ettiği insanları tek tek hesaba çekecek. O büyük sorguda, elçiler, hakikati duyurduklarını ispatlayacaklar. Yıllarca söz dinlemeyen, kulaklarını tıkayan kötü insanlar da o an geldiğinde gerçeği inkâr edemeyecekler. Ne kadar kaçsalar da, kaçacak bir yer kalmayacak.

“Mürsel” , Allah tarafından gönderilen demek.

Bu elçiler, sadece hakikati taşımakla değil, aynı zamanda kendi görevlerinin hesabını da vermekle yükümlü. Yalnız insan değil, elçiler de sorgulanacak. Herkesin, her şeyin bir suali olacak. İnsanoğlu, o güne dek yaptığı ne varsa, her adımından, her kelamından, her nimetten sorguya çekilecek. Hangi nimeti nasıl kullandı, hangi sözü nasıl söyledi, hepsi sorulacak.

O büyük gün geldiğinde, elçiler haklarını savunacak, “Biz söyledik, biz uyardık,” diyecekler. O an, ne kadar kaçmaya çalışsa da, kötü yolların yolcuları da artık gerçeği kabullenmek zorunda kalacaklar. Herkesin hesaba çekileceği o gün, her şeyin hesabı görülecek.

  1. Andolsun ki Biz onların bütün hikâyelerini ilmiyle anlatacağız, çünkü Biz herhangi bir zamanda ve hiçbir yerde gaiplik etmedik/olup bitenlerden habersiz değildik.

Biz insanların bütün hikâyelerini, yaşadıkları her anı biliriz, der Allah. Hiçbir şey O’nun ilminden kaçmaz, hiçbir zaman, hiçbir yer O’ndan uzak değildir. O, her an her şeyin içindedir, olup biten her şeyin farkındadır. Ne geçmiş, ne gelecek, ne de şimdi Allah için bir sırdır. Her şey apaçık ortadadır O’nun gözünde.

Allah, her yerde ve her zamanda var olan, eksikliği olmayan tek kudrettir. Zaman ve mekân, bizim sınırlı aklımızın kavradığı izafi kavramlardır. Sınırlı tabiatı gereği insan için zaman bir nehirdir, akar gider, ama O, her bir damlasını bilir. Bizim bildiğimizden, gördüğümüzden, hissettiğimizden çok ötesinde, her şeyin hem içini hem dışını bilen O’dur. Allah, her şeyi bilen, hiçbir yerde ve hiçbir zamanda eksik olmayandır.

  1. O gün tartı doğru olacaktır: kimlerin tartıları ağır gelirse kurtuluşa ererler/ O gün terazi güzel olur: Kimin mizanları ağır gelirse kurtuluşa ererler:

  2. Kimin tartıları hafif gelirse, âyetlerimize zulmetmekten dolayı ruhları azap içinde olacaktır.

  3. Sizi yeryüzüne hakim kılan ve orada size geçiminizi sağlayacak vasıtalar veren Biziz: Şükürleriniz ne kadar az!/ Biz sizi yeryüzünde hükümran kıldık ve orada size geçiminizi sağlayacak vasıtalar verdik. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

İlgili ayette geçen, “siz”, “sizi” şeklindeki zamirler, ilk insanların topluluk olarak yaratıldığının, var olduğunun göstergesidir.

O gün geldiğinde, terazi adaletle kurulacak. Kimlerin amelleri ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erecekler. Tartıda iyilikleri ağır gelenler selamete çıkacaklar, ama tartıları hafif olanlar, işte onlar ruhlarının karanlık çukurunda azapla baş başa kalacaklar. Onlar ki, Allah’ın ayetlerine zulmettiler, hakikati göz ardı ettiler.

Düşün, sizi bu yeryüzüne hükümran kılan kim? Size geçiminizi sağlayacak nimetleri veren kim? Biz verdik, diyor Allah. Toprağınızı, havanızı, suyunuzu, ekmeğinizi biz sağladık. Ama siz ne kadar az şükrediyorsunuz! Bunca nimetle donatıldınız, yeryüzünde güç sahibi kılındınız, fakat şükür nedir bilmez oldunuz. Oysa her şey sizin için yaratıldı, sizi bir topluluk olarak yeryüzüne koyduk, her nimeti önünüze serdik.

Ama şunu unutma: Sevgiye, güvene, korunmaya muhtaçsan, yalnızsan, kimsesiz hissediyorsan, korkma. Rabbin var! Seni gözleyen, sana şahit olan bir Rabbin var. O her zaman senin yanında. Gerçekler O’nunla apaçık, ve senin ne derdin olursa olsun, Allah seni unutmaz, terk etmez.

  1. Sizi yaratan ve size şekil veren Biziz. Sonra meleklere Adem’e secde etmelerini emrettik, onlar da secde ettiler; İblis öyle etmedi; O, secde edenlerden olmayı reddetti.

“Seni, sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan şekil, çehre ve bedenle parçalardan oluşturarak yaratandır.” : Infitar 8

İblis sadece boyun eğmeyi reddetmekle kalmadı, boyun eğenlerden olmayı da reddetti. Yani secde eden melekleri de, onların secde ettikleri insanı da kibirli bir şekilde hor görmüş ve emrine uymadığı için Allah’a isyan etmiştir. Kibir, kıskançlık ve isyan onun üç büyük suçuydu.

  1. Allah dedi ki: “Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan neydi?” İblis, “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten, onu çamurdan yarattın” dedi.

Kıskançlık, haset, çekememezlik, kendini beğenme, kibir, büyüklenme Allah’ın hoşnut olmadığı dürtülerdir.

İblis’in ince oyunlarına dikkat edin: Kendini insanlardan üstün gören bencilliği ve Allah’ın insanı sadece çamurdan yaratmadığı, aynı zamanda ona ruhani bir şekil verdiği gerçeğini inkar ediyor -başka bir deyişle Allah ona eşyanın tabiatını öğretmiş ve onu meleklerin üstüne çıkarmıştı.

  1. Allah dedi ki: “İn oradan: burada büyüklük taslamak sana düşmez; çık, çünkü sen yaratılanların en aşağılıklarındansın.”

İblis her adımda alçalır: Kibir, kıskançlık, itaatsizlik, bencillik ve yalan.

  1. İblis, “Bana onların diriltilecekleri güne kadar mühlet ver” dedi.

  2. Allah dedi ki: “Mühlet verilenlerden ol.”

  3. İblis dedi ki: “Beni yoldan attığın için, ben de senin dosdoğru yolun üzerinde onları bekleyeceğim.

İblis özgür iradesi ile işlemiş olduğu suçun sorumluluğunu hem üstlenmez hem de suçu Allah’ın üzerine atar. Buna benzer kaderci anlayış müşrikler tarafından da benimsenmiştir.

İnsan aklı ve yaratılışının en doğal ve gerçekçi yansıması olan İslam inancına, bir rüzgarın önüne savrulan yaprak gibi inananları sürükleyen o kader anlayışı sokulduğunda, bu, gerçek bir İslam değil, şeytani bir tuzaktır. Tarihte bu tür bir kader anlayışını savunan ilk kişilik bizzat İblis’in kendisidir. O, kendi özgür iradesiyle işlediği suçların sorumluluğunu hiç üstlenmeden, suçlarının yükünü Allah’ın omuzlarına yüklemeye kalkışmıştı. Bu tür bir kader anlayışı, aslında şeytanın kendisinden çıkma bir düşünce biçimidir, özgür iradeyi ve sorumluluğu yok sayar, insanı sözde kendi eylemlerinin sonuçlarından kurtarır.

  1. “Öyleyse ben onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından saldıracağım ve onların çoğunda rahmetlerine şükran da bulamayacaksın.”/ “Öyleyse onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından musallat olacağım; onların çoğunda da, verdiğin rahmete şükredeni bulamayacaksın.”

Her fırsatta, akla hayale gelmeyen yollarla insanı saptırmaya çalışacaktır.

Kötülüğün saldırısı her taraftan gelir. Her zayıf noktamızdan yararlanır ve bazen iyi ve cömert duygularımızı bile bizi kötülüğün tuzağına düşürmek için sömürür. İnsan, O’nun tüm sevgi dolu ilgisinden dolayı Allah’a şükretmek için her türlü nedene sahiptir, ancak yine de insan, ahmaklığında şükrünü unutur ve yapması gerekenin tam tersini yapar.

“Meleklere:
“Âdem’e secde ederek saygı gösterin” demiştik. İblis hariç hepsi secde ederek saygı gösterdi. İblis:
“Çamurdan yarattığına mı secde ederek saygı göstereceğim?” dedi.
“ Şu benden asâletli, şerefli kıldığını görüyor musun? Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendi buyruğum altına alacağım, onları kendime bağlayacağım.” dedi.
Allah:
“Git! Onlardan kimler sana uyarsa, bilin ki, cezanız ağır, okkalı bir ceza olan cehennemde yanma cezasıdır.” buyurdu.
“Onlardan iğfal etmeye gücünün yettiği kimseleri, gayr-i meşru yayınlarınla saygısızca küçümseyerek huzursuz hale getir, oynat. Allah’a isyan yolunda koşuşturan avanelerini, günah, isyan bataklığına sokmak için dolaşan hempalarını, uzağıyla, yakınıyla her türlü tuzaklarla, onların üzerine sür. Mallarını uğrunda peşkeş çektirerek; çocuklarını-nesillerini zina mahsulü putperestler haline getirerek onlara ortak ol. Onlara hem va’dlerde bulun, hem de onları tehdit et.” buyurdu. Şeytan ve şeytan tıynetli ahlaksız azgınların va’d ve tehdit edeceği şeyler kesinlikle bir aldatmacadan ibarettir.
Beni ilâh tanıyan, candan müslüman olarak bana bağlanan, saygılı kullarımın üzerinde onun nüfuzu, etkili bir gücü yoktur. Ona karşı Rabbin, hâmi ve güvence olarak yeter.” : İsra 61-65

Şükretmeyen insan, nankörlüğe düşer, şikâyet ederek dertlenir durur. Bu nankörlük ve sürekli şikâyet, insanı içten içe çürüten bir zehir gibi, mutsuzluk, huzursuzluk ve tatminsizlik duygularını besler. Hep daha fazlasını isteyen bu insan, sahip olduklarının değerini bilmez, elindekilerin kıymetini takdir edemez. Mahrumiyet içinde olanları düşünmez, paylaşma ve yardımlaşma duygusundan yoksun, kendi doymak bilmeyen arzusunu besler. Nankörlük, bencillik, cimrilik, kıskançlık, doyumsuzluk, hırs, sabırsızlık, acelecilik, kibir, merhametsizlik, geçimsizlik gibi kötü huyları beraberinde getirir. Bu kötü huylar, insanın ruhunu tıkar, gözeneklerini kapatır. Şükretmeyişimiz ve kötü huylara sahip olmamız, şeytanı memnun eder. Çünkü şeytanın amacı, insanları şükretmekten alıkoymak, onları kendine benzetmektir. Ademin yaratılışından beri, şeytanın en büyük arzusu budur: insanları minnettarlık ve iyilikten uzak tutmak.

  1. Allah dedi ki: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. Eğer onlardan biri sana uyarsa, hepinizi cehenneme doldururum/ cehennemi hepinizle dolduracağım.”

  2. “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun ve güzel şeylerden dilediğiniz gibi yararlanın: ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zarara uğrarsınız ve haddi aşarsınız/zalimlerden olursunuz.”

Yasak ağaç, insanın şer yapabilme kabiliyeti olabilir.

O yasaklı ağaç, belki de insanın kötülük yapabilme gücüdür. Şimdi hikaye insana döner. Âdem, Cennet gibi bir masumiyet ve mutluluk bahçesine yerleştirilmişti. Ama Allah’ın Planında ona sınırlı da olsa bir irade vermek vardı. Tek bir yasak konmuştu önüne: Ağaca yaklaşmak yoktu. Lakin insan, Şeytan’ın fısıltılarına boyun eğdi. Yasak ağaç, o günah tohumunu içinde saklayan bir sınav oldu.

  1. Bunun üzerine şeytan, kendilerinden önceden gizlenen ayıplarını onlara açıklamak/göstermek için onlara vesvese vermeye başladı: “Rabbiniz size bu ağacı ancak melek olmayasınız veya sonsuza kadar yaşayan varlıklar gibi ebediyen diri olmayasınız diye yasakladı” dedi.

İnsanlara bahşedilen ve onları meleklerin üzerine çıkaran seçme yetisi, aynı zamanda onların kendi iradelerini eğiterek reddetmeleri gereken kötülük kapasitesine sahip olduklarını da ima ediyordu.

Ebediyet, mal, iktidar ve kötülük tutkusu ağaçla sembolize ediliyor olabilir. Aç ve doyumsuz insanlar sınırları aşarlar, hırslarına ve ihtiraslarına kapılarak yapmayacakları kötülük yoktur.

Şeytan, Hz. Âdem’i ve eşini hem birer melek olmasınlar hem de ebedi yaşayanlar arasına katılmasınlar diye ağacın kendilerine yasaklandığı yalanı ile kandırmıştır.

  1. Ve ikisine de yemin etti, samimi danışmanları olduğuna.

  2. Böylece o, hile ile onların düşüşünü sağladı; ağacı tattıklarında, ayıpları kendilerine belli oldu ve bahçenin yapraklarından üstlerine giysi dikmeye başladılar. Rableri onlara şöyle seslendi: “Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve size şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylemedim mi?”

İnsanoğlunun kötülük dürtüleri ortaya çıkmıştır.

  1. Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmet etmezsen, muhakkak hüsrana uğrayacağız.”

Kötülük yapmamanın yolu tövbe ve pişmanlıktan geçer. İnsan yanlış işlerinde ısrar etmemeli, yaptığı yanlışı dürüstçe itiraf edebilmelidir.

  1. Allah dedi ki: “Aranızdaki düşmanlıkla aşağı inin/gidin, dağılın. Yeryüzünde bir süreye kadar meskeniniz ve geçim kaynağınız olacaktır.”

Âdem ve eşinin bulundukları cennetten yerleştirilmiş oldukları bahçeden çıkarılmaları da tek başlarına değil beraberlerindeki başkalarıyla birlikte olduğu gözlemleniyor.

Ama bu yolculuk burada bitmeyecek. İnsan, yeryüzünde yaşayıp didinecek, sınavlar verecek, sevinçler ve acılar içinde ömrünü tüketecek. Fakat bu dünya, bir son değil. İnsanın asıl yolculuğu, bu âlemden bir diğerine geçerek devam edecek.

“Kesinlikle bir aşamadan/boyuttan/evreden diğerine seyahat edeceksiniz.”: İnşikak 19

  1. Dedi ki: “Orada yaşayacaksınız ve orada öleceksiniz; fakat sonunda oradan çıkarılacaksınız.”
  2. Ey Ademoğulları! Ayıplarınızı örtmeniz ve süslenmeniz için size giysi/elbise verdik. Ama takva elbisesi, işte o en hayırlısıdır. İşte bunlar, öğüt alsınlar diye Allah’ın âyetlerindendir!

Kuran’da elbiselerin kullanım amacı ifade edilir fakat esas olanın giyinip kuşanılacak dış giysilerden çok kişinin sahip olacağı takva olduğu vurgusu yapılır.

“Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz. Dünyada size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Kulluğunuzda ve ibadetinizde hakkı olan Allah’ın, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında, ortakları olduğunu iddia ettiğiniz aracılarınızı, şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, tanrı sandığınız şeylerle aranız açılmış, aranızdaki bağlar kopmuş, onlar sizden uzaklaşıp kaybolmuştur.” : Enam 94

Sahip olabileceğimiz en iyi giysi ve süs, günahın çıplaklığını örten ve bizi erdemlerle süsleyen doğruluktan gelir.

Ey Âdemoğulları! Allah size, ayıplarınızı örtmek ve kendinizi süslemek için giysiler verdi. Ama unutmayın ki, en değerli elbise takva elbisesidir. İşte bunlar, Allah’ın insanlara öğüt alsınlar diye gönderdiği ayetlerdendir.

Giysiler, insanın üstüne geçirdiği bir örtüdür, ama asıl olan, ruhun üstüne geçirdiği o görünmez elbisedir; takvadır. İnsanın bedeni neyle süslenirse süslensin, kalbindeki takva olmadıkça asıl güzelliğe kavuşamaz.

Allah diyor ki, “Sizi ilk yarattığım gibi, tek tek önüme geleceksiniz. Dünya size ne verdiyse, arkada bırakacaksınız. Ne mal ne mülk, ne zenginlik ne unvan… Hepsini terk edip geleceksiniz. Hakkı teslim etmeyen, Allah’tan başka aracılar peşinde koşanlar, bu yolculukta onlarla bağlarını da koparacak. Yalnız kalacaklar, ne yücelttikleri putlar ne de arkasına saklandıkları gölgeler yanlarında olacak.”

Böyle işte; insanın asıl giysisi dışına giydiği değil, içindeki iman/inanç ve erdemdir. Kimin ne giydiği, hangi kumaştan elbiseler kuşandığı mühim değildir. Asıl önemli olan, ruhunu hangi elbiseyle sardığıdır. Çünkü dış giysi bir gün çıkar, ama takva, insanın sonsuza dek yanında kalır.

  1. Ey Ademoğulları! Şeytan, Ayıp/çirkin yerlerini ortaya çıkarmak için ana-babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de fitneye düşürmesin: çünkü o ve kavmi, kendilerini göremeyeceğiniz bir yerden sizi gözetler. Biz, yalnızca kâfirleri kâfirlere dost kıldık/Biz, şerleri ancak kâfirlere dost kıldık.

Cennette şeytanın hilesi onur ve masumiyet elbiselerini çıkardı. Bu hayatta, yine bizi doğruluk giysisinden çıkarmaya çalışıyor. Ve kendisinin ve müttefikleri gerçek renkleriyle görülmeden, dünyevi güç veya nüfuz veya zenginlik açısından avantajlı bir zeminde pozisyon alıp, dünya nimetleri, güç ve zenginliklerle bizi ayartmaya çalışıyorlar.

Aslında güdüleri kin ve bencillikten başka bir şey olmamasına rağmen, çıkar gözetmeyen bir dostluk veya vatanseverlik veya kamu ruhu güzellemeleri veya atalara sadakat gibi adil görünen kısveler altında kılık değiştirebilirler. Yalandan, güzel sözler altında saklanan hilelerle insanları kendilerine çekmeye çalışıyorlar.

Ama unutmayın ki, insanın en güzel elbisesi takva; doğruluk ve erdemdir. Şeytan ve onun yoluna uyanlar ne kadar gizlenirse gizlensin, sonunda insanın kalbindeki hakikat onu koruyacak, kurtuluşa erdirecek.

  1. Utanç verici bir şey yaptıklarında: “Babalarımızı/atalarımızı böyle bulduk” ve “Allah bize böyle emretti” derler: De ki: “Hayır, Allah asla çirkinliği emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

Müşrikler aynen İblisin Araf 16’da yaptığı gibi Allah’a iftira ederek suçu ona atmaktadırlar. Allah haram kılmadığı şeyleri haramlaştırmalarını onlara tabiki emretmemiştir. Allah çirkin ve edep dışı işler emretmez.

Ortak koşanlar dediler ki: “Allah dileseydi ne biz ve ne de atalarımız O’ndan başkasına kulluk ederdik. O’nun emri dışında bir şeyi haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberlere düşen apaçık bir tebliğden başka bir şey midir? : Nahl 35

Allah’a ortak koşanlar: “Allah dileseydi biz de babalarımız da ortak koşmaz ve bir şeyi haram kılmazdık” diyecekler. Onlardan öncekiler de böyle yalanladılar da sonunda şiddetli azabımızı tattılar. De ki: “Yanınızda bize karşı çıkarabileceğiniz bir bilgi var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve tutarsız tahminlerde bulunuyorsunuz.” : Enam 148

Onlara: “Allah’ın size rızık olarak verdiğinden hayır yolunda harcayın” dendiğinde inkâr edenler iman edenlere derler ki: “Allah’ın dilediği takdirde yedireceği kimseye biz mi yedireceğiz? Doğrusu siz apaçık bir sapıklık içindesiniz.” : Yasin 47

Kadere bağlayarak Allah’a suç atmak müşriklerin karakteristik özelliğidir. Kendi sapkınlıklarını Allah’a fatura ederler.

Aslında yoldan çıkan müşrikin kendidir. İblis’e benzer bir kaderci anlayışın müşrikler tarafından da benimsendiği görülmektedir. Müşrikler de yaptıkları bazı çirkin ve edep dışı işleri Allah’ın dileği olarak ifade etmiş, buna delil olarak da babalarını ve atalarını örnek göstermişlerdir.

Ahirette insanların Allah’tan başka uyup takip ettikleri efendilerinin ve büyüklerinin kendilerini saptırmış olduklarını fark edeceklerine dikkat çekilir.

Derler ki: “Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik onlar da bizi yoldan saptırdılar. : Ahzab 67

Hesap günü kayıtlar önlerine konulduğunda sus pus olacaklardır.

“Her insanın, uğurlu ve uğursuz saydıklarının, işledikleri hayır ve şerden paylarının sorumluluklarını, rızıklarını kazanma mükellefiyetlerini, kendi iradî tercihleri sebebiyle boyunlarına yükledik. Kıyamet günü, karşılaşacakları amel defterlerini açılmış halde önlerine çıkarırız.
“Kitabını, amel defterini oku. Bugün hesap gören olarak sana nefsin yeter.”” : Isra 13-14

Unutmamalıdır ki:
“Kim hür iradesiyle hidayeti tercih eder, İslâm’da sebat ederse, sadece kendi iyiliği, kurtuluşu için hak yola girmiş, İslâmî hayatı yaşamış olur. Kim de başına buyruk hareket ederek hak yoldan uzaklaşır, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih ederse, yalnızca kendi felâketini hazırlamış, kendisi zarara, ziyana uğramış olur. Hiçbir günahkâr, günah yüklü, suçlu bir kişi, başkasının günahının suçunun cezasını çekmez. Biz, tebliğ ile görevli, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere bir Rasul göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.” : Isra 15

Hakikat:
“Hiçbir günahkâr, günah yüklü, suçlu bir kişi başkasının günahının, suçunun cezasını çekmez. Yükü, günahı ağır gelen kimse, onu taşımak için başkasını çağırsa, çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenemez. Sen ancak, saklı-gizli hallerinde ve davranışlarında, görmedikleri hal-de gıyaben, saygı duyarak Rablerinden korkanları, namazı erkanına, şartlarına, vaktine riayet ederek âşikâre kılanları uyarabilirsin. Kim arınır, vicdanını temizlerse, kendisi için temizlenip arınmış olur. Sonuçta yalnız Allah’ın huzuruna varıp hesap vereceksiniz.” : Fatır 18

“İnsan için, yalnızca çalışmasının, gayretinin, hâlis niyetlerinin karşılığı vardır.” : Necm 39

“Biz ona yolu, yöntemi gösterdik, doğru yolu aydınlatıcı bilgiler verdik. Ya şükreden mü’min bir kul olacak, ya nankör bir kul, azılı bir kâfir olacak.” : İnsan 3

“Allah insanlara zerre kadar zulmetmez, haksızlık etmez. Fakat insanlar birbirlerine zulmediyorlar, kendilerine yazık ediyorlar.” Yunus 44

  1. De ki: “Rabbim adaleti emretti ve her vakitte ve mescitte O’na yönelin ve O’nun katında ihlâsla O’na dua edin: başlangıçta sizi nasıl yarattıysa, öyle O’na döneceksiniz.”

Allah’ a bağlılığımız, başkalarına gösteriş olarak değil, tüm benliğimizi, kalbimizi ve ruhumuzu Allah’a sunarak samimi bir şekilde olmalıdır.

Samimiyetimizin kendisini O’na “O’nun gözünde olduğu gibi” gerçek samimiyet duygusu olarak tasdik edebilmemiz adına bize ışığı vermesi için Allah’a dua etmeliyiz.

Samimiyetimiz, O’nun gözünde olduğu gibi gerçek bir samimiyet olmalıdır, çünkü O’na döndüğümüzde, bu hayatta bizi tatmin edecek her türlü gösterişten, hatta kendimizi kandırmaktan bile sıyrılacağız.

“Gemilere bindikleri zaman, Allah’ın dinini ve düzenini içtenlikle benimseyerek, samimi davranıp Allah’a dua ederler. Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir de bakarsın ki, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşuyorlar.” : Ankebut 65

“Kara bulutlar gibi dalgalar onları kuşattığı zaman, Allah’ın dinini ve düzenini içtenlikle benimseyerek, samimi davranıp Allah’a yalvarırlar. Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit, içlerinden bir kısmı orta yolu, maksada ulaştıran hak yolu tutar. Bizim âyetlerimizi azgın nankörlerden, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen katmerli kâfirlerden, hainlerden, sözlerini, taahhütlerini bozanlardan başkası bile bile inkâr etmez.” : Lokman 32

  1. Kimine hidayet verdi, kimine de kendi tercihleriyle yollarını kaybettirdi; Çünkü onlar, Allah’ı bırakıp da şerleri dostlar ve veliler edindiler ve hidayete erdiklerini sandılar.

“Bizi doğruluk ve dürüstlük yoluna ilet.” : Fatiha 6

“Andolsun ki, hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmedikleri için Allah’ın hükmü, ceza kararı, o gaflet içinde olanların çoğunun üzerinde, doğruluğu tartışılmayan haklı, gerekçeli, âdil bir hükümdür. Onlar iman etmeyecekler.” : Yasin 7

“Biz bir memleketi helâk etmek istediğimiz zaman, varlıklı şımarıklarını idareci yapar, iktidara getiririz. İlâhi-İslâmî emirleri uygulamayı emrettiğimiz halde, onlar orada, doğru ve mantıklı düşünmeyi terkederler, hak dine itaat dışına çıkarlar, günah, isyan, inkâr bataklığına dalarlar. Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmedikleri için, o memleket halkı gerekçeli olarak cezaya müstehak olur. Biz de orayı darmadağın ederiz.” : Isra 16

“- Ben Allah’a, Rabbime, Rabbinize dayanıp güvendim, işlerimi ona havale ettim. Yürüyen bütün canlılar, koyduğu düzenin gereği, yalnızca Allah’ın koruması, gözetimi ve denetimi altındadır. Çünkü benim rabbim, doğru, muhkem, güvenli, mutedil bir düzenin var edeni, sorumluluğunu üzerine alanı, koruyanı ve devamını sağlayanıdır.” dedi.” : Hud 56

“Allah:
“İşte bu yol, bu hayat tarzı, benim teminatım altında olan doğru muhkem, güvenli, mutedil yoldur, İslâmî hayattır” buyurdu.” : Hicr 41

İnananlar yalnız Allah’a dayanıp güvenmelidir. Allah’tan başkasından beklentisi olanın, hesap günü yüzü gülmez. Kuran ayetini dikkate almayan biri esasen Allah’ı dikkate almadığını bilmelidir.

Kur’an, kendisinin telkin ettiği imandan/inançtan kopanların şeytanın evliyası konumuna düşeceklerini açıkça bildirmiştir.

  1. Ey Ademoğulları! Her vakit ve mescitlerinizde güzel elbiselerinizi giyin: Yiyiniz içiniz, fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez.

İnsanın üstü başı, ibadeti gibi temiz olmalı. Allah’ın huzuruna çıkarken, yalnızca gönlümüzle değil, dışımızla da temiz olmanın anlamı büyük. İbadet ettiğimiz yerlerin, üzerimize giydiğimiz giysilerin temizliği, huzur ve mutluluğun bir parçası.

Ama israf başka bir şeydir. Dengesiz harcamak, zulmetmek demektir. “Saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabb’ine karşı çok nankördür,” der Kur’an. Bu öyle bir musibettir ki, israf, her türlü felaketin, kötülüğün ve zulmün kaynağıdır.

Kapitalizmin en belirgin özelliği israf değil mi zaten? Gereksiz harcama, başkalarının hakkını yemek. Kendi keyfimiz için, başkalarının aç kalmasına göz yummak. Allah’ın yeryüzüne nimetlerini adaletle gönderdiği bir sofrada, biri gereğinden fazla yerken, bir başkası aç kalıyorsa, bu zulmün ta kendisidir. Kur’an’ın denge ahlakını bozan israf, aynı zamanda toplumu ikiye bölen bir uçurum yaratır: Biri fazla tüketir, diğeri kıtlık içinde yaşar.

İsraf ekonomileri, tıpkı kapitalizm gibi, zenginlerin servetlerini artırırken, yoksulları daha da derin bir çıkmaza sürükler. Allah, “Mal ve servet, sizin yalnız zenginleriniz arasında dolaşan bir kudret ve üstünlük aracı olmasın!” diye buyurur. Ama israf, servetin birkaç elde toplanmasına neden olur ve toplumu böler.

Böylece toplumda bir azınlık her şeyi har vurup harman savururken, çoğunluk açlıkla, geçim derdiyle boğuşur. Orta sınıf erir, zengin ile fakir arasındaki uçurum büyür. İsraf eden zenginler, toplumun en yaşamsal ihtiyaçlarını göz ardı eder, kendi zevklerine düşkünleşir. Bu, toplumların çöküşünün başlangıcıdır.

İsrafın durdurulması için ilk adım, birey ve toplum ilişkisinde kamunun çıkarını ön planda tutmaktır. Bu, hem toplumun hem de insanlığın geleceğini korumanın tek yoludur.

“Mal ve servet, sizin yalnız zenginleriniz arasında dolaşan bir kudret ve üstünlük aracı olmasın!” : Haşr 7

“Saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabb’ine karşı çok nankördür.” : Isra 27

İsraf, toplumu iki başlı bir yıkıma sürüklemektedir:

  1. Üretilenden daha fazlasını tüketme tutkusu ve bunun sonucu olarak bireysel ve toplumsal düzeyde borçlanma,
  2. Geçim zorluğu içindeki büyük kitlelerin ruhsal yapılarının bozulması sonucu toplum bünyesinde kin ve öfkenin derinleşmesi. Bu iki olumsuzluk sonucunda orta sınıf yok olmakta, toplum, saçıp savuran bir azınlıkla, ihtiyaçlarını temin edemeyen büyük çoğunluktan oluşan dengesiz bir bünyeye dönüşmektedir.

İsraf illeti, servet ve refahla şımarmış bir ‘zararlı tip’ üretmektedir. Bu tip; toplumların, medeniyetlerin çürümesinde temel etkenlerden biridir. Bu zararlı tip; kendisinin en uç keyiflerini tatmin etmeyi, başkalarının en yaşamsal ihtiyaçlarından daha önemli görür. İsraf, kitlelerin hayat kaynağı olan birçok imkânı geçici ve bazen sefil keyifler uğruna tüketmekte, insanlığın geleceğini tehdit etmektedir.

İsrafın durdurulmasında ilk koşul, birey-kamu ilişkilerinde, ‘kamunun çıkarını tercih ilkesi’ni işletmektir.

  1. De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı/yarattığı güzel şeyleri ve rızık olarak verdiği temiz ve saf şeyleri kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında mü’minler içindir, kıyâmet gününde ise tamamen onlarındır. Anlayanlar için âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz.

Bazı zamanlar, kötülerin/zalimlerin hak etmedikleri halde güzel ve iyi şeylere sahip olduklarını görür gibi oluruz. Aslında, bu dünyadaki bütün güzellikler ve iyilikler, Allah’a iman edenler içindir. Ancak Allah’ın rahmeti her şeyi sarıp sarmalamıştır; yaratılan her şeye sevgisi ve şefkati eksiksizdir. Burada dikkat edilecek nokta ise, bu güzel ve iyi şeyler, Allah’ın büyük Planı içinde, bu imtihan dünyasında yerli yerine konmuştur. Kimimiz doğru yolda yürür, kimimiz ise yolunu kaybeder. Ancak ahiret kapıları açıldığında, işte o zaman bu denge tam anlamıyla kurulacaktır. Salih kullar için güzellikler eksiksiz sunulacak, kötülerin payına ise hiçbir güzel şey düşmeyecektir. Ahirette her şey, hakkıyla ve adaletle yerini bulacaktır.

“Bilin ki, mallarınız, servetleriniz ve evlatlarınız azgınlık, sıkıntı ve ihtilâf sebebidir, imtihan aracıdır. Büyük mükâfat Allah katındadır.” : Enfal 28

Asıl mesele nefsin kökünü kazımak değil, onu kontrol altında tutup doğruya ve güzele yönlendirmektir. İnsanın sınavı bu dünyada, nefsiyle olan mücadelesinde gizlidir. Eğer nefsin istekleri tamamen yok edilirse, ortada bir sınav kalmaz. Allah, insana dünya nimetlerini vermiştir ama bu nimetlerden ölçüyle, hakkıyla faydalanmak gerek. Dünya hayatının güzellikleri herkes içindir, ancak ahirette bu güzellikler sadece inananlara kalacaktır. İnananlar, helal dairesi içinde dünya nimetlerinden tadını çıkarabilir; Allah’ın koyduğu sınırlara riayet ettikçe bu nimetlerden faydalanmaları da ibadetten sayılır.

Kur’an, Allah’ın yarattığı süsleri ve temiz rızıkları insanların keyfi haram edemeyeceğini açıkça söyler. Bu güzellikler, Allah’ın inananlara sunduğu lütuflardır, kimsenin bu hakları kısıtlamaya hakkı yoktur. Kur’an’ın muhatabı insandır; öyle ki, her insan onu anlasın ve anladığı şekilde yaşasın diye Allah, onu apaçık göndermiştir. Fıkıhlar, mezhepler, tarikatlar, içtihatlar vb. beşeridir. İslam’ın tek dayanağı olan Kuran temel alınmalıdır.

Bir diğer önemli mesele de helallerin, bazı insanlarca haram kılınmasıdır. İslam’ı yanlış anlayanlar ve yanlış tanıtanlar, insanları dinden uzaklaştırmakta, onları müzikten, sanattan, heykelden, resimden – Allah’ın yarattığı güzelliklerden – mahrum etmektedir. Halbuki, Allah, kulları için bu güzellikleri yaratmıştır. İnsanın ruhunu besleyen her güzel şey, doğru yolda kullanıldığında, inananlara dünyada da ahirette de birer nimet olacaktır.

  1. De ki: Rabbimin haram kıldığı şeyler şunlardır: Açık olsun, gizli olsun çirkin işler; gerçeğe veya akla karşı günahlar ve izinsiz girişler/tecavüzler/yasayı çiğnemeler; hakkında hiçbir yetki vermediği şeyi Allah’a ortak koşmak; Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemek.

Görünmeyen, derinde saklı çirkin işlere dikkat kesilmek gerekir. Riya perdesinin ardına gizlenip de önemsenmeyen günahlar, insanın ruhunu zehirler, onu içten içe çürütür. Haram olan işler dört koldan açıklanır:

Birincisi, utanç verici ya da yakışıksız işlerdir. Bunlar, toplumda herkesin kabul etmediği, yasalara ve toplumsal yaptırımlara tabii olan türden suçlardır; topluma karşı işlenen günahlardır.

İkincisi, kişinin kendine işlediği günahlardır. Aşırılıklara kapılmak, gerçeğe ve akla ters düşmek, disiplinsizlik, görevlerini yerine getirmemek… Bazen gelenek susar, yasa göz yumar, ama insanın içindeki adalet terazisi şaşarsa, bencilliğe, kendini yüceltmeye varan işler peşini bırakmaz.

Üçüncüsü, sahte tanrılara veya fetişlere tapmaktır. İnsan, kendi yarattığı şeylere, boş inançlara kapılır; kalbini asıl olandan koparır.

Dördüncüsü ise, dini hurafelerle kirletmek, aşağılamak, onu yozlaştırmaktır. Hakikati bozmak, inancı küçültmektir. Dini kullanarak kötülüğü besleyenler, en büyük günahkârlardır.

Bunların hepsi insanın ruhunu karanlığa çeker, dünyayı da cehenneme çevirir.

  1. Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolduğunda, ne bir saat geciktirebilirler, ne de beklentiyle bir saat öne geçebilirler.

““Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellilerine uygun olanların dışında, ben kendime ne zarar verebilecek, ne fayda sağlayabilecek güce sahibim. Her millet toplum, devlet, medeniyet için bir vade belirlenmiştir. Vadeleri dolduğu zaman ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler” de.” : Yunus 49

Bu deneme süresi boyunca başarılı olamazlarsa, şans kaybedilir ve bir daha geri gelemez.

Zamanın ilerlemesini bir saat ya da dakika geciktiremeyiz ya da ilerletemeyiz.

  1. Ey Ademoğulları! Size ne zaman İçinizden size âyetlerimi okuyan elçiler geldiğinde,- salih kimseler/takva sahibi olanlar ve hayatlarını düzeltenler/ıslah edenler – kimselere/onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
  2. Ama âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara büyüklük taslayanlar, işte onlar, içinde ebedî kalmak üzere ateşin halkıdırlar.

“Onlara uyanlar:
“Ah, keşke bizim için dünyaya bir dönüş fırsatı olsaydı da, onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık” derler. İşte azâbı gördükleri gibi, Allah pişmanlık üstüne pişmanlık duyacakları amellerini de onlara bir bir gösterecektir. Onlar bu ateşten de çıkamayacaklar.” : Bakara 167

“Onlara:
“- İçinde ebedî kalacağınız Cehennem’e, kapılarından girin. Büyüklük taslayarak serkeşlik, zorbalık ve diktatörlük yapan iktidar sahiplerinin devamlı ikametgahları ne kötüdür” denilir. : Zümer” 72

İçinde ebedî kalmak üzere, Cehennemin kapılarından girin. Kendilerinde bir güç gören zorba, diktatör, güç ve iktidar sahiplerinin devamlı ikametgâhları ne kötüdür! : Mumin 76

  1. Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? İşte böyleleri için, onların tayin edilmiş nasibleri onlara hükümler Kitabından ulaşacaktır: sonunda ölüm elçilerimiz gelip de canlarını aldıklarında: “Allah’tan başka taptıklarınız/yakardıklarınız nerede?” diye sorarlar. “Bizi yüzüstü bıraktılar” diyecekler ve Allah’ı inkar ettiklerine dair kendi aleyhlerine şahitlik edecekler.

Allah’a isyan edenlerin, günahları yüzünden bir anda bu hayatta kesilip atılacağı sanılmamalıdır. Bu dünyadaki deneme süreleri boyunca, hayatın güzel şeyleri ve tövbe ve ıslah şansı da dahil olmak üzere kendilerine tahsis edilen paya sahip olacaklar. Bu süre zarfında tövbe için fırsata sahip olacaklar. Bu süre dolduktan sonra hesap sorulacak. Güvendikleri batılın, yalan olduğunu kendileri görecekler ve günahlarını itiraf edecekler ama çok geç olacak.

“Allah adına yalan uydurandan, yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken:
“- Bana da vahyolundu” diyenden ve,
“- Ben Allah’ın indirdiği âyetlerin benzerini peşpeşe sıralayacağım” diyenden daha zâlim kim olabilir? O zâlimleri ölümün boğucu dalgaları içindeyken bir görsen. Me-lekler pençelerini uzatıp:
“- Kendinizi Allah’ın azâbından kurtarabilirseniz kurtarın. Allah adına, doğru olmayan şeyleri söylemenizden ve onun âyetlerine karşı büyüklenerek azgınlık edip zorbalığa başvurmanızdan dolayı, bu gün zillet cezası ile, kabir azabı ile cezalandırılacaksınız” derler.” : Enam 93

“Deveden de iki, sığırdan da iki.
“O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavrularını mı haram kıldı? Yoksa, Allah’ın size bunu tekrar tekrar emir ve tavsiye ettiğine bizzat şâhit mi oldunuz? Hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları başlarına buyruk hale getirerek, hak yoldan uzaklaşmalarına, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerine imkân sağlamak için Allah adına yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Allah zâlim bir toplumu doğru yola sevketme lütfunda bulunmaz, başarı nasip etmez.” de.” : Enam 144

“Dillerinizin, kendinizin uydurduğu yalanlara dayanarak:
“Bu helâldir, meşrûdur, şu haramdır” demeyin, Allah adına yalan uydurmuş olursunuz. Allah adına yalan uyduranlar kesinlikle, kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa eremezler.” : Nahl 116

  1. O şöyle diyecek: “Sizden önce gelip geçen insanlar ve cinlerle birlikte ateşe girin.” Ne zaman yeni bir topluluk girse, o önceki kardeş kavmine lanet okur, ta ki onlar birbirinin ardınca ateşe girene kadar. Sonuncusu/Sonrakiler, birincisi/öncekiler hakkında şöyle dedi: “Rabbimiz, bizi saptıranlar işte bunlardır; öyleyse onlara ateşte iki kat azap ver.” O şöyle diyecek: “Herkes için ikiye katlandı”: ama siz bunu anlamıyorsunuz.

Önceki nesiller çifte suç işlediler:
(1) Kendi günahları,
(2) Kendilerinden sonrakilere kötü örnek olmaları.

Sadece kendi suçlarımızdan değil, örneğimizin küçüklerimize öğrettiklerimizin onları sevk edebileceği suçlardan da sorumluyuz.

Sonraki nesiller de iki şeyin hesabını vermek zorundadır:
(1) kendi günahları ve
(2) geçmişten, kendilerinden öncekilerin deneyimlerinden ders almamaları.

“İşte bunlar, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakamazlar, koyduğu kanunların dışına çıkarak, yakayı kurtaramazlar. Onların Allah’ın dışında, kulları durumundakilerden yardım isteyecekleri dostları, koruyucuları da yoktur. Onların cezası katlandıkça katlanır. Onlar hakkı işitmeye tahammül edemiyorlar. Zaten hakikati görmüyorlar, anlamıyorlar.” : Hud 20

“Kıyamet günü böyle birinin azâbı kat kat artırılır. Alçaltılmış olarak azapta devamlı kalır.” Furkan 69

“Ey Rabbimiz, onlara iki kat azap ver. Onları büyük bir lânetle lânetle.” : Ahzab 68

“Tâbi olan halk:
“Ey Rabbimiz, bu cehennem azabını başımıza getirenlerin cehennemdeki cezasını kat kat artır.” derler.” : Sad 61

“Kim Allah’ın huzuruna işlediği iyi amellerle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötü amellerle gelirse, o sadece getirdiği kadarıyla cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmayacaklar.” : Enfal 160

  1. Sonra öncekiler sonrakilere derler ki: “Gördün mü, sizin bize karşı hiçbir üstünlüğünüz yok, öyleyse yaptıklarınızın azabını tadın!”

  2. Âyetlerimizi yalanlayanlara ve onlara kibirlenenlere, deve iğne deliğinden geçinceye kadar ne cennet kapıları açılır, ne de bahçeye/cennete giremeyeceklerdir: Günah işleyenler için işte böyle bir mükâfatımız/cezalandırma vardır.

  3. Onlar için altta döşek olarak cehennem, üstte de perde/örtü kıvrımları vardır: Zalimlere işte böyle ceza veririz.

  4. Fakat iman edip salih amel işleyenler, -ki Biz hiç kimseye gücünün yetmeyeceğinden başka bir yük yüklemeyiz- işte onlar, içinde ebedî kalacakları cennet ehlidirler.

Allah, altından kalkamayacağı hiçbir yükü insanoğluna yüklememiştir. Kur’an bu ilkeyi defalarca öne çıkarmaktadır ve tekrarlamaktadır.

  1. Kalplerinden her türlü incinme duygusunu gidereceğiz; – Altlarından ırmaklar akar;- ve derler ki: “Bizi bu mutluluğa/saadete ulaştıran Allah’a hamd olsun. Allah’ın hidayet yolu olmasaydı biz hidayet bulamazdık. Doğrusu o gerçekti, Rabbimizin elçilerinin bize getirdikleri haktır.” Ve onlar haykırışı işitecekler, “İşte Bakın! önünüzdeki bahçeye! Yapmış olduğunuz salih ameller sebebiyle onun varisleri kılındınız.”

Doğru insanın yüreğinde yer eden acılar, o mükemmel mutluluğun içinde tamamen silinecektir. O an geldiğinde, kalp sancıları ve hatıraları, Allah’ın parlak nurunda yok olup gidecek. Geçmişte yaşanan ne bir sevinç, ne bir mutluluktan uça hissi, o ulaşılacak mükemmel mutlulukla boy ölçüşemez. Kıskançlık da olmayacak, eksiklik hissi de. Artık o huzur dolu âlemde ne dert ne tasa kalmayacak.

Ne mutlu doğru insanlara, çünkü cennetin sonsuz krallığını miras alacaklar. Burada işaret edilen, gerçek ve somut doğruluk eylemleridir. Dünyada bu iyiliklerin karşılığını görüp görmemeleri bir anlam ifade etmez; çünkü onların gözü, çok daha büyük bir ödüle, Cennet’in krallığına dikilmiştir.

İman edip hayırlı işler yapanlar, yaptıklarının karşılığı olarak cennetlerde mirasçı olacaklardır. Onlar, barışın ve iyiliğin gerçek sahipleridir; dünya geçici, cennet ise onların sonsuz mülküdür.

  1. Cennet ehli, ateş ehline şöyle seslenecekler: “Andolsun, biz Rabbimizin bize verdiği sözlerini doğru bulduk. Siz de Rabbinizin vaatlerini doğru buldunuz mu?” “Evet” diyecekler; aralarında bir münadi/çağırıcı şöyle nida eder: “Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir;-

Cehennem ehli, ancak tek bir kelimeyle “evet” diyebilirler, işte onların perişan halleri böyledir. Lanetlenmiş, yani Allah’ın lütuf ve rahmetinden mahrum kalmış durumdadırlar. Böyle bir yoksunluk, ruhların çekebileceği en büyük sefalettir.

  1. “İnsanları Allah’ın yolundan alıkoyanlar ve onda eğrilik arayanlar: işte onlar ahireti yalanlayanlardır.”

“O kimseler, Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Ve o yolu eğri göstermeye çalışırlar. Ve onlar, ahiret hayatını yok sayarlar.” : Hud 19

Zalimler, önlerinde Allah’ın yolu varken kendi çarpık akıllarını yansıtırlar. Düz gitmek yerine, içinde kendi çarpık fikirlerine uygun bir şeyler bulmaya çalışırlar. Açıkçası nihai amaç olan ahiret inancına sahip değillerdir.

  1. Aralarında bir perde olacak ve Araf üzerinde / tepelerde / yükseklerde her birini işaretlerinden tanıyan insanlar olacak: cennetliklere “selam size” diye seslenirler: daha girmemiş olacaklar, ama bundan emin olacaklar/bunlar cennete girmeyi umacaklar.

A’raf, cennetle cehennem arasındaki ince sınır; yüksek bir duvarın tepesi, insan kaderlerinin havada asılı kaldığı bir yer gibi gelir bana. Buradaki insanlar ne tamamen hak edenlerden ne de tümüyle günahkar olanlardan. Cennetle cehennem arasında, ikisinin de tam ortasında, henüz kaderleri mühürlenmemiş ruhlar olarak dururlar. Onların selamı, cennet ehline uzattıkları bir selamdır, ama o selamda bir hüzün vardır. Henüz alınmamış bir hükmün ağırlığıyla selam verirler, Allah’ın rahmetini umarak.

Bu tepedeki insanlar, yüzlerden tanırlar herkesi. Cennetin kapısına bakıp içeri girmeyi arzu ederler, ama henüz o kapılardan geçmeleri nasip olmamıştır. Orada, umut ve hüzün arasında sıkışmış, beklerler.

  1. Gözleri ateş ehline çevrildiği zaman: “Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğuna gönderme” derler.

  2. Tepedekiler/ Yüksektekiler/ A’raf ehli, işaretlerinden tanıdıkları bazı insanlara seslenip şöyle derler: “Yığın yığın yığınlarınız ve büyüklük taslamalarınız/kibirli yollarınız size ne yarar sağladı?

Bu âyet, cehennemliklere hitaben yazılmış ve onlara (bir hakimler heyetinin bir mahkûma söyleyebileceği gibi) mallarının, zenginliklerinin ve dünyevî hayatlarındaki kibirlerinin beyhude olduğunu hatırlatılmıştır.

  1. “İşte bunlar, Allah’ın rahmetiyle asla nimet vermeyeceğine yemin ettiğiniz insanlar değil mi? Girin cennete, size korku yoktur, üzülmeyeceksiniz.”

  2. Ateş ehli, cennet ehline: “Bize sudan veya Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden dökün/akıtın” diye seslenirler. Derler ki: “Allah, kendisini inkar edenlere bu iki şeyi de haram kılmıştır.”

“İşte onlara görünüşü, tadı, kokusu belirlenmiş dillere destan rızıklar var.
Meyvalar toplanacak. Kendilerine ikram edilecek.
Nimetlerle dolu Cennetlerde ikram edilecek.
Karşılıklı tahtlar üzerinde otururlarken ikram edilecek.
Önlerinde meşrubat pınarlarından, ırmaklarından doldurulmuş kadehler dolaştırılacak.
Bembeyaz, içenlere lezzet veren, dolu kadehler dolaştırılacak.
Orada hiçbir keder, sıkıntı, zarar, baş ağrısı, aklı giderme, mide sancısı söz konusu değildir. İçtiklerinden sarhoş da olmazlar.” : Saffat 41-47

“Allah’a sığınanlara, emirlerine yapışanlara, günahlardan arınıp, azaptan korunanlara, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlere va’dedilen cennetin benzeri, içinde tadı, rengi, kokusu bozulmayan temiz su ırmaklarının, tadı değişmeyen süt ırmaklarının, içenler için lezzetine doyum olmayan üzüm suyu ırmaklarının ve süzme bal ırmaklarının bulunduğu cennet misâlidir. Orada, onlar için bütün meyvalardan meyva suyu ırmakları ve Rablerinden bağışlanma da vardır. Bunlar, ateşte ebedî kalan, kaynar su içen, bağırsaklarını paramparça eden kimseler gibi mi olur?” : Muhammed 15

  1. “Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler ve dünya hayatına aldandılar.” Onların bu günlerine kavuşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi nasıl inkar ettiler ise biz de onları o gün unutacağız.

Sefil/rezil yaşayışla aldatma ve aldanma.

İnsanlar uyarılara rağmen ahireti bile bile göz ardı etseler, kendilerinin reddettikleri Allah’a kavuşmayı ummayı bekleyebilirler mi?

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendirler; kötülüğü buyururlar, iyilikten alıkoyarlar. Ellerini sıkı tutarlar. Onlar, Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu. Münafıklar, fasıkların ta kendileridir.” : Tevbe 67

“O gün kâfirlere:
“Siz dünyada, bu gün diriltilerek hesaba çekileceğinizi, cezalandırılacağınızı nasıl unuttuysanız, biz de bugün, sizi öyle unutuyoruz. Sizin mekânınız ateştir, yardım edeniniz de yoktur.” denilir.” : Casiye 34

  1. And olsun ki Biz onlara, ilim üzerine kurulu, ayrıntılı olarak açıkladığımız, inananlar için bir yol gösterici/kılavuz ve rahmet olan bir Kitap indirmiştik.

Allah Kur’an’da delillerini açık bir biçimde sunmuşken insanların bir kısmı bu delilleri yalanlama yoluna gitmiştir. Oysa Kur’an’da insanların din adına ihtiyaç duyacakları her şey yazılıp kayıt altına alınmıştır.

Ayetlerin açıklamaları bizzat Allah tarafından yapılmıştır.

İlme uygun olarak ayrıntılanmış, bölümlendirilmiş kılavuz ve rahmet Kitaptır. Kuran söylemek istediğini, muhatabının anlayacağı şekilde ayrıntılayan kitaptır. Sadece tutarlı bilgilere sahip ayrıntılı bir kitabı değil, bilimsel-akademik anlamıyla da seçkin sınıflamalar sergileyen bir kitaptır.

  1. Sadece olayın nihai olarak gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Olayın kesin olarak gerçekleştiği gün, daha önce onu görmezden gelenler, “Gerçekten Rabbimizin elçileri doğru haberleri getirdiler. Şimdi bize şefaat edecek şefaatçilerimiz yok mu?” Yoksa geri gönderilebilir miyiz? O zaman farklı davranmalıyız geçmişteki davranışlarımızdan.” derler. Aslında ruhlarını kaybetmiş olacaklar ve icat ettikleri şeyler onları yüzüstü bırakacaktır.

İman etmeyenler, ahirette neyle karşılaşacaklarını görmek için bekleyip dururlar. Elbet bir gün gerçeği öğreneceklerdir, fakat o gün geldiğinde iş işten geçmiş olacak. Güvendikleri sahte tanrılar, yaldızlı idealler, hepsi birer birer onları yüzüstü bırakacak. Belki başkalarının iyiliğiyle ya da gücüyle kurtulacaklarını sanmışlardır, ama kişisel sorumlulukların hesap günü geldiğinde, kendi yazgılarıyla yüzleşecekler. Önlerine konan kayıtlardan başka tutunacak bir dal bulamayacaklar. İşte o zaman bir şans daha dileyip duracaklar ama o şans çoktan ellerinden kayıp gitmiş olacak.

“Aslında onlar, mâhiyetini, içindeki bilgileri, getirdiği ilâhî düzeni kavrayamadıkları, bildirdiği hususlar da o an önlerinde gerçekleşmediği, sonuçlarını hemen görmedikleri için Kur’ân’ı yalanladılar.
Onlardan öncekiler de kutsal kitapları, peygamberleri böyle yalanlamışlardı. Şimdi ibret nazarıyla bak, incele, inkâr ile isyan ile, baskı, zulüm, işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, aleyhte propaganda yapan zâlimlerin sonu nasıl oldu?” : Yunus 39

“O gün onlara:
“Bu güne kavuştuğunuzda, hesabını vereceğiniz sorumlulukları unutmanız sebebiyle şimdi cezanızı tadın bakalım. Aslına bakarsanız, biz de sizi, size rahmetimizle muameleyi unuttuk. İşlediğiniz ameller dolayısıyle ebedî azâbı tadın.” diyeceğiz.” : Secde 14

  1. Sizin veliniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve hükümranlık tahtına istiva eden Allah’tır: Geceyi gündüzün üzerine bir perde gibi çeker, her biri birbirini izler/hızla takip eder/intikal eder: O, güneşi, ayı ve yıldızları, hepsini kendi emri altında kanunlarla hükmederek yarattı. Yaratmak ve yönetmek O’nun değil mi? Alemlerin Rabbi ve Azizi olan Allah ne yücedir!

Allah varlığı yaratıp kenara çekilmez, onu kendi başına bırakmaz. Kuran’ın Allah’ı oluşun içindedir, hatta kendisidir. O bir realite olarak hayatın içinde, yarattığı varlığı çekip çevirir, besler, belirlediği hedeflere yönlendirir.

“O Allah’tır, Allah. Hak ilâh yalnızca O’dur. Ebedî hayat ile diri, ölümlü olmaktan uzaktır. Varlık âlemini ayakta tutan ve düzenini elinde bulunduran O’dur. Onu ne gaflet basar ne de uyku. Göklerdeki varlıkların ve imkânların hepsi ve yerdeki varlıkların ve imkânların tamamı O’nun mülkündedir, O’nun tasarrufundadır. O’nun yanında, benzer sıfatların tecellisiyle kudret ve tasarruf kullanan eş bir varlık olmak kimin haddine? Yalnızca O’nun izniyle ilâhî planlamayı yürütenlere görev dağılımı yapılır. O kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını, bildiklerini, bilgi ve idrakları dışında olanı, dünyalarını ve âhiretlerini bilir. Onlar ise, O’nun sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Onun hâkimiyeti, saltanatı, kudreti, otoritesi ve düzeni bütün gökleri ve yeri içine alır. Gökleri ve yeri bir bütünlük içinde tek elden tedbir ile idare etmek, gözetmek, korumak, taahhütlerini yerine getirmek Allah’ı yormaz, Allah’a ağır da gelmez. O şanı yüce Allah pek yüce, pek büyüktür.” : Bakara 255

“Ey Muhammed, iman edenlere söyle:
“Allah’ın cezalandıracağı günlerin geleceğini ummayanları, cezalandırılma endişesi duymayanları şimdilik bağışlasınlar. Allah, her kavmi, işledikleri ameller karşılığında, hak ettikleriyle cezalandıracaktır.”” : Casiye 14

Göklerin ve yerin altı günde yaratılışı burada bana göre mecazla anlatılıyor. Bize Yaratılış’ın, Allah’ın büyük işinin bir başlangıcı olduğu söyleniyor. Çünkü O’nun kudreti, yarattığı her şeyde koyduğu ve uyguladığı kanunlarla hep iş başında. Gökteki cisimler, kaosun ortasında O’nun sürekli ilgisi ve yönetimiyle bir düzen sergiliyor. Bu sadece bir başlangıç, çünkü yaratan, gözeten, yöneten yalnızca O’dur. Başkası değil! Ne varsa O’nun elinden çıkar, O’nun iradesiyle sürüp gider, her şey O’nun kudretine boyun eğer.

  1. Rabbine alçakgönüllülükle/tevazuyla ve açık ve gizlice/O’na has dua et: Allah haddi aşanları sevmez.

Boynu büküklük, yalvarış içinde, gizlilik ve ürperti ile samimiyetle ve içten sığınarak O’na dua edilir. Dua etme bağırma, çağırma, gösteriş işi kesinlikle değildir.

Dua ederken, her türlü kibirden, gösterişten, gürültüden, istek ve sözlerin gösterişinden kaçınmalıyız.

Her kulun her daim Allah’ın lütuf ve rahmetini umarak yaşaması gerekir. Dua ibadetinin Kur’an’ın bize öğretmiş olduğu edep ve saygı çerçevesinde, huşu içinde yapılması gerekir.

Yakarışlarımızı, istek ve arzularımızı Allah’a sunarken kiminle irtibat halinde olduğumuzu unutmayan, saygı ve edepten ödün vermeyen bir tavır içinde olmamız gerekir.

Duaları içten ve samimi bir şekilde yapmak, aceleye getirmemek de önemlidir. Yine dua ederken kendimiz, yakınlarımız ve tüm inananlar için de dua etmek, kendimiz için dilediğimiz hayırları diğer samimi inananlar için de dilemek gerekir. Yeryüzündeki savaşların, fesat ve kargaşanın bitmesi; adaletsizliklerin, zulüm ve işkencelerin son bulması için ve insanların dosdoğru bir yol üzerinde olmaları için de dua edilmelidir.

Allah’ın lütuf ve ikram hazinesi istemekle bitmez. Duayı çeşitli kalıplara sokmamak, ezbere ve anlamadan dua sözlerini tekrarlamamaya özen göstermek ve duayı yüksek sesle bağıra çağıra gösterişli şekilde yapılan bir ibadete dönüştürmemek önemlidir. Böyle bir tutum kesinlikle Kur’an’ın bize öğrettiği dua ruhuna uzaktır.

“Kulluk ve ibadetlerinde, davranışlarında ikiyüzlü hareket edenlerin vay haline!” : Maun 6

Kur’an’da Zekeriya Peygamber’in Rabbine gizli bir yalvarışla seslendiği yakarışından bahsedilir.( Meryem 3 )

  1. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, O’na korkuyla ve içinizden özlemle dua edin: çünkü Allah’ın rahmeti her zaman yakındır iyilik yapanlara.

Allah’a bir umutla ve ürpertiyle dua edin. Dualar, insanın içinde bir ferahlık yaratır, insanı güven dolu hissettirir. Kişi, Rabbi’ne halini arz ederken gönlünden geleni dile getirir, “Acaba Allah beni yanlış anlar mı?” kaygısını taşımaz. İçtenlikle, kalbindeki duygularla kendini ifade eder.

Kur’an ayetleri de açıkça Allah’ın kimseyi zorla inkâra veya nankörlüğe sürüklemediğini gösterir. Kişi gerçeği inkâr etmedikçe, bilerek yüz çevirmedikçe Allah kimsenin kalbini mühürlemez. Sapmayı isteyen kişi, kendi yolunu seçer; ancak Allah kimseyi sapkınlığa zorlamaz. İnsanın özgür iradesi vardır ve sorumluluğu da kendisindedir. Bu iradeyi ve sorumluluğu yok saymak, Allah’a iftira atmaktır. Kur’an’ın onca ayetini göz ardı etmek, insanı gerçeği inkâra sürükler, uçuruma iter.

Tevazu ve ciddiyetle dua eden insan, Allah’ın ona hazırladığı manevi zemini bulur. Her şey yerli yerindedir, o toprak yabani otlardan arınmıştır. İyi niyetle, kötülük bulaştırmadan o düzeni korur, fesat karıştırmaz.

Korku ve hasret birbirine karışır; ama bu Allah korkusu, O’nun yolundan sapmak ya da O’nun hoşnut olmayacağı bir şey yapmak korkusudur. Bu korku, insanı Allah’tan uzaklaştırmaz, aksine, daha da yakınlaştırır. O’na olan özlemi, hasreti büyütür, kalpten gelen bir arzuya dönüşür.

  1. Rüzgârları rahmetinin önünden müjdeciler olarak gönderen O’dur: Ağır yüklü bulutları taşıdıkları zaman, onları ölü bir memlekete sürer, oraya yağmur yağdırır ve onunla her türlü ürünü bitiririz: ölüleri işte böyle dirilteceğiz: umulur ki belki hatırlarsınız.

Sevindirici rahmet yağmurları, ölü toprağı canlı, bereketli ve bol ürün veren güzel bir toprağa dönüştürür.

“O, rüzgârları rahmetinin, yağmurun önünde müjdeci olarak estiren, gökten tertemiz su indirendir.” : Furkan 48

Kur’an’da rüzgârlara ve onun etkisi ile parça parça olan bulutlara ve içinden çıkan yağmura dikkat çekilir.

  1. Temiz ve iyi olan topraktan, Rabbinin dilemesiyle, cinsine göre zengin ürünler çıkar:, kötü olan topraktan ise cimrilikten başka bir şey çıkmaz: biz böyle açıklarız şükredenlere âyetleri çeşit çeşit sembollerle.

Dünyada nasıl ki bereketli bir yağmur, iyi bir toprağa düşerse cömert bir hasat verir, kötü bir toprağa düştüğünde ise ya hiç bir şey yetişmez ya da çok az ürün alınır, işte manevi dünyada da Allah’ın rahmeti öyledir. Kötülüğü seçen bazı ruhlara ne kadar rahmet inse de, o ruhlar bu rahmetin sesine sağırdır. Hayatlarının sonundaki büyük hesapta hepsi bir bir diriltilecek olsa da, kimileri yaşamlarının amacına ulaşamayacak, verilen fırsatları boşa harcamış olacaklar.

Ama şükredenler başka. Onlar, Allah’ın mesajını kalplerinde bir sevgiyle kabul edenlerdir. Bu kutsal mesajı aldıklarında, onun karşılığını salih amellerle, yürekten gelen bir şükürle verirler. Onlar, bereketi kalplerinde taşıyan toprak gibi, her damla rahmeti içinde büyütüp, karşılığında en güzel mahsulleri verenlerdir.

  1. Nuh’u kavmine gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.”

Nuh, kendi halkının bozulmuşluğuna karşı çıktı mı, delilikle suçlandı hemen. Çünkü o, daha gelmemiş bir hesap gününden, büyük bir felaketten bahsediyordu. Ah, o gün geldiğinde ne olmuştu? Göz açıp kapayıncaya kadar her şey değişti. Allah’ın azabı, beklenmedik bir hızla kavmin üzerine çöktü. O inatçı, kibirli topluluk, o alaycı insanlar tufanda boğuldular. Ama Nuh ve ona inananlar, o gemiye binenler, işte onlar kurtuldular, büyük fırtınanın içinden sağ çıktılar.

Bu kıssalarla öğretilmek istenen, Hz. Muhammed’in çağdaşlarına açık bir ders vermekti: Geçmişte ne olduysa, aynı şey tekrar olabilir.

  1. Kavminin ileri gelenleri: “Ah, biz seni apaçık bir dalgınlık içinde görüyoruz” dediler.

Kodamanlar, ‘alışılmışa ters’ gelen her şeye karşı çıkar. Bütün peygamberlere öncelikle bu ekip/tayfa karşı çıkmıştır.

  1. Dedi ki: “Ey kavmim! Benim zihnimde bir sapma yoktur; bilakis ben âlemlerin Rabbinin ve Azizinin bir elçisiyim!

  2. “Ben size ancak Rabbimin görevinin gereğini yerine getiriyorum: Size nasihatim dosdoğrudur ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz bir şey biliyorum.

  3. “Allah’a karşı gelmekten sakınasınız ve umulur ki O’nun rahmetine eresiniz diye, sizi uyarmak için, kendi kavminizden bir adam aracılığıyla size Rabbinizden bir mesaj gelmesine şaştınız mı?”

Peygamberler toplumlarının içinden gönderilirler. Peygamberler için “sizden biri”, “içinizden biri”, “arkadaşınız” ifadeleri kullanılır.

  1. Biz de onu ve beraberindekileri gemide kurtardık; fakat âyetlerimizi yalanlayanları selde boğduk. Gerçekten onlar kör bir kavimdi!

  2. Ad kavmine, kardeşleri Hud’u gönderdik: Dedi ki: Ey halkım! Allah’a ibadet edin. O’ndan başka ilahınız yoktur, Allah’tan korkmaz mısınız?”

Onların adını taşıyan ataları ‘Ad, Nuh’un oğlu Sam’in oğlu Aram’ın oğlu ‘Aus’un oğlu olarak Nuh’tan dördüncü nesildi. Güney Arabistan’da, Basra Körfezi’nin ağzındaki Uman’dan Kızıldeniz’in güney ucundaki Hadramawt ve Yemen’e kadar uzanan geniş bir toprak parçasına yerleşmişlerdi. Gerçek Tanrı’yı terk ettiler ve halklarına zulmettiler. Üç yıllık bir kıtlık onları ziyaret etti, ancak yine de hiçbir ders almadılar. Sonunda korkunç bir rüzgar onları ve topraklarını yok etti.

  1. Kavminden kâfirlerin ileri gelenleri: “Ah! Gördük ki sen tam bir ahmaksın/embesilsin!” dediler. ve “Senin bir yalancı olduğunu düşünüyoruz!”

  2. Dedi ki: “Ey kavmim! Ben ahmak/embesil değilim, fakat ben âlemlerin Rabbinin ve Azizinin elçisiyim!

  3. “Ben ancak Rabbimin görevinin gereklerini size karşı yerine getiriyorum: Ben sizin için samimi ve güvenilir bir nasihatçiyim /öğüt verenim.

  4. “Sizi uyarmak için, kendi kavminizden bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir mesajın gelmesine şaştınız mı? Nuh kavminden sonra sizi varisler kıldığını ve ümmetler arasında sizi yüksek derecede önemli/endamı yüksek kıldığını hatırlayın. Allah’tan aldığınız nimetleri anın ki kurtuluşa eresiniz.”

  5. Dediler ki: “Yalnız Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın inançlarından vazgeçmemiz için mi bize geliyorsun? Eğer doğru söylüyorsan, bize tehdit ettiğin şeyi getir!”

Dediler ki: “Sadece Allah’a kulluk etmemiz ve babalarımızdan, dedelerimizden kalan inançları bırakmamız için mi geldin? Hadi bakalım, eğer doğru söylüyorsan o bizi korkuttuğun şeyi getir de görelim!”

Bu sözlerin ardında, hep aynı öfke yatar aslında: Atalara laf ettirmezler, inançlarına dokundurtmazlar. Peygamberlere edilen ithamlar, hakaretler hep o eskiye duydukları sadakatten, ataların izini sürme inatlarından doğar. Görüldüğü gibi, aslında Allah’ın varlığına karşı değiller; mesele, atalarının inançlarını, törelerini terk etmeyi reddetmeleridir. Atalar kutsal sayıldıkça, geleneklere dokunulmadıkça, Allah’a da bir köşe açmaktan rahatsız olmazlar. İşte, o muhafazakâr şirkin gizli kökü budur.

Ecdatperestlikle savaşın Kur’ansal adı hanîfliktir.

  1. Dedi ki: “Rabbinizden azap ve gazap çoktan üzerinize geldi. Allah’ın size verdiği bir yetki olmaksızın sizin ve atalarınızın uydurduğunuz isimler konusunda benimle tartışın. Sonra bekleyin: Ben de aranızdayım, bekliyorum.”

İçine düştükleri korkunç küstahlık ve günahın kendisi de bir cezaydı.

Gelenekçi-muhafazakâr şirkin bütün derdi, atalarından görüp öğrenmediklerini yani yeniyi tepelemektir. Çünkü yeni onlara, atalarının ve kendilerinin bilmedikleri bazı şeyleri öğretir.

“Putlar, sizin ve atalarınızın uydurduğu hayal mahsûlü isimlerden- düzmece tanrılardan ibaret. Allah onlarla ilgili hiçbir ferman, hiçbir yetki indirmedi. Kendilerine Rableri tarafından hidayet rehberi, kitap ve peygamber geldiği halde, onlar kesinlikle zanna ve nefislerinin arzusuna, ihtiraslarına uyuyorlar.” : Necm 23

  1. Onu ve ona uyanları kurtardık. Rahmetimize andolsun ki, âyetlerimizi yalanlayanların ve inanmayanların köklerini kestik.

  2. Semud kavmine Kardeşlerinden Salih’i gönderdik: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Şimdi size, tarafınızdan apaçık bir mucize geldi.” Rabbimiz, Allah’ın bu dişi devesi size bir ayettir: O halde bırakın onu Allah’ın arzında otlasın da ona bir zarar gelmesin yoksa siz elemli bir azapla yakalanacaksınız.

Semud kavmi… Ad kavminin devamıydı onlar, medeniyetleri büyüdükçe kibirleri de büyüdü, insanlıkları küçüldü. Maddi varlıkları arttıkça, Tanrı’ya sırt çevirdiler, kendilerini tanrı sandılar. Ama Allah, onlara Kardeşlerinden Salih’i gönderdi. Salih dedi ki: “Ey kavmim! Yalnız Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Bakın, size bir mucize geldi. Allah’ın dişi devesi. Bırakın otlasın, ona dokunmayın, yoksa büyük bir azaba uğrayacaksınız.”

Bu dişi deve, neydi biliyor musun? Yoksulların, mazlumların, toprağa muhtaçların sembolüydü. Semud halkı zenginleştikçe meraları, su kaynaklarını kendi tekellerine aldılar. Fakirlerin sığırları suya yaklaşamaz, otlaklara giremez oldu. Salih Peygamber, işte bu haksızlığa karşı ses yükseltti. Dedi ki: “Bu Allah’ın geniş dünyası, herkesin hakkı var burada, kimse malı mülkü kendine ayırmasın.” Ama kibirli zorbalar dişi deveyi bile çok gördüler, onu katlettiler.

Sonra ne oldu? Toprak, bu kibirli kavmi kabul etmedi. Büyük bir depremle sallandı, Semud kavmi, o gösterişli evleriyle birlikte yerle bir oldu, tarihe karıştılar. Yeryüzü, hakka boyun eğmeyenlerin sonu bu olur dedi sanki, hepsini toprağın altına gömdü.

“Sâlih:
“İşte mûcize dişi devedir. Onun su içme hakkı vardır. Belirli günlerde sizin de su içme hakkınız vardır.” dedi.” : Şuara 155

“Onlara, suyun, aralarında paylaştırıldığını haber ver. Her biri, kendi içme sırasında gelsin.” : Kamer 28

“Onları imtihan etmek, güç durumda bırakmak için dişi deveyi gönderen biziz. Sen, onların âkıbetlerinin nereye varacağını gözle ve onların eza ve cefalarına karşı da, can ü gönülden sabrederek mücadeleye devam et, metanetli ol.” dedik. : Kamer 27

  1. “Ad kavminden sonra sizi nasıl halifeler kıldığını ve yeryüzünde size meskenler verdiğini hatırlayın. Öyleyse Allah’tan aldığınız nimetleri hatırlayın ve yeryüzünde fesat çıkarmaktan ve bozgunculuk yapmaktan sakının.”

  2. Kavminden büyüklük taslayan fırkanın ileri gelenleri, kendilerinden âciz sayılanlara -yani iman edenlere dediler ki: “Salih’in Rabbinden bir elçi olduğunu gerçekten biliyor musunuz?” “Biz, O’nun aracılığıyla indirilen vahye gerçekten inanıyoruz” dediler.

Zalimler, Allah’ın cömertçe sunduğu nimetleri kendi ceplerine indirip, halktan sakınan, adaletin ve iyiliğin sesini duymak istemeyen o kibirli insanlardı. Salih, ezilenlerin, yoksulun, imtiyazsızın yanında durdu, hakkı savundu. Ama bu duruşu, zalimlerin hışmını üstüne çekti, ona karşı çıktılar.

Allah’ı tanımayanlar, boş sözlerle O’nu reddetmekle yetinmediler; Salih’in Allah’ına meydan okurcasına, Allah’ın mucizesi olan dişi deveyi dizginleyip öldürdüler. Bu, sadece bir hayvana değil, adalete ve vicdana vurulmuş bir darbe daha oldu. Kendi kibirleri içinde Salih’e ve Allah’a meydan okuyarak zulümlerini büyüttüler, zulümlerinin sonunu ise hiç göremediler.

  1. Kibirli taraf dedi ki: “Biz sizin inandıklarınızı reddediyoruz.”

  2. Sonra dişi deveyi boğazladılar, Rablerinin emrine küstahça karşı çıktılar ve şöyle dediler: “Ey Salih! Eğer Allah’ın elçisi isen tehditlerini getir!

  3. Derken deprem onları habersiz yakaladı,ve sabahleyin evlerinde çöke kaldılar!

Biz onlara şiddetli bir gürleme halinde âni bir darbe indirdik. Ânında, hayvan ağılında kalan döküntüye döndüler. : Kamer 31

  1. Bunun üzerine Salih, şöyle dedi: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği mesajı tebliğ ettim: Size nasihat/öğüt verdim, fakat siz nasihat/öğüt edenleri sevmiyorsunuz!”

Ona karşı çıkanlar Salih’e değil, aslında Allah’ın gerçeği apaçık ortaya koyan ayetlerine tahammül edemiyorlardı. Kendilerine Allah’ın ayetleri ile gerçeği getirerek öğüt verenleri dolayısıyla sevmiyorlardı. Salih’in nasihatleri bencil çıkarlarına doğal olarak uymuyordu.

  1. Lût’u da gönderdik: O, kavmine dedi ki: “Sizden önceki hiçbir milletin yapmadığı gibi/kendisinin sizin gibi öne geçemediği /sizin kadar aşırıya gidemediği/götüremediği bir hayasızlık mı/fahişelik mi işliyorsunuz?

Lut, akıl almaz günahları yüzünden yerle bir olan Sodom ve Gomorra halkına bir peygamber ve uyarıcı olarak gönderildi. Tam olarak konumu bilinmiyor, ancak Ölü Deniz’in doğusundaki düzlükte bir yerde oldukları düşünülüyor.

  1. “Çünkü siz kadınları bırakıp erkeklere şehvet besliyorsunuz, gerçekten siz haddi aşan bir kavimsiniz.”

““Siz, helâl yoldan karşı cinsle meşrû ilişkiyi bırakıp, ille de, erkeklere yaklaşacak, soygun yapmak, erkeklere tecavüz etmek, adam öldürmek için yol kesecek, toplantılarınızda aklın ve şeriatın suç saydığı, haram kıldığı, kamu vicdanının tasvip etmediği sapık ilişkilerde bulunacak ve hayasızlık mı yapacaksınız?” dedi. Kavminin Lût’a cevabı:
“İddialarında, tehdit ettiğin konuda doğru isen, Allah’ın azâbını getir bize” demelerinden ibaretti.” : Ankebut 29

  1. Kavmi ise şu cevaptan başka bir cevap vermedi: “Onları şehrinizden çıkarın; gerçekten bunlar temizlenmek isteyen/ saf ve temiz/ dürüst olmak isteyen insanlardır!”

Dejenere insanlar, temiz ve dengeli insandan tiksinir.

Kötüler, doğruları rezil edeceklerini düşünerek sözlerle yaralar, hakaretlerin ardından da haksızlıklarla devam ederler. Ama Allah kendi kuluna bakar ve sonunda kötüler, kötülüklerinin kadehi dolduğunda yıkılırlar.

Zalimlerle, onlara köpeklik eden sürünün rahatsızlık sebebi, her zaman ‘temizlik ve dürüstlük’ olmuştur. İnsanların temiz ve dürüst olması onları verem eder.

  1. Ama onu ve ailesini kurtardık, karısı hariç: o geride kalanlardandı.

  2. Ve üzerlerine bir kükürt yağmuru yağdırdık: O halde bak, günah ve suç işleyenlerin sonu ne oldu!

  3. Medyen halkına Kardeşlerinden Şuayb’ı gönderdik: O dedi ki:
    “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. İşte size Rabbinizden apaçık bir ayet geldi! Ölçüyü ve tartıyı tam yapın ve insanlardan haklarını esirgemeyin. Düzene girdikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanıyorsanız, bu sizin için daha hayırlıdır.

Onların yakasını bırakmayan günahları bu ayette şu şekilde karakterize edilir:
(1) başarı için disiplinli, katı ticari dürüstlük gerekliyken, kısa ölçü vermek veya tartıda hile,
(2) insanları haklarından mahrum bırakan dolandırıcılık,
(3) barış ve düzen sağlanmışken fitne ve kargaşa çıkarmak;
(4) Yerleşik hayatı alt üst etmekle yetinmeyerek, soygunlara girişmek,
(5) İnsanları Allah’ın ibadetinden alıkoymak, dini ve takvayı çarpık amaçlarla suiistimal etmek.

Ölçüde ve tartıda dürüst olun ey insanlar.

“Ölçü-tartı birimlerini, aletlerini noksanlaştıranların/ Dolandırıcılıkla/Sahtekarlıkla/Hilekarlıkla/Yolsuzlukla uğraşanların/işlem yapanların vay haline!
Bilerek insanları zarara uğratacak şekilde ölçüp tarttıkları sırada, mallarının hakkı olmayan bedellerini tamı tamına alırlar.
Tahılları ve bakliyatı ölçerken, veya para birimi altın ve gümüşü tartarlarken de, ölçüyü ve tartıyı noksanlaştırırlar.
Onlar tekrar diriltileceklerini düşünmüyorlar, inanmıyorlar mı?” : Mutaffifin 1-4

“Kendisi reşit oluncaya – onsekiz yaşını dolduruncaya kadar, iyi niyetle değerlendirmelerin dışında yetimin malına yaklaşmayın.
Ölçeği tam doldurun, ölçmede ve tartıda adâletli olun, sosyal adâleti, sosyal güvenliği temin edip refah payını artırarak, toplumdaki dengeyi sağlayın.
Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla mükellef tutarız.
Yakınlarınızla ilgili bile olsa, konuştuğunuz zaman adâletli, doğru konuşun.
Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin. İşte bunlar tekrar tekrar Allah’ın riayeti size emrettiği hususlardır. Umulur ki, düşünüp öğüt alırsınız.” : Enam 152

“Alırken, satarken, ölçüyü, tartıyı adâletle uygulayın, sözlerinizde, fiillerinizde ölçülü âdil davranın. Sosyal adaleti, sosyal güvenliği temin edip, refah payını artırarak, toplumdaki dengeyi ayakta tutun. Ölçüyü noksanlaştırmayın, tartıyı eksiltmeyin, haklarına tecavüz ederek insanları mağdur etmeyin.” : Rahman 9

  1. “Tehdit ederek, Allah’a inananları yolundan alıkoyarak ve onda bir eğrilik arayarak her yola çömelerek/çökerek oturmayın. Hatırlayın, siz azdınız da O sizi çoğalttı. Ve aklınızı başınıza alın. Bakın, bozgunculuk yapanların sonu ne oldu.

Karşılarındaki güruh… Onların gerçek yüzü, bencillik, kibir, şiddet ve adaletsizlikten başka bir şey değildi. Yasaları kendilerine göre eğip büken, hakkı hiçe sayan insanlardı. Ama bir de Allah’ı kullanarak halkı korkutmayı bilirlerdi. Korkuyu, öyle ustalıkla yerleştirirlerdi ki Allah’ı bir korku simgesi haline getirirler, dini de bu korkunun üzerine inşa ederlerdi.

İnsanları sindirmenin, boyun eğdirmenin en kalıcı ve güvenli yolu buydu onlar için. Allah’ın adını kullanarak korku salmak, sonra da bu korkuyu dinin temeli yapıp kendilerine itaat ettirmek. İşte bu, onların en büyük silahıydı. Korkuyla egemen olanlar, hakikatin sesini boğmaya çalıştılar.

  1. “Ve eğer içinizden bana gönderilen mesaja inanan bir grup ve inanmayan bir grup da varsa, Allah aramızda hüküm verinceye kadar sabredin: çünkü O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

Şu’ayb’ın nazik, ikna edici argümanları boşaydı, karşısındaki kalpler katılaşmıştı.

  1. Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şuayb, seni ve seninle beraber iman edenleri mutlaka şehrimizden çıkaracağız, yada siz,sen ve onlar, bizim yollarımıza ve dinimize döneceksiniz.” Dedi ki: “Ne! onlardan hoşlanmamamıza/nefret etmemize rağmen mi?

Bağnazlık ve adaletsizlik de kendi yollarını bulur, öyle bir cilalarlar ki sanki hoşgörülüymüş gibi görünür. Derler ki: “Evet, biz hoşgörülüyüz, sabırlıyız! Ama vatanımız, dinimiz kutsal. Atalarımızın izine dönerseniz, sizi affederiz!”

Ama işin altında ne yatar? Adaletsizlik, baskı… Fakire, zayıfa zorbalık etmekten çekinmezler. Din kisvesi altında dolandırıcılık, yolsuzluk almış başını gitmiştir. Kendilerini haklı göstermek için kutsalı kalkan yaparlar, ama esas dertleri ne adalettir ne de vicdan. Fakirin hakkını gasbedip, zalimin yanında durmak, işte onların yolu budur.

  1. “Allah bizi oradan kurtardıktan sonra tekrar sizin yollarınıza dönersek, Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz; Rabbimiz Allah’ın dilemesi ve iradesi dışında hiçbir şekilde o yola dönmemiz mümkün değildir. Rabbimiz, ilmiyle eşyanın en ince noktalarına kadar ulaşabilir/ ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Allah’a tevekkülümüzdür/ Allah’a tevekkül ettik. Efendimiz/ Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet, çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”

“Allah bizi o karanlıklardan çekip aldıktan sonra, dönüp tekrar sizin yollarınıza girersek, Allah’a karşı büyük bir yalan söylemiş oluruz. Rabbimizin dilemesi dışında, hiçbir güç bizi o eski yola sokamaz. O, her şeyi bilir, her şeyin içini, dışını, en ince noktasına kadar görür. Biz O’na güvenip dayanıyoruz. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında adaletle hüküm ver, çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın!”

Bu dünyada soyut şeyler, spekülasyonlar üzerine dönen tartışmalar, bitmez tükenmez. Her iki taraf da inancında samimi olsa bile bir sonuca varamazlar. Son sözü söyleyecek olan, Hak tahtında oturan Allah’tır. Onun verdiği karar, insan yargısının hatalarından, kusurlarından uzaktır. Saf niyet taşıyanların Allah’a başvurmaktan korkacak hiçbir şeyleri yoktur, çünkü niyetleri temizdir, kalpleri berraktır.

  1. Kavminden kâfir/nankör olan ileri gelenler dediler ki: “Eğer Şuayb’a uyarsanız, bilin ki helak oldunuz!”

Kâfirlerin cevabı hep aynıdır. Önce rüşvetle, incelikle, tatlı dille kandırmaya çalışırlar. Ama baktılar ki, müminler boyun eğmiyor, bu sefer tehditlere başvururlar. Zulmün kapısını aralarlar. Müminleri iftirayla lekelemeye, dışlamaya başlarlar. Ellerinden onurlu bir geçim kaynağını alır, açlıkla sınarlar. Hatta ailelerine, sevdiklerine dokunurlar; onları aşağılar, işkence ederler.

Ama Allah’ın hükmü nettir. Onların kurduğu tuzaklar, kötü niyetli planlar bir gün döner, sahibini vurur. 92. ayette olduğu gibi, sonunda mahvolan, yok olan hep kötüler olur. Zulmün bedelini zulmü yapanlar öder.

  1. Ama deprem/sarsıntı onları hazırlıksız yakaladı ve sabah olmadan evlerinde çöke kaldılar!

“Onu da yalanladılar. Onların işini gölgeli günün azâbı bitirdi. Hakikaten o büyük bir günün azâbı idi.” : Şuara 189

  1. Şuayb’ı yalanlayan adamlar, sanki geliştikleri/büyüdükleri evlerde/yurttlarda hiç bulunmamış gibi oldular: Şuayb’ı yalanlayan adamlar, helak olan onlardı!

  2. Bunun üzerine Şuayb yanlarından ayrıldı ve şöyle dedi: “Ey kavmim! Ben Rabbimin bana gönderdiği âyetleri gerçekten size ilettim; size güzel öğütler verdim, fakat inanmayan bir topluluğa nasıl üzülürüm/üzülebilirim! “

  3. Biz ne zaman bir memlekete bir peygamber göndersek, tevazuyu öğrensinler diye o memleketin halkını sıkıntı ve zorluğa soktuk.

İnsan başlangıçta saf yaratılmıştır. Bir peygambere ihtiyaç, savaşmak için gönderildiği bir yolsuzluk ve kötülük olduğunda ortaya çıkar. Gelişi maalesef, özellikle yanlışa/kötülüğe karşı protestosunda ona katılanlar için çok fazla sınav/imtihan ve ıstırap anlamına gelir.

Ama hepsi Allah’ın Planındadır, çünkü O’na layık olmak istiyorsak tevazuyu öğrenmeliyiz.

  1. Sonra onların sıkıntılarını refaha çevirdik, sonunda büyüdüler ve çoğaldılar ve: “Babalarımıza/atalarımıza da sıkıntı ve bolluk dokundu/dokunmuştu” demeye başladılar… Bakın! Biz onları ansızın hesaba çektik, halbuki onlar yaptıkları tehlikenin/girdikleri riskin farkında değillerdi.

Allah günahkâra yeterince izin, mühlet verir. Büyür, çoğalır ve küçümser hale gelirler. Ne ıstırap ne de zenginlik onlara öğrenmeleri gereken dersleri öğretmez.

  1. Eğer o şehirlerin halkı iman edip Allah’tan korksaydı, elbette onlara gökten ve yerden her türlü nimeti açardık; Fakat onlar gerçeği yalanladılar ve Biz de onları, işledikleri suçlardan dolayı hesaba çektik.

  2. Şehirlerin halkı, uykularında iken, gece azabımızın gelmesine karşı güvenli mi hissettiler/ gelmeyeceğinden emin mi oldular?

  3. Yoksa güpegündüz gelip dünya işleriyle kaygısızca oynayıp dururken onun gelmeyeceğinden emin mi oldular?

  4. Yoksa onlar, Allah’ın tuzağından emin mi oldular?- halbuki Allah’ın tuzağından, hüsrana uğrayanlardan başkası emin olamaz!

Allah’ın planından kim kaçabilir ve kendi helakını isteyenlerden başka kim kendini onun planının dışında hissedebilir?

  1. Yeryüzüne önceki sahiplerinden art arda mirasçı olanlar için, dilersek günahlarından dolayı onları azaplandırmamız ve işitemeyecekleri şekilde kalplerini mühürlememiz hidayet edici bir ders değil midir?

Bu anlatılan hikâyeler, sadece geçmişin topraklarında kalmamalı; şimdiki ve gelecek nesillere bir uyarı, bir ders olmalı. Çünkü bilmeliler ki, aynı hatalara, aynı günahlara saparlarsa, onları da aynı son bekler. Kalpleri katılaşınca, alçaklıkları gözlerine perde çekince, ne kadar öğüt verilse, ne kadar nasihat edilse kulak asmazlar. Aynı felaketi bir daha yaşamamak için, geçmişin izlerinden ders almak gerekir. Yoksa, tarihin karanlık dehlizlerine gömülmek, kaçınılmaz olur.

“Kendilerine gelmiş hiçbir delil, hiçbir ferman, hiçbir yetki olmadığı halde, Allah’ın âyetleriyle ilgili tartışma açanlar, Allah katında ne büyük gazaba uğrayacaklar. İman edenler yanında da ne büyük öfkeyle karşılanır. Allah kendilerinde bir güç gören, zorbaların, diktatörlerin, kalplerini, kafalarını işte böyle anlayışsız hale getirir.” : Mumin 35

  1. İşte sana haber verdiğimiz o memleketler: And olsun ki, onlara elçileri apaçık âyetlerle geldi: Ama daha önce yalanladıkları için inanmayacaklardı. Allah, inkar edenlerin kalplerini işte böyle mühürler.

Mesajı işitip de reddedenler, daha sonra adımlarının izini sürmekte daha da zorlanırlar. Kötülük, Allah’ın onlara lütuf kanallarını tıkamıştır. Allah’a verdikleri sözü bozmalarıyla başlar; sonraki her adımda bataklığın içine, daha da derine düşerler.

“- Kalplerimiz örtü içinde. Bizi davet ettiğin, teşvik ettiğin şeylerle ilgisi yok. Kulaklarımızda ağırlık var, bizimle senin aranda bir de perde mevcut. Onun için, sen bilinçli olarak görevini yap, biz bildiğimizi yapmaya devam edeceğiz.” dediler. : Fusilet 5

  1. Çoğunu ahdini yerine getirmeyenler olarak bulduk; bundan ayrıca çoğunu asi ve isyankar bulduk.

  2. Sonra onların ardından Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik de onlar haksız yere onları yalanladılar: Bakın, bozgunculuk yapanların sonu ne oldu.

  3. Musa dedi ki: “Ey Firavun! ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim.

  4. Allah hakkında haktan başka bir şey söylememenin kendisine hak olduğu kimseyim./ Allah hakkında hakikatten başka bir şey söylemenin doğru olmadığını bilen birisiyim. İşte ben şimdi size Rabbiniz tarafından apaçık bir ayet/işaret/mucize/beyyine ile geldim: O halde İsrailoğullarını benimle birlikte gönder./Öyleyse İsrailoğulları benimle birlikte ayrılsınlar.”

Bu hikayede, Muhammed’in misyonuyla derin bir paralellik görüyoruz. İki Allah adamı, Musa ve Muhammed, aynı kaderi paylaştı. Her ikisi de kibirli, adaletsiz, inançsız ve batıl inançlarla kuşatılmış düşmanlara karşı savaştı, kendi halkının içindeki isyankarlar… Ama her ikisi de bu zorlu mücadeleyi kazandı.

Musa, kavmi arasındaki onca isyana, karşı çıkışa rağmen halkını vaat edilen diyara götürdü. Muhammed ise kendi erdemi, sağlam karakteri ve Allah’ın rehberliğiyle kavminin direncini yıkmayı başardı. Sonunda, ikisi de zaferi tattı, hak yerini buldu. Allah’ın yardımıyla, zalimlerin oyunlarını bozup kavimlerini selamete erdirdiler.

  1. Firavun dedi ki: “Eğer gerçekten bir ayet getirdiysen, eğer doğru söylüyorsan, onu ortaya koy.”

  2. Derken Musa asasını attı da bir bak! o bir yılandı, apaçık herkesin görmesi için!/Sonra Musa asasını attı ve işte! herkesin görebileceği apaçık bir yılandı!

  3. Ve elini uzattı ve işte! tüm bakanlar için beyazdı!

  4. Firavun’un ileri gelenleri dediler ki: “Gerçekten bu, bilgin bir sihirbazdır.

  5. “Planı sizi ülkenizden çıkarmak: öyleyse ne öğütlüyorsunuz?”

Kendi güçleri ve malları için korku duyuyorlardı. Musa’nın Mısırlıları kendi topraklarından kovma niyeti yoktu. O sadece Mısır zulmüne son vermek, zulmün demir yumruğunu kırmak, ezilenin iniltisini dindirmek istiyordu. Ancak Mısırlıların vicdan azabı vardı ve diğer insanların güdülerini kendi korkularına göre yargıladılar, kendi korkularının karanlık kuyusunda boğulmuşlardı.

Firavun ve çevresinin asıl derdi ellerindeki servet, gücü ve nüfuzu kaybetmekti. Hamanıyla, Karunuyla iktidar ve serveti paylaşmak istemiyorlardı. Zulüm, baskı ve korkuyla kurulan düzeni korumak onlar için öncelikti. Zulümle ve korkuyla örülmüş duvarlarla çevrelenmiş bu kaleyi korumak için her şeyi göze alacaklardı

  1. Dediler ki: “Onu ve kardeşini bir süre beklet, şehirlere toplayacak adamlar gönder.-

  2. Ve tüm bilgili büyücülerimizi sana getirsinler.”

  3. Bunun üzerine büyücüler Firavun’a geldiler: “Eğer biz kazanırsak uygun bir mükâfatımız vardır değil mi?!” dediler.

Sanatları hile ve sahtekarlık üzerine inşa edilmişti, aldatmacanın kirli sularında yoğrulmuştu ve düşünebildikleri ilk şey kendileri için bencilce bir pazarlıktan öteye geçmiyordu. Firavun, onlara altın tepsi içinde sunulan bir iktidar gücü yemiyle yaklaştı. Firavun, bu adamların garip güçlerini boşa çıkarırlarsa onlara istedikleri ödülleri vaat etmekle kalmadı, aynı zamanda onlara kendi şahsı etrafında en yüksek saygınlıkları vaat etti. İktidarın yanında makam peşinde koşarak zulme destek olacaklardı. Gözleri kamaşmış bu zavallılar, Firavun ‘un gölgesinde yaşamak, tahtının eteğinde diz çökmek pahasına, zulmün değirmenine su taşımaya razı oldular. İktidarın sarayında, saygınlığın kirli tahtında oturmak, onlara göre her türlü kötülüğü yapmaya değerdi.

  1. O: “Evet ve daha fazlası” dedi, – çünkü o takdirde siz benim şahsıma en yakın makamlara yükseltileceksiniz.”

  2. Dediler ki: “Ey Musa! ilk sen mi atacaksın, yoksa ilk biz mi atalım?”

  3. Musa dedi ki: “Önce siz atın.” Attıklarında insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular: çünkü onlar büyük bir sihir/aldatma sergilediler.

  4. Musa’nın aklına ilhamla koyduk: “Şimdi asanı at”: ve işte! uydurdukları bütün yalanları hemen yutar!

Arkasında Allah’ın lütfuyla, tüm sahtekarlıkları ortaya dökmüş ve Hakikati ortaya çıkarabilmiştir.

  1. Böylece hakikat tasdik edildi ve onların bütün yaptıkları boşa çıktı.
  2. Böylece büyükler orada ve o zaman yenildiler ve küçük gösterildiler.

Firavun ve yandaşları, iki ateş arasında kavruluyordu. Bir yandan, Allah’ın gücüyle karşı karşıya kaldıklarında, göklerin öfkesi karşısında böcek misali ezilmişlerdi. Öbür yandan, ellerindeki tüm hile ve desiselerin birer kâğıt parçası gibi yok olup gitmesi, onları çıplak bırakmıştı. Ellerindeki tüm güç ve nüfuz bir anda buharlaşıp gitmişti.

  1. Ancak büyücüler secdeye kapandılar.

  2. “Biz âlemlerin Rabbine inandık,” diyerek-

  3. “Musa ve Harun’un Rabbine.”

  4. Firavun: “Ben size izin vermeden O’na mı inandınız? Şüphesiz bu, halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında sonuçlarını öğreneceksiniz/bileceksiniz.”

  5. “Emin olun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi çarmıhta öldüreceğim.”

  6. Dediler ki: “Biz ancak Rabbimiz’e döndürüldük:

  7. “Fakat sen, sırf Rabbimizin âyetleri bize ulaştığında onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun! Rabbimiz! Üzerimize sabır ve sebat yağdır ve Senin rızana boyun eğen Müslümanlar olarak canımızı al!!”

  8. Firavun kavminin ileri gelenleri dediler ki: “Yeryüzünde fesat çıkarmak, seni ve ilahlarını terk etmek için Musa’yı ve kavmini mi bırakacaksın?” Firavun dedi ki: “Onların erkek çocuklarını öldüreceğiz; sadece kızlarını diri olarak kurtaracağız/tutacağız ve onların üzerinde karşı konulmaz güce sahibiz.”

  9. Mûsâ kavmine dedi ki: “Allah’tan yardım dileyin ve sabırla bekleyin çünkü yeryüzü Allah’ındır, kullarından dilediğine miras olarak verir; akıbet ise muttakiler için daha hayırlıdır.”

Sonunda kibir alçaltıldı, alçakgönüllülük ve inanç korundu ve geliştirildi.

Toprakta özel mülkiyet, tevdi edilmiş bir emanetten yararlanma ve o emanet üzerinde geçici tasarrufta bulunma hakkı anlamında bir malikiyettir.

“Göklerin ve yerin mirası sadece Allah’ındır” : Ali İmran 180

“Yeryüzüne benim iyilik ve banş seven knllanm vâris olacaktır.” :Enbiya 105

Ayet, toprakta özel mülkiyeti reddetmez, tam aksine, kabul ve ilan eder, ancak onu kayıt ve şarta bağlar.

Ontolojik ve metafizik anlamda mâlikin sadece ve sadece Allah olduğunu ama şartlı ve emanet anlamında bir mâlikliğin insanlara verildiğini bildiriyor.

Bu mirasçılar, toprağı ihya edecek ve insanlığın hayrına işletecek olanlardır.

Kuran, toprağın gerçek sahipleri olarak ezilip horlanan barışsever, üretken insanları istemektedir. Bunlar, toprağı işleyerek onun üzerinde değer üretecek olan emek sahipleridir.

  1. Dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de, sonra da sıkıntıdan başka bir şeyle karşılaşmadık.” Musa dedi ki: “Umulur ki Rabbiniz, düşmanlarınızı helak eder ve sizi yeryüzünde halifeler yapar ki, sizi amellerinizle imtihan etsin.”

  2. Firavun halkını yıllarca kuraklık ve ekinleri kısarak cezalandırdık; öğüt alsınlar diye.

  3. Ama güzel günler gelince, “Bu bizdendir” dediler; Başlarına bir musibet geldiğinde, onu Musa ve beraberindekilerle ilgili uğursuz alametlere bağladılar! İşte bakın! Doğrusu Allah katında uğursuzluk alametleri onlarındır, fakat onların çoğu bunu anlamazlar!

Onlar:
“- Kesinlikle biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık, kıtlığa maruz kaldık. Eğer aklınızı kullanarak bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlayarak öldürürüz. Bizden size, can yakıcı müthiş bir kötülük dokunur.” dediler.
Peygamberler:
“- Sizin uğurlu ve uğursuz saydıklarınız, hayırdan ve şerden payınz, rızkınız, nerede olursanız olun kendi iradî tercihlerinizden kaynaklanmaktadır. Size tebliğ yapıldı, öğüt verildi diye mi, uğursuzluğa, kıtlığa uğradınız? Doğrusu siz, meşruiyet sınırlarını aşan, ağır-adaletsiz hükümler içeren kurallar koyup uygulayan, cahilce davranan bir toplumsunuz.” dediler. : Yasin 18-19

  1. Musa’ya dediler: “Bize sihir yapmak/aldatmak için ne İşaretler/Ayetler getirirsen getir, biz sana asla inanmayacağız.

İnkâr etmek konusunda ısrarcı davrananların, her ne mucize görürlerse görsünler yine de inanmamakta direteceklerine vurgu yapılır.

  1. Biz de üzerlerine tufan/belalar: toplu ölüm, çekirge, bit, kurbağa ve kan, gönderdik: Ayetler açıkça kendini açıkladı: ama onlar kibirle yoğrulmuştu,- günaha teslim olmuş bir halk.

Tufan = toptan ölüme ve yıkıma neden olan yaygın bir musibet.

“Andolsun ki biz Mûsâ’ya, hak peygamber olmasının delili olarak açık açık dokuz âyet, dokuz mûcize verdik. İsrâiloğulları’na sor. Mûsâ kendilerine geldiğinde Firavun ona:
“Ey Mûsâ, kesinlikle ben senin büyülenerek aklının etki altına alındığını zannediyorum” dedi.”: Isra 101

  1. Ne zaman ceza üzerlerine düşse, dediler ki: “Ey Musa! Kendi adına, Rabbini sana verdiği vaat gereğince çağır: Eğer azabı üzerimizden kaldırırsan, sana gerçekten iman ederiz ve İsrailoğullarını seninle birlikte göndeririz.”

Musa’nın talebi iki yönlüydü: (1) Allah’a yönelin ve zulümden vazgeçin ve (2) İsrail’i Mısır’dan çıkarmama izin verin.

Mısırlılar ne zaman acı çekse, kendilerini düzeltme sözü verdiler ve Musa’ya araya girip vebayı durdurması için yalvardılar. Fakat her musibet kesilişinde, son azap gelinceye kadar o kötü tavırlarına geri döndüler. Bu davranış şekli, tüm zamanlar için klasik günahkar tavrıdır.

  1. Fakat Biz, tamamlamaları gereken belirli bir süreye göre azabı onlardan her kaldırdığımızda,- bir de bakın ki! sözlerini bozdular!

Musa’nın yapabileceği dua ile sınırlıydı. Her musibet veya azap, Allah’ın takdirinde belirlenmiş bir süreye sahipti. Her şey usulüne uygun olarak yerine getirildi. Allah’ın hükmü/kanunu kesindir, insan iradesi gibi yalpalamaz.

  1. Biz de onlardan intikam aldık: Âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan öğüt almamaları nedeniyle onları denizde boğduk.

İsrail en sonunda Mısır’dan ayrıldığında, silahsız oldukları ve yolda ani bir muhalefetle karşılaşabilecekleri için, Akdeniz boyunca uzanan ve Gazze yoluyla Kenan’a giden yolu değil, Sina’nın vahşi doğasından geçmeyi seçtiler. Firavun’un İsrailoğullarının peşine düşen ordusu boğulurken, onlar Allah’ın yardımıyla Kızıldeniz’i geçtiler.

  1. Ve zayıf ve önemsiz sayılan bir kavmi, hem doğuda hem de batıda toprakların varisleri kıldık; o topraklara bereket indirdik. İsrailoğullarına Rabbinin güzel vaadi gerçekleşti, çünkü onlar sabır ve sebat gösterdiler ve Firavun ve kavminin büyük bir gururla diktikleri büyük eserleri ve güzel binaları yerle bir ettik.

“Biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.” : Kasas 5

  1. İsrailoğullarını güvenle denizden geçirdik. Tamamen sahip oldukları bazı putlara bağlı bir halkla karşılaştılar. Dediler ki: “Ey Mûsâ, onların ilâhları gibi bize de bir ilâh yap.” Musa dedi ki: “Muhakkak ki siz bilgisiz/cahil bir topluluksunuz.”

  2. “Bunlara gelince, onların içinde bulundukları tarikat/inanç, harap bir parçadan başka bir şey değildir ve yaptıkları ibâdet de boştur.”

  3. Allah size âlemlerden üstün nimetler vermişken, ben size Allah’tan başka bir ilah mı arayayım?

Bu, Allah’ın Musa’nın ağzından İsrail’e bir hatırlatmasıdır. Burada Çifte imtihan vardı: (1) esaret sürerken, insanlar ıstırabın ortasında sabrı ve kararlılığı; (2) kurtarıldıklarında tevazu, adalet ve refah için doğru işler yapmayı öğreneceklerdi.

  1. Size azapların en kötüsünü yaşatan, erkek çocuklarınızı öldüren ve kızlarınızı sağ bırakan Firavun halkından sizi kurtardığımızı hatırlayın: Bunda Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.

  2. Musa’ya otuz gece tayin ettik ve bu süreyi on gece daha ekleyerek tamamladık: böylece kırk gece Rabbiyle olan müşterek süresi tamamlanmış oldu. Ve Musa, yukarı çıkmadan önce kardeşi Harun’a şu emri vermişti: “Kavmim arasında benim için hareket et; ıslah et/doğruyu yap ve bozguncuların yoluna uyma.”

  3. Mûsâ, tayin ettiğimiz yere gelip de Rabbi ona hitab edince, “Rabbim, Kendini bana göster de sana bakayım” dedi. Allah dedi ki: “Beni doğrudan göremezsin; ama dağa bak, eğer yerinde kalırsa, sen de Beni göreceksin.” Rabbi izzetini dağa tecelli edince onu toprak haline getirdi. Ve Musa bayılarak yere düştü. Aklını başına toplayınca: “Seni tenzih ederim! Sana tevbe ediyorum ve ilk iman edenlerdenim” dedi.

Allah, asla görülemez. Hiçbir canlı, insan dahil, O’nu gözleriyle göremez. Biz ancak Allah’ın lutfuyla, izniyle yeryüzündeki tecellilerine şahit olabiliriz. Tüm mahlukatın Rabbi olan Allah, bizim en uygunsuz isteklerimizi bile merhametle, şefkatle karşılar.

Ama O’nun yansıyan görkemi bile, bizim maddi dünyamız için fazlasıyla büyüktür. Musa, Allah’ı görmek istedi, ama O’nun ihtişamı karşısında dağ bile toz haline geldi. O an Musa, sadece bedensel duyulardan çıkarak var olabildi, başka türlü dayanamazdı.

Musa, Allah’ın büyüklüğünü anlamış, O’nu görmenin imkânsızlığını kavramıştı. Kendi zayıf konumunu ve Allah’ın ihtişamıyla aramızdaki uçurumu gördü. Hemen Rabbine döndü, tevbe etti ve imanını derin bir saygıyla yeniden dile getirdi.

“Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirip, Kur’an’daki emir ve hükümlerden dağı sorumlu tutsaydık, Allah’ın büyüklüğünün, ilminin, tedbirinin şuuruna ererek, saygı duyarak, hakkaniyete riayet ölçülerinin gereği, Allah korkusundan dağın parçalandığını görürdün. İnsanların iyiliği, kurtuluşu için böyle misaller veriyoruz. Ola ki düşünürler.” : Haşr 21

“Gökleri ve yeri yoktan var eden, insanları doyuran, fakat doyurulmaya muhtaç olmayan Allah’tan başka velî mi, koruyucu mu, otorite mi, dost mu edineyim?” de.
“Bana, İslâm’ı yaşayan müslüman olanların ilki, önderi olmam emredildi. İmandan sonra, sakın ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan, gizli şirki yaşayan, başka otoriteler de kabul eden müşriklerden olma denildi.” de. : Enam 14

“İlâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında onun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu, ben bu emri uyguladım. Ben İslâm’ı yaşayan müslümanların ilkiyim, önderiyim.” de. : Enam 163

  1. Allah dedi ki: “Ey Mûsâ! Ben seni ana verdiğim görevle ve sana söylediğim şu sözlerle diğer insanlardan üstün kıldım,:O halde sana verdiğim vahyi al ve şükredenlerden ol.”

Allah’ın vahyi, O’nu saygıyla, şükranla karşılaması gereken kullarına iner. Musa, dağın zirvesinde büyük bir manevi yolculuk yaşarken, aşağıda kavmi, unutuşun karanlığına düşmüş, Allah’ı göz ardı etmişti. Nankörlükleri o kadar büyüktü ki, O’na iman etmek yerine, elleriyle altından bir buzağı yapıp ona tapmaya başlamışlardı.

Musa, dağdan inip bu manzarayı görünce öfkesini dizginleyemedi. Kavminin gafleti, Allah’ın onca lütfunu hiçe sayışı, o büyük manevi yolculuğun karşısında bir hançer gibi saplandı yüreğine. Ne yazık ki, insanlar unutuşun ve nankörlüğün batağına saplanmaya hep meyilli oldular.

  1. Ve biz ona levhalarda her konuda hem emredici hem de her şeyi açıklayıcı kanunlar yazdık ve dedik ki: “Bunları sıkıca tut ve ümmetine de hikmetlerin en güzeline sımsıkı sarılmalarını emret.” Yakında sana zalimlerin/kötülerin evlerini göstereceğim,- Nasıl harap haldeler.”

Ve Musa’ya, levhalara kazınmış, emredici ve açıklayıcı kanunları verildi. Ona dendi ki: “Bunları sıkı sıkıya tut ve kavmine de söyle, bu hikmetlere sarılsınlar, yolunu şaşırmasınlar. Yakında sana, zalimlerin harap olmuş evlerini göstereceğim, onların düşüşünü izleyeceksin.”

Bu levhalar, Musa’nın peygamberliğinin en büyük göreviydi. İçlerinde, insanlara yol gösterecek emirler, yasaklar ve manevi gerçekler vardı. Onları okuyan, hakkı ve adaleti bulurdu.

Kâfirlerin dışarıdan bakıldığında göz kamaştıran refahı, insanın aklını çelebilir. Oysa o parlaklığın ardında saklanan ıstırap, korku ve güvensizlik var. Onların iç dünyalarına bakarsanız, çürümüşlüklerini görürsünüz. İşte o zaman, Allah’ın lütuf dolu rehberliği için şükretmeyi bilirsiniz, çünkü gerçek huzur O’nun yolunda yürüyendedir.

  1. Yeryüzünde haksız yere büyüklük/küstahlık taslayanlara gelince, onları Ayetlerimden yüz çevireceğim: Bütün âyetleri görseler de onlara inanmazlar; Doğru yolu görseler de onu yol olarak benimsemezler. ama sapıklığın/yanlışın yolunu görseler, işte o yolu benimserler. Çünkü onlar, âyetlerimizi yalanladılar ve onlardan uyarı almadılar.

Hak, yeryüzünde Allah’ın yarattığı şekliyle kök salmıştır. Doğa, Allah’ın her bir yaratığı için belirlediği kanunları tanır, itaat eder. Dağlar, nehirler, rüzgarlar, tüm evren bu denge içinde akar gider. Ama insan… Ona irade verilmiş ya, bazen bu dengeyi bozar. Çünkü kibridir onu yoldan çıkaran, kendini her şeyin üstünde görmesi.

Allah’ın ayetleri her yerdedir, gökte, yerde, denizin dalgasında, kuşun kanadında. Ama insan, bu işaretleri görmezden gelir, kibirle reddederse, Allah’ın lütfu da çekilir. Günah, kalbi taş gibi sert yapar, hakka karşı duyarsızlaştırır. İnanç/İman eksikliği, insanı manevi hakikatlere karşı kör eder; Hesap Günü’nün uyarılarına sağır bırakır. Kibirli insan, hem gözünü hem kulağını kendi kendine kapatır, ama gerçek yine de oradadır, sessizce bekler.

  1. Âyetlerimizi ve ahirette buluşmayı inkar edenler, işte onların amelleri boşa çıkmıştır: Yaptıklarının dışında bir mükâfat umabilirler mi?

Kur’an, şirkin, ameli etkisiz kılacağını, işe yaramaz hale getireceğini söylemektedir.

  1. Musa’nın kavmi, onun yokluğunda, ibadet için süs eşyalarından buzağı sureti yaptılar: ucuz/adi görünüyordu: O’nun kendileriyle konuşamayacağını ve onlara yol gösteremediğini görmediler mi? Onu benimsemekle zalimlerden oldular/ibadet edindiler ve yanlış yaptılar.

İnsanlar tüm altın süslerini eritmiş ve terk ettikleri zalim Mısır’ın Memphis şehrinde Osiris’in boğasına benzer bir buzağı heykeli yapmışlardı.

  1. Tövbe edip hata yaptıklarını gördüklerinde: “Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, gerçekten hüsrana uğrayanlardan oluruz” dediler.

  2. Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi: “Benden sonra benim yerime ne kötü iş yaptınız? Rabbinizin hükmünü vermekte acele mi ettiniz?” Levhleri yere bıraktı, kardeşini saçından yakaladı ve onu kendisine doğru sürükledi. Harun dedi ki: “Annemin oğlu! İnsanlar beni bir hiç saydılar ve beni öldürmeye yakınlaştılar! Düşmanlarımı sevindirme bu musibetime ve sakın beni günahkârlardan sayma.”

  3. Musa, “Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine kabul et! Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin!”

  4. Buzağıyı ibadet için edinenler, gerçekten Rableri tarafından bu dünyada bir gazaba uğrayacaklar ve rezil olacaklardır: Yalan uyduranları işte böyle cezalandırırız.

  5. Ama zulmedenler, sonra tövbe ederler ve gerçekten inanırlarsa, şüphesiz Rabbin bundan sonra çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

  6. Musa’nın öfkesi yatışınca levhaları aldı: Oradaki yazılarda Rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet vardı.

  7. Musa, kavminden yetmiş kişiyi toplanma yerimiz için seçti; onlar şiddetli bir sarsıntıyla yakalanınca, şöyle dua etti: “Rabbim, dileseydin, hem onları hem beni çok önceden helak ederdin: içimizdeki akılsızların yaptıklarından dolayı bizi helak mı edeceksin? Bu Senin imtihanından başka bir şey değildir: Bununla dilediğini saptırırsın ve dilediğini doğru yola iletirsin. Sen bizim Velimizsin/Koruyucumuzsun: öyleyse bizi bağışla ve bize rahmetini ver; çünkü Sen bağışlayanların en hayırlısısın.

Velî(Koruyucu): Eşsiz benzersiz dost, yardım eden, kollayan, destek veren. Dost olan ve dost olunan

Yaşlılardan yetmiş kişi dağa çıkarıldı, Allah’ın Musa ile konuştuğu yerden biraz uzakta duruyorlardı. Onlar sessiz şahitler olacaklardı, fakat imanları henüz tam değildi ve Musa’ya: “Biz Allah’ı alenen görmedikçe sana asla inanmayacağız” demeye cüret ettiler. Gök gürültüsü ve şimşekle sersemlediler ve Allah’ın Musa’ya rahmeti olmasaydı helak olabilirlerdi.

Gökler gümbürdedi, şimşekler çaktı. Hepsi dehşete düştü, bir an taş kesildiler. Eğer Allah’ın rahmeti Musa’nın üzerinde olmasaydı, oracıkta helak olacaklardı. Ama Allah, dostuna rahmetine onları bağışladı. Yine de o korku, o sarsıntı içlerine işledi. Akılsızlıklarını, kalplerindeki körlüğü anlamadılar. Allah’ın koruyucu eli, Musa’yla birlikteydi, ama kavminin gözü hâlâ perdeli…

“Hani siz, seçilmiş yetmiş kişi de:
“Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe asla sana itimat etmeyeceğiz” demiştiniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı. Bunun sebeplerini düşünmeli, tahlil etmelisiniz.” : Bakara 55

  1. “Bize dünyada da ahirette de hayırlar ver, çünkü biz sana yöneldik.” Dedi ki: “Azabımla dilediğime ulaşırım; fakat rahmetim her şeyi kuşatır. O rahmeti, iyilik yapanlara, zekatı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım;-

Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatan bir rahmettir. Allah’ın her şeyi kuşatan muhteşem rahmetine Kur’an’da her fırsatta dikkat çekilir. Allah’ın rahmeti her şey içerir ve her şey içindir. Tüm doğa, tüm yaratıklarının iyiliği için olan ortak bir amaca hizmet eder. O’nun mahlukatındaki her bir unsur, diğerinden istifade eder ve Allah’ın kendisine bir rahmeti olarak kabul eder; her biri diğerinin faydasına katkıda bulunur ve böylece Allah’ın onlara rahmetinin birer örneği olur. Rahmeti evrenseldir ve her yeri kaplar; O’nun adaleti ve cezası, O’nun planından sapanlara ve O’nun huzurundan çıkanlara mahsustur.

Her bir varlık, diğerinden faydalanır, Allah’ın rahmetini kendinde hisseder. Ağaç, toprağa; toprak, suya; su, insana ve hayvana… Hepsi birbirini tamamlar, katkıda bulunur veya besler, sistemi oluşturur. Allah’ın rahmeti işte böylesine evrenseldir; her köşeyi, her canlıyı sarar. Fakat O’nun adaleti, O’nun yolundan sapanlar ve rahmetin huzurundan çıkanlar için de kaçınılmazdır.

İnananlar sadece ahiret için değil dünya hayatı için de iyilik ve güzellik duasında bulunurlar, sadece ahiret için değil, dünya için de iyilik ve güzellik isterler. Allah’ın rahmetinin, hem bu dünyada hem öte dünyada üzerlerinde olmasını dilerler. Çünkü bilirler ki, O’nun lütfu olmadan ne toprak yeşerir ne de insan huzur bulur.

  1. “Onlar ki, kendi kitaplarında , Tevrat’ta ve İncil’de zikredilmiş buldukları o elçiye, ümmî Peygambere uyarlar; çünkü o, onlara iyiliği emreder ve kötülükten sakındırır; Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeylerden men eder, onları ağır yüklerinden ve üzerlerindeki boyunduruklardan kurtarır. O’na iman edenler, O’nu onurlandıranlar, O’na yardım edenler ve O’nunla birlikte indirilen nur’a uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”

Ümmi… Ehlikitabın elindeki belgelere dayalı bilgilerle eğitilmemiş demektir. Ama kimileri Muhammed’in okuma yazma bilmediğini savunarak, O’nu küçük düşürmeye çalışır. Oysa, okuma yazma bilmediğini varsaymak bile, 23 yıl boyunca inen vahyin gücüne, derinliğine hakarettir. İlk vahiy, “Oku!” emrini getirmiştir. Allah’ın mesajını taşıyan bir elçi, nasıl olur da bu emirle öğrenmez, kavramaz?

İslam, insanları tek bir ırkın, dilin ya da adetin dar kalıplarına hapsetmez. O, Allah inancında özgürlüğü, ırk, dil, örf, adet çeşitliliğinde evrenselliği barındırır. Nuru, O’nun büyük ve evrensel Kardeşliğine katılan herkesin yolunu aydınlatır. İster Arap, ister Acem, kim bu nurun altında toplandıysa, kardeşliğiyle aydınlanır.

Doğru davranış, insanın mutluluğa ve esenliğe açılan tek kapısıdır. Manevi dünyada da böyledir. İnanç, meyvesini verir, doğru davranışlar kurtuluşa götürür. İnançla bezenmiş bir ruh, O’nun nuruyla yürür; yanlış yoldan sapmaz, doğru kapılardan geçer.

  1. De ki: “Ey insanlar! Ben, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan Allah’ın elçisi olarak hepinize gönderildim, O’ndan başka ilah yoktur. Hem dirilten hem de öldüren O’dur. O halde Allah’a ve O’nun sözlerine inanan, O’nun ümmi peygamberi olan Elçisi’ne inanın; ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”

Allah’ın birliği ve dini konusunda karşı deliller getirerek seninle münakaşaya kalkışırlarsa:
“Ben, bana, benim sünnetime tâbi olanlarla birlikte varlığımı, benliğimi Allah’a teslim ettim, İslâm’ı yaşayan bir müslüman oldum” diyerek tartışmalarına fırsat verme.
Kendilerine verilen kutsal kitapların hükmünce sorumlu tutulanlara, Mekke ve civarındaki belli kabilelere, yazı, hesap-kitap bilmeyen ümmîlere de:
“Siz de varlığınızı, benliğinizi Allah’a teslim ettiniz mi? İslâm’ı yaşayan müslümanlar oldunuz mu?” de. Eğer İslâm’ı yaşayan müslüman oldularsa, hidayete erdiler demektir. Şayet davetinden, Kur’ân’dan, yüz çevirirler, güç ve iktidarlarını kullanarak halkı istedikleri istikamette yönlendirmeye devam ederlerse, elimizden kurtulacaklarını mı zannediyorlar? Sana düşen görev yalnızca tebliğdir. Allah kullarının davranışlarını biliyor, görüyor. : Ali İmran 20

“O, içlerinden, ümmîler, Mekkeli bilinen kabileler arasında kendilerine Allah’ın âyetlerini, Kur’ân’ı okuyan, onları pislikten arındıran, vicdanlarını temizleyen, onlara okuma yazmayı, kitaba, Kur’ân’a vukufu, ilmi, hikmeti, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini, sünnetini öğreten, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere bir Rasul seçerek görevlendirendir. Onlar önceden, tamamen başlarına buyruk bir hayat, koyu bir cehalet, dalâlet ve bozuk düzen içindeydiler.” : Cuma 2

Peygamberimiz “insanlığın efendisi” değil; tüm insanlara gönderilmiş, sadece Allah’a kulluk eden ve Rabbinden gelen ayetlere inanan ümmi bir peygamberdir.

A’raf Suresi’nde insanlar, Allah’a ve kendisi de Allah’a ve kelimelerine/mesajlarına inanan ümmi Nebi /Peygamber olan Resulüne/Elçisine inanmaya çağırılırlar.

  1. Musa’nın kavminden hak nuru ile hidayete erdiren ve adaleti yerine getiren bir kesim vardır.

  2. Onları on iki kabileye veya milletlere ayırdık. Susamış kavmi ondan su istediğinde Musa’ya vahyettik: “Asanla kayaya vur”: o kayadan on iki pınar fışkırdı: Her grup/topluluk su için kendi yerini biliyordu. Onlara bulutların gölgesini verdik ve onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik : “Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin” diyerek: fakat onlar isyan ettiler; Bize zarar vermediler ama kendi nefislerine eziyet ettiler.

“Size rızık olarak verdiğimizin helâlinden, temizinden, sağlıklısından lezizinden yeyin. Bu hususta ölçüyü aşmayın, taşkınlık ve nankörlük etmeyin. Yoksa üzerinize gazabımın inmesi vacip hale gelir. Kimlerin üzerine gazabımın inmesi vacip hale gelirse, o artık mahvolmuştur.” : Taha 81

“Çölde geçirdiğiniz hayat sırasında, üstünüze o bulutu gölge yaptık. Size, sebeplerini-şartlarını oluşturarak hazırladığımız kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden, helâlinden, sağlıklısında ve lezizinden yeyiniz, dedik. Onlar emrimize isyan etmekle, nimetlere nankörlük etmekle, bize zulmetmediler. Fakat onlar kendilerine, birbirlerine yazık ediyorlardı, zulmediyorlardı.” : Bakara 57

  1. Ve onlara şöyle denmişti: “Şu beldeye yerleşin ve orada dilediğiniz gibi yiyin , fakat alçakgönüllülükle/teslim olmuş şekilde söz söyleyin ve alçakgönüllülükle/teslim olmuş olarak kapıdan girin: Sizin kusurlarınızı bağışlayacağız; iyilik yapanların rızkı artıracağız.”

“Hani biz:
“Bu şehre girip yerleşin. Buradaki nimetlerden Allah’ın sünnetine, düzeninin yasalarına uygun iradesinin tecellisi içinde tercihinizi isabetli kullanarak dilediğiniz şekilde bol bol yeyin. Kapılardan, şehrin giriş noktalarından birlikte, saygıyla secde ederek girin, girerken, kelime-i tevhidi ikrar edin, doğruları söyleyin, ya Rabbi, bizi affet deyin ki, sizin hatalarınızı affedelim. İyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman kullarımıza nimetlerimizi daha da artıracağız.” demiştik.

Fakat zulmü, haksızlığı alışkanlık haline getirenler, kendilerine söylenilen sözü farklı manaya gelecek şekilde değiştirdiler. Biz de,doğru ve mantıklı düşünmeyi terkedip hak dinin dışına çıkmaları, işlemekte oldukları günahları, isyanları, inkârda ısrar etmeleri sebebiyle, zâlimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.” : Bakara 58-59

  1. Fakat içlerinden fasıklar, sözü kendilerine verilenden değiştirdiler de biz de üzerlerine gökten bir azap gönderdik. Bunun için defalarca haddi aştılar.

  2. Onlara deniz kıyısındaki kasabayı sor. İşte bakın! Sebt günü konusunda haddi aştılar. Çünkü onların Sebt gününde balıklar başlarını suyun üstünde açıkta tutarak onlara geldiler, fakat Sebt gününün olmadığı gün gelmediler: Biz onları böyle imtihan ettik, çünkü onlar azgınlığa düştüler.

İsrailoğulları, azıp yoldan çıktıkları için, Cumartesi, yani sebt günüyle sınanıyorlardı. O gün, tüm işlerden ellerini çekmeleri emredilmişti; tarlada çalışmak, pazara gitmek yasaktı. Hele balıkçılık… Şabat günü, İsrail’e balık avlamak yasaklanmıştı. Ama ne hikmetse, balıklar da sanki bu yasağı biliyormuş gibi, tam o gün, su kanallarına rahatça gelirlerdi. Deli gibi yüzüp dururlar, adeta dalgaların üstünde dans ederlerdi. Diğer günlerdeyse, ortadan kaybolur, nehirlerin dibine saklanırlardı. Bu da yasakların dışına çıkmaya meyilli olanlar için büyük bir ayartmaydı.

Din adamlarından bazıları itiraz etti, uyardılar, ama dinleyen kim? Zamanla bu çiğnemeler, sadece balıkçılıkla kalmadı, diğer emirler de göz ardı edildi. Yasakları çiğneyenlerin haddini aştığı gün geldiğinde, beklenen ceza kapılarına dayandı. İlahi adalet, er ya da geç yerini buldu.

  1. Hani onlardan bazıları: “Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azapla vuracağı bir topluluğa niçin öğüt veriyorsunuz?” -vaizler dedi ki:”Rabbinize karşı olan sorumluluğumuzu yerine getirmek için, belki O’ndan korkarlar.”

Zalimlere vaaz vermenin bir faydası var mı? Kötülüğe karşı ses yükseltmek, gerçekten işe yarar mı? Bu soruyu içtenlikle soran insanlar hep olmuştur. Cevap burada duruyor, yalın ve net:

Birincisi, kötülüğü gören herkes ona karşı çıkmalı, sesini yükseltmeli. Bu, insanın Allah’a karşı en büyük görevi, en temel sorumluluğudur. Sessiz kalmak, zalimi desteklemekle eşdeğerdir.

İkincisi, uyarının etkili olma ihtimali her zaman vardır. En kararmış kalpte bile bir ışık kıvılcımı, bir umut parıltısı bulunabilir. Belki de bir ruhu, karanlığın pençesinden çekip almanın tam sırasıdır. Kimin kurtulacağı, kimin yeniden doğru yola döneceği bilinmez. Ama o ses, o vicdan çağrısı her daim yankılanmalı.

  1. Kendilerine yapılan uyarıları dikkate almayınca, kötülükten sakındıranları kurtardık; Fakat Biz, zalimleri, azgın oldukları için elemli bir azapla ziyaret ettik.

  2. Bütün yasakları çiğneyip küstahlaşınca onlara: “Ağrılan ve kovulan maymunlar olun” dedik.

  3. Bakın! Rabbin, kıyamet günü üzerlerine kendilerine elem verici bir azap verecek kimseler göndereceğini bildirmişti. Rabbin, cezası çabuk olandır, ama aynı zamanda çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

  4. Biz onları yeryüzünde kısımlara/topluluklara ayırdık. Onlardan kimi salihtir, kimi de tam tersidir. Biz onları Bize dönsünler diye bollukla da, darlıkla da denedik.

  5. Onlardan sonra kötü bir nesil geldi: Kitab’a varis oldular, halbuki kendilerine dünyanın boş şeyleri seçtiler ve mazeret olarak “Her şey bizim için bağışlanacak” dediler.

Sadece bir Kitabın miras kalması veya ona sözde bağlılık gösterilmesi, bir milleti salih kılmaz. Dünyanın ayartmalarına yenik düşerlerse, ikiyüzlülükleri daha da göze çarpar. Şu an Müslüman coğrafyada bu riyakarlık çok belirgindir. Kuran’da Islam’la müslüman etiketi olan insanların yaşadığı din birbirinden çok farklı şeyler. Muhammed Ikbal’in bahsettiği gibi Kuran’daki İslamı göklerde mi arasak acaba?

  1. Kitaba sımsıkı sarılanlara ve salatı dosdoğru ikame edenlere gelince, biz salihlerin ecrini asla zayi etmeyeceğiz.
  2. Hani Biz Tûr’u üzerlerine bir gölgelikmiş gibi sallamıştık da onlar, onun üzerlerine düşeceğini zannetmişlerdi: Dedik ki: “Size verdiğimize sımsıkı sarılın ve ondakini daima hatırlayın; umulur ki Allah’tan korkarsınız.”

“”Sözünü, tebliğini, emirlerini dinliyoruz, kabul ediyoruz. Kur’an’a, sünnetine ve devletine itaat ediyoruz” dediğinizde, Allah’ın üzerinizdeki nimetini size tevdi ettiği ilâhî değerleri, şeriatı, sizden aldığı taahhüdü, sizinle yaptığı ahdini koruyup kollayarak zayi etmeyin, zikredin, şükredin. Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun, Allah gönüllerdeki sırları bilir.” : Maide 7

  1. Hani Rabbin, Âdemoğullarından – onların sulbünden – soylarından türetmişti ve onları, “Ben sizi koruyan ve destekleyen Rabbiniz değil miyim?” diye onları kendileri hakkında şahitlik ettirmişti. Evet, tanıklık ediyoruz!” demişlerdi, Kıyamet günü: “Biz bundan hiç gafil değildik” demeyesiniz diye:

Allah yarattığı insanı kendisini kabul konusunda onu tanıklığa çağırmış ve insanda Allah’ı bilme konusunda kendi benliğine tanıklık etmiştir. İnsan, yaratılışından bu yana, kendi benliğinde Allah’ı bilip tanıma yetisine sahiptir. Doğduğundan beri ruhuna kazınmış bir hakikat bu. Her insan, Adem’den bu yana bu ebedi anlaşmanın bir parçası olmuştur. Ve her birey, bu dünyaya adımını attığı andan itibaren, Allah’a verdiği sözü hatırlamaya mahkûmdur: İyiliği bilmek, güzellikleri seçmek ve ahlâkın sorumluluğunu yüklenmek.

Adem’in soyundan gelen herkes, Adem’den ayrı bir ruh ve benlikle doğmuş, ama her birinin kalbinde aynı Misak, aynı ahit yankılanmış. Bu ahit, insanoğlunun yaratıldığı andan itibaren, zamana ve mekâna bağlı olmadan, doğmuş ya da doğacak her canı kuşatır.

İnsanlığa verilen güçler ve yetenekler, manevi yükümlülüklerle birlikte gelir. Allah, yaratıcımız, koruyucumuz ve rızık vericimiz olarak bize görevler yüklemiştir. Ve biz, kendi benliğimizde bu yükümlülüğü kabul etmişizdir. O’nun varlığını, O’na karşı olan sorumluluğumuzu, içimizde tanıklık edercesine üstlenmişizdir. Bu yük, insanın sırtındaki en kadim emanettir.

  1. Veya: “Bizden önceki atalarımız tanrılar edindiler, ama biz onlardan sonraki nesilleriz; o halde, boş işlerinden dolayı bizi helak mı edeceksin?” demeyesiniz diye.

  2. Biz âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz; ve umulur ki Bize dönerler.

İnsandaki kapasite ve yetenekler, ona iyi ile kötü arasındaki ayrımı öğretmeye, hayatını kuşatan tehlikelere karşı onu uyarmaya yeterlidir.

Kur’an’ın Allah’tan geldiği doğrudur ancak muhatabı insanın aklıdır, aklına hitap eder. Bu yüzden herkes tarafından anlaşılması ve anlaşılan şeye göre yaşanılması için bizzat Allah tarafından açıklanmıştır.

  1. Onlara, kendisine âyetlerimizi gönderdiğimiz, fakat onları geçip giden adamın kıssasını anlat; böylece şeytan onun peşine düştü de o, sapıttı.

Bunlar, kendilerine büyük manevi içgörü fırsatlarının geldiği, yetenek ve mevki sahibi adamlardır, ancak sapkın bir şekilde bunları kaçırırlar. Şeytan eline geçen fırsatı görür ve onları yakalar. Manevi dünyada yükselmek yerine, bencil ve dünyevi arzu ve hırsları onları aşağı çeker ve kaybederler.

  1. Dileseydik onu ayetlerimizle yüceltirdik; ama o, yeryüzüne meyletti ve kendi boş arzularının peşinden gitti. Onun durumu köpeğe benzer: Ona saldırırsan dilini dışarı sarkıtır solur ya da onu kendi haline bırakırsan hala dilini dışarı sarkıtır. Bu, ayetlerimizi yalanlayanların durumudur. Öyleyse hikayeyi anlatırsın; belki düşünür taşınırlar.

  2. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendi nefislerine zulmeden kimseler ne kötü misal olur.

  3. Allah kimi hidayete erdirirse, işte o doğru yoldadır: hidâyetinden mahrum ettiği kimseler ise, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.

Allah’ı inkar edenler, Allah’ın lütuf ve hidayetinden mahrum kalırlar. Samimi tövbelere rahmeti her zaman açıktır. Ancak aşağı doğru her adımda, yok olana kadar alçalırlar.

  1. Birçoğu cehennemlik olacak yarattığımız cinler ve insanlardır: Onların kalpleri vardır ki onunla idrak etmezler, gözleri vardır ki onunla görmezler ve kulakları vardır ki onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar: Çünkü onlar uyarılardan gafildirler.

Hayvanlar, yaratıldıkları kodun izinde yaşar; ne onlardan beklenenin dışına çıkarlar ne de kendilerine biçilen yolun ötesine geçerler. İnsan ise, iradesiyle ya onurlu bir zirveye yükselebilir ya da kendi elleriyle hayvanlardan bile daha aşağı bir çukura yuvarlanabilir. Potansiyelinde taşıdığı o büyük onur ve şeref, iradesiyle yön bulur; ya yüceliklere çıkar ya da zilletin karanlığına saplanır.

Allah’ın kelamında, Enfal 55’te buyurulanlar da işte bu gerçeği anlatır: “Allah nazarında, yeryüzünde dolaşan canlıların en kötüsü, Allah’la yaptıkları kulluk sözleşmesini unutan, bu yüce hakikati şuur altına itip inkârda ısrar edenlerdir. Küfrün çamurunda boğulup bir türlü iman etmeyenlerdir.”

İnsanlar, görünürde akıl ve idrak sahibi oldukları halde, öylesine bir uyuşmuşlardır ki bu meziyetler işlemez hale gelir. Yolları cehenneme doğru giderken bile farkına varmazlar. Kur’an’daki ayetler, akıl edecek kalpleri/vicdanları olmasına rağmen anlamayan, gözleri olup görmeyen, kulakları olup işitmeyen bu insanları anlatır. Onlar sadece hayvanlar gibi yaşarlar; hayır, belki de daha şaşkın, daha çaresiz bir hâlde dolaşırlar. Ve sonunda cehennemin alevlerine habersizce yürürler.

Bu dünya onların zindanıdır, çünkü içlerinde taşıdıkları ışığı söndürmüş, akıllarını ve vicdanlarını karanlığa teslim etmişlerdir.

  1. En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na onlarla dua edin; ama O’nun adlarında küfür kullanan insanlardan uzak durun: yaptıklarının cezasını yakında çekecekler.

El-Esmaül Hüsna, Allah’ın güzel isimleri demektir.

Allah’ın zatı üzerinde tefekkür ederken, O’nun sıfatlarını ifade etmek için aklımıza gelen en güzel isimleri kullanabiliriz.

“İster Allah diye ibadet ve dua edin. İster Rahman diye ibadet ve dua edin. Hangisiyle ibadet ve dua ederseniz edin, bütün güzel isimler, Esma-i Hüsna O’nundur.” diye ilan et.
Namazını kılarken bağırarak okuma. Çok gizli de okuma. İkisinin arası bir yol seç. : Isra 110

Kur’an ayetlerinin ifadesiyle en güzel isimler Allah’ındır. Kur’an’da, Allah’a bu isimleri ile yönelmemiz, O’nu bu isimleri ve sıfatları ile yüceltmemiz buyrulmaktadır.

  1. Yarattığımız kimselerden, başkalarını hak ile yönlendiren kimseler vardır. Ve onunla adalet dağıtırlar.

  2. Âyetlerimizi yalanlayanları, Biz, onların idrak etmedikleri yollardan yavaş yavaş azapla cezalandıracağız.

“Bu sözü, Kur’ân’ı yalanlayanları bana bırak. Onları bilmedikleri, farkına varmadıkları yerlerden kademe kademe alçaltacağız, azâba yaklaştıracağız.” : Kalem 44

Allah’ın sözlerini yani Kur’an’ın ortaya koymuş olduğu gerçekleri yalanlayarak haddi aşanların, hiç bilmedikleri ve beklemedikleri şekilde yavaş yavaş helaka sürüklenecekleri, onlara sadece zaman tanındığı, Allah’ın ince planının çok sağlam olduğu da hatırlatılır.

  1. Onlara mühlet vereceğim; çünkü benim planım güçlüdür ve şaşmaz.

  2. Düşünmüyorlar mı? Arkadaşları delirmiş değildir, o ancak apaçık bir uyarıcıdır.

Muhammed, halkının çıkarcı dünyasına uymadığı, onların hesaplı hırslarına boyun eğmediği için delilikle suçlandı. Oysa onda ne bencil bir arzu vardı ne de çıkar peşinde koşuyordu. Düşüncelerinde saf, sözlerinde doğru, eylemlerinde samimiydi. Güçsüzlere karşı her zaman nazik, düşünceli, merhametli, yoksullara karşı şefkatliydi. Dünya nimetleri, zenginlik ya da makam onun gözünü kamaştırmıyordu. Güç sahiplerinin tehditleri, alaycıların dil uzatmaları, kötülüğün kaba kuvveti ya da umursamazların ilgisizliği onu yolundan çeviremedi. Hep Hakk için yanlışa/kötülüğe karşı cesurca durdu, uyarıları ise asla kötü niyet taşımadı.

Mustafa’nın sözleri, yukarıdakilerin zayıflıklarına şirinlik yaparak değil, ulusal kibirleri ve kalabalığın heveslerini pohpohlayarak değil, Allah’tan gelen ilhamla bir volkan gibi yükselen bir hakikat ateşiyle, her türlü zayıflığı ve karanlığı gün yüzüne çıkarıyordu. O’nun vaazları, ne yalanı gizleyen ne de korkuyu besleyen kibar hatırlatmalar değildi; bilakis, Hakkın yolunu gösteren nur dolu bir çağrıydı.

“Ben ancak, sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayan apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahiy geliyor.” : Sad 70

Peygamberimizin kâinatın ve tüm insanlığın efendisi olduğunu söylemek Kur’an’a uygun değildir. Ayetler peygamberimizden “insanlığın efendisi” olarak değil “arkadaşınız” olarak bahsetmektedir.

  1. Göklerin, yerin ve Allah’ın yarattığı her şeyin yönetiminde bir şey görmüyorlar mı? Sürelerinin dolmak üzere olduğunu görmüyorlar mı? Bundan sonra hangi mesaja/hadise/söze inanacaklar?

Allah’ın muhteşem evrenine bir bakış, göklerin ve yerin derinliklerinde saklı olan ihtişam, kudret ve yaratılışın harikaları, insanı derin bir düşünceye daldırmalı, acizliğini kabul ettirmeli. Varlık âleminin her zerresi, O’nun yüceliğini, iyiliğini haykırır. Kur’an’da geçen, “Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah’ın yarattığı her şeye bakmazlar mı?” ayeti, insana Kitabın yanında evrene ve Ademoğluna sadece bakıp geçmemesini, derinlemesine düşünüp, incelemesini öğütler. Çünkü her şey, insanın gözleri önünde, bir hikmet perdesinin ardında duran hakikati açığa vurur.

Ancak Allah’ın bu saf dini, zaman içinde karanlık yollara sapanlarca uydurulmuş hadislerle kirletilecektir. Bu sahte sözler, yer yer, zaman zaman hakikate meydan okuyacak, hatta Allah’ın kelamına rakip gibi algılanacak. Peygamber, kendi getirdiği dine musallat olacak bu çarpıklığı çok önceden haber vermiştir, tıpkı bir nehirdeki bulanıklığın akıntıya direnemeyeceği gibi, hakikatin de bu yalanları er ya da geç silip süpüreceğini bilerek.

“Bakmadılar mı üstlerindeki göğe ki nasıl kurduk onu, nasıl süsleyip nakışladık? Yırtığı, çatlağı da yoktur onun..” : Kaf 6

  1. Allah kimi hidayetinden geri çevirirse, artık bir yol gösterici yoktur: O, onları sapkınlık/azgınlık, oyalanma içinde bırakır.

Allah alayları sebebiyle onları cezalandıracak. Azgınlıkları içinde biraz daha bocalasınlar diye onlara mühlet vermiştir. : Bakara 15

  1. Sana son Saat’i soruyorlar, onun eceli ne zaman/ ne zaman gerçekleşecek? De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Ne zaman olacağını O’ndan başkası bildiremez/açığa vuramaz. Göklerdeki ve yerdeki yükü ağırdı. Sadece, birdenbire size gelecektir. ” Sanki onu arıyormuşsun gibi sana soruyorlar: De ki: “Onun bilgisi yalnızca Allah katındadır, fakat insanların çoğu bilmezler.”

“İnsanlar sana, Kıyametin kopacağı ânı soruyorlar. Onlara:
“- Onunla ilgili bilgi Allah katındadır” de.
Kıyametin kopacağı anı sana bildiren belgeler neler? Umulur ki Kıyametin vakti yakındır.” : Ahzab 33

Peygamber, o büyük ve son saat—kıyametin—ne zaman geleceğini bilmediğini açıkça ifade eder. Ancak o anın gelişi kesindir. Allah’ın takdir ettiği zaman, bilinmezlik perdesi ardında saklıdır. Eğer bize zamanı bildirilseydi, yaşamımızı alt üst eden bir ağırlık, ruhlarımızı kemiren bir korku olurdu. Ama insanın görevi, niyetleriyle ve amelleriyle her an buna hazır olmaktır; çünkü kıyamet, hiç beklemediğimiz bir anda ansızın kapımızı çalacak.

Ne var ki, zamanla kıyamet hakkında binlerce rivayet türemiş, kitaplar yazılmış; Kur’an’ın ruhundan uzak, temelsiz anlatılar halk arasında kök salmıştır. Halbuki Kur’an, o son anın habersiz ve birdenbire geleceğini bildirir. Peygamber bile bu konuda bilgiye sahip değilken, insanların bu gerçeği anlaması uzun sürmüştür.

Peygamberimize sorulan bazı soruların, Allah tarafından vahyedilen ayetlerle yanıtlandığı görülür. Bu, insanlık için önemli olan meselelerin Allah tarafından açıklığa kavuşturulmasını gösterir. Allah, demek ki bu soruların açıklığa kavuşturulmasını dilemiş ve peygamberimize gönderdiği ayetler ile bu sorulara açıklık getirmiştir ve insanlara rehberlik etmiştir. Fakat son saat konusunda, gizem ve bilinmezlik her zaman korunmuştur.

  1. De ki: “Allah’ın dilemesi dışında, nefsime hiçbir hayır ve zarara gücüm yetmez. Eğer gaybı bilseydim, bütün hayırları kat kat artırırdım ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı.”: Ben, ancak iman edenlere bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”

Ayetlerde, peygamberden gayba dair haberler isteyenlere, onun bu bilgilerin kaynağı olmadığını hatırlatır Allah. Gaybın anahtarı, yalnızca O’nun elindedir. Peygamber, Allah vahyetmedikçe, geleceğe ya da bilinmeyene dair bir bilgiye sahip değildir; bu, geçmişteki peygamberler için de böyledir. Gaybın sırrı Allah’a aittir, insanın idrakiyle kavrayamayacağı büyüklükte bir bilinmezdir.

Peygamber, Allah’ın dilemesi dışında ne kendine ne de başkasına bir fayda ya da zarar verebilir. Bu hakikati yüreğinde taşır; geçmiş ve geleceğin derinliğine dair sırları da ancak Allah’ın dilediği ölçüde bilir. O, bu dünyada büyük bir elçidir, fakat tüm yaratılmış insanlar gibi sınırlıdır; Allah’ın sonsuz kudreti karşısında boyun eğmiştir.

  1. O, sizi bir tek nefisten yaratan, eşini de onunla sevgiyle yaşasın diye var edendir./ Sizi bir tek nefisten yaratan ve onunla sevgi içinde yaşasın diye eşini de aynı özden yaratan O’dur. Birleştiklerinde, kadın hafif bir yük taşır/üstlenir ve onu fark edilmeden taşır. Yük ağırlaşınca ikisi de Rableri olan Allah’a şöyle dua ederler: “Eğer bize salih bir çocuk verirsen, şükredenlerden olacağımıza yemin ederiz.”

“Ey insanlık! Sizi tek bir nefisten/candan yaratan, eşini aynı özden/benzer nitelikte yaratan ve onlardan tohumlar gibi sayısız erkek ve kadın saçan Rabbinize saygı gösterin/hürmet gösterin; – Aracılığıyla birbirinizin haklarını talep ettiğiniz/karşılıklı haklarınızı talep ettiğiniz Allah’a hürmet gösterin/saygı duyun/Allah’tan korkun ve sizi doğuran rahimlere hürmet gösterin/saygı duyun: çünkü Allah sizi gözetliyor.” : Nisa 1

Allah, size, kendi nefislerinizden eşler yarattı. Eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar verdi. Size temiz, helâl ve sağlıklı rızıklar ihsan etti. Hâlâ, bâtıla mı iman ediyorlar? Allah’ın nimetlerini, insanlığa tevdi ettiği İslâmî değerleri, şeriatı inkâr mı ediyorlar? Nankörlük mü ediyorlar? : Nahl 72

  1. Fakat Allah kendilerine salih bir evlat verdiği zaman, kendilerine verilen bu nimetten başkalarını da pay çıkarırlar: Allah, onların ortak koştuklarından yücedir.

  2. Hiç bir şeyi yaratamayan, ancak kendileri yaratılmış olan şeyleri mi O’na ortak koşuyorlar?

Allah’a ortak koşmak, yalnız Allah’a ait olan ve başka hiçbir şeye yakıştırılamayacak, atfedilemeyecek olan özelliklerin başkalarına paylaştırılması demektir.

  1. Ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler!

  2. Onları doğru yola çağırırsanız, itaat etmezler: Sizin için onları çağırsanız da sussanız da birdir!

  3. Muhakkak ki Allah’tan başka taptıklarınız, sizin gibi kullardır: Eğer gerçekten doğru iseniz, onları çağırın da duanızı işitsinler!

  4. Yürümek için ayakları var mı? Ya da tutunacak elleri? Ya da görmek için gözleri? Veya duymak için kulakları? De ki: “Ortaklarınızı çağırın; bana karşı en kötü planlarınızı yapın ve bana mühlet vermeyin!

“Allah’tan başka, yarattıkları içinden tanrı diye taptıklarınızla bir ilgim yok. Haydi hepiniz bana kötülük yapmak için gizli planlar yapın, savaş açın, sonra da bana mühlet vermeyin.” dedi. : Hud 55

  1. “Çünkü benim Mevlam, zaman zaman Kitap indiren Allah’tır ve O, seçecek ve salihleri dost edinecektir.

Gerçekten inanan insan, içtenlik ve samimiyetle kalbi Allah’a dayanmış, doğruluğun peşinde yürüyen mert, cesur ve yiğit biridir. Gerektiğinde koca kalabalıkları karşısına alır, gözünü budaktan sakınmadan gerçeği haykırır. İçinde bir zerre dahi şüphe yoktur; bilir ki Allah, erdemli, barışsever kullarını hep korur, gözler üstündedir. O’na güvenip dayanan, O’nun himayesindedir.

İnsan, Allah’ın velisi olmak isterse iki şeyin peşinden koşmalıdır: sağlam bir iman ve takva. İşte o zaman, Allah inançlı ve sorumlulukla hareket eden kullarının koruyucusudur; o kullar da Allah’ın dostluğuyla şereflenirler.

  1. “Fakat O’ndan başka taptıklarınız size yardım edemezler, hatta kendilerine de yardım edemezler.”

  2. Sen onları doğru yola çağırsan, duymazlar. Sana baktıklarını görürsün, ama onlar görmezler.

Şeytan kendisine barikatlar/engeller kurmuştur. Gözleri vardı ama görmeyi reddediyordu. Kulakları vardı ama duymayı reddediyordu. Zekası vardı ama anlayış kanallarını tıkadı.

Şimdi bile, on dört asır sonra, eşi görülmemiş bir saflık, dürüstlük, adalet ve doğrulukla dolu bir yaşam, körü körüne zalimlik yapanlar tarafından yanlış ışıklarda görülebiliyor veya kendilerine kutsallık atamak adına müşrikler tarafından kainatın efendisi diye şirk koşularak mabudlaştırılabiliyor!

  1. Bağışlamaya/Merhamete tutun; Örfle/doğru olanı emret; Ama cahillerden yüz çevir.

Örf, insanın kendi eliyle oluşturduğu ahlak ve hukuk kurallarından doğar. Zamanın geçişiyle değişir, eskir, bozulur. Öyle bir vakit gelir ki, Kur’an’ın hakikatine ters düştüğünde kaldırılıp atılır. Ama burada “örf” kelimesi, Kur’an’ın sünneti, onun bize öğrettiği ilke ve yaşam biçimi olarak anlaşılmalıdır.

Allah, Peygamber’ine güç verir, ona yol gösterir ve aklını üç temel ilkeye yönlendirir: (1) Yaranı acıtsa da, seni hakir görseler de affetmek; (2) İnancını açıkça dile getirmekle kalmayıp, hayatının her anında bu inançla yürümek, dostuna da düşmanına da bu yolla muamele etmek; (3) Cahilce konuşan, kuşku tohumları eken, alay eden ya da gerçeği karanlığa gömmeye çalışanlara hiç aldırış etmemek.

  1. Eğer aklına şeytandan bir vesvese gelirse, Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işitir ve bilir.

Allah’ın Peygamberi bile, neticede bir insandır; tıpkı bizler gibi, zayıflıkları ve güçleri olan bir insan… Şeytan ise boş kuruntularla, sahte umutlarla insanları yoldan çıkarmak için sürekli pusudadır.

Ayetlerde bize hatırlatılır: Kur’an’ı okumaya başlamadan önce, kovulmuş şeytandan Allah’a sığınmamız gerekir. Bu, halk arasında besmele ya da eûzü besmele çekmekle yapılır, ama burada önemli olan sadece söz değildir. Esas sığınma, kalpten, zihnen olmalıdır. Zihnimizi temizlemeli, kalbimizi saflaştırmalıyız. Allah’a sığınmanın, sadece dilde değil, yürekte, düşüncede gerçekleşmesi gerektiğine vurgu yapılır. Eğer sadece bedensel bir temizlik şart olsaydı, Allah bize Kur’an’a dokunmadan önce abdest almayı da emrederdi. Oysa ayetler, ruhun temizlenmesine işaret eder; zira Kur’an, ancak temiz bir zihinle, şeytani vesveselerden arınmış bir kalple anlaşılabilir.

Zihnin abdest alması gerek Kur’an’ı okuyabilmek için… Allah’ın vahyini anlamak, en çok şeytanları/kötüleri rahatsız eder; o yüzden her vesileyle bizi engellemeye çalışır. Ama biz, her vesvesede Allah’a sığınır, O’nun vahyine sarılırız.

  1. Allah’tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese geldiği zaman, Allah’ı zikrederler. Doğru görüyorlar/gerçeği kavrıyorlar!

Allah kendi kulunu korur, kimsenin koruyamadığı kadar. O, müminlerin kesin sığınağı ve tek sığınağıdır. Kafamız karışırsa veya öfkelenirsek, bu dünya bizi kör ederse, O gözlerimizi açacaktır.

  1. Ama kardeşleri şerli olanlar, onları daha derin bir hataya sürüklerler ve asla çabalarını gevşetmezler.

Kötülüğün güçleri, “kardeşlerini” günah ve yıkım batağının daha derinlerine çekme çabalarını asla gevşetmez.

  1. Eğer onlara bir vahiy getirmezsen, derler ki:”Neden bir araya getirmedin?/ Neden bir şeyler uydurmadın?” De ki: “Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım: Bu ancak, iman edenler için Rabbinden gelen nurlar, hidayet ve rahmettir.”

Peygamberimiz, Allah’tan ne vahyedilirse yalnız ona uyar, onu uygulardı, başka bir şeye değil. Kuran’da da ona bu yolda yürümesi, bu yolda konuşması emredilmiştir. Vahiy bizim için üç şeydir: (1) Gönüllerimizi aydınlatan manevî gözlerdir, (2) bizi doğru yola sevk eden hidayettir ve (3) kalpleri serinleten rahmettir. Allah’ın rahmeti, O’na samimiyetle inanan, tevekkül eden herkese açıktır; kim günahkâr, kim aziz olursa olsun.

Eğer Kur’an’ın dışında da Peygamber’in her sözü vahiy olsaydı, bunca ayet, Allah tarafından peygamberine yapılan uyarılarla dolmazdı. Vahiy gelmediğinde bir konunun açıklamasını Allah’tan bekleyen peygamber, o kutsal sabırla Allah’ın izniyle Allah’ın Hükmünü/İradesini ortaya koymayı beklemez, doğrudan kendisine sorulan bütün sorulara kendince açıklık getirebilirdi veya bir konu hakkında peygamberimizden fetva istendiğinde peygamberimiz hükmünü verebilir ve o konuda fetvanın Allah’tan gelmesini beklemeyebilirdi. Eğer kendi başına karar verip soruları cevaplayabilseydi, her seferinde “Sana soruyorlar. De ki…” diye başlayan ayetler iner miydi? Kur’an, fetvayı Allah’ın verdiğine dikkat çeker, Peygamber de ancak ona uyar.

Bu din vahyin dinidir, peygamberin değil. Peygamber, Allah’ın dininin en güzel örneğidir; fakat dine ortak değildir. O, yalnız Allah’ın indirdiğini hayata taşır, ona bir şey katmaz. İşte bu yüzden, Allah ne indirirse Peygamber ona uyar, başka bir şeye değil. Din birdir, tektir, onun hükümlerini koyacak olan da yalnızca Allah’tır. Bu yolda tek başına Kur’an yeterlidir. Hz. Muhammed’in mezhebi yoktu, çünkü o yalnızca Allah’ın vahyettiği Kur’an’a uyuyordu. Peygamber, insanlara Allah’tan gelen mesajı en doğru şekilde ulaştırmakla görevliydi, o yolda yürüdü, o yolda savaştı.

  1. Kur’an okunduğu zaman onu dikkatle dinleyin ve susun ki rahmete eresiniz.

Kur’an okunurken, gönlümüzü açıp onun her bir ayetinde derin anlamlar bulabilmek, alacağımız dersleri alabilmek, kur’an okunurken Allah’ın rahmetine ermek için sessizce, içten bir huşuyla sessiz sedasız dinlemekten başka bir şart yoktur. Şimdilerde, hoparlörlerden yükselen sesle Kur’an’ı öyle bir gürültüye dönüştürüyorlar ki, işi gücünde olan insanları günaha sokmaktan başka bir şey yapmıyorlar. O günaha neden oluyorsanız, siz de bu vebalin ortağısınız demektir.

Kur’an, yalnızca dudaktan dökülen, papağan gibi tekrarlanan kelimelerle yetinen birine hiçbir şey vermez. O kişi, kelimeleri tekrarlamakla yetinir, ama asıl özü kavrayamaz ve böylece ümniye bataklığına saplanıp gider. Ümniye dediğimiz şey, insanı okuduğunu anlamadan, Kitap bilgisi olmadan avutmaya çalışan o boş hayaller değil midir zaten? Şeytanın en büyük tuzaklarından biri değil midir bu oyun? Kur’an’ı anlama gayreti olmadan sadece telaffuz etmek, insanı hiçbir yere götürmez; çünkü asıl mesele onu anlamakta, onun içindeki hakikatleri kavramakta, Sözdeki en iyi manaya uymakta ve onu uygulamada yatar.

  1. Ve Rabbini sabah ve akşam nefsinle, alçakgönüllülükle ve huşu içinde, yüksek sesle söylemeden zikret; ve gafillerden olma.

Allah’ın bize olan rahmetinin, merhametinin ve sevgisinin değerini bilip, bu eşsiz değerin hakkını verebilmek için, Allah’ı sürekli hatırlayarak ve iman etme/inancın sorumluluğunun gereği olan erdemli ve güzel işler yaparak gerçeğin farkında olmamız gerekir.

  1. Rabbine yakın olanlar, O’na ibadet etmekten çekinmezler: O’nu hamd ile tesbih ederler ve O’nun önünde eğilirler.

“Ve meleklerin İlahi Arş’ı dört bir yandan kuşattıklarını, Rablerini tesbih ve hamd ettiklerini / Şan ve Övgüler söylediğini görürsün. Kıyamet günü aralarındaki Hüküm/Karar tam bir adalet içinde gerçekleşecek ve her taraftan/yandan haykırış olacak, “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur!”” : Zümer 75

Araf, or The Heights. 

In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful. 

1.Alif, Lam, Mim, Sad.

2. A Book revealed unto thee, –so let thy heart be oppressed no

more by any account, –that with it thou mightest warn (the

erring) and teach the Believers.

3. Follow (O men!) the revelation given unto you from your Lord,

and follow not, as friends or protectors, other than him. Little

it is ye remember of admonition.

4. How many towns have We destroyed (for their sins)? Our

punishment took them on a sudden by night or while they slept

for their afternoon rest.

5. When (thus) Our punishment took them, no cry did they utter

but this: “Indeed we did wrong.”

6. Then shall We question those to whom Our message was sent and

those by whom We sent it.

7. And verily We shall recount their whole story with knowledge,

for We were never absent (at any time or place).

8. The balance that day will be true (to a nicety): Those whose

scale (of good) will be heavy, will prosper:

9. Those whose scale will be light, will find their souls in

perdition, for that they wrongfully treated Our Signs.

10. It is We Who have placed you with authority on earth, and

provided you therein with means for the fulfillment of your

life: Small are the thanks that ye give!

11. It is We Who created you and gave you shape; then We bade

the angels bow down to Adam, and they bowed down; not so Iblis;

he refused to be of those who bow down.

12. (Allah) said: “What prevented thee from bowing down when I

commanded thee?” He said: “I am better than he: Thou didst

create me from fire, and him from clay.”

13. (Allah) said: “Get thee down from this: It is not for thee

to be arrogant here: Get out, for thou art of the meanest (of

creatures).”

14. He said: “Give me respite till the day they are raised up.”

15. (Allah) said: “Be thou among those who have respite.”

16. He said: “Because thou hast thrown me out of the Way, lo! I

will lie in wait for them on Thy Straight Way:”

17. “Then will I assault them from before them and behind them,

from their right and their left: Nor wilt Thou find, in most of

them gratitude (for Thy mercies).”

18. (Allah) said: “Get out from this, disgraced and expelled. If

any of them follow thee, –Hell will I fill with you all.”

19. “O Adam! Dwell thou and thy wife in the Garden, and enjoy

(its good things) as ye wish: But approach not this tree, or ye

run into harm and transgression.”

20. Then began Satan to whisper suggestions to them, bringing

openly before their minds all their shame that was hidden from

them (before): He said: “Your Lord only forbade you this tree,

lest ye should become angels or such beings as live forever.”

21. And he swore to them both, that he was their sincere

adviser.

22. So by deceit he brought about their fall: When they tasted

of the tree, their shame became manifest to them, and they began

to sew together the leaves of the Garden over their bodies. And

their Lord called unto them: “Did I not forbid you that tree,

and tell you that Satan was an avowed enemy unto you.?”

23. They said: “Our Lord! We have wronged our own souls: If Thou

forgive us not and bestow not upon us Thy Mercy, we shall

certainly be lost.”

24. (Allah) said: “Get ye down, with enmity between yourselves.

On earth will be your dwelling place and your means of

livelihood, –for a time.”

25. He said: “Therein shall ye live, and therein shall ye die;

but from it shall ye be taken out (at last).”

26. O ye Children of Adam! We have bestowed raiment upon you to

cover your shame, as well as to be an adornment to you. But the

raiment of righteousness, –that is the best. Such are among the

Signs of Allah, that they may receive admonition!

27. O ye Children of Adam! Let not Satan seduce you, in the same

manner as he got your parents out of the Garden, stripping them

of their raiment, to expose their shame: For he and his tribe

watch you from a position where ye cannot see them: We made the

Evil Ones friends (only) to those without Faith.

28. When they do aught that is shameful, they say: “We found our

fathers doing so”; and “Allah commanded us thus”: Say: “Nay,

Allah never commands what is shameful: Do ye say of Allah what

ye know not?”

29. Say: “My Lord hath commanded justice; and that ye set your

whole selves (to Him) at every time and place of prayer, and

call upon Him, making your devotion sincere as in His sight:

Such as He created you in the beginning, so shall ye return.”

30. Some He hath guided: Others have (by their choice) deserved

the loss of their way; in that they took the Evil Ones, in

preference to Allah, for their friends and protectors, and think

that they receive guidance.

31. O Children of Adam! Wear your beautiful apparel at every

time and place of prayer: Eat and drink: But waste not by

excess, for Allah loveth not the wasters.

32. Say: Who hath forbidden the beautiful (gifts) of Allah,

which He hath produced for His servants, and the things, clean

and pure, (which He hath provided) for sustenance? Say: They

are, in the life of this world, for those who believe, (and)

purely for them on the Day of Judgment. Thus do We explain the

Signs in detail for those who understand.

33. Say: The things that my Lord hath indeed forbidden are:

Shameful deeds, whether open or secret; sins and trespasses

against truth or reason; assigning of partners to Allah, for

which He hath given no authority; and saying things about Allah

of which ye have no knowledge.

34. To every People is a term appointed: When their term is

reached, not an hour can they cause delay, nor (an hour) can

they advance (it in anticipation).

35. O ye Children of Adam! Whenever there come to you apostles

from amongst you, rehearsing My Signs unto you, –those who are

righteous and mend (their lives), –on them shall be no fear nor

shall they grieve.

36. But those who reject them with arrogance, –they are

Companions of the Fire to dwell therein (forever).

37. Who is more unjust than one who invents than one who invents

a lie against Allah or rejects His Signs? For such, their

portion appointed must reach them from the Book (of Decrees):

Until, when Our messengers (of death) arrive and take their

souls, they say: “Where are the things that ye used to invoke

besides Allah?” They will reply, “They have left us in the

lurch,” and they will bear witness against themselves, that they

had rejected Allah.

38. He will say: “Enter ye in the company of the Peoples who

passed away before you–men and Jinns, –into the Fire.” Every

time a new People enters, it curses its sister People (that went

before), until they follow each other, all into the Fire. Saith

the last about the first: “Our Lord! It is these that misled us:

So give them a double penalty in the Fire.” He will say:

“Doubled for all”: But this ye do not understand.

39. Then the first will say to the last: “See then! No advantage

have ye over us; so taste ye of the Penalty for all that ye

did!”

40. To those who reject Our Signs and treat them with arrogance,

no opening will there be of the gates of heaven, nor will they

enter the Garden, until the camel can pass through the eye of

the needle: Such is Our reward for those in sin.

41. For them there is Hell, as a couch (below) and folds and

folds of covering above: Such is Our requital of those who do

wrong.

42. But those who believe and work righteousness, –no burden do

We place on any soul, but that which it can bear, –they will be

Companions of the garden, therein to dwell (forever).

43. And We shall remove from their hearts any lurking sense of

injury; –beneath them will be rivers flowing; –and they shall

say: “Praise be to Allah, Who hath guided us to this (felicity):

Never could we have found guidance, had it not been for the

guidance of Allah: Indeed it was the truth that the Apostles of

our Lord brought unto us.” And they shall hear the cry: “Behold!

The Garden before you! Ye have been made its inheritors, for

your deeds (of righteousness).”

44. The Companions of the Garden will call out to the Companions

of the Fire: “We have indeed found the promises of our Lord to

us true: Have you also found your Lord’s promises true?” They

shall say, “Yes” ;but a Crier shall proclaim between them: “The

curse of Allah is on the wrongdoers; –“

45. “Those who would hinder (men) from the path of Allah and

would seek in it something crooked: They were those who denied

the Hereafter.”

46. Between them shall be a veil, and on the Heights will be men

who would know every one by his marks: They will call out to the

Companions of the Garden, “Peace on you”: They will not have

entered, but they will have an assurance (thereof.)

47. When their eyes shall be turned towards the Companions of

the Fire, they will say: “Our Lord! Send us not to the company

of the wrongdoers.”

48. The men on the Heights will call to certain men whom they

will know from their marks, saying: “Of what profit to you were

your hoards and your arrogant ways?”

49. “Behold! Are these not the men whom you swore that Allah

with His Mercy would never bless? Enter ye the Garden: No fear

shall be on you nor shall be on you, nor shall ye grieve.”

50. The Companions of the Fire will call to the Companions of

the Garden: “Pour down to us water or anything that Allah doth

provide for your sustenance.” They will say: “Both these things

hath Allah forbidden to those who rejected Him; –“

51. “Such as took their religion to be mere amusement and play,

and were deceived by the life of the world.” That day shall We

forget them as they forgot the meeting of this day of theirs,

and as they were wont to reject Our Signs.

52. For We had certainly sent unto them a book, based on

knowledge, which We explained in detail, –a guide and a mercy

to all who believe.

53. Do they just wait for the final fulfillment of the event? On

the day the event is finally fulfilled, those who disregarded it

before will say: “The apostles of our Lord did indeed bring true

(tidings). Have we no intercessors now to intercede on our

behalf? Or could we be sent back? Then should we behave

differently from our behavior in the past.” In fact they will

have lost their souls, and the things they invented will leave

them in the lurch.

54. Your Guardian-Lord is Allah, Who created the heavens and the

earth in six Days, and is firmly established on the Throne (of

authority): He draweth the night as a veil Over the day, each

seeking the other in rapid succession: He created the sun, the

moon, and the stars, (all) governed by laws under His Command.

Is it not His to create and to govern? Blessed be Allah, the

Cherisher and Sustainer of the Worlds!

55. Call on your Lord with humility and in private: For Allah

loveth not those who trespass beyond bounds.

56. Do no mischief on the earth, after it hath been set in

order, but call on Him with fear and longing (in your hearts):

For the Mercy of Allah is (always) near to those who do good.

57. It is He Who sendeth the Winds like heralds of glad tidings,

going before His Mercy: When they have carried the heavy laden

clouds, We drive them to a land that is dead, make rain to

descend thereon, and produce every kind of harvest therewith:

Thus shall We raise up the dead: Perchance ye may remember.

58. From the land that is clean and good, by the Will of its

Cherisher, springs up produce, (rich) after its kind: But from

the land that is bad, springs up nothing but that which is

niggardly: Thus do we explain the Signs by various (symbols) to

those who are grateful.

59. We sent Noah to his people. He said: “O my people! Worship

Allah! Ye have no other god but him. I fear for you the

Punishment of a dreadful Day!

60. The leaders of his people said: “Ah! We see thee evidently

wandering (in mind).”

61. He said: “O my people! No wandering is there in my (mind):

On the contrary I am an apostle from the Lord and Cherisher of

the Worlds!”

62. “I but fulfill towards you the duties of my Lord’s mission:

Sincere is my advice to you, and I know from Allah something

that ye know not.”

63. “Do ye wonder that there hath come to you a message from

your Lord, through a man of your own people, to warn you, –so

that ye may fear Allah and happily receive His Mercy?”

64. But they rejected him, and We delivered him, and those with

him, in the Ark: But We overwhelmed in the Flood those who

rejected Our Signs. They were indeed a blind people!

65. To the Ad people, (We sent) Hud, one of their (own)

brethren: He said: “O my people! Worship Allah! Ye have no other

god but him. Will ye not fear (Allah)?”

66. The leaders of the unbelievers among his people said: “Ah!

We see thou art an imbecile!” and “We think thou art a liar!”

67. He said: “O my people! I am no imbecile, but (I am) an

apostle from the Lord and Cherisher of the Worlds!”

68. “I but fulfill towards you the duties of my Lord’s mission:

I am to you a sincere and trustworthy adviser.”

69. “Do ye wonder that there hath come to you a message from

your Lord through a man of you own people, to warn you? Call in

remembrance that He made you inheritors after the people of

Noah, and gave you a stature tall among the nations. Call in

remembrance the benefits (ye have received) from Allah: That so

ye may prosper.”

70. They said: “Comest thou to us, that we may worship Allah

alone, and give up the cult of our fathers? Bring us what thou

threatenest us with, if so be that thou tellest the truth!”

71. He said: “Punishment and wrath have already come upon you

from your Lord: Dispute ye with me over names which ye have

devised–ye and your fathers, –without authority from Allah?

Then wait: I am amongst you, also waiting.”

72. We saved him and those who adhered to him, by Our Mercy, and

We cut off the roots of those who rejected Our Signs and did not

believe.

73. To the Thamud people (we sent) Salih, one of their own

brethren: He said: “O my people! Worship Allah; ye have no other

god but him. Now hath come unto you a clear (Sign) from your

Lord! This she camel of Allah is a Sign unto you: So leave her

to graze in Allah’s earth, and let her come to no harm, or ye

shall be seized with a grievous punishment.”

74. “And remember how He made you inheritors after the Ad people

and gave you habitations in the land: Ye build for yourselves

palaces and castles in (open) plains, and carve out homes in the

mountains; so bring to remembrance the benefits (ye have

received) from Allah, and refrain from evil and mischief on the

earth.”

75. The leaders of the arrogant party among his people said to

those who were reckoned powerless–those among them who

believed: “Know ye indeed that Salih is an apostle from his

Lord?” They said: “We do indeed believe in the revelation which

hath been sent through him.”

76. The arrogant party said: “For our part, we reject what ye

believe in.”

77. Then they hamstrung the she camel, and insolently defied the

order of their Lord, saying: “O Salih! Bring about thy threats,

if thou art an apostle (of Allah)!”

78. So the earthquake took them unawares, and they lay prostrate

in their homes in the morning!

79. So Salih left them, saying: “O my people! I did indeed

convey to you the message for which I was sent by my Lord: I

gave you good counsel, but ye love not good counselors!”

80. We also (sent) Lut: He said to his people: “Do ye commit

lewdness such as no people in creation (ever) committed before

you?”

81. “For ye practice your lusts on men in preference to women:

Ye are indeed a people transgressing beyond bounds.”

82. And his people gave no answer but this: They said: “Drive

them out of your city: These are indeed men who want to be clean

and pure!”

83. But We saved him and his family, except his wife: she was of

those who lagged behind.

84. And We rained down on them a shower (of brimstone): Then see

what was the end of those who indulged in sin and crime!

85. To the Madyan people We sent Shuaib, one of their own

brethren: He said: “O my people! Worship Allah; ye have no other

god but him. Now hath come unto you a clear (Sign) from your

Lord! Give just measure and weight, nor withhold from the people

the things that are their due; and do no mischief on the earth

after it has been set in order: That will be best for you, if ye

have Faith.”

86. “And squat not on every road, breathing threats, hindering

from the path of Allah those who believe in Him, and seeking in

it something crooked; but remember how ye were little, and He

gave you increase. And hold in your mind’s eye what was in the

end of those who did mischief.”

87. “And if there is a party among you who believes in the

Message with which I have been sent, and a party which does not

believe, hold yourselves in patience until Allah doth decide

between us: For He is the best to decide.”

88. The leaders, the arrogant party among his people, said: “O

Shuaib! We shall certainly drive thee out of our city–(thee)

and those who believe with thee; or else ye (thou and they)

shall have to return to our ways and religion.” He said: “What!

Even though we do detest (them)?”

89. “We should indeed invent a lie against Allah if we returned

to your ways after Allah hath rescued us therefrom; nor could we

by any manner of means return thereto unless it be as in the

will and plan of Allah, our Lord. Our Lord can reach out to the

utmost recesses of things by His knowledge. In Allah is our

trust. Our Lord! Decide thou between us and our people in truth,

for thou art the best to decide.”

90. The leaders, the Unbelievers among his people, said: “If ye

follow Shuaib, be sure then ye are ruined!”

91. But the earthquake took them unawares, and they lay

prostrate in their homes before the morning!

92. The men who rejected Shuaib became as if they had never been

in the homes where they had flourished: The men who rejected

Shuaib–it was they who were ruined!

93. So Shuaib left them, saying: “O my people! I did indeed

convey to you the Messages for which I was sent by my Lord: I

gave you good counsel, but how shall I lament over a people who

refuse to believe!”

94. Whenever We sent a prophet to a town, We took up its people

in suffering and adversity, in order that they might learn

humility.

95. Then We changed their suffering into prosperity, until they

grew and multiplied, and began to say: “Our fathers (too) were

touched by suffering and affluence” ….Behold! We called them

to account of a sudden, while they realized not (their peril).

96. If the people of the towns had but believed and feared

Allah, We should indeed have opened out to them (all kinds of)

blessings from heaven and earth; but they rejected (the truth),

and We brought them to book for their misdeeds.

97. Did the people of the towns feel secure against the coming

of Our wrath by night while they were asleep?

98. Or else did they feel secure against its coming in broad

daylight while they played about (carefree)?

99. Did they then feel secure against the Plan of Allah? –But no

one can feel secure from the Plan of Allah, except those

(doomed) to ruin!

100. To those who inherit the earth in succession to its

(previous) possessors, is it not a guiding (lesson) that, if We

so willed, We could punish them (too) for their sins, and seal

up their hearts so that they could not hear?

101. Such were the towns whose story We (thus) relate unto thee:

There came indeed to them their apostles with clear (Signs): But

they would not believe what they had rejected before. Thus doth

Allah seal up the hearts of those who reject Faith.

102. Most of them We found not men (true) to their covenant: But

most of them We found rebellious and disobedient.

103. Then after them We sent Moses with Our Signs to Pharaoh and

his chiefs, but they wrongfully rejected them: So see what was

the end of those who made mischief.

104. Moses said: “O Pharaoh! I am an apostle from the Lord of

the Worlds, –“

105. “One for whom it is right to say nothing but truth about

Allah. Now have I come unto you (people), from your Lord, with a

clear (Sign): So let the Children of Israel depart along with

me.”

106. (Pharaoh) said: “If indeed thou hast come with a Sign, show

it forth, –if thou tellest truth.”

107. Then (Moses) threw his rod, and behold! It was a serpent,

plain (for all to see)!

108. And he drew out his hand, and behold! It was white to all

beholders!

109. Said the Chiefs of the people of Pharaoh: “This is indeed a

sorcerer well versed.”

110. “His plan is to get you out of your land: Then what is it

ye counsel?”

111. They said: “Keep him and his brother in suspense (for a

while); and send to the cities men to collect–“

112. “And bring up to thee all (our) sorcerers well versed.”

113. So there came the sorcerers to Pharaoh: They said: “Of

course we shall have a (suitable) reward if we win!”

114. He said: “Yea, (and more), –for ye shall in that case be

(raised to posts) nearest (to my person).”

115. They said: “O Moses! Wilt thou throw (first), or shall we

have the (first) throw?”

116. Said Moses: “Throw ye (first).” So when they threw, they

bewitched the eyes of the people, and struck terror into them:

For they showed a great (feat of) magic.

117. We revealed to Moses: “Throw (now) thy rod”: And behold! It

swallows up straightway all the falsehoods which they fake!

118. Thus truth was confirmed. And all that they did was made of

no effect.

119. So the (great ones) were vanquished there and then, and

were made to look small.

120. But the sorcerers fell down prostrate in adoration.

121. Saying: “We believe in the Lord of the Worlds.”

122. “The Lord of Moses and Aaron.”

123. Said Pharaoh: “Believe ye in Him before I give you

permission? Surely this is a trick which ye have planned in the

City to drive out its people: But soon shall ye know (the

consequences).”

124. “Be sure I will cut off your hands and your feet on

opposite sides, and I will cause you all to die on the cross.”

125. They said: “For us, we are but sent back unto our Lord:”

126. “But thou dost wreak thy vengeance on us simply because we

believed in the Signs of our Lord when they reached us! Our

Lord! Pour out on us patience and constancy, and take our souls

unto Thee as Muslims (who bow to Thy will)!

127. Said the chiefs of Pharaoh’s People: “Wilt thou leave Moses

and his people, to spread mischief in the land, and to abandon

thee and thy gods?” He said: “Their male children will we slay;

(only) their females will we save alive; and we have over them

(power) irresistible.”

128. Said Moses to his people: “Pray for help from Allah, and

(wait) in patience and constancy: For the earth is Allah’s, to

give as a heritage to such of His servants as He pleaseth; and

the end is (best) for the righteous.”

129. They said: “We have had (nothing but) trouble, both before

and after thou camest to us.” He said: “It may be that your Lord

will destroy your enemy and make you inheritors in the earth;

that so He may try you by your deeds.”

130. We punished the People of Pharaoh with years (of drought)

and shortness of crops; that they might receive admonition.

131. But when good (times) came, they said, “This is due to us;”

when gripped by calamity, they ascribed it to evil omens

connected with Moses and those with him! Behold! In truth the

omens of evil are theirs in Allah’s sight, but most of them do

not understand!

132. They said (to Moses): “Whatever be the Signs thou bringest,

to work therewith thy sorcery on us, we shall never believe in

thee.”

133. So We sent (plagues) on them: Wholesale Death, Locusts,

Lice, Frogs, and Blood: Signs openly self-explained: But they

were steeped in arrogance, –a people given to sin.

134. Every time the Penalty fell on them, they said: “O Moses!

On our behalf call on thy Lord in virtue of his promise to thee:

If thou wilt remove the Penalty from us, we shall truly believe

in thee, and we shall send away the Children of Israel with

thee.”

135. But every time We removed the Penalty from them according

to a fixed term which they had to fulfill, –Behold! They broke

their word!

136. So We extracted retribution from them: We drowned them in

the sea, because they rejected Our Signs, and failed to take

warning from them.

137. And We made a people, considered weak (and of no account),

inheritors of lands in both east and West, –lands whereon We

sent down Our blessings. The fair promise of thy Lord was

fulfilled for the Children of Israel, because they had patience

and constancy; and We leveled to the ground the great Works and

fine Buildings which Pharaoh and his people erected (with such

pride).

138. We took the Children of Israel (with safety) across the

sea. They came upon a people devoted entirely to some idols they

had. They said: “O Moses! Fashion for us a god like unto the

gods they have.” He said: “Surely ye are a people without

knowledge.”

139. “As to these folk, –the cult they are in is (but) a

fragment of a ruin, and vain is the (worship) which they

practice.”

140. He said: “Shall I seek for you a god other than the (true)

Allah, when it is Allah Who hath endowed you with gifts above

the nations?”

141. And remember We rescued you from Pharaoh’s People, who

inflicted you with the worst of penalties, who slew your male

children and saved alive your females: In that was a momentous

trial from your lord.

142. We appointed for Moses thirty nights, and completed (the

period) with ten (more): Thus was completed the term (of

communion) with his Lord, forty nights. And Moses had charged

his brother Aaron (before he went up): “Act for me amongst my

people: Do right, and follow not the way of those who do

mischief.”

143. When Moses came to the place appointed by Us, and his Lord

addressed him, He said: “O my Lord! Show (Thyself) to me, that I

may look upon Thee.” Allah said: “By no means canst thou see Me

(direct); but look upon the mount; if it abide in its place,

then shalt thou see Me.” When his Lord manifested His glory on

the Mount, He made it as dust, and Moses fell down in a swoon.

When he recovered his senses he said: “Glory be to Thee! To Thee

I turn in repentance, and I am the first to believe.”

144. (Allah) said: “O Moses! I have chosen thee above (other)

men, by the mission I (have given thee) and the words I (have

spoken to thee): Take then the (revelation) which I given thee,

and be of those who give thanks.”

145. And We ordained laws for him in the Tablets in all matters,

both commanding and explaining all things, (and said): Take and

hold these with firmness, and enjoin thy people to hold fast by

the best in the precepts: Soon shall I show you the homes of the

wicked, –(how they lie desolate).”

146. Those who behave arrogantly on the earth in defiance of

right–them will I turn away from My Signs: Even if they see all

the Signs, they will not believe in them; and if they see the

way of right conduct, they will not adopt it as the Way; but if

they see the way of error, that is the way they will adopt. For

they have rejected Our Signs, and failed to take warning from

them.

147. Those who reject Our Signs and the Meeting in the

Hereafter, –vain are their deeds: Can they expect to be

rewarded except as they have wrought?

148. The people of Moses made, in his absence, out of their

ornaments, the image of a calf, (for worship): It seemed to low:

Did they not see that it could neither speak to them, nor show

them the Way? They took it for worship and they did wrong.

149. When they repented, and saw that they had erred, they said:

“If our Lord have not mercy upon us and forgive us, we shall

indeed be of those who perish.”

150. When Moses came back to his people, angry and grieved, he

said: “Evil it is that ye have done in my place in my absence:

Did ye make haste to bring on the judgment of your Lord?” He put

down the Tablets, seized his brother by (the hair of) his head,

and dragged him to him. Aaron said: “Son of my mother! The

people did indeed reckon me as naught, and went near to slaying

me! Make not thy enemies rejoice over my misfortune, nor count

thou me amongst the people of sin.”

151. Moses prayed: “O my Lord! Forgive me and my brother! Admit

us to Thy mercy! For Thou art the Most Merciful of those who

show mercy!”

152. Those who took the calf (for worship) will indeed be

overwhelmed with wrath from their Lord, and with shame in this

life: Thus do We recompense those who invent (falsehoods).

153. But those who do wrong but repent thereafter and (truly)

believe, –verily thy Lord is thereafter Oft-forgiving, Most

Merciful.

154. When the anger of Moses was appeased, he took up the

Tablets: In the writing thereon was Guidance and Mercy for such

as fear their Lord.

155. And Moses chose seventy of his people for Our place of

meeting: When they were seized with violent quaking, he prayed:

“O my Lord! If it had been Thy Will thou couldst have destroyed

long before, both them and me: Wouldst Thou destroy us for the

deeds of the foolish ones among us? This is no more than Thy

trial: By it Thou causest whom Thou wilt to stray, and Thou

leadest whom Thou wilt into the right path. Thou art our

Protector: So forgive us and give us Thy mercy; for Thou art the

Best of those who forgive.”

156. “And ordain for us that which is good, in this life and in

the Hereafter: For we have turned unto Thee.” He said: “With My

Punishment I visit whom I will; but My Mercy extendeth to all

things. That (Mercy) I shall ordain for those who do right, and

practice regular charity, and those who believe in Our Signs; —

157. “Those who follow the Apostle, the unlettered Prophet, whom

they find mentioned in their own (Scriptures), –in the Law and

the Gospel; –for he commands them what is just and forbids them

what is evil; he allows them as lawful what is good (and pure)

and prohibits them from what is bad (and impure); he releases

them from their heavy burdens and from the yokes that are upon

them. So it is those who believe in him, honor him, help him,

and follow the Light which is sent down with him, –It is they

who will prosper.

158. Say: “O men! I am sent unto you all, as the Apostle of

Allah, to Whom belongeth the dominion of the heavens and the

earth: There is no god but He: It is He that giveth both life

and death. So believe in Allah and His Apostle, the unlettered

Prophet, who believeth in Allah and His Words: Follow him that

(so) ye may be guided.”

159. Of the people of Moses there is a section who guide and do

justice in the light of truth.

160. We divided them into twelve Tribes or nations. We directed

Moses by inspiration, when his (thirsty) people asked him for

water: “Strike the rock with thy staff”: Out of it there gushed

forth twelve springs: Each group knew its own place for water.

We gave them the shade of clouds, and sent down to them manna

and quails, (saying): “Eat of the good things We have provided

for you”: (But they rebelled); to Us they did no harm, but they

harmed their own souls.”

161. And remember it was said to them: “Dwell in this town and

eat therein as ye wish, but say the word of humility and enter

the gate in a posture of humility: We shall forgive you your

faults; We shall increase (the portion of) those who do good.”

162. But the transgressors among them changed the word from that

which had been given them so We sent on them a plague from

heaven for that they repeatedly transgressed.

163. Ask them concerning the town standing close by the sea.

Behold! they transgressed in the matter of the Sabbath. For on

the day of their Sabbath their fish did come to them openly

holding up their heads, but on the day they had no Sabbath, they

came not: Thus did We make a trial of them, for they were given

to transgression.

164. When some of them said: “Why do ye preach to a people whom

Allah will destroy or visit with a terrible punishment?” –Said

the preachers: “To discharge our duty your Lord, and perchance

they may fear Him.”

165. When they disregarded the warnings that had been given

them, We rescued those who forbade Evil; but We visited the

wrongdoers with a grievous punishment, because they were given

to transgression.

166. When in their insolence they transgressed (all)

prohibitions, We said to them: “Be ye apes, despised and

rejected.”

167. Behold! Thy Lord did declare that He would send against

them, to the Day of Judgment, those who would afflict them with

grievous Penalty. Thy Lord is quick in retribution, but He is

also Oft-Forgiving, Most Merciful.

168. We broke them up into sections on this earth. There are

among them some that are righteous, and some that are the

opposite. We have tried them with both prosperity and adversity:

In order that they might turn (to Us).

169. After them succeeded an (evil) generation: they inherited

the Book, but they chose (for themselves) the vanities of this

world, saying (for excuse): “(Everything) will be forgiven

us.”(Even so), if similar vanities came their way, they would

(again) seize them. Was not the Covenant of the Book taken from

them, that they would not ascribe to Allah anything but the

truth? And they study what is in the Book. But best for the

righteous is the Home in the Hereafter. Will ye not understand?

170. As to those who hold fast by the book and establish Regular

Prayer, –never shall We suffer the reward of the righteous to

perish.

171. When We shook the Mount over them, as if it had been a

canopy, and they thought it was going to fall on them (We said):

“Hold firmly to what We have given you, and bring (ever) to

remembrance what is therein; perchance ye may fear Allah.”

172. When thy Lord drew forth from the Children of Adam–from

their loins–their descendants, and made them testify concerning

themselves, (saying): “Am I not your Lord (Who cherishes and

sustains you)?” –They said: “Yea! We do testify!” (This), lest

ye should say on the Day of Judgment: “Of this we were never

mindful”:

173. Or lest ye should say: “Our fathers before us may have

taken false gods, but we are (their) descendants after them:

Wilt Thou then destroy us because of the deeds of men who were

futile?”

174. Thus do We explain the Signs in detail; and perchance they

may turn (unto Us).

175. Relate to them the story of the man to whom We sent Our

Signs, but he passed them by: So Satan followed him up, and he

went astray.

176. If it had been Our Will, We should have elevated him, with

Our Signs; but he inclined to the earth, and followed his own

vain desires. His similitude is that of a dog: If you attack

him, he lolls out his tongue, or if you leave him alone, he

(still) lolls out his tongue. That is the similitude of those

who reject Our signs; so relate the story; perchance they may

reflect.

177. Evil as an example are people who reject Our Signs and

wrong their own souls.

178. Whom Allah doth guide, –he is on the right path: Whom He

rejects from His guidance, –such are the persons who perish.

179. Many are the Jinns and men We have made for hell: They have

hearts wherewith they understand not, eyes wherewith they see

not, and ears wherewith they hear not. They are like cattle, —

nay more misguided: For they are heedless (of warning).

180. The most beautiful names belong to Allah: So call on him by

them; but shun such men as use profanity in His names: For what

they do, they will soon be requited.

181. Of those We have created are people who direct (others)

with truth. And dispense justice therewith.

182. Those who reject Our Signs, We shall gradually visit with

punishment, in ways they perceive not;

183. Respite will I grant unto them: For My scheme is strong(and

unfailing).

184. Do they not reflect? Their Companion is not seized with

madness: He is but a perspicuous warner.

185. Do they see nothing in the government of the heavens and

the earth and all that Allah hath created? (Do they not see)

that it may well be that their term is nigh drawing to an end?

In what Message after this will they then believe?

186. To such as Allah rejects from His guidance, there can be no

guide: He will leave them in their trespasses, wandering in

distraction.

187. They ask thee about the (final) Hour–when will be its

appointed time? Say: “The knowledge thereof is with my Lord

(alone): None but He can reveal as to when it will occur. Heavy

were its burden through the heavens and the earth. Only, all of

a sudden will it come to you.” They ask thee as if thou wert

eager in search thereof: Say: “The knowledge thereof is with

Allah (alone), but most men know not.”

188. Say: “I have no power over any good or harm to myself

except as Allah Willeth. If I had knowledge of the unseen, I

should have multiplied all good, and no evil should have touched

me: I am but a warner, and a bringer of glad tidings to those

who have faith.”

189. It is He Who created you from a single person, and made his

mate of like nature, in order that he might dwell with her (in

love). When they are united, she bears a light burden and

carries it about (unnoticed). When she grows heavy, they both

pray to Allah their Lord, (saying): “If Thou givest us a goodly

child. We vow we shall (ever) be grateful.”

190. But when He giveth them a goodly child, they ascribe to

others a share in the gift they have received: But Allah is

exalted high above the partners they ascribe to Him.

191. Do they indeed ascribe to Him as partners things that can

create nothing, but are themselves created?

192. No aid can they give them, nor can they aid themselves.

193. If ye call them to guidance, they will not obey: For you it

is the same whether ye call them or ye hold your peace!

194. Verily those whom ye call upon besides Allah are servants

like unto you: Call upon them, and let them listen to your

prayer, if ye are (indeed) truthful!

195. Have they feet to walk with? Or hands to lay hold with? Or

eyes to see with? Or ears to hear with? Say: “Call your ‘god-

partners’, scheme (your worst) against me, and give me no

respite!”

196. “For my Protector is Allah, Who revealed the Book (from

time to time), and He will choose and befriend the righteous.”

197. “But those ye call upon besides Him, are unable to help

you, and indeed to help themselves.”

198. If thou callest them to guidance, they hear not. Thou wilt

see them looking at thee, but they see not.

199. Hold to forgiveness; command what is right; but turn away

from the ignorant.

200. If a suggestion from Satan assail thy (mind), seek refuge

with Allah; for He heareth and knoweth (all things).

201. Those who fear Allah, when a thought of evil from Satan

assaults them, bring Allah to remembrance when lo! They see

(aright)!

202. But their brethren (the evil ones) plunge them deeper into

error, and never relax (their efforts).

203. If thou bring them not a revelation, they say: “Why hast

thou not got it together?” Say: “I but follow what is revealed

to me from my Lord: This is (nothing but) Lights from your Lord,

and Guidance, and Mercy, for any who have Faith.”

204. When the Koran is read, listen to it with attention, and

hold your peace: That ye may receive Mercy.

205. And do thou (O reader!) bring thy Lord to remembrance in

thy (very) soul, with humility and in reverence, without

loudness in words, in the mornings and evenings; and be not thou

of those who are unheedful.

206. Those who are near to thy Lord, disdain not to do Him

worship: They celebrate His praises, and bow down before him.