Adiyat Suresi 100-14
( Koşanlar, Soluk Soluğa Koşan Atlar)
SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA
- Nefes nefese koşan Atlar adına,
Bu atların sırtında yükselen yiğitler, düşmanın keskin kılıçları ya da parıldayan mızraklarına aldırış etmeden, cesaretle düşman saflarının ortasına dalarlar. Dava uğruna, canlarını hiçe sayıp hayatlarını riske atarlar. Bu kahramanlık, insanın inanç ve adalet uğruna verdiği mücadelenin simgesidir. Oysa tövbekâr olmamış insan, Allah’a böyle bir sadakatle bağlı olabilir mi? Ne gezer! O, Rabbi’ne nankördür. Davranışlarıyla, yaptığı her şeyle bunu ortaya koyar. Onun gözünde mal, kazanç ve gelip geçici dünya nimetleri, tapınırcasına sevdiği ve uğruna her şeyi feda ettiği şeylerdir.
Savaş atlarının cesur sadakati, Allah’ın sancağı altında toplanan ve bu sancak uğruna tereddütsüz can veren kahramanların sadakatini temsil eder. Fakat ödlek ve çıkarcı insanın alçaklığı, korkaklığı, bu sadakatin tam tersidir. Tarihin derinliklerinden bugüne, zulüm görenlerin kötülüğe karşı verdiği manevi savaş, onların cihadıdır. Bu cihadın arkasında, adaleti ve hakkı savunma azmi yatarken; nankörler, mal ve servet hırsına kapılmış, yozlaşmış ve zenginliğin getirdiği şımarıklıkla kan dökmüşlerdir.
İnsanlık tarihinin karanlık sayfalarında, mal sevdasına düşenler zulmetmiş, dünyayı kana bulamış ve her tür aracı bu yıkım için kullanmışlardır. Oysa cesur olanlar, hak ve adaletin kılıcını kuşanmış, Allah’ın izniyle zulmün karşısına dimdik çıkmışlardır.
- Ve çakıp ateş kıvılcımları çıkaranlara,
Soluk soluğa koşturulan ve nallarından kıvılcımlar çıkaran o atlar dile gelsin.
- Ve sabahleyin akın edenlere,
Gün ışığında mert ve cesur bir saldırıdır bu. Düşman, doğruların gücü, ateşi ve ruhu karşısında kendi uyuşukluğu ve hazırlıksızlığıyla cezalandırılır.
- Ve bu arada tozu bulutlar gibi kaldıranlara,
Toz bulutları, Hakikate karşı çıkanların zihinlerindeki cehaleti ve kafa karışıklığını simgeliyor olabilir.
- Ve derhal düşmanın ortasına topluca nüfuz edenlere ki;-
Kötülüğün kuvvetleri gçlü bir duruş için toplanabilir, ama onların bir araya toplanması, onların hızla yok edilmesinin bir nedeni haline de gelebilir.
- Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür;
İnsan, hidayete erenlerin aksine, kendi Rabbine karşı nankördür. Onu yoktan var eden, her an ona rızık veren, nefesini, ekmeğini sunan Yüce Allah’ı unutur, görmezden gelir. Kendisine verilen nimetleri hiçe sayar, onları hoyratça harcar, bozgunculuk eder. Oysa Allah, insanı kendi suretinde, en güzel biçimde yaratmıştır. Ama insanoğlu, açgözlülüğüne kapılarak haddini aşar; yağma, talan ve kan dökme yollarına sapar. Hırsına yenilir, mülk ve güç peşinde koşarken, kalbindeki iyiliği yitirir, vicdanı körleşir.
İnsanoğlu, Allah’ın verdiği nimetleri düşünmeden savurur. Eline geçen her şeyde sadece kendi çıkarını gözetir. Bu nankörlük, sözde, düşüncede, eylemde her şekilde kendini gösterir. Allah’ın yarattığı tüm güzelliklere sırtını döner, doğayı, insanları, masumları ezip geçer. Fevri hareketleriyle dünyayı ateşe verir, kan dökmeyi, fesat çıkarmayı marifet sayar.
Ne var ki, şerle yılmadan savaşanlar vardır; onlar, Allah’ın adaletini gözeten, sabırla hak yolunda yürüyenlerdir. Oysa beyhude insan, bu yiğitlerin aksine, sadece nefsinin peşinde koşar. Gözü açgözlülükle, hırsla kararmıştır. Halbuki unuttuğu bir şey vardır: Allah her an her şeyi görmektedir. Onun nankörlüğü, açgözlülüğü, yaptıkları hep Allah’ın huzurunda saklıdır.
- Ve işleriyle/amelleriyle bu gerçeğe şahitlik/tanıklık eder;
İnsanın kendisi, davranışıyla, kendisine karşı yaptığı ihanetin üzerine atılı suçunu kanıtlar.
- Ve o, zenginlik sevgisinde/mal ve servet arzusunda şiddetlidir.
Bu dünyanın gelip geçici kazançlarının ve kazınımlarının, önemsiz süslerinin peşinden giderek ve kendi Velinimetine ihanet ederek ne de kötü bir seçim yapar…
- Bilmezler mi, kabirlerde olanlar etrafa saçıldığında
Kıyamet gününde, cesetler, toprağa gömülmüş hayaller, sinsice kurulmuş tuzaklar, karanlık düşünceler Allah’ın kudret kürsüsüne çıkacak. İnsanlar, toprak altında sakladıkları ne varsa o gün yüzleşecekler. Gizlenmek istedikleri yerden sökülüp çıkarılacak, saklı sandıkları her sır ortaya dökülecek. Allah’ın şuurundan hiçbir şey kaçmaz, ne uyur ne de unutur.
İnsanın bilinçaltına gömdüğü en karanlık duygular, unuttuğu sandığı hatalar, silindiğini düşündüğü günahlar bile o büyük hesap gününde gözler önüne serilecek. Ne kadar derinlere saklanırsa saklansın, insanın en gizli yanları, Allah’ın her şeyi gören bakışında apaçık hale gelecek. Herkes, o büyük mahkemede, yaptığı her şeyin hesabını verecek.
- Ve insanların göğüslerinde/vicdanlarında bulunanlar açığa çıktığında-
Hesap vermek için huzura çıktıklarında zalimler ne yapacaklarını sanıyorlar? Yaptıkları unutulacak mı zannediyorlar?
- Rablerinin o gün onların her şeyinden haberdar olduğunu.
Allah’ın ilmi, her an taze, her an diri, her an uyanık. Hiçbir şey O’nun gözünden kaçmaz. O büyük gün geldiğinde, insan kendi geçmişine dönüp bakacak; çoktan unuttuğu, zihninin derinlerine gömdüğü sırlar bir bir açığa çıkacak. O gün, kimse saklayamaz ne yaptıysa, ne düşündüyse. İnsanların amelleri, önlerine serilecek. Her adım, her nefes, her kelime, Kitap’ta yazılı, kıyamet gününde tecelli edecek.
İnsan, kendi unutsa da, Allah’ın ilmi unutmamış. O, her şeyi gören, bilen; her sırrı açığa çıkaran… Ve o gün geldiğinde, insan amellerinin ağırlığını omzunda hissedecek, karşısına konan hesapla yüzleşecek.
Adiyat, or Those That Run.
In the name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.
- By the (Steeds) that run, with panting (breath),
- And strike sparks of fire,
- And push home the charge in the morning,
- And raise the dust in clouds the while,
- And penetrate forthwith into the midst (of the foe) in mass;
— - Truly Man is to his Lord, ungrateful;
- And to that (fact) he bears witness (by his deeds);
- And violent is he in his love of wealth.
- Does he not know, –when that which is in the graves is
scattered abroad, - And that which is (locked up) in (human) breasts is made
manifest– - That their Lord had been well-acquainted with them, (even
to) that Day?
